Mynet | Blog Anasayfa | Email
Favorilerime Ekle | Giriş
 

Semazen

10 Nisan 2008 Perşembe | Kategori Şiir 0

Devamı için tıklayın »

Rüya

18 Şubat 2008 Pazartesi | Kategori Şiir 0

Bir rüya gördüm bu gece,

Rüyanın içinde vardı,

Bir bilmece.

Bilmem kaç kelime,

Kaç hece.

Uykumda sordular bana,

Bu can’ı nasıl,

Giydirip gönderiyor Allah?

Yoktur ondan başka,ilah!

Sorulmaz ki ona hikmeti,

Giydirir o bir cana,

Kemik ile eti.

Bu kadar mı hepsi?

Daha çok nicesi.

İçinde saklı bilmecesi.

 

 

Wilson’un Daveti Normel mi?

28 Ocak 2008 Pazartesi | Kategori Siyaset 0

 

 

 

ABD’nin Ankara Büyükelçisi Ross Wilson’un Washington’dan gelen 2 Kongre üyesinin de katıldığı  toplantıda; Kürt kökenli siyasetçileri de davet edip demokratik Çözüm üzerinde görüş alışverişinde bulunmuşlar.

Nerede yapmışlar bunu?

ANKARA’da

ANKARA nere ?

Türkiye Cumhuriyeti devletinin Başkenti.

Türkiye Cumhuriyeti Bağımsız bir Devletmi?Kocaman bir "EVET"

Öylese,,,,,,,

EEEEE……

Wilson kim oluyor da TC .Millet vekillerini toplayıp demokratik çözüm üzerinde Görüş alışverişinde bulunuyor?

Bunun Devletler hukukunda, yeri var mı?

Benim kavafımı kurcalayan bu tutum, iktidarın, Dışişleri Bakanlığının kafasını kurcalamıyor mu?

Eğe menlik denen kavramla, bu uygulama örtüşüyor mu?

Türk vatandaşlarını, bölgesel, etnik kimliğine bakarak değerlendirmek ABD’nin haddine mi düşmüş?

Hele, hele TBMM’sinde Milletin temsilcisi olan vekilleri,Kürt vekiller olarak tanımlamak Wilson’un haddi mi?

Bunu soracak kimse kalmadı mı?

Öyleyse acınacak haldeyiz.

Ben kendi adıma bu duruşu, bu davranışı kınıyorum.

Herkes haddini bilmeli.

Türkiye’nin  Washington büyük elçisi ABD’de zencilerin siyasetçilerini toplayıp siyasi ve demokrasi adına görüşme yapsa, yer yerinden oynar mı, oynamaz mı?

Bir yerlerde yanlış yapıyoruz kesin..!!!!

Bu yanlışı bulamazsak işimiz zor.

Eğe menliğimiz risk altında.

Kimse ABD stratejik ortağımız, Dünyanın süper gücü, falan filan demesin.

Türkiye’ye düşmanlarından  daha çok zarar veren bir ortak ABD……Böyle dost düşman başına.

Başımızı kendimiz kaşıyalım, ABD’nin tırnaklarına ihtiyacımız yok bizim……

 

 

function resizeMyView() { var width = $(’htmMsg’).scrollWidth; var height = $(’htmMsg’).scrollHeight; parent.myFrameSize(width+10,height+40); }

Göz Yaşı

26 Ocak 2008 Cumartesi | Kategori Şiir 0

Göz Yaşı

Ağlama çocuk!
Islatmasın kibriklerini,
Göz yaşın,
Akmasın yanağına,
Boncuk boncuk.
Gözlerinin rengi,
Dere yeşili.
Sen, bilirsin işini.
Niye akıtırsın,
Göz yaşını?
Yalnızlık kaderinse,
O tercih senin.
Göz bebeğimsin,
Sen benim.
İstemem!
Islatsın kibriklerini,
Göz yaşın! ! ! ! !

 

Necati Kavlak

Bu Aşk Değilse Ne?

26 Ocak 2008 Cumartesi | Kategori Şiir 0

Bu Aşk Değilse Ne? ? ? ?

Kahverengi gözlerinin, içine;
Bakarken, çarpıyorsa kalbim.
Pamuk gibi bembeyaz ellerini,
Tutup sıkarken,
Tir, tir titriyorsa, dizlerim.
Söyle, söyle sevgilim,
Bu aşk değilse ne?
Seni, rüyam’da görüyor,
Hayalim’de, seviyorum.
Hasretini, yüreğimde duyuyor,
kahroluyorum.
Uzatıyorum ellerimi,
Benim için hayalsin sen,
Tutmak istiyor, tutamıyorum.
Söyle,söyle sevgilim,
Bu aşk değilse ne?

 

Necati Kavlak

Bende Yazdım.

26 Ocak 2008 Cumartesi | Kategori Şiir 0

Bende Yazdım.

Hece, vezin, aruz;
Kafiye, uyak,
Yan yana dizilince,
Şiir diyorlar.
Şiir, yazmakmış şartı,
Şair olmanın.
Ben de yazdım.
Ne hece, ne vezin,
Ne kafiye, ne uyak,
Aruz mu?
Onu kimse bilmiyor.
Edebi tarihi,
Kimse dillendirmiyor.
Ben şairmiyim, şimdi?
Neden kimse cevap vermiyor?

 

Necati Kavlak

KIR ÇİÇEĞİ

13 Eylül 2007 Perşembe | Kategori Edebiyat 0
Devamı için tıklayın »

TARİH’LE KUCAKLAŞTIK

31 Ağustos 2007 Cuma | Kategori Siyaset 0

TARİH’LE  KUÇAKLAŞTIK

 

Bu gün 31 Ağustos. Dün zafer bayramını kutladık. 85 yıl geriye gidip tarihle kucaklaştık. Bize bu günleri miras bırakan, ATATÜRK başta olmak üzere, tüm tarihi şahsiyetleri teker, teker yad ettik.Ne kadar övünsek, ne kadar gururlansak hakkımız var. Çok gurur verici bir geçmişin mirasçılarıyız.
Bizde geleceğimizi aynı titizlikle kursak ve bizden sonraki nesil de, bizlerle aynı gururu yaşasa! Düne bakınca gururlanırken, yarına bakmaya korkuyoruz.
Devletin uyum içinde çalışması gereken kurumları, ayrı, ayrı müzik eşliğinde dans ediyor. Biri Türk sanat müziği dinlerken, öbürü mızıka dinliyor. Bando çalanlar, trompetle, obuayı çalanlar aslında köklerini iyi bildiğini kendilerini yenilediğini sanıyorlar.
Sanıyorlar da durdukları yere bakmıyorlar. Baksalar tutuculuğun, köktenciliğin dik alası durdukları yerde saklı. Bir adım ileri gitmemiş. Bir arpa boyu yol almamış. Halbuki 20′ci yüzyılın lideri, M. Kemal ATATÜRK yalnız yaşadığı döneme değil, yüz yıl sonrasına ışık tutacak meşaleyi yakmış. Bu güne gelirken hep o meşalenin ışığında yürümüşüz ara sıra tökezlesek de.
Atatürk’ün mirasına sahip çıkanlar, Atatürkçü geçinenler, bırakın yüz yıl sonrayı, üç adım sonrasının farkında değiller. Sefaletle, dar gelirlilikle, as kari ürete tabi olarak muasır medeniyet seviyesine ulaşmak, Atatürk’ün gösterdiği hedefe varmak imkansız. Çok açık bir gerçek daha, bu fakirlikle korkulan kökten dincilerin eline düşmek, tarikatçıların müridi olmak çok kolay. Öyleyse: Gayrı Safi Milli Geliri"kişi başına 10 bin dolara" çıkartma hedefi olanlara destek mi olunmalı? yoksa köstek mi? Hangisi aklın karı? İşte size ölçü. Şeriatçıların arkasındakileri bi analiz edin. Hepsi dar gelirli insanlar ve onlardan rant sağlayanlar.
Gerçekten Bu ülkenin ATATÜRK’cü düşünceye sahip olması isteniyorsa, Yoksuluğun yenilmesi, orta direğin güçlenmesi, işsizliğin azalması gerekli vede olmazsa olmazı.
Demokrasi içinde, milletin kararına saygı duyarak, kurumlar yasalardaki konumlarını bilerek davranışını düzenlerse korkulandan uzak beklentiye daha yakın olacağımızdan kimsenin şüphesi olmasın.
Aksi halde her geçen gün bir sonraki günü aratacaktır.

KAZANAN DEMOKRASİ OLDU

28 Ağustos 2007 Salı | Kategori Siyaset 0

Kim ne derse desin. Kim ne yazarsa yazsın. 28 Ağustos 2007′i TC. Devleti için Demokrasinin kazandığı bir tarihtir Kuşkular olacak, tanımayanlar, alışamayanlar, Bekir Çoşkun gibi, benim Cumhurbaşkanım değil diyen de olacak. işte demokrasinin güzellği bu değilmi? Değişik düşünmek, düşünceni çekinmeden dillendirmek ve duymak…

Ben işlenmemiş toprakta, renk, renk açan kır çiceklerini, bunlar arasında yetişen dikenleri, kaktüsleri vede daha birçok bitkiyi aynı karede yetiştiren yüce tanrının, insanlara demokrasi idaresini aynı karede yetişen bitkilerin diliyle anlattığına ve öğrettiğine inanalardanım.

Kim ne derse desin, bitkilerin dilinde şeriat yok. Korku yok. hep güzellik, hep incelik ve renk cünbüşü var. Bu güzelliğin dilini çözerseniz, sizde görürsünüz korkuya yer olmadığını. Değişik renk ve desenin zenginlik sayıldığını.

Çankaya’da şimdi, daha önce olmadığı kadar  renkli görüntüler olacak. Bu  kimseyi endişelendirmemeli. Renkleri zenginlik sayıp sevinmeli.

Kimse Cumhuriyetin, hem meyvesini yeyip, hemde ağacını kurutmaz. Hele bu meyve 70 milyonluk bir milletin 1 nolu koltuğuysa, o ağacı kurutacak, bakımsız bırakacak davranışı hiç göstermez.

Bu düşüncemin tutarlılığını, yaşayanlar kısa sürede görecek ve kaygılarının yersizliğini anlayacak. Bu gün tarih sayifesine yeni bir isim daha ekledi  11′inci Cumhurbaşkanı "GÜL". Hayırlı olsun milletimize ve devletimize.

Seval!!!!!

24 Ağustos 2007 Cuma | Kategori Aşk 0

 

 

Afyonkarahisar lisesinde orta okul öğrencisiydim. Ortaokul son sınıfta,( 3A’dan 3E )”ye 5 derslik son sınıf öğrencisi vardı. Her sınıfta, ortalama 40 civarında öğrenci okuyordu. Genelde erkek öğrenci ağırlıklı olan sınıflarda, üçer, beşer de kız öğrenci bulunuyordu. Kız öğrenci sayısının az oluşu, kız erkek ilişkilerini de olumsuz etkiliyordu. belkide o zaman toplum şimdiki kadar rahat değildi. Erkekle bir kızın arkadaşlığı  pek kabul edilebilecek bir düşünce değildi. Ateşle barut misali. Yanyana gelirse mutlaka ateş barutu tutuşturur, ya yangın çıkar yada patlama olur. Bu yüzden kız öğrencilerle, erkek öğrencileri yanyana yürürken bile görmek mucuze idi.Kızlar’ la Erkekler yanyana yürümesede, kaçamak bakışlar, platonik aşklar her zaman vardı. Ben de komşu sınıftan sarı saçlı mavi gözlü bir kıza tutulmuştum. Ders saatinde hep onu düşünüyor, tenefüs’ü iple çekiyordum.her ders sonunda  onbeş dakika onların oltaladığı bahçede üç adım geriden, sınıf arkadaşım Aydoğmuş’la birlikte bende olta atıyordum. Bakışlarımla kıza varlığımı hissettirmiş, ufak ,ufak tebesümler almaya başlamıştım. Kalbimin nasıl çarptığını anlatamam. Avcunuza hiç bir serçe aldınız mı? Almadıysanız, serçenin kalbinin nasıl çarptığını hissedemezsiniz. Benim kalbimin nasıl çarptığını analmak için sizin de aynı duyguları yaşamış olmanız gerekir. Gerekir diyorum ama şimdi değil, taa 60′lı yıllarda. Bir kızla, bir erkeğin yanyana yürümesinin cinayet sebebi sayıldığı ortamda. İşte o yıllarda kalbim avcunuzdaki serçenin kalbi gibi çarpmaya başlamıştı. Yazılı sınavlarda, yazılı sorularını bir kağıda yazıyor, platonik aşkıma tenefüsde vermek için yazılı kağıdını erkenden verip çıkıyordum. Mavişim de beni bekliyordu her sınav sonunda.  Sınıfın kapısında buluşuyor soru bahanesiyle konuşuyorduk. Konuşuyorduk konuşmasınada sadece sınavdan, sorudan, ders’den. Sıkımı duygularını anlat. Aşkını ilan et. Yada geyik muabbeti yap. Yapamazsın. Okul idaresi görse okuldan uzaklaştırır, kendi ailen anlasa başına dünyayı yıkar.O şartlarda aşık olmak, şimdiki aşklardan daha heyecanlı desem kimse bana inanmaz. Yasak meyvanın Hava ile Adem’i cennetten kovdurduğunu kimse anımsamaz. Dilin söylemediğini, gözlerin nasıl ifade ettiğini, şimdi hissetmek ve görmek imkansız. Şimdiki aşklar, yağsız pilav gibi. tadı ve tuzu yok. Heyecan desen hak getire. Kimi görsen sokak da el ele, göz göze. Bir de kızlar erkeklere asılıyor alenen. Havva’nın Adem’i cennetten kovdurduğu gibi. Ben yeşil gözlü sarı saçlı sevgilimi arıyorum öğrenciliğimin kara sayfaları arasında. Adını yazmasam da hatıra defterime, unutmamışım yinede Seval’di hafızamda sakladığım o isim.

dsadas