Mynet | Blog Anasayfa | Email
Favorilerime Ekle | Giriş

sevdalinka

Yılların Eskitemediği Tek Şey..

Huzur evinin kapısından hızlı adımlarla giren ve halinden 60-70 yaşlarında olduğu anlaşılan kadın, girişteki danışmadan bir şeyler sorar.

Danışma memuruyla aralarında geçen ve kısa süren konuşmadan sonra aradığı şeye bir an önce kavuşma heyecanıyla olsa gerek daha bir hızlı adımlarla merdivenlere yönelir.

Kapı numaralarına bakarak ilerlemektedir koridorda. Ve hışımla dalar 24 numaralı odaya…

Bir yatak, çelik bir elbise dolabı, küçük, formika kaplı bir sehpa, dayanakları ahşap bir tek misafir koltuğunun bulunduğu, yerlerin mozaik olduğu, penceresi batıya bakan, pek köhne sayılamayacak bu Huzur evi odasında yaşı 70’ e varmış ve çoktandır ilaç tedavisi gören birisi yatmaktadır.

Kaybetmişlikle bulmuşluğun, ya da bulmuşlukla kaybetmişliğin arasında bir çok zıt duyguyu aynı anda yaşayan kadın, gözlerinin ışığına bakılırsa, sevinmektedir. Alnındaki daha bir belirginleşen hayat çizgileri ise üzüntülü olduğunu ortaya koymaktadır.

Çok kısa bir sürede anılar gözünün önünden bir film şeridi gibi geçmiş olan kadın, üzerinde lacivert eşofman bulunan yataktaki yaşlı adama yaklaşır. Gözleri nemlidir. Yıllardır denize hasret bir kaptanın denizi seyrettiği gibi seyreder bir müddet onu. Ve buruk bir sevinç içerisinde seslenir.

- Merhaba,
Nihayet buldum seni.
Nasılsın,
Beklemiyordun değil mi beni?..

- Merhaba,
Ben kaybolmadım ki bulunayım.
Herkes biliyor ki,
Son sekiz senedir buradayım.

- Yanlış anladın,
Kavuştum sana dedim.
Belki inanmayacaksın ama,
Seni çok özledim.

- Çıkaramadım, af buyurun,
Tanıtır mısınız kendinizi?
Ne zamandır tanıyorsunuz,
Bendenizi?

- Yapma Allah aşkına
Yapma be şâir
Ne şiirler yazmıştın hani,
Beni sevdiğine dâir.

- Hem sevdim hem şiir yazdım ha
Şimdi iyice şaşırttınız.
Aklımı yitirmedim daha
Bence siz ortaya bir yalan attınız.

- Yalan değil söylediğim
Niçin öyle düşünüyorsun?
Bu değildi beklediğim,
Beni kırmak mı istiyorsun?

- Niyetim sizi üzmek değildi,
Samimi söylüyorum.
Sadece gerçekleri,
Anlamak ve anlatmak istiyorum.

- Haydi, gezdireyim bahçede seni,
Hava alırsın, mevsim nasıl olsa yaz.
Hem belki konuştukça,
Hatırlarsın geçmişi biraz.

- Hatırlamam neyi değiştirir,
Konuşsak da hoş konuşmasak da hoş.
Gerçek olan tek şey şu değil mi;
Sevgisiz geçen hayat boş.

- Alır alır gelirdim seni buraya,
Ancak Huzur evinde kavuşuruz derdim.
İster inan ister inanma ama,
Ben sana bu güne söz verdim.

- Ya, demek öyle,
Pekiyi ya bunca geçen zaman?
Hasret nasıl telafi edilir,
Mümkün mü o günü tekrar yaşaman?

- Hiç unutmam,
Bir sohbette sormuştun bana,
“Bende ne buldun?” diye.
Gönlümü çalan ne servetindi
Ne de verdiğin bir hediye.

- Allah Allah,
Diyorsun ki şuydu sorduğun,
Peki söyle bakalım,
Neymiş bende bulduğun?

- Oturduğumuz o parkta gözlerine bakarak,
Gülümsemiştim.
Ve daha sonra sana,
Sen beni çok sevdin, demiştim…

- Hatırlıyorum elbette hepsini,
Unutulur mu hiç?
Onca gayret onca emek.
Tahmin etmeliydim,
Sen, “O” sun demek.

- Evet, benim,
“Sevmekten kim usanır?” diyen,
Kaç kere yemin eden,
Kaç kere geri gelen…

- Anlıyorum, kaçan kovalanır, sevenden kaçılır,
Bizde böyledir değil mi âdet?
Üç günlük dünyada
Çok görülür saadet.

- Gittim… Gittim ama,
Sebepsiz değildi gidişim,
Terk etmiş olsam da seni o gün.
Geldim işte yanındayım,
Ve seninim bugün.

- Neye yarar ki,
Ne olursa olsun neden,
Beni terk ettin.
Ve geçti artık iş işten,
Sen unutulmuş olmayı,
Çoktan hak ettin.

- Yalvarırım,
Yalvarırım bana bunları söyleme.
Kırk yıldan sonra,
Tam bulmuşken seni,
Yeniden kaybetmemi isteme.

- Bırak !..
Bırak lütfen ellerimi,
Ömür bitmiş seni neyleyim?
Tek başıma yaşadığım dünyadan,
Bırak da, yalnız gideyim…

Sağ elini avuçlarının arasında tutan kadından kurtaran yaşlı adam, oturmakta oldukları banktan da aniden kalkar.

Bastonunun da yardımıyla ağır aksak yürümeye başlar. Ağlıyordur… Ama arkasına bakmadan yürümektedir. Binaya mı? Odasına mı? Hayır…

Ağlamaktan gözleri kan çanağına dönmüş gençliğinin maralını, güzel hatıralar yaşadığı kadınını, yüzlerce şiir yazdığı ilham perisini bırakmıştır arkasında…

Gitmektedir…. Ama nereye gittiğini ne kendisi ne bir başkası bilmektedir…

Ve Ben Sana Aşık Olacağım…

Biliyorum; ama elimde değil söylememek… Bir gerçeklik vaat etmese de "merhaba" deyişin… Yüzüme bakmadan konuşabilsen de elimde değil işte… Ben de bakamıyorum senin yüzüne…

Seni; "elsiz" ezberliyorum!. Belki hiç dokunmayacaksın bana… Bir gülün yaprağına dokunur gibi dokunacağım ben… Sana değil; yine bir gül yaprağına…

Seni; "dilsiz" tanıyorum!… Seni ne zaman düşünmesem susuveriyorsun kulaklarımda… Senden özge düş, hayal yok!.. Sen duvarlarımda alışılmış bir yalnızlıksın… Konuşamıyoruz "merhaba"dan başka kelime… "Nasılsın"lar zoraki çıkıyor dudaklarımızdan… Duymuyoruz!.. Eminim…

Seni; "kör" bilmek de işime gelirdi belki… Bir cam yansımasında ya da yağmurlu bir yalnızlığında yolculuğunun, dışarıyı izlemediğini varsaymak… Anlamsız bir bakışa, belki biraz da siyaha bürünmesi gözlerinin…

Kendimi "hissiz"liğine inandıramıyorum… Şu yazdıkların var ya; olmasa onlar?!! Tüm noktalı virgüllerimle birlikte ben, sana aşık olacağım…

Şiirler umurumda değil!.. Şarkılar… Hepsinin boğazını sıkacağım… Duyduğum her güzel melodiye susacağım artık; çünkü ben, sana aşık olacağım…

Seni ilk okuduğum şiirde olduğum gibi… Seni ilk gördüğüm resimde olduğum gibi… Seni ilk tanıdığım günde olduğum gibi… Ve dün, ve bugün olduğum gibi… Yarın da ben, sana aşık olacağım.

Aynı kaldırımlarda üşümüş olabiliriz bir ihtimal, bu sebepten seviyorum artık onları… Belki aynı rakıyı yudumladık bir zamanlar… Aynı yağmura tutulduk… Aynı anda bakmışız ki ayışığına… Ben sana aşık olacağım.

"Sus" diyecek gözlerin bana… Biliyorsun, bir daha bakamayacağım onlara… "Sus" diyeceksin duyamayacağım sesini de… Beni reddedişini bile çok gördüm kendime. Bir hayal şiiri yaratacağım ve onun içinde ben, sana aşık olacağım. "Sus" diyemeyecek yazdıkların bana… Ben de "Sus" olamayacağım yazdıklarımda!.. Seni yazacağım; çünkü artık "varsam varım"… Çünkü, ben sana aşık olacağım …

İçimde senden başka bir sen var artık ve ben onu sonsuza kadar yaşatacağım… Bir hayal kenti yaratacağım ve onun içinde ben, sana aşık olacağım…

Yaşlı değil aptalım!.. Hal bilmem, mazeret bilmem şimdi… “ama” diye başladığın hiç bir cümle ilgilendirmiyor beni… Yirmi yaşımın heyecanına kapılacağım…

ve ben …

Sen bilmediğin için beni, gönlünce yazacaksın şiirlerini… Senin yazdığını okurken ben o şiirde de bir başka “ben” yaratacağım… Böylelikle sen de “beni” anlatacaksın… En çözülmez açmazlarla hazırlandım sana… Bir değişiklik yapacağım…

ve ben; (bilmiyorsan söyleyeyim)
Sana aşık olacağım.

Seninle….

Ruhumu sana adamalıyım… Ruhum senin olmalı… Sen ruhumu güzel kıldın… Seninle ruhum yeryüzünde yaşamaktan her zamankinden daha fazla ongun… İzin ver ruhum sende kalsın… Bu kararı kalbim ve bedenimle aldık… Kalbimde bedenimde bu karardan dolayı ferah… Çünkü sen ruhumu kendinle donattın… Gülücüklerinle, sözcüklerinle, bakışlarınla!..

Biliyorum ki sen en nice mutluluklarla bezeli yaşamlarda uyumalısın… Fazlasıyla hak ettiğin sevinçlerin gelmeli bir bir yüreğine… Gelmeli ki; geçmişinde ki acıların buhar olup kaybolmalı tümden… Sayfalarda coşkuyla yarattığın sözcükler, öyküler canlanmalı teker teker… Ve hepsi seninle olmalı evrenin ömrüyle… Öykülerinde ki sevinçlerin seninle yaşamalı hep… Senin olmalılar dirilip… Yüreğini geçmişindeki loş boşluktan çekmeliler… Çekip akmalılar yaşamına… Akıp sarılmalılar sana sonu gelmez bir nehir gibi…

Titreyen yüreğine merhem olmalı yaşayacağın her an… Sen ve kalbin gözyaşlarını sadece mutlulukların için tüketmeli… Geçmişin asla ağlatmamalı seni… Ağlatırsa bile her ağlayıştan sonra daha fazla mutlu olmalısın… Çünkü yüreğin uçsuz bucaksız bir iyilik tarlası… Biliyorum ki bu tarlayı o iyi, sıcak umutların çapaladı hep… Biliyorum ki bu tarla sende huzuru, mutluluğu ve kahkahaları çağrıştıran mavi renginde… Sen bu mavi tarlayı böylesine bereketli, gülümseyen topraklı bir hale getirmek için çok uğraştın… Geçmişinin sana sızılarla örülü dikenli tellerle barikat kurmasına rağmen masmavi bir tarla yarattın içinde… Gelecekteki mesut düşlerin bu tarlada saklıdır…

Hayallerin birikmişlikten ağırlaştı farkındayım… Hayallerden çekindiğini, ürktüğünü de biliyorum… Ve her şeye rağmen hayallerin sana yaklaşmasından korkmadığını da biliyorum!.. Hayallerin mavi tarlanda gerçek olup misafir olacaklar yüreğine… Çünkü sen hayallerini zamanın içinde doyurdun, besledin, onları incitmedin ve kimsenin de incitmesine müsaade etmedin… Senin incitmeye çalışanlar hatta incitenler oldu… Buna engel olamadın… Ama hayallerine zarar verdirtmedin!.. Çünkü hayallerin senin için kutsal ve özgür… Emin ol hayallerin de senin için aynı şeyi düşünüyorlar… Sen ve hayallerin senin gerçeğin… Gerçeklerinse senin güzelliklerinle yoğrulmuş kalbinin yaşama bakan uzantıları…

Ve biliyorum ki gerçeklerini ve hayallerini kıranlara ve zarar verenlere bile öfke duyamıyorsun… Çünkü öfke bedeninden uzak bir karanlık senin için… Çünkü öfke duyamayacak kadar narin ve ince ruhun…

Benimle yada bensiz mavi tarlanda mutlu olmanı arzuluyorum yaşamının sonuna kadar!.. Benimle mutlu olmak istiyorsan ben yeryüzünden göçene kadar kalbim senin!.. Eğer daha çok benimle olmak istiyorsan ben öldükten sonrada senin kalbim!.. Ama benli yada bensiz ruhum senindir… Ruhlar asla kaybolmazlar… İnan bana bir an bile ruhumun senin olmasından pişmanlık duymayacağım… Zaten eğer alırsan ruhumu ona yabancılık çekmeyeceksin… Çünkü tamamen seninle dolu!.. Seninle ve yaşattıklarınla… Seninle ve sözcüklerinle… Seninle ve geleceğinle…

Eflatuna Sorulan Soru

Eflatun’a iki soru sormuslar.

Birincisi ; "Insanoglunun sizi en çok sasirtan davranislari nedir ? "
Eflatun tek tek siralamis :

- Çocukluktan sikilirlar ve büyümek için acele ederler. Ne var ki çocukluklarini özlerler…
- Para kazanmak için sagliklarini yitirirler. Ama sagliklarini geri almak için de para öderler…
- Yarindan endise ederken bugünü unuturlar.Dolayisiyla ne bugünü ne de yarini yasarlar…
- Hiç ölmeyecek gibi yasarlar. Ancak hiç yasamamis gibi ölürler…

Sira gelmis ikinci soruya ; "Peki sen ne öneriyorsun?"

Bilge yine siralamis ;

- Kimseye kendinizi "sevdirmeye" kalkmayin! Yapilmasi gereken tek sey, sadece kendinizi "sevilmeye" birakmaktir…
- Önemli olan; hayatta "en çok seye sahip olmak" degil, "en az seye ihtiyaç duymaktir"..

Küçük Kız ( Sevgi Bu Olsa Gerek )

KÜÇÜK KIZ, kendini bildiği günden beri annesinden büyük bir şefkat görmüş ve ondan duyduğu sözlerle, pamuk prensesten daha güzel olduğuna inanmıştı.

Ona göre, nur yüzlü ve badem gözlüydü. Bir tanecik yavrusuydu her zaman. Ama ilk okula başlayınca işler değişti. Arkadaşları, onun
hiçde güzel olmadığını, hatta çirkin bile sayıldığını söylemekteydi.

Küçük kız, ilk önceleri onlara inanmadı. Çünkü herkes birbirini kıskanıyordu. Ama bir kaç yıl içinde gerçeklerle yüzleşti.
Annesinin bir pamuğa benzettiği yüzü, çiçek bozuğu bir cilde sahipti.

"Badem" dediği gözleri ise şaşıydı. Vücudu da bir serviyi andırmıyordu. Demek ki annesi onu aldatmış ve yıllar yılı çekinmeden yalan söylemişti…….

Genç kızın anne sevgisi, kısa bir süre sonra nefrete dönüştü. Evlenme çağına gelmiş olmasına rağmen yüzüne bakan yoktu. Üstelik de gözleri, bütün tedavilere rağmen düzelmiyordu.

Genç kız, doktorların gizlice yaptığı konuşmalardan kör olacağını anladığında çılgına döndü ve kendisini hâlâ çocukluk yıllarındaki ifadelerle seven annesinin bu yalanlarına dayanamayıp evi terk etmeye karar verdi.

Fakat annesi, uzak bir yerde iş bulduğunu söyleyerek ondan önce davrandı. Ve kazandığı paraları bir akrabasına gönderip, kızına bakmasını rica etti.

Genç kız bir süre sonra görmez oldu. Karanlık dünyasıyla baş başaydı.
Bu arada annesini hiç merak etmiyordu. Yalancıydı annesi, ölse bile bir kayıp sayılmazdı.
Bir gün doktorlar, uygun bir çift göz bulduklarını söyleyerek kızı ameliyat
ettiler. Ancak o, gözünü açtığında yine aynı yüzü görmekten korkuyordu.
Fakat kör olmak zordu. En azından kimseye yük olmazdı. Genç kız, ameliyat sonunda aynaya baktığında, müthiş bir çığlık attı.
Karşısında bir dünya güzeli vardı. Gerçekten de harika bir kızdı gördüğü.

Yüzündeki bozukluklar tamamen kaybolmuştu. Çok kemerli olan burnu düzelmiş, kepçe kulakları normale dönmüş ve yaban otlarını andıran saçları, dalga dalga olmuştu.
Genç kız, yanındaki yaşlı doktora sevinçle sarılarak

- Sanki yeniden dünyaya geldim!. dedi. Yüzümde hiçbir çirkinlik kalmamış.
Estetik ameliyatı siz mi yaptınız?
Yaşlı doktor
- Böyle bir ameliyat yapmadık kızım!. diye gülümsedi.

Annenin bağışladığı gözleri taktık. Sen, O’ nun gözünden gördün kendini!..

Trafik Cezası (gerçek Hikaye)

Deniz yavaşlamadan önceTakometreye baktı: Hız limitinin
90km olduğu yerde 110km ile gidiyordu ve son dört ay
içerisinde dördüncü defa polis tarafından durduruluyordu. Bir insan nasıl bu kadar şanssız olabilirdi? Deniz arabasını sağa çekti."İnşallah şu anda
yanımızdan daha hızlı bir araba geçer" diye düşünüyordu. Polis elinde kalın bir not defteri ile arabadan indi. Ali? Bu Polis camiden tanıdığı Ali değil mi? Deniz iyice
arabasının koltuğuna sindi. Bu durum bir cezadan daha kötüydü. camiden tanıdığı bir Polis, hemde hızlı gidip,
trafik kurallarını ihlal ettiği için.iyi günler Ali Birbirimizi yeniden böyle görmemiz çok ilginç"
"iyigünler Deniz" Ali gülümsemiyordu.
"Beni; Eşimi ve çocuklarımı görmen için eve giderken yakaladın"
"Evet öyle"
Ali umursamaz görünüyordu.
"Son günler eve hep çok geç geldim. Çocuklarım beni uzun süredir hiç görmedi. Ayrıca zeliha bana bu akşam mantı içli köfte ve biftek yiyeceğimizi söyledi. Ne demek istediğimi anlıyormusun?"
"Evet ne demek istediğini anlıyorum.Ayrıca . trafik kurallarını ihlal ettiğini de biliyorum."
diye cevapladı Ali.
"Eyvah! Bu taktik fazla işe yaramayacak gibi. Taktik değiştirmek gerekli"diye düşündü Deniz
"Beni kaç ile giderken yakaladın?"
"110. Lütfen arabana girer misin?" dedi ALİ.
"Ah Ali, bekle bir dakika lütfen. Seni gördüğüm anda,Takometreye baktım.Sadece 85 km ile gidiyordum."
"Lütfen Deniz, arabana gir" diye üsteledi Ali,Deniz, canı sıkkın bir şekilde arabasına girdi, kapıyı çarparak kapattı.Ali, not defterine bir şeyler yazıyordu.
"Ali niye benim ehliyetimi ve araba ruhsatımı istemiyor ki" diye düşündü Deniz, Ne olursa olsun, bundan sonra camide de bu adamın yanına oturmaktansa, birkaç gün Deniz camiye gitmeyecekti.
Ali kapıyı tıklatıyordu. Deniz arabasının penceresini 5 cm kadar açtı. Ali Deniz`e bir kağıt verdi ve gitti."Ceza değil bu" diye kendi kendine söylendi Deniz. Bir anda sevinmişti. Bu bir yazıydı ve kağıtta şunlar yazıyordu:
"Sevgili Deniz, benim bir kızım vardı. Altı yaşındayken çok
hızlı araba kullanan biri . tarafından öldürüldü. Bu
kazadan dolayı, adam cezalandırıldı. 3 yıl hapishane cezasıydı bu. Bu adam hapishaneden çıkınca kendi çocuklarına sarılıp, öpüp, onları tekrar koklayabildi. ama ben öpebilmek için, cennete gidinceye
kadar beklemem gerekiyor. Bin defa adamı affetmeye çalıştım Bin kerede başardığımı zannettim. Belki başarmışımdır,ama hala kızımı düşünüyorum.Lütfen benim için dua et ve dikkat et Deniz, tek bir oğlum kaldı..
"Deniz 15 dakika kadar bir süre yerinden kıpırdayamadı.Daha sonra kendine gelip, yavaş yavaş evine gitti.Evine varınca, çocuklarına ve eşine sıkıca sarıldı.Hayat çok değerli, sürekli dikkat et.Dikkatli araba kullan ve başkalarının hakkına saygı göster. Hiçbir zaman unutma,istediğin kadar araba satın
alabilirsin, AMA İNSAN HAYATINI ASLA…………….

Dost Unutulmaz

Dosta düşman olunmaz
Gönül ne kadar kin tutsa bile
Sevgiye nefret ışık tutmaz
Ben silip geçsem, bu seferde
Kalbim söküp atamaz
Dedim ya arkadaş;
Dost hiçbir zaman unutulmaz!

DOSTLARIMIZIN KIYMETİNİ BİLELİM.

Anı Bırakmayacağım Ardımda

Baktığını görmeye, işittiğini duymaya, bildiğine inanmaya tahammülü yoktu artık. Göğsünün üstüne tanımlayamadığı bir ağırlık çökmüştü. Odasında kokulu havasını solumak, sevgi dolu gözlerle bakışlara duyduğu sevdayı anlatmak ağır geliyordu. Keskin bir kılıcın gövdeyi boydan boya yardığı, bir uçurumun kenarında bekleyen zifiri karanlığa çağırdığı andı o an. Hayatının kırılma noktasıydı bu. İnanmaktan ve karşısındakini de inandığına çağırmaktan vazgeçti. Yüreğinden dizeler okuduğu kitabı kapattı. Seslendiği minberden indi. Çıkarıp attı karşısındaki adamdan ödünç aldığı sevgili kostümünü.

İçinde yaşattığı güvenli ve sıcak yuva hissi dağılmaya başladı. Zayıf bedenine yerleşen korkunç sevilme hastalığı, çevresinde yabancıl otları yeşertiyordu. Benliğini, yüreğini ölmeye alıştırıyordu.

Yıllar önceydi. Ruhu da bedeni de kırılmıştı. Genç yaşta saplandığı bataklığın günbegün kendisini içine çekeceğini, her an o çukura biraz daha batacağını ve zamanı geldiğinde de yok olup gideceğini düşünüyordu.

Geleceğe dair ne düşler beslemişti oysa. Bir yandan adı üzerinde, sadece yaldızlı düşler bunlar diye düşünse de o minik yüreği, rüyaların gerçeği bulmasına izin verilmeli diyordu. İzin verilmeli ki, hayat anlam kazansın. Yarına ulaşmaya elinde bir umut olsun. İzin verilmeli ki, denize kavuşmaya çalışan ırmağı andıran ruhu çağlasın, coşsun; denize koşsun. İzin verilmeli ki, geleceğe ulaşılsın.

Yıllar önceydi. Önce gözleri ağladı. Sonra yüreği… ve ardından kelimeleri…

Unutmuştu çok şeyi. Sevmeyi, sevilmeyi… Gezip eğlenmeyi; yürümeyi… Denizin o eşsiz kokusunda, hafif rüzgar eşliğinde saçlarını savura savura, dalgalara eş, dalgalandıra dalgalandıra yürümeyi… Rüzgarla adeta dans etmeyi… Rüzgarın ucuna iliştirip hayallerini, iki kelime bir cümleyi, sevdiğine göndermeyi… Unutmuştu çok şeyi; çünkü mahkumdu o!

Unutmuştu çok şeyi.. Kırana bile bağışlayan kokusunu dalındaki gülün…

Birçok parçası eksilmişti. Hayatta var olduğuna inanılan bedeninde artık bir yürek yoktu. Bakanların gördüğünden oluşuyordu sadece: Külçe gibi yığılmış bir beden. Ne his, ne duygu, ne de bir duyu!

Konuşmak istemiyordu. Hep susuyordu. Annesi konuşuyor, babası konuşuyor, ablası, kardeşi, akrabaları… herkes konuşuyordu, sadece o susuyordu. Hayatla bağını koparmış, tüm ipleri atmış, karadan uzaklaşan bir gemiydi artık.

Sadece görüyordu. Görmek istediğinden değil. Takvim yaprakları iki, bilemedin üç gün sonra gözlerinin de onu terk edeceğinin haberini veriyordu. Doya doya görmek istiyordu, ama… Neyi?

Dost Dediğin

"Dost dediğin kötülükleri gecenin karanlığı gibi örter.Yalansız,dolansız,beklentisiz ilişkilerin olduğunu düşünmek ütopya. Sevgi ve dostluk çıkmaz sokağın adı. En çok incitilen,kırılan kişiler ilişkilerinde derinlik arayanlardır. Saflıklarının,temizliklerinin karşılığında ihanetler, aldatılmışlık bulunanlar. Gerçekten insanın sadık dostu kara toprak mı acaba?

     Cinnet geçiren toplumda dostluk aramak beyhude. Sosyal yaşamın tüm kirliliği,sahtelikleri,kahpelikleri insan ilişkilerinin . temelini oluşturuyor. Bu temeller üzerine kurulan dostlukların ne derece sağlam olacağını varın siz düşünün. Dostlukta diğer kutsal kavramlar gibi içi boşaltılmış sırıtarak yüzümüze bakıyor. Yüzme bilmeyen bir adamın derin sularda çırpınışı neye yarar ki? Ne zaman duygularımızı yaşamaya çalışsak her zaman birileri bizden önce davranıp ortaya çıkıyor. Kendi duygularını, problemlerini bize yaşatıp kendisi rahatlıyor. Peki ya biz?Biz ne zaman kime duygularımızı ihale edip rahatlayacağız?Ne zaman ve nerede olduğunun hiç önemi yok.

     Fakat hangi istasyona gitsem tren kalktı diyorlar. Ve ben hiç bir trene binemiyorum. Acaba bu benim kendi yazdığım senaryomuydu? Ama ben bu senaryoya kendimden çok inanıyorum. Peki içimizde durmadan büyüyüp gelişen ve tüm benliğimizi kaplayan sıkıntı ve acı neyin nesi? Sokakta rastladığım her garibanın,her yoksulun yüzü annem oluveriyor birdenbire. Benden ne istiyorlar?Benim sormam gereken soruları onlar annem adına bana neden soruyorlar?Yaşadığı yılgın hayatın sorumlusu ve hatta o yılgın hayatına son veren lanet hastalığın sebebi demi benim?Yine kendi duygularımı yaşayamadan başka duygular hakim oldu benliğime. Annem olan yüzler neden annelik görevlerini yerine getirip korumuyorlar beni bu onursuz dünyanın kötülüklerinden?İçi boşaltılmış dünya da halen dostluk denen güler yüzlü bir varlığın yaşadığını neden kimse görmüyor?

     Ve neden kimse sahiplenmiyor bu varlığa. Yoksa gerçek bunlardan ötede mi?Veya gerçek yok mu?Ya hep ya hiçlerle bu dünyanın finalini oynamak oldukça zor. Koyver gitsin;herkes kendi dünyasında kendi sahteleşmişlikleriyle, aldatılmışlıklarıyla, ağlatılmışlıklarıyla uğraşsın. Annelerin çocuklarına ihanet ettikleri bir dünyadan daha fazla ne beklenebilirki.Oysaki dostluğun istediği sadece samimiyetle bakan bir çift gözden başka bir şey değilki.Madde ve mananın birleştiği tek yer değilmidir dostluk.

     Dostluk ve dostlarınız adına neler yaptığınızı ve neler yapabileceğinizi bir düşünün. Herkesin kendisine en yakın hissettiği kişiler vardır. Benim en sadık dostum sigara oda vücuduma ihanet ediyor.

Sensizim Sessizim Yalnızım

Bu gün yine sensizligin resmini çiziyor,
Buram buram özlemin kokusunu savuruyor yüregim.
Hayata küskün,
Sanki kalbim atmiyor, yasiyorum öylesine
Sensizim, sessizim, yalnizim

Kalabaligin içinde olsam da,
Pür yanim neseyle çinlasa da,
Senden duymadiktan sonra
Kelimeler anlamsiz, sohbetler manasiz

Gülsem de gülücüklerim keder dolu.
Deniz kenarinda avucuma aldigim kum,
Nasil kayip gidiyor elimden
Zaman gibi, sen gibi

Seni yüregimde sakliyorum,
Avuçlarimda saklayamadim
Kollarimla sarip sikica sarmalayamadim
Ne olur dön bana geri
Sensizim, sessizim, yalnizim

Seni Yasamak
.
Seni her özledigimde sevgilim,
Gökyüzüne bakiyorum;
Gögün mavisinde gözlerini görüyorum çünkü.
Seni her özledigimde bir tanem,
Denizlere bakiyorum.
Ufuga bakinca mucizeni görüyorum çünkü.
Seni her özledigimde bir tanem,
Kuslara bakiyorum.
O kanatlardaki özgürlügünü görüyorum çünkü.
Ve askim, seni her özledigimde,
Adinda isyan ediyorum.
Seni özlemek istemiyorum ben,
Ben seni yasamak istiyorum,
Seni her özledigimde sana bakmak istiyorum
Ve seni sende görmek sadece