Bana seni sordular,
30 Kasım 2007 Cuma | Kategori Kadın | Etiketler : kadın< İhbar Et
Maske sözcüğü genellikle iticidir. Tiyatrodan söz etmiyorsak, bizde
hemen olumsuz bir duygu veya düşünce uyandırır. Oysa bebekler dışında, her toplumda herkes bir(kaç) maske takar. Üstelik çoğumuz
maskelerimizin bilincindeyizdir. Fakat sosyal ahlakımız ve
çağdaşlığımız bunları yadsımamızı ve yadırgamamızı dikte ettiği için;
maskelerden iğrendiğimizi çoğu kez yüksek sesle dile getirme
gereksinimi duyarız. Bazen de maskelerden nefret ettiğini söyleyen
birine rastladığımızda, "evet, ben de." dercesine başımızı sallarız.
Bu durum yüksek kabul görmüş, sinsi bir sosyolojik kural haline
gelmiştir, hatta üstü kapalı, vazgeçilmez bir gelenek olmuştur artık.
Bu aşikâr ikiyüzlülüğümüzü ne ayıplar, ne de sorgularız. Farkına
varmadan, bunu veciz bir ifadeyle adeta göksel bir kurala da
dönüştürmüşüzdür: Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol.
Kişinin olduğu gibi görünmesi hiç mümkün olmuş mudur ki? Ve
göründüğü gibi olması maske takması anlamına gelmiyor mu, diye hiç
düşündüğünüz oldu mu acaba? Benim aklıma dün geldi bu soru ve
yanıtlarını ararken yoğun bir kavram kargaşası ile karşı karşıya
kaldım. Galiba burada, elmalardan ayıracağımız bir sürü portakal var.
Peki, ne yapmalı bu taklitçilikten kurtulup, özümüzü yaşamak ve
yaşatmak için? Kendimizin olmayan yüz ve kişilik, kendimiz olmaya ve
bizi başkalarının sahteleri yapmaya başlamadan önce?
Öncelikle sormaktan çekindiğimiz hayatî soruları sormamız lazım
bence. Daha sonra da kavram kargaşalarını giderip taşları yerli yerine
oturtmamız gerekir. Çözümler, o zaman daha kolay ortaya çıkacaktır.
İlk soru ile başlayalım böylece:
Olduğumuz gibi görünmemiz mümkün müdür?
Evet, ve büyük bir hayır.
Hayır, çünkü hiç kimse olduğu gibi görünemez. Çünkü herkesin sadece
kendine ait, derin ve gizli mi gizli sırları vardır. Bunları açığa
vuramayız ve mezara kadar da vuramayacağız.
Hepimizin aşkları, tutkuları ve nefretleri vardır. Bunları alenen
ortaya dökersek, hem kendimiz hem de bir(kaç) kişi rahatsız olabilir,
üzülebilir, bunalıma girebilir ve hatta pek çok taş yerinden oynayıp
bir deprem etkisi yaratabilir.
Hepimizin büyüklü küçüklü kompleksleri var. Bunları yeninceye dek
açığa vuramayız.
Hepimizin zaafları, tembellikleri, eksiklikleri, bilgisizlikleri,
huysuzlukları, israf ettiği zamanları, yaşamını etkilemiş büyük
hataları, pişmanlıkları ve kırdığı kalplerdeki cinayetleri vardır.
Bunları ifşa edemeyiz kolaylıkla.
Hepimizin yaparken suçluluk duyduğu, vicdan azabı çektiği ve fakat
yapmaktan vazgeçemediği alışkanlıkları var. Bunları bildiremeyiz.
Hepimizin yakın çevrede ve toplumda kendimizi kabul ettirdiğimiz bir
yerimiz var. Bunu kaybedip, rüzgarın önünde sürüklenen kuru bir yaprak
olmak istemeyiz.
Hepimizin çok, daha çok, pek çok iltifata, beğeniye, övgüye ve bazen
de tapılmaya ihtiyacımız var. Bunları dile getiremeyiz.
Hepimizin farklı farklı inançları var. İnanç dünyasına dair
şüpheleri, çelişkileri ve kendi kendimize bile itiraf edemediğimiz
büyük inkârları ve "günah"ları var. Bunları her zaman ve her yerde
itiraf edemeyiz.
Hepimizin aldattığı insanlar, söylediği yalanlar, yaptığı
küçük-büyük hırsızlıklar ve çektiği kopyalar var. Bunları beyan
edemeyiz.
Hepimizin dağıttığı maddi, manevi, fiziksel ve duygusal rüşvetler
var. Bu suçlarımızı ihbar edemeyiz.
Hepimizin aşağıladığı, yüzüne tükürdüğü, evinden kovduğu ve
hayatından çıkardığı kişiler var. Bunları birer "insanlık suçu" olarak
kabul edip açığa vuramayız.
Hepimizin anne-babamıza, eşimize, üstümüzdeki otoriteye ve devlete
karşı eleştirilerimiz ve hatta isyanlarımız var. Bunları açık açık söyleyemeyiz.
Hepimizin daha zengin olma, daha refah ve daha sorunsuz yaşama ve
daha güçlü olma arzuları var. Bu uğurda hepimizin basamak yaptığı ve
halen kullandığı kişileri var. Onları incitmek, küstürmek ve de
basamaksız kalmak istemeyiz.
Hepimizin fantezileri ve hoşlandığı "yatak dansları" var. Bunları
herkese gösteremeyiz.
.
Siz bayanlar!
Hiç mi sizden daha güzel bir kadına özenmediniz? "Güzellik izafidir"
sözünü duyduğunuzda hiç mi içinize ferah bir duygu oturmadı?
Hiç mi "ah, daha anlayışlı, daha zengin, daha yakışıklı bir eşim
olsaydı" diye iç çektiğiniz olmadı?
Hiç mi olduğunuzdan daha zeki, daha bilgili, daha görgülü, daha
varlıklı, daha mutlu ve daha güçlü göründüğünüz olmadı?
Hiç mi kaçık çorabınızı, sökük eteğinizi, lekeli bluzunuzu ve topuğu
düşmüş ayakkabınızı saklaya saklaya, sıkıla sıkıla gezindiğiniz olmadı?
Hiç mi yanaşmayı arzuladığınız bir erkeğe dikkat çekici bir bakış,
bir mimik, bir dolaylı sinyal, bir jest ya da dekolte bir görüntü yollamadınız?
Siz baylar!
Az mı yalaklandınız açık-seçik bir bayan görünce?
Etkilemek istediğiniz bir bayanın bulunduğu bir yemekte ya da
toplantıda, ona diğer erkeklerden daha duygusal, daha anlayışlı, daha
ilginç, daha dilbaz ve daha espritüel olduğunuzu hissettirmek için az
mı didindiniz?
Buluştuğunuz bir başka kadının parfümü, ruju izi veya saç teli sizi
ele vermesin diye az mı baktınız aynalara?
Birlikte çalıştığınız bir bayan mesai arkadaşınızın size ilgi
duymasını sağlamak için az mı ilgisizlik rolleri yaptınız? Ve sonra onu
bir başkası ile görünce az mı kudurdunuz kıskançlıktan?
Düzeniniz bozulmasın diye az mı katlandınız ihanetlere? Hakaretleri
az mı çektiniz sineye? Satır aralarını az mı anlamazlıktan geldiniz?
Az mı nabza göre şerbet dağıttınız?
İşiniz bitsin diye az mı sahte gülücükler -ve içinizden sövgüler-
savurdunuz müdürlere, memurlara, çalışanlara?
Hâlâ oturmamış kişiliğinizi ve komplekslerinizi gizlemek için
az mı risk aldınız? "Zalim Kral"ı, "Pamuk Prens"i veya "Dev Adam"ı az
mı oynadınız?
Gerçek kişiliğinizi hedeflemiş bir ok gibi yüreğinize teğet geçen
bunca ikiyüzlülüğü yaşarken, Pinokyo gibi burnunuz uzamasın diye az mı
saldırgan davrandınız, kendinizden az mı kaçıp saklandınız?
Nedir yanıtlarınız?
"Evet, doğru," dediğinizi duyar gibiyim.
Bunun bir nedeni de ruhsal yapımızın ve iç derinliklerimizin
farkında olmayışımızdır bence. O derinliklerimizdeki hazinenin
varlığını ve değerini bilemeyişimizdir. O, özgürce akıp boşalmak,
tekrar dolmak, devinmek, tazelenmek isteyen öz yapımızı hep
frenleyişimizdir maskelerimizle.
Bakınız Neal Donald Walsch ne diyor bu konuda:
"İnsan ruhuna çağıl çağıl, gürül gürül akmak yakışır. Yemyeşil
çimenlerin içinden ya da kayaların arasından ve çakıl taşlarının
üzerinden kıvrıla kıvrıla, kâh parçalara ayrılarak, kâh coşkulu, kâh
yorgun, kâh dingin; neyi özlediğini bilerek veya bilmeyerek, ulaşılacak
veya ulaşılamayacak, olan ya da olmayan denizin bilincinde veya değil,
çağıl çağıl, gürül gürül akmak…
İnsan ruhuna, altında çamurun, içinde mikroorganizmaların
kaynaştığı bir su birikintisi olmak yakışmaz! İnsan ruhu akacak yolları
başka ruhlarda bulur; başka insanların ruhlarında; bir günbatımının
ruhunda; ya da bir kedinin, bir kuşun, bir çiçeğin atomlarının ötesinde
ne varsa onda ve bir dokunuşun, bir gülümseyişin açtığı vadilerde…
İnsan ruhu akacak yollar bulamazsa, kendi sınırlarını esnetecek
kadar zorlar zorlamasına ama hiçbir yere akamaz, üstelik akamadığı için
de yeniden gürül gürül dolamaz; olsa olsa damla damla!
İnsan ruhuna çağıl çağıl, gürül gürül akmak yakışır.
