Dantelli suskunluklar
“Ben hiç dantel sevmem eşyaların üstünde ama o seviyor. Gözlerimin çarptığı her yerdeler. Dantelleri toplayıp atmak istiyorum kimi zaman, kimi zaman da çok uzaklara gitmek. Küskünlükler yaşıyorum ara ara. Anneme, eşime, gelmişime geçmişime…. Eminim onun da bana aynı duygular beslediği anlar oluyordur ve onun kırılması istediğim en son şey. Kendimi sorgularken yakalıyorum sık sık son zamanlarda. Neden diyorum böyle mi olmalı? Pırıl pırıl bol dantelli odalarda, sessizce ayrı ayrı kanallarda ayrı dünyaların görüntülerini seyretmek için mi evlendik? Biliyor musun diye soruyor, danteli seven bir adamla çok daha mutlu olurdu bende dantel sevmeyen bir kadınla. Ben, rastgele çiviler çakılıp ele geçirilen her obje duvarlara asılmış evlerden hiç hoşlanmadım ama …….. Kendimi iyice küstürmemek için susuyorum, o duvarlarda onun da emeği var diyorum. Onun da mutlu olmadığını hissetmek acıtıyor beni çünkü severim ben karımı.” diyor.
Karşımdaki adam konuşurken düşünüyorum bir yandan, –neden olmuyoru- anlamaya çalışırken. Ne garip, kendi adına dünya nimetlerinden elini eteğini çekmiş insanların, hayatları hakkında dışarıya yansıttıkları tüm malzemeler süslenip allanıp pullanırken, iç dünyalarında derin bir boşluk yaşamaları da hayatın anlaşılmazlarından galiba. Hep göz önündekiler cilalanıp parlatılır nedense. İçlerinde yaşadıkları boşluğun büyüklüğüne paralel alabildiğine çıngıllı hayat görüntüleri.
Her iki taraf için de bırakamamak, gidememek çok büyük ağırlıklar yüklüyor insanların yüreklerine. Ya da sorumluluk sahibi kişiliklerde gitme ihtiyacı doğduğunda mağdur etme ihtimali düşüncesi bağlıyor ayaklarını gidemeyenlerin. Hangisi daha zor kişiye ve kişiliğe göre tartışılır bir kavram. Ama hangi açıdan bakılırsa bakılsın içe baygınlık veren bir manzara. Küskün olmayan bir suskunluk içinde, içindekileri erteleyerek yaşama mücadelesi ya da bağlanmışlık duygusu. Sessiz yaşansa bile bütün duygular gibi mutsuzluklar da bulaşıcıdır. Mutluysanız mutluluk, mutsuzsanız mutsuzluk bulaşır çevrenizdekilere.
O kadar az ki içinde sevda kokusu bulunan evler ve o kadar az ki sevdalarını ekşitmeyen çiftler. Yalnızlıklar doluşmuş yüreklere bitiyor birliktelikler aynı evler içinde, bitiremeyenlerin dillerine suskunluk dolmuş, küskünlükler var beyinlerde gitmek isteselerde gidemiyorlar. Suç ya da suçlu yok, yaradılışımız böyle galiba. Yalnız doğup yalnız ölmekse kaderimiz, birlikteliklere yüklememeliyiz suçu. Belki de yalnızlıktır doğrusu kim bilebilir ki?
Ne demiş Özdemir Asaf; Yalnızlık paylaşılmaz / Paylaşılsa yalnızlık olmaz. Hangi sebeple yandı yüreği de döküldü kaleminden şairin bu dizeler kimbilir? Düşlerimizde ki birliktelikler mutlu ediyor bizleri. En güzel şiirler ve şarkılar yalnızlıkları anlatanlar olmuyor mu? Ve ne güzel yapışıyoruz film sahnelerine yalnızlığımızı unutmak için.
Derdini anlatamayan anlatsa da dinletemeyen, umursamalara kapalı, farklı isteklerin orta yolu bulunamamış birlikteliklerin çaresiz bakışlarıyla bakıyor insanlar uzun süredir birbirlerinin suratlarına. Sözüne güvendiğim arkadaşımı dinlerken bir de karısını dinlesem neler anlatır acaba diye merak ediyorum. İnsanların farklı ortamlarda değişkenlik gösterip bambaşka kişiliklerde görüntü sergilediğini bilecek kadar büyüdüm.
Başka bir kadın arkadaşımın sözleri geliyor aklıma “Davulu ben çalsam neler çıkar tokmağımdan, sanki biz bilmiyoruz bırakıp gidebilmenin, yeniden aşık olmanın güzelliğini. Beni aldatması, bırakıp gitmesi üzmedi biliyor musun? Bütün bunları yaşarken suçlu araması ve beni göstermesiydi canımı acıtan” demişti bardağına çay doldururken ve üzülmüştüm yüzündeki kırılmışlığa. O duruş ve suratındaki ifade daha fazlasını anlatmıştı bana.
Hayat, al gülüm – ver gülüm üzerine kurulu olmasına rağmen, çiğ süt emmekten kaynaklanan doğamız gereği kendimizi paylaşamıyoruz en sevdiğimizle bile. Bir tek yapamadıklarımızın nedenlerini, suçlarımızı ve suçluluklarımızı rahatça paylaşıyoruz karşımızdakilerle. Bırakıp gidebilmeli insan gitmek istediğinde demek isterdim de bu kadar basit değil işin içindeyken. Danteli sevmeyen bir kadın olsaydı arkadaşımın karısı bu sefer dantel eksikliğinden yakınacaktı adım gibi biliyorum. Cenazelerde karısının tabutundan özür dileyen adamları da gördü bu gözler.
Mesele, gidebilme konusunda kendimizi ikna edememek gerisi laf kalabalığı. Bu da çıkarcılık gibi geliyor bana, gitmek isteyen gitsin, dönüşünde kapının açık kalıp kalmayacağı kalanın irade gücüne kalmış birşey. Yani iki kişi arasında paylaşılamayanları el alemin okuması bu kadar kolay oluyor maalesef.
Kimse başarısızlıklarını evdeki kadına ya da adama bağlamasın. Şikayet eden çok istiyorsa ortak paydalardaki hakları bırakıp çekip gitsin. Kalanlar gidene kızmıyor hiç bir zaman. Giderken, bütün sorumluluğu terk ettiklerinin sırtına, iftiralarla ve en acısı özel yaşanmış durumların ortalığa çirkince serilmesine kızıyorlar. Sebep ne olursa olsun, gitmek isteyen karşısındakini suçlamadan gitmek istediğini söylese ki bu başka birini tercih etmeyi de kapsıyor olabilir, inanın kalan yardım bile eder.
Yeter ki samimi olsun söylenenler.