Mynet | Blog Anasayfa | Email
Favorilerime Ekle | Giriş
30 Nisan 2008
(0 Oy, 5 üzerinden 0 puan )
Loading ... Oyunuz Gönderiliyor ...
İhbar Et Etiketler : seyahat

ŞEHİT ANITI
Yumuktepe Ve Gözlükule
Yeni Taş Çağı’ndan, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna kadar süregelen tarihi dönemleri, özet bilgiler halinde içeren bu bölümde; Eski Çağlar’da Ovalık Kilikya’nın metropolisi olan Tarsus kenti başta olmak üzere, Silifke, Erdemli, Anamur, Aydıncık, Bozyazı, Gülnar, Mut ve Çamlıyayla ilçeleri, yörenin genel tarihi kapsamında anılmaktadır.

Mersin kenti,Yumuktepe ve Zephyrium yerleşimlerine rağmen, ancak 19. yüzyıl ortalarında gelişme sürecine girmiş ve Mersin ilinin merkezi olmuştur.

 

 

"Anadolu’da gelmiş geçmiş en eski sürekli yerleşimin tanıkları"  Numann Geçmişteki kültürler, bilimsel olarak Eski Taş (Paleolitik), Yeni Taş (Neolotik), Bakır Taş (Kalkolitik), Bronz ve Demir gibi madde cinslerine göre ana çağlara, bu çağlar da kendi içlerinde "erken", "orta" ve "geç" dönemlere ayrılmışlardır. Bu kronolojik gelişme, aynı zamanda toplumun yaşam düzeyinin yükselişini ve ekonomik ilişkilerinin gelişmesini de belirlemektedir.

Sığındığı mağaralarda 100 binlerce yıldan beri yaşamını güçlükle sürdürebilen Eski Taş Çağı’nın toplayıcı ve asalak insanı, gelişmesini sürdürebileceği doğal koşullara kavuşmasıyla, diğer tüm canlılardan üstün bir soy olduğunu kanıtlarcasına. Yeni Taş Çağı’nı başlattı. Gordon Childe’nin uygarlık tarihinde en önemli "devrim" olarak nitelendirdiği bu çağda, Anadolu’da yabanıl bir yaşam sürdüren Homo Neanderthalensis ve Homo Sapiens insanı, kaya oyuklarından çıkarak toplu yerleşik yaşamaya, doğal çevreyi tanımaya-geliştirmeye, ihtiyacı olan el aletlerini, üretim araçlarını ve gereksinim duyduğu eşyaları yapmaya, tarımsal üretimi gerçekleştirmeye, hayvanları ehlileştirerek onlardan yararlanmaya başladı; bu süreçle birlikte ürün artırmaya ve ticarete de yöneldi.

C.M.Cipolla’ya göre, bu gelişmenin diğer önemli bir yanı da, Yeni Taş Çağı kabilelerin tarıma elverişli toprakları bulmak İçin göç etmeleri ile esas buluşları olan tarımı da yaygınlaştırmış olmalarıdır.

Kilikya bölgesinin tarım yapılabilen Tarsus düzlüğündeki sulak ve verimli ovalan, yoğun orman alanları; Yeni Taş Çağı insanı için yaşanabilir bir coğrafyaya sahipti. Burada bulunan ve ovanın rahatlıkla gözetlenebildiği bir yüksekliğe sahip olması nedeniyle Gözlükule olarak bilinen yerleşimde, ilk kazıları İngiliz Konsolosu VV.B.Barker ve daha sonra 1852 yılında Fransız Gezgin V.Langlois yaptı. Buldukları çok sayıdaki eser yurtdışına götürüldü. 1918′de Kilikya’yi işgal eden Fransız birliklerinden bir topçu grubunun Gözlükule’de konuşlanması, höyükte büyük tahribata neden oldu.

Hetty Goldman, Byrn Mavr Koleji, Fogg Müzesi, Harvard Üniversitesi ve Amerikan Arkeoloji Enstitüsü’nün girişim ve destekleri ile ilk defa 1935-1939 yıllan arasında arkeolojik araştırma ve kazılar yaptı. II. Dünya Savaşı nedeniyle ara verilen kazı çalışmaları, 1947-1949 yılları arasında tekrar sürdürüldü.

Modern Tarsus kentinin güneydoğusunda, Mersin-Adana otoyolundan bütünüyle görülen höyük, İslam uygarlıklarından Geç Yeni Taş Çağı’na kadar 33 katmandan oluşmaktadır. Çiftçi ve çoban toplumunun yaşadığı ilk katmanlarda, toprak sıvalı mekan zeminleri ortaya çıktı. Ayrıca volkan camından (obsidien) yapılmış çok sayıda kesici, delici, kazıyıcı aletler, ok ve mızrak uçları ile Filistin’deki Gassulien kültürü ile benzerlik gösteren siyah veya kırmızı tek renkli perdahlı ve tırnak izi süslemeli çanak çömlekler buldu.

Öte yandan, Mersin’in Demirtaş Mahallesindeki Soğuksutepe ya da Yumuktepe olarak bilinen höyükte, J.Garstang’ın 1937-1940 yılları arasında gerçekleştirdiği arkeolojik kazılarda, Orta Çağ islam uygarlıklarından Erken Yeni Taş Çağı’na kadar inen, kesintisiz yerleşimlere ait çok sayıda katmanlar tespit edildi. II.Dünya Savaş’nın başlaması nedeniyle çalışmalara ara verildi. Bu arada Yumuktepe arşivinin bulunduğu Liverpool’daki İngiliz Arkeoloji Enstitüsü’nün Alman bombardımanında isabet almasıyla, tüm Yumuktepe kazı raporları ve buluntular imha oldu. Buna rağmen J.Garstang, Chicago Orient Enstitüsü’nde ve bazı kişilerde bulunan Yumuktepe ile ilgili dokümanları toparlayarak, 1947-1948 yıllarında kazı çalışmalarına tekrar devam etti. Uzun bir aradan sonra, 1993 yılından itibaren İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nden Veli Sevin başkanlığında. Roma Üniversitesi’nden Isabella Caneva ve çeşitli dallardan oluşan bilim heyeti, kazı çalışmalarını sürdürmektedirler.

Mersin ve Tarsus olarak bilinen her iki yerleşimin, tarıma elverişli sulak alanda kurulmuş olmaları, Yukarı Mezopotamya’dan Orta ve Batı Anadolu’ya yönelik geçiş yolları üzerinde bulunmaları nedeniyle, önemli bir coğrafi konumdaydılar. Höyüklerde yapılan bilimsel çalışmalar, insanlık tarihi için pek çok değerli bilgi ve eserlere ulaşmamızı sağlamıştır. J.Garstang "Prehistoric Mersin" başlıklı yayınında, endüstri olarak tanımladığı çok sayıda ve çeşitteki taş, seramik, metalden yapılmış, eşya ve alet ile rnimari kalıntıların uzun listelerini vermektedir, insanın ihtiyaçları doğrultusunda çevresinden yararlanması, keşiflerde bulunması ile bunların kentler ve bölgeler arasındaki dolaşımını sağlaması; ekonominin iki ana kaynağı olan üretim ve ticaretin; kültürel ve sosyal ilişkilerin gelişmesinin de başlangıcı olmuştur. Bu höyüklerden elde edilen objelerin bir bölümü Mersin, Tarsus ve Adana Müzeleri’nde sergilenmektedir.

J.Garstang, höyüğün XXXIII. ve XXVII. katmanları arasında, Erken Yeni Taş Çağı kültürlerine ait konutlar, el yapımı siyah ve gri renkli, tırnak izi süslemeli çanak çömlekler ve çeşitli el aletleri buldu. Bu ilk yerleşim katmanlarının üstündeki yapıların inşaatında taşın kullanılması, yeni bir gelişmenin işareti idi. Burada bulunan bazı çömlekler, killi yaş halde iken çizilerek, içlerinin beyaz bir madde ile doldurulmasıyla "incrustation" denilen yöntemle süslenmiş, ayrıca "monocrom" denilen tek renkle boyanmış çanak çömlekler, volkan camı ve çakmak taşından yapılmış aletler ve silahlar da bulunmuştur.

Son Yeni Taş Çağı’na ait XXVI. ve XXV. katmanlarda bulunan büyük ölçekli ağıllar, dokumacılıkta kullanıldığı anlaşılan kahverengi büyük ağırlık taşları, yün eğirmeye yarayan kirmanın başına takılan taş ağırşaklar, orak dilgiler, kemik ve boynuzdan yapılmış iğneler, tarımsal üretimde kullanılan yarım daire şekilli aletler, ilk kez rastlanılan yıldırım desenli ve boyalı çanak-çömlekler, üretim ekonomisinin; toplumsal bilincin giderek geliştiğini göstermektedir. Bu dönemin bulguları, insanların imece ve işbölümü gibi dayanışma ile planlı çalıştıklarını belgeliyor. Ortaklaşa inşa edilen koruyucu duvarlar, toprağı işleyen köylüler, çanak-çömlek üreten ustalar, yapı kalfaları ile taş, seramik ve metalden plastik sanat ürünleri yapan yontucu ve desinatör gibi gruplar vardı. Bunlar çanak, çömlek ve metal eşya üzerine geometrik ve figüratif desenler uygulamakta, mühürler, hayvan ve çıplak kadın heykelcikleri yapmaktaydılar. F.Schachermeyr’e göre; kadın heykelcikleri, kadının doğurganlığı nedeniyle Yaratıcı Büyük Ana’ya tapmak için dini amaçla; dişi olmaları ise Mersin Yeni Taş Çağı sakinlerinin anaerkil aile yapısından kaynaklanmaktaydı. XI. kata ait seramik ördek başı, kulp ve evcil hayvanlara ait küçük boyutlu figürler, Yumuktepe plastik sanatının en ilginç ve sempatik örnekleridir.

Her iki yerleşimde de çok sayıda ve çeşitte bulunan alet ve silahların hammaddesi olan volkan camı (Obsidİen), Torosların kuzey gerisinde üçüncü zamanda oluşan Erciyes, Hasan ve Melendiz volkanik dağlarının çevresinde bulunmaktaydı. Böylesine erken dönemlerde kıyı yerleşimlerinin ihtiyaçları nedeniyle, dağaşırı bölgelerarası alışveriş ilişkilerine girmeleri, Anadolu kültür coğrafyasını zenginleştiren çok önemli bir gelişmeydi. V.Sevin, Mersin’de kullanılan volkan camı objelerin analiz sonuçlarına bakarak, bunların Orta Anadolu kaynaklarından geldiğine işaret etmektedir. Mersin’de obsidien yongalams ürünlerinin olmayışı, bu ürünlerin doğrudan veya aracılar eliyle mamul halde ithal edildiğini göstermektedir. J.Mellaart’ın Çatalhöyük ekonomisinin önemli bîr dalı olan obsidien ticareti ile Batı Anadolu, Kıbrıs ve Batı Akdeniz kıyıları ile obsidien alışverişi üzerinde tekel kurduklarını belirtmesi, Mersin ve Tarsus volkan camı aletlerinin kaynağına açıklık getirmektedir.

V.Sevin’e göre:"Höyükte balık dışında hiçbir yabani av hayvanı kemiğine rastlanmamıştır. Keçi, koyun, sığır ve domuzdan oluşan dört ana grubu içeren fauna istisnasız evcildir. Yumuktepe, dört türünde evcil olarak görüldüğü en erken merkezlerden biridir. Bu durum hayvancılık ekonomisinin geliştiğini, kültürel ve ideolojik dünyanın da Çatalhöyük’den tümüyle farklı olduğunu göstermektedir".

Yapı temellerinde, özellikle silo tabanlarında çokça kullanılan yuvarlak taşlar, höyüğün hemen eteğindeki Müftü deresinden sağlanmıştır.

”Böylece Anadolu’da, hatta yalnız Anadolu’da değil tüm dünyada, ilk defa bakır izabesinin ve maden dökümcülüğünün, Yumuktepe’de gerçekleştirildiğini söyleyebiliriz." Ü.Yalçın

Bakır ve bronz alaşımı çiftçilikten küçük sanayiye geçişi kentleşmeyi ve bölgeler arası bağları güçlendiriyor

İnsanoğlunun madeni keşfetmesi, gelişme sürecine çok yönlü ivme kazandırmıştır. Bakır, yumuşak olması nedeniyle, soğuk olarak işlenebildiğinden insanoğlunun ilk olarak tanıdığı ve kullandığı bir madendir. Yumuktepe ve Gözlükule’de MÖ 4000-3000 arasında tarihlenen Bakır Taş Çağı’na ait arkeolojik buluntularda, bakır madeninin çok yoğun biçimde kullanıldığı ortaya çıkmıştır.

J.Garstang, Yumuktepe’nin XXIV. katmanını. Erken Bakır Taş Çağı olarak tespit etmiştir. Kazı çalışmalarında MÖ 5300′e tarihlenen XVI. kültür tabakasında rulo başlı iğneler ve keskiler ele geçmiştir. Ü.Yalçın’a göre:"Bu objeler üzerinde yapılan analitik ve metalografik araştırmalar sonunda bunların bakırdan olduğu anlaşılmış, bununla da kalmayıp kullanılan bakırın izabe yoluyla cevherden kazanıldığı sonucuna varılmıştır. Bu ikinci sonuç Anadolu madenciliği açısından başka bir önem taşır. Zira, Mersin’e kadar, Anadolu’da sadece doğada saf olarak bulunan "nabit" bakır kullanılmakta idi. Bilindiği gibi, nabît bakır doğada çok ender bulunur, buna karşın bakırın oksitleri daha yaygındır ve metal bu bileşimlerden ancak izabe yoluyla kazanılabilinir. ilk defa Mersin’de bilimsel olarak kanıtlanan bu "yeni" teknolojik gelişme, insanlara ihtiyaç duydukları oranda bakır elde etme olanağını sağlamış ve bu teknolojiye sahip olan toplumların gelişmesinde önemli etken olmuştur. Objelerin önce kalıplara döküldüğü, daha sonra çekiçlenerek istenilen formun verildiği anlaşılmıştır. Bu da o dönemde rastladığımız bir başka teknolojik yeniliktir. Böylece Anadolu’da, hatta yalnız Anadolu’da değil tüm dünyada, ilk defa bakır izabesinin ve maden dökümcülüğünün Yumuktepe’de gerçekleştiğini söyleyebiliriz. Çatalhöyük’de veya başka yerleşim merkezlerinde, Mersin paralelinde gelişmeler olabilir; ancak, günümüzde Mersin dışında bilimsel bir kanıt olmadığından, Mersin’in bu konudaki ilktenliği tartışma götürmez, ilk defa Mersin’de görülen bu teknolojik yeniliğin toplumlar üzerindeki etkisi büyük önem taşımaktadır.

Höyükte tabanı yuvarlak taşlarla döşenmiş büyük tahıl depolarının varlığı, tarım ekonomisinde, tüketimden artırmaya geçildiğini göstermektedir. XXXIII. ve XX. katmanlarda, bakırdan yapılmış çiviler, toplu iğneler Bakır Çağı’nın öncü belgeleridir. XIX. ve XVII. katmanlarda bulunan bakırdan yapılmış silah ve mühürlerin bulunmasıyla, bu madenin nekadar geniş kullanım alanı olduğu anlaşılıyor. Daha sonraki katmanlarda, köy tipi yerleşimden kentleşmeye doğru bir gelişme gözlenir. Yüksek duvarlarla çevrili bir kalenin ve çok sayıda silahın varlığı, yabancı istilacılara karşı yerleşimin savunma zorunluluğunu; çiftçi ve köylü insanların yanısıra, askerlerin de önemli sayıda olduğunu ortaya koymaktadır. Yumuktepe, Bakır Taş Çağı ekonomisi tarım, hayvancılık, madencilik ve dokumacılığa dayanmaktaydı. Tahıl öğütme, vurgu taşlan, ortaklaşa kullanılan fırınlar, çok sayıdaki silah ile Tel Halaf, Ubeyd ve Uruk kültürlerine ait çanak çömleklerinin varlığı, büyük boyutlu depolama kapları, çok sayıda silah, pencereli üç odalı evlerin bulunması; gelişme düzeyinin giderek yükseldiğini, özellikle Mezopotamya ile ilişkilerinin de geliştiğini belgelemektedir.

Tarsus Gözlükule Bakır Taş Çağı, Yumuktepe ile benzer özellikler göstermektedir.

"Bronz kesinlikle uzmanlaşma gerektiren bir üretimin ve örgütlenmiş bir ticaretin varlığını belirler." S.Aktüre

Anadolu insanı Yunanistan, Ege adaları, Girit ve Avrupa’dan çok önceleri bronz alaşımını bilmekteydi. MÖ 3000 yıllarından İtibaren bakıra, erimesi sırasında 1/6 oranında kalay katarak daha sert ve dayanıklı bir alaşım elde etti. Bu alaşımı balta, kılıç, ok ucu, topuz, hançer gibi silahlar ile figürler, kült eşyaları, mühür, kap-kacak gibi çok çeşitli üretim alanlarında kullandı.

Gözlükule ve Yurnuktepe’de, bu yeni alaşımın alet ve çeşitli eşyaların yapımında kullanılmasıyla birlikte, tarımdan küçük sanayiye geçiş süreci başladı. Toplumsal örgütlenme, toplumsal ve demografik yapı ile kentleşme ve bölgelerarası ilişkiler de yoğunluk kazandı.

Maden cevherlerinin farklı bölgelerde bulunması, bu ilişkilerin ve maden kullanımının yayılmasında başlıca faktörü oluşturmaktaydı. Yeni Taş Çağı’nın kendine yeterli kapalı tarım ekonomisi, madenin kullanılması ile birlikte dışa açılmak zorunda kalmıştır. MÖ 1900′de merkezi Kayseri yakınlarındaki Kaniş Karumu bölgelerarası bakır ve kalay ticareti organizasyonu bunun en önemli örneklerinden biridir. Kalay madeni Asur’da, bakır madeni ise Anadolu’da çokça bulunmaktaydı. Bronz alaşımı elde etmek için gerekli olan her iki madenin biraraya getirilmesi gerekiyordu. Bronz Çağı’nda en önemli maden ulaşım yolları Asur’dan başlayarak Fırat bölgesine, buradan Kapadokya’ya ve Toroslar üzerinden Kilikya’ya ulaşıyordu. A.Goetze Kilikya geçitlerine, bakır-kalay yolu da demektedir.

RJ.Forbes, metalin ve metal işleme tekniklerinin yayılması, yalnızca ticaret ilişkileriyle değil; ticaretin yanısıra göçler yoluyla ortaya çıkan mekânsal maden kaynaklarının farklı bölgelerde olması veya bu madeni işleyen ustaların göçler yoluyla ortaya çıkardığı mekânsal hareketlilikle açıklamaktadır.

J.Garstang, Yumuktepe Höyüğü’nde XII-A katmanını Tunç Çağ’nın başlangıcı olarak tespit etmiştir. Yurnuktepe’de bulduğu bronz eşyalar üzerindeki süslemelerin, Truva ve Karaoğlan eski bronz eserlerinde görülen paralel kırık hatlarla yapılmış süslemelerle olan benzerliği, bronz kültürünün nasıl yaygınlaştığının tipik örneklerinden biridir. Ayrıca bu katmanda bulunan siyah astar üstüne beyaz boyalı, Truva I ve IV tipi çanak çömleğin varlığına değinerek, Yumuktepe’ye Batı ve Orta, Anadolu’dan göçmen gruplarının gelmiş olabileceğini de belirtiyor. F.Kınal ise T.Özgüç’ün Samsun Kaledoruğu’nda bulduğu benzeri seramikleri örnek göstererek; yöremizden, Karadenize kadar uzanan göç veya kültür ilişkilerine de dikkat çekmektedir.

Gözlükule’de MÖ 3000-2750 arasında tarihlenen Erken Tunç Çağı yerleşimine ait arkeolojik buluntular, nitelik ve adet bakımından daha zengin ve gelişmiş olarak karşımıza çıkıyor. Burada yerli Akkad tipi ve Suriye kökenli seramiklerin bulunması, Yumuktepe’de olduğu gibi, Gözlükule’nin de doğu ile daha yakın İlişkide olduğunu göstermektedir. MJ.Mellink’in bu konuda gösterdiği ticaret güzergahları ve taşınan ürün tipleri de bu görüşü doğrulamaktadır. II-A-B katmanından sonraki yerleşimin çevresini kuşatan den-danlı koruyucu duvarların varlığı da, Kilikya bölgesinde daha sonra ortaya çıkacak feodal küçük krallıkların öncü bir örneğini anımsatmaktadır, lll. katmanda bulunan Alacahöyük tipindeki bronz hançer ve Hitit yapı kalıntıları, yöredeki Hitit varlığının belgeleridir.

Mersin yöresinde, Mezolitik ve Paleolitik Çağlar’a ait buluntulara henüz rastlanmıştır. Ancak Yeni Taş, Bakır Taş ve Tunç Çağları’na ait bulgular Gözlükule’de Argolis’ten alındığı anlaşılan Miken seramiği (Geç Helladic II.C dönemi-MÖ 1250) gibi batılı örneklere rağmen, Mezopotamya çağdaş kültürlerinin yoğun etkisi altında kaldığını açıkça gösteriyor. Ancak, bu kültür ve yaşam biçimi bir kopyacılık değil, Anadolu kültürü ile kaynaşmış bir sentez olarak tanımlanabilir. Tunç Çağlarının sonlarına doğru, Anadolu’daki yerel beylik ve krallıklar üzerinde siyasi egemenlik sağlayan Hitit Devleti’nin ortaya çıkışı da aynı zamana rastlamaktadır. Ve taşınan ürün tipleri de bu görüşü doğrulamaktadır.

Yazılı kil belgeler yöre tarihini aydınlatıyor

Ön Asya uygarlıklarının Mısır, Mezopotamya ve Anadolu’da gelişmesine rağmen, yazının kullanılması ile başlayan tarihi çağlar, öncelikle MÖ 3000 sonlarında Mısır ve Mezopotamya’da başlamış, Anadolu’ya ancak 1000 yıl sonraları ulaşabilmiştir. Bunlara ait pişirilmiş kilden yapılmış çivi yazılı belgeler (tablet); Kayseri yakınlarında, dünyanın ilk ortak pazarı niteliğindeki Kültepe Höyüğü yamaçlarında, Asur ticaret kolonisi olarak MÖ 1900′lerde kurulan Kaniş Karunu’nda bulunmuştur. Çok sayıdaki bu belgelerin bir kısmı, MÖ 17. yüzyıldan itibaren Anadolu’da ve yöremizde siyasi egemenlik kuran Hitit Devleti’nin başkenti Hattuşaş arşivlerinde bulunan 10.000′i aşkın belgeden bazıları ile Mersin Bronz Çağı yerleşimlerinden elde edilen kil ve bronz belgeler; yörenin yazılı tarih dönemlerinin aydınlanmasını sağlamıştır.

Anadolu’da tarihöncesi çağlarda yaşanan dingin ortam, MÖ 2000 yıllarına doğru dışarıdan gelen yoğun göç dalgalarıyla sarsıldı. Barışçıl ortamdan kültür ve toplumsal yapıya kadar her alanda büyük değişikliklere uğradı. Avrupa’nın, belki de Asya’nın kuzeyinde oturan Hind-Avrupalılar, henüz netleşmeyen nedenlerle, MÖ 3000′in son çeyreğinde, Atlantik kıyılarından Hindistan’a kadar ulaşan geniş bir mekan içinde, güneye doğru göç ettiler. Bu göç grupları arasında nereden geldikleri tartışılan Hititler ve onlarla gelen daha birçok Hind-Avrupa kavimleri, bir varsayıma göre Kafkasya üzerinden Anadoluya, A.Götze’ye ait diğer bir varsayıma göre ise batıdan boğazlar üzerinden geldiler.

Hititler, MÖ 17. yüzyılın başlarında önceleri Hatti ülkesi ve başkentleri Hattuşaş’ı (Boğazkale) yönetimleri altına aldılar. Kendilerinden önce burada kurulmuş birçok kent devletini de teker teker elde ederek federasyon niteliğindeki Hitit Devleti’ni kurmayı başardılar. E.Akurgal’a göre, Anadolu’da ilk kez, başkentten yönetilen merkezi bir devlet yapısı oluşmuştu. T.Özgüç, kısa sürede elde edilen bu başarıya şöyle bir açıklık getiriyor: "Hititler, yalnız Anadolu’ya geldikleri zaman değil, hemen sonraki dönemde de azınlıktaydılar. Buna karşılık, Orta ve Kuzey Anadolu’da kendilerinden önce kurulmuş küçük kent devletlerini yönetenler, her türlü silah kullanmayı ve üretmeyi biliyor, aynı zamanda da zengin ve etrafı surlarla çevrili, korunaklı kentlerde oturuyorlardı. Bu nedenle sayıca az olan Hitit göçmenlerinin, bu kadar kısa zamanda ve her yerde, bir anda varolan bütün kentleri yıkıp yakmaları pek olası değildir. Onların başarısı, yerli uygarlığı kabul etmeleri ve buna uyum göstermeleri, sonra da kendi katkılarını yapmaları olsa gerekir." diyor. Ancak burada önemle belirtilmeli ki; Alişar ve Anitta tabletlerine göre, Hititler’den önce Kuşşara Krallığı, Anadolu’nun pek çok kentini bir birlik altında zaten toplamıştı. Kilikya’da Luwi ve Hurri kültürleri de güçlü bir biçimde varlıklarını sürdürmekteydiler. Hititler, yörede kendi geleneklerini kabul ettirmek İstedilerse de, bunu yeterince sağlayamadıkları belgelerden anlaşılıyor.

MÖ 6. yüzyıla kadar yörenin yazılı tarihi Hurri, Luwi, Arzawa ve Kizzuvvatna gibi yerel krallıklar ve bunların kültürleriyle, buraya daha sonraları egemen olan Hitit, Asur ve Babil Krallıklarının tarihleri ile iç içedir.



Yorum yazmak için Giriş yapınız