cumhurbaskaninin sorumlulugu
2 Nisan 2008 , Çarşamba | Etiketler : jkcumhurbaşkanının sorumluluğunu üç ayrı açıdan incelemek gerekir: siyasî sorumluluğu, cezaî sorumluluğu, hukukî sorumluluğu. bunları tek tek görmeden önce, kısaca genel olarak bunların anlamlarını ve birbirinden olan farklarını görelim.
cezaî sorumluluk .- cezaî sorumluluk ceza hukukuna ilişkin sorumluluk demektir. cezaî sorumluluğa kişinin suç işlemesi yol açar. cezaî sorumluluğun müeyyidesi “idam”, “hapis cezası” veya “para cezası” gibi cezalardır. cezaî sorumluluk alanında adlî yargı kolunun ceza mahkemeleri görevlidir.
hukukî sorumluluk .- “hukukî” sıfatı buradaki anlamıyla, özel hukuka (medenî hukuk, borçlar hukuku ve ticaret hukuku) ilişkin demektir. örneğin, borçlar hukuku alanında sorumluluk, bir “borç ilişkisi”nden kaynaklanır. “borç” ise bir “sözleşme” veya “haksız fiil” dediğimiz bir davranıştan doğar. kişinin sözleşmeye uymaması veya yaptığı haksız fiil neticesinde ortaya çıkan zararları gidermesi gerekir. bu genellikle, “tazminat” ile olur. yani, hukukî sorumluluğun genellikle müeyyidesi belli bir miktar tazminat ödenmesidir. hukukî sorumluluk alanında görevli mahkemeler adlî yargı koluna mensup hukuk mahkemeleridir.
siyasî sorumluluk .- siyasî sorumluluk devleti yöneten kişilerin ekonomik, sosyal, kültürel, malî, vs. akla gelen her konudan kaynaklanabilecek sorumluluklarıdır.
a. siyasî sorumluluk
kavram.- siyasî sorumluluk , “egemen”e karşı yönetenlerin sorumluluğudur. mutlak bir monarşide, yöneticiler krala karşı sorumludur. hükümdarın isteklerini yerine getiremeyen, yahut hükümdarın hoşuna gitmeyen yöneticiler, hükümdar tarafından görevlerinden alınabilirler. bir diktatörlükte ise, siyasî sorumluluk diktatöre karşıdır. bir darbe ertesinde siyasî sorumluluk, darbeyi yapan ve iktidarı elinde tutan kişiye ve komiteye karşıdır. örneğin 12 eylül döneminde hükûmetin siyasî sorumluluğu millî güvenlik konseyine karşı idi.
bir demokraside, egemenlik halka, daha doğru bir ifadeyle seçmenlere ait olduğuna göre, siyasî sorumluluk da seçmenler ve onun temsilcilerine karşıdır.
başkanlık sistemlerinde, başkanın siyasî sorumluluğu doğrudan seçmenler karşısındadır. başkanlık sistemlerinde siyasî sorumluluk, başkanın görev süresi bittikten sonra, seçimlere tekrar katılması ve artık seçmenlerin arzularını tatmin etmiyorsa tekrar seçilememesi ile gerçekleşir. başkanlık sistemlerinde, siyasal nedenlerle, başkanın görevine yeni seçimler vesilesiyle ancak halk son verebilir.
parlâmenter sistemlerde ise, seçmenler milletvekillerini seçmektedir. milletvekilleri doğrudan doğruya seçmenler karşısında sorumludur. yeni seçimlerde halkın arzularını yerine getirememiş milletvekillerinin görevine seçmemek suretiyle halk son verir. parlâmenter sistemlerde hükûmetin sorumluluğu ise, doğrudan doğruya seçmenler karşısında değil, seçmenlerin seçtiği milletvekilleri karşısındadır. işte parlâmenter sistemlerde “siyasî sorumluluk”tan kastedilen şey, hükûmet edenlerin, halkın seçtiği milletvekillerinden oluşan parlâmento karşısında sorumluluğudur. parlâmenter sistemlerde bu sorumluluk güvensizlik oylarıyla müeyyidelendirilir.
türkiye’de cumhurbaşkanının siyasî sorumsuzluğu.- parlâmenter hükûmet sistemlerinde devlet başkanlarının siyasî sorumsuzluğuna ilişkin bu ön açıklamayı yaptıktan sonra, şimdi 1982 anayasasına göre, türkiye’de cumhurbaşkanının siyasî sorumluluğu sorununu görelim.
parlâmenter hükûmet sistemini ve demokrasi ilkesini temel alan 1982 anayasasının karşı-imza kuralı hakkındaki düzenlemesi esasen yukarıda genel olarak gördüğümüz karşı-imza kuralına paraleldir. 1982 anayasasının 105’inci maddesine göre,
“cumhurbaşkanının, anayasa ve diğer kanunlarda başbakan ve ilgili bakanın imzalarına gerek olmaksızın tek başına yapabileceği belirtilen işlemleri dışındaki bütün kararları, başbakan ve ilgili bakanlarca imzalanır; bu kararlardan başbakan ve ilgili bakan sorumludur”.
görüldüğü gibi, anayasada kural olarak cumhurbaşkanının işlemlerinin başbakan ve ilgili bakan tarafından imzalanması öngörülmektedir. yine anayasa bu şekilde başbakan ve ilgili bakan tarafından imzalanan işlemlerden başbakan ve ilgili bakanın sorumlu olduğunu belirtmektedir. bu husus sorumsuz olan cumhurbaşkanının işlemlerinin sorumlu olan başbakan veya bakanlar tarafından imzalanmasını öngören parlâmenter demokrasinin temel kuralıyla uyuşum içindedir. bu kuralın nedenini yukarıda açıkladığımız için bu konuda daha fazla bir şey söylemeye gerek yoktur.
o halde cumhurbaşkanının siyasî sorumsuzluğunun temelinde, karşı-imza kuralının yattığını, yani cumhurbaşkanının yetkisizliğinin yattığını söyleyebiliriz.
burada şunu belirtmek isteriz ki, karşı-imza kuralı cumhurbaşkanının siyasî sorumsuzluğunun temelinde bulunur. başbakan ve ilgili bakanlarca imzalanan kararlardan, cumhurbaşkanının değil, başbakan ve ilgili bakanın sorumlu olması, cezaî sorumluluk veya hukukî sorumluluk için değil, sadece siyasî sorumluluk için geçerlidir. diğer bir ifadeyle, cumhurbaşkanının işlemlerini imzalayan başbakan ve bakan, cumhurbaşkanının siyasî sorumluluğunu üstlenirler; hukukî veya cezaî sorumluluğunu değil.
1982 anayasasının 105’inci maddesinde hükme bağlanan bir husus da, cumhurbaşkanının “tek başına yapabileceği” birtakım işlemlerin karşı-imza kuralından istisna olduğudur. sorumsuz olan cumhurbaşkanının hangi işlemleri tek başına yapabileceği sorununu yukarıda gördük. o nedenle bu soruna burada tekrar değinmiyoruz.
buna göre, cumhurbaşkanının siyasî sorumluluğu yoktur. bu şu anlama gelmektedir. cumhurbaşkanı türkiye büyük millet meclisi tarafından görevinden alınamaz. keza cumhurbaşkanı halk tarafından da görevinden alınamaz.
peki, türkiye büyük millet meclisi, cumhurbaşkanının görev süresini kısaltmak suretiyle cumhurbaşkanının görevinin sona ermesini doğuran işlem yapabilir mi? cumhurbaşkanının siyasî sorumsuzluğu ilkesi olduğuna göre, türkiye büyük millet meclisinin cumhurbaşkanının görevden alınması sonucunu doğuran işlemler yapamaması gerekir. ama zaten anayasada cumhurbaşkanına karşı kullanılabilecek bir “güvensizlik önergesi” usûlü öngörülmediğine göre, türkiye büyük millet meclisinin cumhurbaşkanının siyasal sorumluluğunu doğuracak bir işlem yapması mümkün değildir. ancak, talî kurucu iktidar sıfatıyla türkiye büyük millet meclisi, anayasanın 175’inci maddesinde öngörülen usûle uygun olarak, anayasanın 101’inci maddesini değiştirerek cumhurbaşkanının görev süresini indirebilir. böyle bir durumda artık, cumhurbaşkanının siyasî sorumluluğu söz konusu değildir. böyle bir durum bir anayasa değişikliğidir. bu da 175’inci maddedeki şartlar dahilinde her zaman mümkündür.
b. cumhurbaşkaninin cezaî sorumluluğu
kavram.- cezaî sorumluluğun ceza hukukuna ilişkin sorumluluk demek olduğunu yukarıda söylemiştik. cezaî sorumluluğa kişinin suç işlemesi yol açar. cezaî sorumluluğun müeyyidesi, “idam”, “hapis cezası” veya “para cezası” gibi cezalardır. cezaî sorumluluk alanında adlî yargı kolunun ceza mahkemeleri görevlidir.
genel olarak.- parlâmenter sistemlerde devlet başkanının cezaî sorumsuzluğu kural olarak kabul edilmektedir. bu konuda monarşiler ile cumhuriyetler arasında ayrım yapmak gerekir.
monarşilerde, devlet başkanının, yani kralın cezaî sorumsuzluğu tam ve mutlaktır. krallar görevleriyle ilgili olsun ya da olmasın, bütün suçlarından dolayı sorumsuzdur. mesela ingiltere’de bu konuda lâtife yollu olarak, “kral bir bakanı öldürürse bundan başbakan sorumludur. eğer başbakanı öldürürse, kimse sorumlu değildir” denilmektedir. 1876 osmanlı kanun-ı esasîsi de, hükümdarın şahsının “mukaddes ve gayrı mesul” olduğunu hükme bağlıyordu (m.5). kralların sorumsuzluğunun altında “kral hata yapmaz (the king can do no wrong, le roi ne peut mal faire )” ilkesi yatmaktadır. bu ilke kralı bütün beşerî fiillerinden sorumsuz kılmaktadır. hangi tür fiil söz konusu olursa olsun, krala karşı dava açılamaz.
cumhuriyetlerde ise cumhurbaşkanının cezaî sorumsuzluğu mutlak değildir. cumhurbaşkanının cezaî sorumluluğu bakımından, cumhurbaşkanının “göreviyle ilgili suçları” ile cumhurbaşkanının “kişisel suçları” arasında ayrım yapılmaktadır. göreviyle ilgili suçlarından dolayı kural olarak cumhurbaşkanlarının sorumsuzluğu kabul edilmektedir. bunun istisnası olarak “vatana ihanet (haute trahison )” hali kabul edilmektedir. kişisel suçlarından dolayı ise, cumhurbaşkanının sorumlu olduğu kabul edilmektedir.
bu ön açıklamayı yaptıktan sonra şimdi, türkiye’de cumhurbaşkanının cezaî sorumluluğu meselesini görelim.
türkiye’de cumhurbaşkanının cezaî sorumluluğu.- cumhurbaşkanının sorumluluğu meselesi 1982 anayasasının 105’inci maddesinde düzenlenmiştir. bu maddede, cezaî sorumluluk meselesi açıkça düzenlenmemiştir. maddede cumhurbaşkanının “göreviyle ilgili suçları-kişisel suçları” şeklinde bir ayırımda da bulunulmamıştır. maddede aşağıda göreceğimiz gibi, cumhurbaşkanının vatana ihanetten sorumlu olduğu belirtilmiş, başka bir şey denmemiştir.
düzenleme bu olmakla birlikte, cumhurbaşkanının cezaî sorumsuzluğunun ancak göreviyle ilgili suçlarından dolayı mümkün olabileceği, cumhurbaşkanının göreviyle ilgili olmayan, adî suçlarından her vatandaş gibi sorumlu olduğu kabul edilmektedir. o nedenle cumhurbaşkanının cezaî sorumluluğunu adî suçlarından ve göreviyle ilgili suçlarından dolayı sorumluluğu şeklinde ikiye ayırarak incelemek uygun olur.
1. cumhurbaşkanının kişisel suçlarından dolayı sorumluluğu
1924 teşkilât-ı esasiye kanunu 41’inci maddesinin ikinci fıkrasında açıkça “reisicumhurun husûsat-ı şahsîyesinden dolayı mes’uliyeti” öngörülmüştü. 1961 ve 1982 anayasalarında ise cumhurbaşkanının adî suçlarından dolayı sorumlu olduğu ayrıca öngörülmemiştir.
yukarıda da belirtildiği gibi, monarşilerden farklı olarak cumhuriyetlerde devlet başkanlarının, yani cumhurbaşkanlarının göreviyle ilgili olmayan kişisel suçlarından (adî suçlarından) dolayı sorumlu olduğu kabul edilmektedir. aynı şeyin bu konuda özel bir hüküm içermeyen 1982 anayasası için de kabulü mümkündür. zira, bir kişi olarak cumhurbaşkanı da türk ceza kanununa tâbidir. türk ceza kanununun hükümlerinden ayrık tutulduğu ayrıca ve açıkça belirtilmedikçe, o da bir türk vatandaşı gibi türk ceza kanunu hükümlerine tâbidir. o halde, cumhurbaşkanını kişisel suçlarından bağışık tutan bir hüküm olmadığına göre, cumhurbaşkanının göreviyle ilgili olmayan kişisel suçlarından dolayı sorumlu olduğu sonucuna varılabilir.
bu sonuca “ceza kurallarının mecburîliği ilkesi”nden hareketle de ulaşabiliriz. bu ilkeye göre, ceza kanunları yürürlüğe girdikleri andan itibaren, hükümlerini ihlâl eden bütün kişiler hakkında, zorunlu olarak uygulanır. eğer ceza kanunları kural olarak bütün kişiler için “mecburî” ise, cumhurbaşkanı, ayrıca ve açıkça bu kuraldan istisna tutulmadıkça, ceza kanunlarına tâbidir.
cumhurbaşkanının kişisel suçlarından sorumlu olduğu kabul edilirse, sorumluluğunun gerçekleştirilebilmesi için izlenecek usûl nedir? 1924 teşkilât-ı esasiye kanununun 41’inci maddesinin ikinci fıkrası, izlenecek usûlü şu şekilde belirlemişti:
“reisicumhûrun husûsât-ı şahsîyesinden dolayı mes’ûliyeti lâzım geldikte işbu teşkilât-ı esâsiyye kanûnunun masûniyet-i teşrîiyeye taallûk eden 17’nci maddesi mûcibince hareket edilir”
yani 1924 anayasası, cumhurbaşkanının kişisel suçlarından dolayı sorumluluğu söz konusu olduğunda, yasama dokunulmazlığını düzenleyen bu anayasanın 17’nci maddesine göre hareket edilmesini öngörmekteydi. yani, cumhurbaşkanının ilk önce, türkiye büyük millet meclisi tarafından dokunulmazlığının kaldırılması gerekmekteydi. bu hüküm isabetli bir hüküm idi. devletin başı durumunda olan önemli bir kişinin düzmece ceza kovuşturmalarıyla rahatsız edilmemesi gerekir. anayasanın, milletvekillerine ve hatta milletvekili olmayan dışarıdan atanan bakanlara tanıdığı bu güvencenin cumhurbaşkanına da tanıması kadar normal bir şey olamaz.
1961 ve 1982 anayasalarında ise, cumhurbaşkanının kişisel suçlarından dolayı sorumluluğu lâzım geldiğinde nasıl hareket edileceği hususu düzenlenmemiştir. buna göre, cumhurbaşkanı hakkında normal bir vatandaş gibi ceza kovuşturması yapılabilecektir. oysa, böylesine önemli bir makamı işgal eden kişi hakkında milletvekillerine tanınan dokunulmazlık benzeri bir dokunulmazlık tanınmasında yarar olurdu.
1961 anayasası döneminde bu sorun karşısında ilhan arsel, 1924 anayasasında öngörülen düzenlemenin örnek alınmasını, cumhurbaşkanının kişisel suçlarından yargılanabilmesi için, anayasadaki yasama dokunulmazlığı ile ilgili hükümlere uyulması gerektiğini, buna göre, türkiye büyük millet meclisinin ilk önce cumhurbaşkanının dokunulmazlığını kaldırması gerektiği sonucuna varmaktadır.
1982 anayasası döneminde ergun özbudun da, cumhurbaşkanının kişisel suçlarından dolayı sorumluluğu lâzım geldiğinde, “milletvekili dokunulmazlığı hükümlerinin uygulanması gerek”tiğini düşünmektedir.. zira yazara göre,
“anayasanın milletvekillerine, türkiye büyük millet meclisi dışından atanan bakanlara… tanıdığı dokunulmazlık imtiyazını cumhurbaşkanından esirgemek istemiş olduğunu düşünmek zordur”
sulhi dönmezer ve sahir erman da cumhurbaşkanının bir vatandaş gibi doğrudan doğruya kovuşturulamayacağını düşünmektedirler. yazarlar, cumhurbaşkanının kişisel suçlarından dolayı kovuşturmaya başlanabilmesi için, vatana ihanet halinde kovuşturma bakımından uygulanacak usûlün örnek alınmasının uygun olacağını düşünmektedirler. yazarlara göre,
“cumhurbaşkanının özlük fiillerinden dolayı, genel usûllere göre, kovuşturmaya hemen başlamak söz konusu olmamak gerekir; aksi takdirde, her isteyenin, cumhurbaşkanı aleyhinde, mesela bir beyanından dolayı, şahsî dava açmak imkânına sahip olduğunu kabul etmek gerekir ki, uygun olmaz. bu gibi hallerde teessüs edecek anayasa teamülü, muhtemel olarak, vatana ihanet halinde kovuşturma bakımından uygulanacak usûle uygun olacaktır”
kanımızca, cumhurbaşkanının kişisel suçlarından sorumluluğu lâzım geldiğinde, milletvekili dokunulmazlığı usûlleri veya vatana ihanetten dolayı suçlandırma usûlü örnek alınamaz. böyle bir şeyin örnek alınması “kıyas” yapılması anlamına gelir ki, kamu hukukunda, özellikle ceza hukuku alanında kıyas yapılamaz. kamu hukuku alanında tüm yetkiler “verilmiş yetkiler”dir ve bu yetkiler devamlı olarak verildikleri ölçüde mevcutturlar. diğer bir ifadeyle kamu hukuku makamları, kendilerine ne kadar yetki verilmiş ise o kadar yetkilidirler. ayrıca ve açıkça anayasa ve kanunlar tarafından yetkilendirilmedikçe kamu hukuku organları yetkisizdir. kamu hukuku organlarının yetkisizliği kural, yetkisi istisnadır. bu nedenle verilen tüm yetkiler dar yoruma tâbi tutulur. dar yorum geçerliyse, milletvekili dokunulmazlığını düzenleyen anayasanın 83’üncü maddesi, burada uygulanamaz. keza vatana ihanetten dolayı suçlandırılma usûlünü düzenleyen anayasanın 105’inci maddesinin son fıkrası da burada uygulanamaz.
kanımızca, şüphesiz ki, cumhurbaşkanının kişisel suçlarından dolayı sorumluluğu lâzım geldiğinde milletvekili dokunulmazlığına benzer bir dokunulmazlıktan yararlanması “uygun olurdu”. ne var ki, anayasa şu ya da bu sebepten böyle bir usûl öngörmemiştir. anayasada bu konuda bir boşluk olabilir. ne var ki, biz tali kurucu iktidar yetkisine sahip olmadığımıza göre, bu boşluğu doldurmaya yetkili değiliz. böyle bir boşluk olduğu düşünülüyorsa, 105’inci maddeye bu boşluğu dolduran bir fıkra anayasanın 175’inci maddesindeki usûle uyularak konulabilir.
böyle bir değişiklik yapılmadıkça, kanımızca, cumhurbaşkanı kişisel suçlarından dolayı bütün vatandaşların tâbi olduğu aynı kurallara tâbidir.
2. cumhurbaşkanının göreviyle ilgili suçlarından dolayı
sorumluluğu
göreviyle ilgili suçlarından dolayı cumhurbaşkanı, kural olarak sorumsuzdur. bu kuralın istisnasını cumhurbaşkanının vatana ihanetten dolayı sorumluluğu oluşturmaktadır.
a) kural: sorumsuzluk
cumhurbaşkanının göreviyle ilgili eylem ve işlemlerinden dolayı cezaî sorumluluk yoktur. 1961 anayasasının 98’inci maddesinin ilk fıkrası “cumhurbaşkanı göreviyle ilgili işlemlerden sorumlu değildir” diyerek bu esası açıkça dile getiriyordu. 1982 anayasasında bu yolda bir hüküm yoktur. ancak, cumhurbaşkanının göreviyle ilgili fiillerinden dolayı münhasıran vatana ihanetten dolayı sorumluluğu düzenlendiğine göre, bu hükmün mefhumu muhalifinden cumhurbaşkanının vatana ihanet kapsamına girmeyen göreviyle ilgili fiillerinden dolayı cezaî sorumluluğunun olmadığı sonucuna varabiliriz.
cumhurbaşkanının, vatana ihanet dışında göreviyle ilgili suçlarından dolayı cezaî sorumsuzluğunun temelinde ne yatmaktadır? ergun özbudun’a göre, cumhurbaşkanının göreviyle ilgili suçlarından dolayı sorumlu olmaması, karşı-imza kuralının bir sonucudur.
“cumhurbaşkanı, ilke olarak, görevini yerine getirirken tek başına işlem yapamadığı, cumhurbaşkanı işlemlerinde başbakan ve ilgili bakanların imzaları bulunması gerektiği için, işlemden doğan cezaî sorumluluğunun da başbakan ve ilgili bakanlara ait olması gerektiği kabul edilmiştir”
kanımızca, cumhurbaşkanının göreviyle ilgili eylem ve işlemlerinden sorumsuzluğunun nedeni karşı-imza kuralı değildir. bir kere, yukarıda da belirttiğimiz gibi, karşı-imza kuralı, cezaî veya hukukî sorumluluk alanında değil, siyasî sorumluluk alanında geçerli bir kuraldır. karşı-imza kuralı ile cumhurbaşkanının siyasî sorumluluğunu başbakan ve ilgili bakan üstlenmiş olur. bu şu anlama gelir ki, cumhurbaşkanının imzasını taşıyan bir işlemden dolayı türkiye büyük millet meclisi hesap sormaya kalkarsa bunun hesabını, cumhurbaşkanından değil, başbakan ve ilgili bakandan sorabilir. ikinci olarak cumhurbaşkanının işlemlerinin karşı imza kuralına tâbi olduğu, “görevini yerine getirirken tek başına işlem yapamadığı” için cezaî sorumluluğunun olmadığını söylemek de mümkün değildir. zira, bir kere cumhurbaşkanının tek başına yaptığı işlemler vardır. örneğin cumhurbaşkanı yüksek mahkeme üyelerini tek başına atamaktadır. yukarıda tartıştığımız gibi yükseköğretim kurulu üyelerini ve rektörlerini atamak yetkisi kanımızca karşı-imza kuralına tâbi olmasına rağmen, uygulamada bu atama işlemlerini cumhurbaşkanı tek imzayla yapmaktadır. dolayısıyla cumhurbaşkanının karşı-imza kuralına tâbi olmayan işlemleri vardır. cumhurbaşkanının bu işlemleri nedeniyle suç işlemesi, örneğin rüşvet karşılığında bir kişiyi yüksek mahkemeye üye olarak ataması ihtimalinde ortada göreviyle ilgili bir suç vardır. nihayet, suç denen şey, mutlaka bir “işlem” ile değil, bir “fiil” ile de işlenebildiğine ve insan fiili de çok çeşitli şekillerde tezahür edebildiğine göre, cumhurbaşkanının göreviyle ilgili çeşitli suçlar işlemesinin mümkündür. haliyle bu suçları oluşturan fiillerin başbakan ve ilgili bakan tarafından imzalanmadığı ortadadır.
o halde, cumhurbaşkanının bu fiillerinden dolayı sorumsuz olmasını bir başka temelde açıklamamız gerekir. kanımızca, cumhurbaşkanının göreviyle ilgili suçlarından dolayı sorumsuzluğunu, daha ziyade, devlet başkanının geleneksel statüsünün bir kalıntısı olarak düşünmek gerekir. egemenliğin kural olarak krala ait olduğu bir sistemde, zaten kralın suç işlemesi düşünülemez. zamanla mutlak monarşilerden çıkılmış, egemenlik halka geçmiş olsa da, devlet başkanlarının bu geleneksel imtiyazlı statüleri devam etmiştir. monarşiler yıkılıp, yerlerine cumhuriyetler kurulunca, cumhurbaşkanlarının statüleri kralların statülerine benzetilerek düzenlenmiştir. bu nedenle, cumhurbaşkanlarının da, görevleriyle ilgili suçlarından dolayı, krallar gibi sorumsuz olduğu kural olarak kabul edilmiştir.
bu husus, yukarıda açıkladığımız gibi, 1982 anayasasının 105’inci maddesinde de kabul edilmiştir. o halde, cumhurbaşkanının göreviyle ilgili suçlarından dolayı cezaî sorumsuzluğunun pozitif temeli, 1982 anayasasının 105’inci maddesinin üçüncü fıkrasıdır.
b) istisna: cumhurbaşkanının vatana ihanetten dolayı sorumluluğu
monarşilerde kralların göreviyle ilgili suçlarından cezaî sorumsuzluğu mutlaktır. cumhuriyetlerde ise cumhurbaşkanlarının göreviyle ilgili suçlarından cezaî sorumsuzluğu mutlak değildir. bunun bir istisnası vardır. bu istisna, cumhurbaşkanlarının vatana ihanetten dolayı sorumluluğudur.
c. cumhurbaşkaninin hukukî sorumluluğu
monarşilerde devlet başkanlarının, yani kralların sorumsuzluğu mutlaktır. kralların cezaî sorumluluğu olmadığı gibi, hukukî sorumluluğu da yoktur. yani krala karşı ceza davası açılamayacağı gibi, hukuk davası açılıp, kraldan tazminat da istenemez. sorumsuzluğun altında, “kral hata yapmaz (the king can do no wrong)” ilkesi yattığını daha önce de söylemiştik.
cumhuriyetlerde ise, devlet başkanının, yani cumhurbaşkanının hukukî sorumluluğu ilkesi açısından bir ayrım yapmak gerekmektedir: cumhurbaşkanının göreviyle ilgili eylem ve işlemlerinden dolayı hukukî sorumluluğu yoktur. ancak, cumhurbaşkanının görevi dışındaki kişisel eylem ve işlemlerinden dolayı sorumluluğunun tam olduğu kabul edilmektedir.
1. cumhurbaşkanının göreviyle ilgili eylem ve işlemlerinden
dolayı hukukî sorumluluğu
cumhurbaşkanının göreviyle ilgili eylem ve işlemlerinden dolayı hukukî sorumluluğunun olmadığı kabul edilmektedir. 1961 anayasasının “cumhurbaşkanı, göreviyle ilgili işlemlerinden sorumlu değildir” diyen 98’inci maddesinin ilk fıkrası hükmünden bu sonuç daha kolay çıkarılabilmekte idi. 1982 anayasasının 105’inci maddesinde bu açıklıkta bir fıkra yoktur.
ancak aynı sonuca 1982 anayasasında da kısmen ulaşılabilir. cumhurbaşkanının göreviyle ilgili işlemlerinden dolayı hukukî sorumluluğunun olmadığını söyleyebiliriz. zira, cumhurbaşkanının göreviyle ilgili işlemleri, ya başbakan ve ilgili bakan tarafından imzalanır; ya da bunlar cumhurbaşkanınca tek başına yapılmıştır. eğer bunlar, karşı-imza kuralına tâbi iseler, yani başbakan ve ilgili bakan tarafından imzalanmışlar ise, anayasanın 105’inci maddesinin ilk fıkrası uyarınca bunlardan kaynaklanan tüm sorumluluk bunları imzalayan başbakan ve ilgili bakana aittir. örneğin bir müşterek kararnameyle görevinden alınan biri, haksız yere görevinden alındığından bahisle, cumhurbaşkanına karşı tazminat davası açamayacaktır.
yok eğer bu işlemler, cumhurbaşkanı tarafından tek başına yapılmışlar ise, cumhurbaşkanının bunlardan hukukî sorumluluğu yine yoktur. zira, anayasanın 125’inci maddesinin ikinci fıkrası, “cumhurbaşkanının tek başına yapacağı işlemler yargı denetimi dışındadır” demektedir. keza, anayasanın 105’inci maddesinin ikinci fıkrası da, “cumhurbaşkanının re’sen imzaladığı kararlar ve emirler aleyhine anayasa mahkemesi dahil, yargı mercilerine başvurulamaz” demektedir. burada geçen “yargı mercii” hukuk mahkemelerini de kapsar. bu iki hükümden yola çıkarak, cumhurbaşkanının tek başına yapacağı işlemlerden, dolayısıyla özel kişilerin zarara uğradıklarını beyanla hukuk mahkemelerine başvurup tazminat isteyemeyeceklerini söyleyebiliriz.
buna göre örneğin cumhurbaşkanının türkiye büyük millet meclisi açış konuşması yaparken birisine hakaret etmesi durumunda, hakarete uğrayan kişi kişisel haklarına saldırıda bulunulduğundan bahisle cumhurbaşkanı hakkında hukuk mahkemesinde tazminat davası açamayacaktır.
yargıtayın içtihadı da bu doğrultudadır.
olay.- aziz nesin, kamu oyunda “aydınlar dilekçesi” olarak bilinen “türkiye’de demokratik düzene ilişkin gözlemler ve istekler” başlıklı bir dilekçenin hazırlayıcılarından biridir. cumhurbaşkanı kenan evren , manisa ve gördes’te yaptığı açık hava konuşmalarında “aydınlar dilekçesi”ni hazırlayan ve imzalayanların vatan haini olduğu yolunda görüşler dile getirmiştir. aziz nesin , cumhurbaşkanının bu şekilde kişilik haklarına saldırıda bulunduğunu ileri sürerek, kenan evren aleyhine manevî tazminat davası açmıştır.
ankara 9’uncu asliye hukuk mahkemesi,
“görevi sırasındaki işlemlerinden ötürü sorumsuzluğu ve yargı bağışıklığı bulunan cumhurbaşkanı hakkında dava açılamayacağı”
gerekçesiyle dava dilekçesinin reddine karar verilmiştir.
bu karar, yargıtay 4’üncü hukuk dairesi tarafından şu gerekçe ile onanmıştır:
“cumhurbaşkanı, esas itibariyle görevi ile ilgili eylemlerinden dolayı sorumsuzdur. anayasa ve kanunlarda yapılması istenilen değişikliklere de yer verilen “türkiye’de demokratik düzene ilişkin gözlemler ve istekler” başlıklı dilekçe kendisine sunulan cumhurbaşkanının; yurt gezisi sırasında yaptığı açık hava toplantılarında ‘aydınlar dilekçesi’ ile ilgili olarak görüş açıklamasının görevi ile ilgisi olduğu kuşkusuzdur”.
yargıtayın onama kararından sonra, davacı aziz nesin avrupa insan hakları komisyonuna bireysel başvuruda bulunmuş, ama komisyon da davacının başvurusunun kabul edilemez olduğuna karar vermiştir.
2. cumhurbaşkanının göreviyle ilgili olmayan eylem ve
işlemlerinden dolayı hukukî sorumluluğu
cumhurbaşkanının göreviyle ilgili olmayan, kişisel eylem ve işlemlerinden dolayı sorumluluğu, tüm diğer gerçek kişiler gibi, tamdır.
cumhurbaşkanının bir gerçek kişi olarak “hukukî sorumluluğu”, cumhurbaşkanının özel hukuka ilişkin sorumluluğu demektir. özel hukuk ise medenî hukuk, borçlar hukuku gibi hukuklardan oluşmaktadır.
medenî hukuk, kişiler hukuku, aile hukuku, miras hukuku, eşya hukuku gibi hukuk dallarından oluşmaktadır. kişiler hukukundan kaynaklanan haklara ve yükümlülüklere bir gerçek kişi olan cumhurbaşkanının tâbi olduğuna hiç şüphe yoktur. örneğin cumhurbaşkanı seçilme yeterliliğinin şartlarından biri de milletvekili seçilme yeterliliğinin bir şartı olarak kısıtlı olmamaktır. burada kısıtlılık kişiler hukukuna göre belirlenir. cumhurbaşkanının tüm diğer gerçek kişiler gibi aile hukukundan kaynaklanan haklara ve yükümlülüklere tâbi olduğundan da şüphe yoktur. cumhurbaşkanının miras hukuku hükümlerine göre haklara ve borçlara sahip olduğundan da şüphe yoktur. aynı şekilde cumhurbaşkanının eşya hukukundan doğan hak ve borçlara sahip olduğuna da şüphe yoktur. örneğin cumhurbaşkanı, gayrimenkul ve menkul mallara malik olabilir; bunları devir ve ferağ edebilir. o halde cumhurbaşkanının bir gerçek kişi olarak medenî hukuk alanında sorumluluğunun tüm diğer gerçek kişiler gibi tam olduğunu söyleyebiliriz.
borçlar hukuku alanında sorumluluk, bir “borç ilişkisi”nden kaynaklanır. “borç” ise, bir “sözleşme” veya “haksız fiil” dediğimiz bir davranıştan doğar. cumhurbaşkanı da hak ve fiil ehliyetine sahip bir gerçek kişi olarak, borçlar hukuku alanına giren satım, kira gibi sözleşmeler yapabilir. o halde cumhurbaşkanının sözleşmeden kaynaklanan sorumluluğu olabilir. cumhurbaşkanı da tüm gerçek kişiler gibi, yaptığı sözleşmelerden doğan borçlarını ifa etmelidir. ifa etmiyorsa, tüm gerçek kişiler gibi, borcunu yerine getirmeyen cumhurbaşkanı hakkında mahkemeler birtakım müeyyidelere, özellikle tazminat ödemeye hükmedebilirler. örneğin, cumhurbaşkanı kendisine bir ev kiralamış, ama kirayı ödememiş ise kendisine karşı dava açılabilir.
borçlar hukuku alanında borcun diğer bir kaynağı da “haksız fiil”dir. cumhurbaşkanı da tüm gerçek kişiler gibi, “haksız fiil” niteliğinde olan davranışlarından dolayı başkalarının uğradığı zararları tazmin etmekle yükümlüdür. örneğin kusurlu olarak otomobiliyle bir yayaya çarpıp onun bacağını kırması durumunda cumhurbaşkanı, verdiği zarardan sorumludur. bu zararı gidermelidir. gidermiyorsa, kendisine karşı zarar gören kişi hukuk mahkemesinde dava açıp tazminat isteyebilir; mahkeme de haksız fiil sorumluluğunun şartları gerçekleşiyorsa, cumhurbaşkanını tazminat ödemeye mahkûm edebilir.
cumhurbaşkanlığı idarî teşkilâtının idare hukuku çerçevesinde sorumluluğu.- cumhurbaşkanının sorumluluğuna ilişkin son olarak belirtelim ki, cumhurbaşkanlığı idarî teşkilâtının idare hukuku çerçevesinde sorumluluğu tamdır ve her zaman söz konusu olabilir. örneğin cumhurbaşkanı ile mülakat için cumhurbaşkanlığı köşküne gelen gazetecinin başına avize düşmesi sonucu ölmesi veya cumhurbaşkanlığının verdiği bir resepsiyonda ikram edilen yiyeceklerin bozuk olmasından dolayı bazı kimselerin zehirlenmesi durumunda, cumhurbaşkanlığı idarî teşkilâtının sorumluluğu söz konusudur. burada normal olarak idarenin kusurlu sorumluluğu ilkesi geçerlidir. dava, idarî yargıda görülür. danıştay kanununun 24’üncü maddesinde sayılan işlerden birine girmediğine göre bu dava ankara idare mahkemesinde görülür. davada husumet cumhurbaşkanlığı genel sekreterliğine yöneltilmelidir.