Mizah Kategorisindeki bloglar

Bir insan hem şikayet edip hem de o durumun içinde bulunmaya neden devam eder? Parasızlıktan şikayet eder, ama sadece şikayet eder.
Daha fazla nasıl kazanacağını düşünmekle yormaz kafasını.
Çocuğunun davranışlarından şikayet eder.Ama bunun nedenlerini bulmaya çalışmak yerine bunu tanıdıklarına anlatır.Ama sadece “Bizim çocuk son zamanlarda çok isyankar oldu, bıktım vallahi!” şeklindedir cümleler genellikle.
Sorunun nedeni değildir önemli olan.Onun bıkmış olmasıdır.İşini sevmiyordur.Ya kazandığını yetersiz bulur yada hayallerindeki iş olmadığı yada içine girdikten sonra gördüğü sistemden kaynaklanan çarpıklıklar yüzünden.O zaman seni tutan kim.Bırak senin yerine o işi senden daha çok sevecek ve daha iyi yapacak en az bir tane insan var bu dünyada.
İstediğin şey Milli Eğitim’e bağlı çalışmaktı.Sen çok idealist,kendini de yetiştirmiş bir öğretmendin ve seni buna layık görmediler mi?Şimdi kimi kime şikayet edeceksin ve eline ne geçecek?Oturduğun yerde “Bu bana yapılan haksızlık!” deyip durmanın ne anlamı var.Ülken için çalışmak istiyorsan bunu yine yapabilirsin.Bunun ne şekilde olacağı da yine sadece senin tercihine bağlı.
Ben demiyorum ki,koyun gibi olalım,her şeyi kabullenelim.Sadece ve sadece düşünen bir akıl sorunu görebilir.Sorunu görmek çözümün yüzde ellisi.Ancak o kadarla kalmamalı.Sorun her neyse onu sadece şikayet etmekle çözemeyiz. Yaptığın iş her ne olursa olsun,ister ev temizliği,ister müdürlük yada her neyse ya şikayet etme,yada yapma!Durumu değiştiremiyorsan da hem insanların enerjilerini hem de kendi enerjini tüketme.
“Ya Şikayet Etme,ya da Çöz!”
Yazarken bile insanı daraltan bu durum acaba bunu yaşarken yani şikayet halindeyken insanın ruhunu,dolayısıyla zihnini ve bedeninin diğer kısımlarını nasıl etkiliyor dersiniz?
Bir çok olumsuz düşünce gibi bu da önce ruhta tortular bırakıyor,daha sonra da bu tortulardan arınmamışsanız eğer hastalığa davetiye çıkarıyor.Louise L. Hay “Tüm Hastalıkların Zihinsel Nedenleri ve İyileşmenizi Sağlayacak Düşünce Modelleri” adlı kitabında “Karaciğer”in öfke ve ilkel duyguların yeri olduğunu ve karaciğer rahatsızlıklarının sebebinin de “Kronik yakınma (şikayet etme) olduğu söylüyor.Bunun tedavisi için bir olumlama cümlesi de öneriyor;
“Kalbimdeki açık (kabule hazır, samimi) yerde yaşıyorum.Sevgi arıyor ve onu her yerde buluyorum.”
Tabi dilerseniz rahatsızlık ortaya çıkmadan önce de davranabilirsiniz.Bu sadece size bağlı ve baştan da söylediğim gibi bakış açınızdan ve bunun alışkanlık haline gelmiş olmasından kaynaklanıyor.Ama biliyorsunuz ki alışkanlıklar da bırakılabiliyor.21 günlük samimi, inançlı ve kararlı bir arzu bunun için yeterli. Elbette kontrolü sonrasında da elde tutmak gerekli.
Sevgiyle kalın.
İki oğlu ile yaşayan fakir bir çiftçi varmış.
Çiftçi eşini yıllar önce biçerdöverin önünde durduğunu farketmeden ekin biçer gibi biçmiş, kadıncağazı adeta moleküllerine ayırmıştı. Fakat bu sıkıntının da biraz kendi, biraz da talihinin yardımıyla üstesinden gelmeyi başarmışlardı. Biçerdöverin bıçaklarının etrafa serpiştirdiği kadının parçaları toprak tarafından kısa sürede emilmiş, çorak olup birşey yetişmeyen tarlası adeta Babil bahçeleri gibi yemyeşil ve verimli hale dönmüştü… O yuzden kadının ölmesine ailede kimse üzülmemiş, her işte bir hayır vardır düşüncesi standart aile düsturu olmuş ve baba ve çocuklar içlerinden ne geliyorsa öyle davranmışlardı. Ta ki.
Evet tabii ki her güzelliğin bir sonu da olmalıydı. Evin direği, tüm işleri gerçekleştiren, hayırlara sebep olan kişisi yani çiftçi artık yaşlanmış ve ölüm döşeğindedir… Ama yine kimse üzgün değildir, bilirler ki bunda da bir hayır olabilirdi… Ama yine de çocukların içi bir ürperme, peder gittikten sonra ne yapıcaz düşüncesiyle yusuf yusuf olmaktaydılar.
Bunu farkeden ihtiyar çiftçi, artık uzatmaları oynadığını hissettiği bir günün sabahında oğullarını yanına çağırır.Ve başlar konuşmaya:
“Oğullarım, biliyorum içinizde “şimdi naneyi yedik” duygusu, ve “acaba bana bırakacak bi halt edinmiş olabilir mi?” sorusu hakim… Önce ikinciye cevap vereyim..” der yaşlı çiftçi… “tabii ki hayır”… Çocukların yüzündeki ifade daha da gerginleşir.
Bu konu uzarsa oğullarının müdahalesiyle 90+5 şeklinde tabir ettiğimiz oyun harici sakatlık ve topun oyunda olmadığı anları kapsayan ve eski dilde intika olarak adlandırılan süreyi dahi göremeyeceğini farkeder ve hemen konuyu değiştirir…
“Ama, üzülmeyin” der… “Size daha önemli bir şeyi, bilgimi bırakacağım” der. Çocuklar merakla dinlemeye başlarlar… “Biliyorsunuz” der ihtiyar çiftçi. “Annenizi zamansız kaybettik bir görünmez kaza sonucu” der…. Çocuklar içlerinden “Ulan bari ölürken yeme bizi” diye geçirseler de aynı ilgili ve buğulu gözlerle babalarına bakmaya devam ederler. Çiftçi devam eder: “Çok zor günler geçirdim başlarda, fakat siz ufaktınız ve ayakta kalmalıydım” der. “O sebeple hayata sımsıkı sarıldım, benden uzaklaşmaya çalıştıkça, azmettim ve beni yıpratmasına izin vermeyip ben onu eskittim”
Anlattıklarını kendi de bir şeye benzetemeyen ihtiyar çiftçi, çocuklarının gözlerindeki boş ifadeden onların da çoktan dağılmış olduklarını sezer, sezmekle kalmaz hemen yeni bir aksiyona geçer. Büyük oğluna dönerek kendisine bir adet ataç ve bir de zımba getirmesini söyler, yanında da kalın bir tomar kağıt ile..
Bu saçmalıkların bir son bulmasını bekleyen büyük oğlan, belki son istektir diyerek babasını kıramaz ve gider her çiftçi evinde default olarak bulunan bir ataç, bir zımba ve bol miktarda A4 kağıdını üstelik tamamı çizgisiz olarak getirir.Ve tekrar başlarlar babalarını dinlemeye.
Çiftçi tekrar anlatmaya başlar. “Bakın canlarım, bu tomar kağıt hayat, bu ataç ile zımba ise sizlersiniz”
Dumura batan çocuklar “aaa tamam adam gidiyor” deyip derin bir nefes çekerken adam devam eder. “Önce ataçı takıyorum bu kalın kağıt tomarına” der. “Sağlam değil mi oğullarım” der, “nasılda sıkı duruyor kağıtlar”.
“Fakat bir noktayı gözden kaçırıyorsunuz” deyip ağır ağır sayfaları çevirmeye başlar. Gerçekten de sayfalar çevrildikçe ataç bollaşmakta, şeklini kaybetmekte ve yerinden oynamaktadır.Sonunda tüm sayfalar yerlere saçılır. “Gördünüz mü” der çiftçi. “Hayata tutunuyor görünmek ilk anda yeterli gibi görünse de, zorlu hayat yolundaki engeller sizi yorar ve tüm hayatınızın kontrolünü kaçırırsınız” der. Sonra yere saçılan kağıtları bu sefer küçük oğluna toplatır ve alır kağıtları.
Bu arada kıssadan hisse pardon hüsnüye önce büyük ardından küçük oğluna iş yaptırarak onlara hayatta hep adaletli davranma konusunda da ders vermiş olur. Kağıtları alan çiftçi bu kez onları zımbalar ve az önce olduğu gibi sayfaları çevirmeye başlar.Fakat bu sefer yavaş yavaş yavaş hızlanarak.. “Bakın oğullarım, hızlansa bile hayatın akışı siz işte böyle hayata direnmelisiniz, ve zorlukları ve hayatı siz aşındıracak ve güçsüz kılacaksınız” der, zımba delikler büyüyerek sonunda yırtılan sayfaları göstererek.
Kalan kuvvetiyle dalıp gitmiş olan oğullarını direlterek uyandırır ve sorar.. “Peki şimdi siz hangisini seçeceksiniz? Ataç gibi şık görünüp, arka arkaya gelen zorluklarda direnciniz mi kırılacak, yoksa bir zımba teli gibi güçlü ve mağrur bi ömür mü süreceksiniz” der ve son nefesini verir…
İki kardeş birbirlerine bakar, gözlerinde hangi yolu izleyeceklerinin işaretini görüp, aynı fikri paylaşmanın buruk huzuru ile hafifçe bir tebessüm ederler ve birbirlerine sarılırlar.
anafikir alıntıdır.

| |
| |
FARE’NİN DERS VEREN ÖYKÜSÜ
Evin minik faresi, duvardaki çatlaktan bakarken çiftçi ve eşinin mutfakta bir paketi açtıklarını gördü.
Kendi kendine:
İçinde hangi yiyecek var acaba ?" diye düşündü.Bir süre sonra gördüğü paketin bir fare kapanı olduğunu anladığında yıkılmıştı.
"Evde bir fare kapanı var!, evde bir fare kapanı var!" diye bağırarak telaşla bahçeye fırladı.
Minik fareyi telaş içinde gören tavuk, umursamaz ve bilgiç bir tavırla başını kaldırdı ve gıdakladı:"Zavallı farecik…Bu senin sorunun benim değil.Bana bir zararı olamaz küçücük kapanın" dedi.
Tavuktan destek bulamayan farecik bu sefer telaşla domuzun yanına koştu ve,"Evde bir fare kapanı var!, evde bir fare kapanı var!" diye adeta çırpındı. Domuz anlayışla karşıladı ama,"Çok üzgünüm fare kardeş ama dua etmekten başka yapacağım bir şey yok. Dualarımda olacağından emin ol"dedi.
Minik fare çaresizlik içinde ineğe döndü ve , "Evde bir fare kapanı var, evde bir fare kapanı var!" dedi.İnek ;Bak fare kardeş, senin için üzgünüm ama beni ilgilendirmiyor." dedi.
Sonunda farecik, başı önde umutsuz şekilde eve döndü. Çiftçinin fare tuzağı ile bir gün tek başına karşılaşmak zorunda olduğunu anladı.
O gece evin içinde sanki ölüm sessizliği vardı. Minik farecik aç ve susuzdu. Tam yorgunluktan gözleri kapanacaktı ki birden bir ses duyuldu.Gecenin sessizliğini bölen gürültü, fare kapanınından geliyordu. Çiftçinin karısı, ne yakalandığını görmek için yatağından fırladı ve mutfağa koştu. Karanlıkta kapana, zehirli bir yılanın kuyruğunun kısıldığını fark edememişti.
Kuyruğu kapana kısılan yılanın canı yanıyordu ve aniden çiftçinin karısını ısırdı.Çiftçi, karısını apar topar doktora götürdü. Doktor,zehiri temizledi sardı. Çiftçi karısını eve getirdi, yatırdı. Karısının ateşi yükseldi ve bir türlü düşmüyordu. Kadıncağız ateş ve ter içinde kıvranıp duruyordu.
Böyle durumlarda taze tavuk suyunun gerekli olduğunu herkes bilir, çiftçi de bıçağını alıp bahçeye koştu.Karısı taze tavuk suyu çorbasını içti, biraz kendine geldi. Karısının hastalığını duyan komşular ziyarete geldiler. Onlara ikram etmek için çiftçi domuzunu kesti.Çiftçinin karısı gittikçe kötüye gidiyordu. Yılan, belli ki çok zehirliydi.Birkaç gün sonra çiftçinin karısı iyileşemedi ve öldü. Cenazesine çok sayıda kişi gelince hepsine yeterli et sağlamak için çiftçi ineği mezbahaya yolladı.
Fare tüm bu olanları büyük üzüntü ile duvardaki deliğinden izledi.
Birisi, sizi ilgilendirmediğini düşündüğünüz bir tehlike ile karşı karşıya ise tehlike bir gün hepimiz içindir unutmayalım.
|
|

Eski Osmanlı hikâyesidir…
Bir delikanlı, yanında çalıştığı Paşa’yı korumak için adam öldürmüş… Delikanlıyı hapse atmışlar. Yakınları, Paşa’nın konağına gidip yardım istemiş. Ağır ve oturaklı bir adam olan Paşa, ‘Merak etmesin, onu kurtaracağım’ diye haber yollamış delikanlıya.
Zaman geçmiş. Paşa, delikanlı için parmağını bile oynatmamış. Hatırlı kişilerle arası bozulur diye çekinmiş. Son duruşmada delikanlının idamına karar verilmiş. Delikanlı yıkılmış vaziyette mahkemeden çıkarken durumu bir kenardan sessizce izleyen Paşa ile göz göze gelmiş. ‘Hani beni kurtaracaktın?’ diye yalvaran gözlerle bakmış Paşa’ya… Paşa, delikanlının kulağına eğilip fısıldamış:
- Bir can için beni mahcup etme evladım…
O misal… Sıradan insanlar büyük adamları zora sokmamalı, şehit oluyorlar diye büyük adamların büyük devletlerle arasını bozmamalıdır. Hatta ekonomik ambargo falan diye işadamlarının çıkarlarını da zedelememelidir!
Bir can için değer mi!
Rivayet olunur ki, kuşların hükümdarı olan Simurg Anka, Bilgi Ağacı’nın dallarında yaşar ve her şeyi bilirmiş…
Kuşlar Simurg’a inanır ve onun kendilerini kurtaracağını düşünürmüş. Kuşlar dünyasında her şey ters gittikçe onlar da Simurg’u bekler dururlarmış. Ne var ki, Simurg ortada görünmedikçe kuşkulanır olmuşlar ve sonunda umudu kesmişler.
Derken bir gün uzak bir ülkede bir kuş sürüsü Simurg’un kanadından bir tüy bulmuş. Simurg’un var olduğunu anlayan dünyadaki tüm kuşlar toplanmışlar ve hep birlikte Simurg’un huzuruna gidip yardım istemeye karar vermişler.
Ancak Simurg’un yuvası, etekleri bulutların üzerinde olan Kaf Dağı’nın tepesindeymiş. Oraya varmak için yedi dipsiz vadiyi aşmak gerekirmiş. Kuşlar, hep birlikte göğe doğru uçmaya başlamışlar. Yorulanlar ve düşenler olmuş.
Önce Bülbül geri dönmüş, güle olan aşkını hatırlayıp; papağan o güzelim tüylerini bahane etmiş(oysa tüyleri yüzünden kafese kapatılırmış);
Kartal; yükseklerdeki krallığını bırakamamış;
baykuş yıkıntılarını özlemiş,
balıkçıl kuşu bataklığını.

Ve nihayet beş vadiden geçtikten sonra gelen Altıncı Vadi "şaşkınlık" ve sonuncusu Yedinci Vadi "yokoluş"ta bütün kuşlar umutlarını yitirmiş… Kaf Dağı’na vardıklarında geriye otuz kuş kalmış.
Simurg’un yuvasını bulunca ögrenmişler ki;
"SİMURG ANKA - Otuz Kuş" demekmiş.
Onların hepsi Simurg’muş. Her biri de Simurg’muş. Simurg Anka‘yı beklemekten vazgeçerek, şaşkınlık ve yokoluşu da yaşadıktan
sonra bile uçmayı sürdürerek, kendi küllerimiz üzerinden yeniden doğabilmek için kendimizi yakmadıkça, her birimiz birer Simurg olmayı göze almadıkça bataklığımızda, tüneklerimizde ve kafeslerimizde yaşamaktan kurtulamayacağız.

…….Şimdi kendi gökyüzünde uçmak zamanıdır…..
Yargısız İnfaz’a dair…
Sosyal çevremizde sevdiğimiz insanların bir takım davranışlarından incindiğimiz,hatta onlara kırılıp küstüğümüz durumlar çok olmuştur.
Bilindiği gibi her birey bir başka karakter ve kişiliği taşımakta ancak bizler iyice tanımadığımız insanlar hakkında bazen kesin hükümler verebiliriz yada tanıdığımız kişilerin bir takım hareketleri sonucunda ‘niye böyle yaptı?’ vs.. şeklinde kuruntularla ilişkilerimizi yıpratabilir,hem kendimizi hemde karşımızdaki kişiyi üzeriz.
Sizlere insanlar yada olaylar hakkında kesin hükümler vermeden önce okumanızı istediğim bir öyküyü paylaşacağım.

Bir Dağ köyünde yeni doğmuş bebeğiyle,delme çakma bir Klübede yaşayan bir Kadın varmış.Kasaba hayli uzakmış bu Köy’e.Kadın 2-3 ayda bir Kasabaya erzak almaya gider,yalnız ve yoksun hayatını idame ettirirmiş.
Çok soğuk ve Yağışlı bir kış gecesi,Bebeğiyle birlikte ateşin başında ısınırlarken,kapının önünde bir inleme,uğuldama sesi duymuş Kadın…
Kapısının arkasından eksik etmediği baltasına güvenerek korkarakda olsa açmış kapıyı.
Kapının önünde soğuktan buz kesmiş,aç ve çelimsiz bir Sansar yavrusu duruyormuş.Kadın küçük bir Bebeği olduğu için tereddüt etsede kıyamamış ve almış yavrucağızı içeriye.Yedirmiş,içirmiş,ısıtmış,ateşin başında onlarla birlikte uyumuş kalmış karnı doyan sansar.
Birkaç hafta geçmiş,büyümüş palazlanmış Sansar,kuvvet sıhatine kavuşmuş ama aklında gezsede kıyamıyormuş kadın Sansarı tekrar açlık ve sefalete o kış mevsimi terk etmeye…
Derken birkaç ay geçmiş,kış bitip yaz gelmiş…
Kadının bebeğide sansarda büyümüşler,birbirlerine öyle alışmışlarki üstelik…
Lakin Kadının Kasabaya inip erzak alma vaktide gelmiş,fakir klubelerinde kalmamış yiyecek bir şeyleri.
Kadın,bebeğini yanında götürmeyi aklına getirdiysede hem erzakları hemde bebeği taşıyamayamam diye düşünmüş.
Sonra Bebeği evde sansarla tek başına bırakmak da gelmiyormuş içinden,bir yandan böyle düşünürken aylar geçti,artık birbirlerine alıştılar diyede düşünüyor,daha önce ikisi hiç tek kalmadıkları için tekrar tedirgin oluyormuş.Kadın,bir yandan Sansarın Bebeğe alıştığını düşünsede tek kaldıklarında ona zarar verebileceğinden de korkuyormuş.
Bir mecbur Sansarla bırakmış Bebeğini ve inmiş o sabah kasabaya…
Yükünü yükleyen kadın,varmış klubesine akşam üzeri…
Kapıyı açar açmaz bir bakmış yerlerde kan izleri,attığı gibi yükünü yere kapmış kapı arkasındaki baltasını sevinçle koşa koşa ona doğru gelen sansara vurdukça vurmuş baltayı.
Atınca leşini sansarın bir kenara koşmuş çocuğun yattığı odaya,beşiğinde mışıl mışıl uyuyor çocuk,ayak ucundaki kopmuş yılan kafasıyla!
Evet,arkadaşlar…
Oysa sansar çocuğa zarar vermesin diye yılanın başını kopartmış,gövdesini yerlerde sürümüştür.
Umarım bu öyküden sonra çevrenizdeki her canlıya daha töleranslı olur,hiç bir şeyin aslını öğrenmeden hükmünü vermeye kalkmazsınız…
Ev’in en büyük çocuğu olmak…
Anne Babanın ilk göz ağrısı…
Kız yada erkek hiç fark etmez,eğer ilk çocuksanız diğer kardeşlerinize yada kardeşinize nazaran mutlak farklı bir bebekliğiniz,çocukluğunuz,gençliğiniz ve yetişkinlik dönemleriniz olacaktır.
İlk doğan bebeklerine Anne ve Baba özenle seçilmiş kıyafetler,en ince ayrıntısına kadar mükemmel hazırlanmış bir oda ve yatak,kaliteli bezler,mamalar,bebe yağları vs…’lerle büyütmeye hazırlanmışlarken,
Dedelerden,Halalar,Amcalardan,Teyzeler,Dayılardan bilezikler hazır edilmiş olucaktır.
İlk Bebek, karı-kocaya Anne-Baba,Akraba ve sülaleye hala,amca,teyze,dayı ünvanı getirmesiyle öpülüp sevilmekten aşınacak kadar el üstünde tutulacak,Annesine altın bilezikler kazandıracak,hayli şımartılacaktır.
İlerleyen zamanla gelecek kardeş,daha özensiz seçilmiş bir yataga,elbiselerle(bazen ikinci bebek,ablasının yada abisinin beşiğinde yatar hatta onun kıyafetlerinide giyer)bilezik yerine küçük altınlarla artık heyecandan çok tecrübeli Anne Babayla karşılaşacaktır.
Kardeşin geldiği an!
İşte ilk çocuk olmak!
Anne Babanın gözünde ilk çocukları artık çoktan büyümüştür.İlk çocuklara görevlerin verileceği dönem başlayacaktır…
Kardeşiyle yapacağı küçük bir kavgada ‘sen büyüksün’ diyeceklerdir,
Bakkala yollarken ‘sen büyüksün’diyeceklerdir,
Buna benzer herkonuda ‘sen büyüksün,yaparsın,o küçük’diyeceklerdir…
Kız yada Erkek olsun hiç fark etmez ilk çocuk ne olduğunu anlar böylece;o,büyüktür ve yapılmazı o,yapar!
Bu ‘Heman yada Shela’ rolünü bir ömürlük kapar…
İlk çocuğun,her şeyi bir ilktir Anne Baba için,onu Üniversiteye göndermek…
Evlendirmek…
Ve ilk Torun…
O,ilk doğduğumuz gün Tecrübeli bir Anne Baba bulamadıysakda,Ömrümüzün her döneminde bizimle hep heyecanlılardı,halen de öyle…
Eğer sizde benim gibi ilk çocuksanız,size bir sır vermek istiyorum;
‘Anne ve Babamız bizlere çok güvenirler.
İşimizde ve hayatımızda daha bir iktidar ve mevkii sahibi,olgun,bilgili,herkesce saygı duyulan karakterler olmamızı ve onlara karşı daha hassas ve şevkatli olmamızı beklerler’ unutmayın.
Yazar:RoyalRojana
__M__
Genç adamın biri,
Dermiş babasına her gün;
Benim de dostlarım var, sendeki dost gibi’
Baba, itiraz eder,
Olmaz öyle çok dost, hakikisi
Belki bir, belki iki,
Fazlasını bulamazsın gerçek, hakiki…
Devam eder durur konuşma…
Aralarında başlar bir tartışma,
Karar verirler bir sınava,
Dostun hakikisini anlamaya…
Bir aksam bir koyun keserler,
Ve koyarlar çuvala,
Baba der ki oğluna,
Hadi al bu çuvalı, simdi götür dostuna’
Çuvaldan kanlar damlamakta,
Sanki öldürmüşler de bir adamı,
Koymuşlar çuvala,
Dıştan böyle sanılmakta,
Delikanlı sırtlar çuvalı,
Gider en iyi bildiği dostuna,çalar kapıyı,
O dost, bakar ki bir çuval, hem de kanlı,
Kapar hızla kapıyı delikanlının suratına,
Almaz içeri arkadaşını,
Böylece tek tek dolaşır delikanlı,
Kendince tanıdığı, sevdiği dostlarını,
Ne çare, hepsinde de sonuç aynıdır,
Evlat geriye döner,
Ama içten yıkılır…
Babasına dönerek; haklıymışsın baba ‘ der,
Dost yokmuş şu dünyada ne sana, ne de bana,
Baba ‘ hayır Evlat ‘der, benim bir dostum
var bildiğim, Hadi,
çuvalı alda bir kerede git ona,
Genç adam, çuvalı sırtlar tekrar,
Alnından ter, çuvaldan kanlar damlar…
Gider, baba dostuna,
Kabul görür, sevinir,
O dost, delikanlıyı alır hemen içeri,
Geçerler arka bahçeye,
Bir çukur kazarlar birlikte,
Çuvaldaki koyunu gömerler adam diye,
üzerine de serpiştirirler toprak,
Belli olmasın diye dikerler sarmisak…
Genç adam gelir babasına;
Baba, iste dost buymuş’ diye konuşunca,
Babası; ‘daha erken, o belli olmaz daha,
Sen yarin git O’na, çıkart bir kavga,
Atacaksın iki tokat, hiç çekinmeden ona,
İşte o zaman anlaşılacak, dostun hakikisi,
Sonra gel olanları anlat bana…’
Genç adam, aynen yapar babasının dediğini,
Maksadı anlamaktır dostun hakikisini,
Babasının dostuna istemeden basar iki tokadı,
Der ki tokadı yiyen DOST;
Git de söyle babana, biz satmayız sarımsak
tarlasını böyle iki tokada’
HAYATINIZDA SARMISAK TARLASINI SATMAYACAK DOSTLAR BULMANIZ DİLEĞİYLE..
—————————————————————————————–