Nisan, 2008 Arşivi

 

 

Bir insan hem şikayet edip hem de o durumun içinde bulunmaya neden devam eder? Parasızlıktan şikayet eder, ama sadece şikayet eder.

Daha fazla nasıl kazanacağını düşünmekle yormaz kafasını.

Çocuğunun davranışlarından şikayet eder.Ama bunun nedenlerini bulmaya çalışmak yerine bunu tanıdıklarına anlatır.Ama sadece “Bizim çocuk son zamanlarda çok isyankar oldu, bıktım vallahi!” şeklindedir cümleler genellikle.

 

Sorunun nedeni değildir önemli olan.Onun bıkmış olmasıdır.İşini sevmiyordur.Ya kazandığını yetersiz bulur yada hayallerindeki iş olmadığı yada içine girdikten sonra gördüğü sistemden kaynaklanan çarpıklıklar yüzünden.O zaman seni tutan kim.Bırak senin yerine o işi senden daha çok sevecek ve daha iyi yapacak en az bir tane insan var bu dünyada.

  İstediğin şey Milli Eğitim’e bağlı çalışmaktı.Sen çok idealist,kendini de yetiştirmiş bir öğretmendin ve seni buna layık görmediler mi?Şimdi kimi kime şikayet edeceksin ve eline ne geçecek?Oturduğun yerde “Bu bana yapılan haksızlık!” deyip durmanın ne anlamı var.Ülken için çalışmak istiyorsan bunu yine yapabilirsin.Bunun ne şekilde olacağı da yine sadece senin tercihine bağlı.

 

Ben demiyorum ki,koyun gibi olalım,her şeyi kabullenelim.Sadece ve sadece düşünen bir akıl sorunu görebilir.Sorunu görmek çözümün yüzde ellisi.Ancak o kadarla kalmamalı.Sorun her neyse onu sadece şikayet etmekle çözemeyiz. Yaptığın iş her ne olursa olsun,ister ev temizliği,ister müdürlük yada her neyse ya şikayet etme,yada yapma!Durumu değiştiremiyorsan da hem insanların enerjilerini hem de kendi enerjini tüketme.

“Ya Şikayet Etme,ya da Çöz!”

 

Yazarken bile insanı daraltan bu durum acaba bunu yaşarken yani şikayet halindeyken insanın ruhunu,dolayısıyla zihnini ve bedeninin diğer kısımlarını nasıl etkiliyor dersiniz?

Bir çok olumsuz düşünce gibi bu da önce ruhta tortular bırakıyor,daha sonra da bu tortulardan arınmamışsanız eğer hastalığa davetiye çıkarıyor.Louise L. Hay “Tüm Hastalıkların Zihinsel Nedenleri ve İyileşmenizi Sağlayacak Düşünce Modelleri” adlı kitabında “Karaciğer”in öfke ve ilkel duyguların yeri olduğunu ve karaciğer rahatsızlıklarının sebebinin de “Kronik yakınma (şikayet etme) olduğu söylüyor.Bunun tedavisi için bir olumlama cümlesi de öneriyor;

 

“Kalbimdeki açık (kabule hazır, samimi) yerde yaşıyorum.Sevgi arıyor ve onu her yerde buluyorum.”

 

Tabi dilerseniz rahatsızlık ortaya çıkmadan önce de davranabilirsiniz.Bu sadece size bağlı ve baştan da söylediğim gibi bakış açınızdan ve bunun alışkanlık haline gelmiş olmasından kaynaklanıyor.Ama biliyorsunuz ki alışkanlıklar da bırakılabiliyor.21 günlük samimi, inançlı ve kararlı bir arzu bunun için yeterli. Elbette kontrolü sonrasında da elde tutmak gerekli.

 

Sevgiyle kalın.

 

3 Yorum
Cehalet…

Cahilim, cahilsin, cahil…
Cahiliz, cahilsiniz, cahil…
Bu cehaletten kurtulalım…

2 Yorum

 

 

CHP‘de genel başkanlık için Baykal, Koç, Oran ve Yalçınkaya başvurdu ancak yeterli imzayı sadece Baykal toplayabildi.

 Başkanlığa CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, Samsun Milletvekili Haluk Koç, Parti Meclisi Üyesi Ayhan Yalçınkaya ve TOBB Hazır Giyim ve Konfeksiyoncular Odası Başkanı Umut Oran başvurdu.

 
Deniz Baykal, 1016 delegenin imzasıyla kurultayın tek genel başkan adayı oldu. Aday adayları Haluk Koç, Umut Oran ve Ayhan Yalçınkaya ise aday olabilmek için yeterli sayıda imzayı bulamadılar.

Sayın, Deniz BAYKAL’ı kutluyor Ülkem için hayırlısını diliyorum…

4 Yorum

Her yıl Nisan ayın da İSPANYA’nın SEVİLLE kentinde BOĞA GÜREŞLERİ Festivali düzenleniyor.

Ne kadar kaçık İspanyol varsa Boğa güreşlerinin yapıldığı arenalara hücum ediyorlar.Akabinde Matadorlar çıkıyor Boğaları can çekiştire çekiştire öldürüyorlar.Bunun da adına Festival diyorlar.Sizce bu katliam değil de nedir?

Geçen sene Nisan ayında yapılan Boğa Güreşinden bir kaç kare fotoğrafı siz değerli blogcu arkadaşlarımla paylaşmak istiyor,vicdanınıza sunuyor,yorumlarınızı bekliyorum. 

Yüzündeki ifade aslında kimin vahşi olduğunu ortaya koyuyor.

Matadorun her yeni kılıç darbesi binlerce İspanyolu kendinden geçirdi.

Boğaya sapladığı kılıçlarla tatmin olmayan Ventura, daha çok alkış için boğanın kulaklarını da kesti

Tribünlerden gelen mükafatını alan kahraman sevinç çığlıkları atarken yaralı boğa hemen yanı başında can çekişiyordu

O sırada boğaya yaklaşan matadorun atı insanlık dersi verdi. Binlerce insanın göstermediği merhameti gösterdi ve boğanın yaralarını kendince iyileştirmeye çalıştı.

 

 


1 Yorum

19 MAYIS boykotu…

 

19 Mayıs 2008′de sakın gazete almayın! 
 

Hepimiz Mustafa Kemal’iz diye bağırarak yürüyen milyonların sesini ulusa

dünyaya duyurmayan, çıkar hesapları peşinde koşan ve bizden kazandığı

paralarla çıkarcı gruplara hizmet eden ve gücünü halktan sağlayan medyaya

 

19 Mayıs’ımızda boykot uyguluyoruz.

 

Hepimizi sağduyulu olmaya çağırıyor,sivil iradenin gücünü görmezden gelen

medyaya da bu sivil iradenin gücünü göstermeye davet ediyor, sembolik olarak 19 Mayıs’ımızda tirajlarının sıfırlarda seyretmesini arzuluyoruz.

Önderimiz Atatürk’ün halkı; Atatürk ilkelerine bu denli ihanet içinde bulunan medyaya dersini vermelidir…

 

1 Yorum

         

EY İÇİMDEKİ HİÇ BÜYÜMEYEN MASUM ÇOCUK!

HAYDi UYAN!

BUGÜN SENİN DE BAYRAMIN…
4 Yorum

İnsanı yorgun kılan gerçek neden,hedeflerinin yeterince doğru ya da önemli olmaması.

Çünkü hedefinin senin için önemi büyüdükçe,defalarca yenilsen de,bu kadar mücadelenin ardından erişeceğin şey her neyse,sana yaşatacağı tahmini mutluluk aklına gelince, olay bitmiştir.Her yıkıldığında ayağa kalkmanı sağlayan işte budur.

Şöyle bir düşündüm de,şayet böyle bir etki-tepki durumu olmasaydı,insanoğlunun hedeflerine giden yollarda yaptığı yolculukları, hep yarım kalırdı. Hiçbir başarı ve mutluluk hikayesi olmazdı.Yıkılan, yıkıldığı yerde kalırdı.Bunun içindir ki hedeflediğimiz şey her neyse,onun gerçekten doğru,gerçekleşebilir ve bize uygun olması önemli.

Kötü bir sese sahip olup,assolist olmayı hedeflemek nasıl olurdu sizce?Bir gün billur sesli biri olamayacağını bile bile, hedefine doğru ne derece güçlü ve kararlı ilerleyebilirdi insan? Yıkıldığı,yıldığı anlarda düşünüp,güç alabileceği bir vuslat anı olmadan,nasıl ayağa kalkabilirdi.

Bir de madalyonun öteki yüzü var tabii ki?Kaybedilmiş edinimler de ne derece büyükse,onlara tekrar kavuşmak için verilen mücadele de,o derece hırpalayıcı ve deli dolu olabiliyor.Hatta değerlerinden bile vazgeçme aşamasına gelinebiliyor. Bu tür durumları en hasarsız atlatmanın yolu,-elbette ilk önce hayata hazır olarak- çok geç olmadan gerçek dostluklar ve sıkı aile bağlarına sahip olmak. Yani iş dönüp dolaşıp normal insan olmaya geliyor işte.

Gelişen dünyaya ayak uydurmak uğruna geleneklerinden kopmadan,emek vermekten kaçınmadan yaşamak,normal bir insan olmamız için büyük katkı sağlayacaktır. Maalesef bunları yapmadan, yalnız kalmanın önüne geçemiyoruz. Çok yalın bir Atasözü var bu konuda; “Bakarsan bağ, bakmazsan dağ olur” der. Sevdiğinizi söylediğiniz, ve sorumlu olduğunuz kişiler açısından bu sözü değerlendirince,yeterince ilgi ve emek vermezseniz,onlarla aranıza dağlar kadar mesafe girebilir sonucuna varırsınız.

Bir arkadaşım imkansız bir aşk uğruna o kadar üzüldü ve öyle çok kereler yıkıldı ki, hepsinde daha kötü hale geldi. Her yeni hali, bir öncekinden beş beterdi. Çünkü ufukta kazanılacak bir zafer yoktu.Gücü tükendikçe tükendi.Ve dediğim gibi, yolun hiçbir yerinde kazanılacak bir zafer olmayınca,o güçsüz hali hep artarak devam etti.Sonunda ne olduğunu,ne yaptığını söylemek istemiyorum ama, ben,ne yapmamam gerektiğini arkadaşımda, çok açık gördüm.

Hedeflerim var benim.Ütopik olmayan,beni mutlu edebilecek,başkalarını mutsuz etmeyecek, düşündüğümde beni daha güçlü kılan, doğru olduğunu kalbimin derinliklerinde hissettiğim hedefler bunlar.Yaşamak için onlara ihtiyacım var. Bunun için onlara sıkı sıkı bağlıyım ve peşlerinden gitmeye devam ediyorum. Beni ben yaptıkları için onlara minnettarım.Ve çok şükür, birgün yanlış bir şey hedeflersem de,yolumdan dönmemi sağlayacak yaşanmışlıklarım da var.

Bakalım,yaşamım boyunca kazandığım kaç zaferim olacak?

peki ya sizin?

 

Sevgiyle kalın…

 

3 Yorum

Bu Pazar günü Siyasi bir yazı yazmak istemiyorum.

Hoşuma giden türde sizlerinde hoşunuza gideceğini umduğum bir paylaşımım var arkadaşlar.

Haydi Pozitifleşelim :) müziğin sesini açın…

Bir Modifiyeli araç tutukunu olarak sizleride Resimlerim  ve Müziğimle iyi vakit geçirmeye davet ediyorum.

Aşağıdaki modifiyeli Toyota Corolla’ların hangisi hoşunuza gitti?İçlerinden birisi benim ki?

Yorumlarınızı bekliyorum…

queen-0019.jpg

 

 

 

 

http://royalrojana.blogcu.com/13388401/

 

5 Yorum

 

 2008 KPSS Sınav Tarihleri Belli Oldu…

 

 Kamu Personeli Seçme Sınavı (KPSS) bu yıl, Lisans düzeyindekiler için 28-29 Haziran, önlisans ve ortaöğretim düzeyindekiler için 21 Eylül’de yapılacak.

 

 

Kamu Görevlerine İlk Defa Atanacaklar İçin Yapılacak Sınavlar Hakkında Genel Yönetmelikte yapılan değişiklikle,2006-KPSS sonuçlarının geçerli olacağı sürede 2004-KPSS sonuçlarıda geçerli olacak.Bu dönemde yapılan sınavların geçerlilik sürelerinin,lisans düzeyinde KPSS’ye girmiş adaylar için 30 Haziran 2008, ortaöğretim ve önlisans düzeyindekiler için de 16 Eylül 2008′de sona erecek.

 

 

2006′dan bu yana yeni mezun olan ya da öğrenim durumlarında değişiklik olan adaylar ile KPSS’nin her iki yılda bir düzenli olarak yapıldığı ve buna göre adayların şahsen ya da kurslara gitmek suretiyle KPSS’ye hazırlandıkları hususları dikkate alınarak,ortaöğretim,önlisans ve lisans düzeyinden devlet memuru olmak isteyen tüm adaylar başvurabilecekler.

Sınava gireceklere başarılar…

Aydınlık bir gelecek diliyorum.

7 Yorum

Üçüncü Dünya Savaşı, Türkiye’den çıkabilir…

 

Türkiye,son ve büyük bir hesaplaşmaya dogru gidiyor.

Bu ülke korkuldugu gibi ırk’a ya da din’e dayali bir bölünme yaşamadi.

Daha korkunç ve daha temel bir bölünmeyle sakatlandi.

 

Cumhuriyet boyunca süren ‘kültürel bölünme’ artik iyice keskinleşti.

 

Şimdi bir yanda,ayakkabilarini sokak kapisinin onunde çikaran,kadinlarinin başini örttügü, erkeklerinin sokağa pijamayla da cikabildigi,erkek çocuklarinin kahveye gittigi,kizlarinin tam bir baski altinda yaşadigi,turkuyle arabesk arasi bir muzikten hoşlanan, belki de hiç kitap okumamiş,hiç dans etmemiş,hiç kari koca birlikte lokantaya gitmemiş,hiç tiyatro seyretmemiş,evlerinde floresan lamba yakan,iyi egitim alamamiş,dini inançlari kuvvetli kalabalik bir kitle var.

 

Diger yanda ise kiz lisesiyle Robert  Kolej yelpazesinde eğitim görmüş,bir düğün salonunda ya da kolej partisinde dansetmiş, sinemaya giden,çok fazla olmasa da kitap okumuş,muzik zevki pop şarkilarla klasik muzik arasinda dolaşan,evi nispeten daha zevkli döşenmis,kizlarin flörtüne izin verilmese bile göz yumulan,Allah’a inanan ama ibadete pek aldirmayan, kadinlarinin başini örtmedigi,Şarabin kalitesinden pek anlamasa da kadin erkek bir arada gidilen bir gezmede içki de içmis,gazetelere bakan,magazin haberlerini izleyen,kendini birinci gruba  kiyasla çok gelişmiş hisseden,entelektuel duzeyi çok yüksek olmasa da okumuş yazmis, Bati standartlarina yakin bir grup var.

 

Bu iki grubun yaşam tarzi birbirinden kopuk.

 

Onlari, Bati’daki siniflar arasinda ortak bir zevk yaratan kilise muzigi, dini resimler, Incil’in sinemalara bile yansimis hikayeleri gibi birleştirecek kültürel bir zemin yok.

 

Hayatlari, zevkleri, inanişlari birbirinden farkli.

 

Hatta birbirine düşmanca.

 

Birinci grup Cumhuriyet boyunca horlanmiş, aşağilanmiş, itilip kakilmiş.

 

Şimdi bu grup siyasal olarak örgütlendi. Kalabaliklar.

Ve her seçimi kazanacak siyasi bir güçleri var artik.

 

Ikinci grup ise azinlikta.Ve artik bir daha seçim kazanma ihtimalleri yok.

 

Bu noktada da tarihi bir paradoks ortaya çikiyor.

 

Daha Batili olan ‘ikinci grup’, Bati’nin siyasi

değerlerini kabul ederse bir daha asla iktidari ele

geçiremeyeceğini bildiği için Bati’ya ve Bati’nin

demokratik degerlerine düşman oluyor.

 

Yasam tarzi olarak Bati’ya düşman olan kesim ise iktidari ancak Bati’nin kriterlerini kabul ederek ele geçirebilecegini bildigi icin Bati’yla iliskileri  geliştirmek ve demokrasiyi kabullenmek istiyor.

 

Bu kültürel parçalanmada ‘ordu’ önemli bir role sahip.

 

Eger, birinci grubu desteklerse ve Bati’nin demokrasisi burada kabül görürse, ordu da iktidarini kaybedecek.

 

Aslinda birinci grubun cocuklarindan olusan ordu,kendi iktidarini surdurebilmek icin, kendisine benzemeyen ikinci grupla isbirligi yapiyor. Biranlamda kendi koklerine ihanet ediyor.

 

Bu iki grup siyasi iktidar için son kez çarpismak üzere hareketlenmiş gözüküyorlar.

 

Birinci grup ekonomik olarak da güclü artik, Anadolu’da üretim yapiyor, ‘devletle’ arasi iyi olmadigi icin malini dış dunyaya satiyor. Para kazaniyor. Siyasi örgütünü destekliyor.

 

Ikinci grup parasal güç olarak da kuvvetli degil.

 

Dış dünyayla iş yapan, dişardan borçlanan büyük burjuvazi, Turkiye’nin ancak demokrasiyle normalleşebilecegine inanan entelektuel kesim, devletin yapisinin degişmesi ve dünyayla bütünleşmesi gerektigini düsünen bir grup bürokrat, birinci grubun destekcileri.

 

Yargi, ordu, bürokrasinin önemli bir kismi ikinci

grubun arkasinda.

 

Ikinci grup, siyasetle, demokrasiyle iktidari elinde tutmasinin mümkün olmadigini kavradigindan şimdi siyaset ve demokrasi dişinda bir çözümün peşinde.

 

Cumhurbaşkani seçimi kavganin keskinligini ve iki

tarafin niyetlerini açikca ortaya koydu.

 

Ordu destekli ikinci grup artik secim de istemiyor.

 

Ve darbe soylentileri gittikce artiyor.

 

Cuntalardan soz ediliyor.

 

Peki, darbe olursa ne olur?

 

Yasam tarzi Bati’ya daha yakin olan grup orduyla birlikte iktidara gelir ve Bati’nin destegini  kaybeder.

 

Avrupa buna kesinlikle karşi çikar.

 

Amerika her zamanki pragmatizmiyle, Kuzey Irak ve Ortadogu politikalarini desteklemesi karşiliğinda darbeyi kabullenebilir aslinda. Ama Amerika’nin önünde de ciddi bir engel var. ‘Demokrasi getirecegim’ diye Irak’i isgal eden bir ülke, dünyaya ve kendi kamuoyuna Turkiye’deki ‘darbeyi’ niye destekledigini

aciklayamaz.Ve Irak faciasindan sonra ikinci bir ‘zorlamayi’ gerçeklestirecek gücü yok. Istese de istemese de darbeye karsi cikacak.

 

Silahini ve parasini Bati’dan alan bir ordu ve ülke,

Bati’dan koptugunda ne yapacak?

 

Sanirim uzun zamandir bunu düşünüyorlar ve korkarim

bunun cevabini buldular.

 

Turkiye’de darbe olursa, tarihte bugune kadar hiç

gerçekleşmemiş yeni bir oluşumla karşilaşacak dünya.

 

Türkiye, olasi bir darbeden sonra, Rusya ve Iran’la

ortaklik kurmak isteyecek.

 

Silahi, enerjiyi ve parayi bu iki ulkeden alacak.

 

Rusya’yla Iran’in elindeki dogal gaz, petrol ve

nukleer güç, Turkiye’yi bir süreligine de olsa ayakta

tutmaya yeter.

 

Ama Rusya, Turkiye, Iran bloku dünyanin bütün

dengelerini degiştirir.

 

Ortadogu’nun kontrolünü tümüyle ele geçirir.

 

Avrupa’yi küçük kitasina hapseder.

 

Kafkaslar’i, Afganistan’i, Pakistan’i kendi gücüne katar.

 

Müslüman dünyayla yakin bir iliski kurar.

 

Petrol kaynaklarina egemen olur.

 

Çin’le isbirliği yapabilir.

 

Bu gelişme, Avrupa, Amerika ve biraz da Japonya’dan oluşan ‘Bati’nin dünyadaki etkinligini inanilmaz bir

biçimde azaltir.

 

Yeni blok asker, enerji ve para açisindan çok

güçlenir.

 

Böylece, Türkiye’deki çatlama dünyada büyük bir çatlamaya yol açar.

 

Eğer Üçüncü Dünya Savaşi çikacaksa, sanirim, bu çatlamadan çikar.

 

‘Asla böyle bir şey olmaz’ diyebilirsiniz. .. Niye olmayacagina dair elinizde cok kuvvetli veriler varsa,söyleyin.

 

Ama, ya olursa… Ki bana cok mümkün geliyor.

 

O zaman ne yapacaksiniz?

 

Bugün Turkiye’de kamplaşan ve bölünen insanlarin da…

Turkiye’yi Avrupa dişina itmeye calisan, eski bir imparatorluk olmanin bir yaniyla cok gorkemli, bir yaniyla çok zayif mirasina sahip olan bir ülkeye küstahca davranan, işbirligi yerine ‘basogretmenlik’ yapmaya kalkan Avrupa’nin da…

 

Turkiye politikasinda ‘ikili’ oynayip, kurnazlik

ettigini sanan Amerika’nin da…

 

Bu senaryoyu bir düsünmesini isterim doğrusu.

 

Turkiye’de yaklaştiği görülen kanli bir çatişmanin bütün dunyayi yakmasi sandiginiz kadar uzak bir ihtimal degil.

 

Hiç unutmayin ki ilk dunya savaşi tek bir tabancanin

patlamasiyla başlamişti.

              alıntıdır

4 Yorum