Sağlık Kategorisindeki bloglar
|
18 Mayıs 2008 , Pazar
Kategori (Sağlık)
Aman Dikkat Fazla Su Tüketimi Sağlığımızı Tehdit Ediyor
|
Aman dikkat arkadaşlar, bu haberi özellikle yazdım. Hepimizde çok su içmek sağlıklıdır inancı hakim. Az su içmek kadar, fazla su tüketmekte sağlığımız açısından çok vahim sonuçlar doğurabiliyor. Benim bir yakınımında fazla su içmesi sonucu böbreklerinde hasar oluştuğu için, konuya daha hassasiyetle yaklaşılmasını istiyorum. Uzmanlar günlük su tüketiminin 2 litre civarında olmasını, yaz aylarında ise vücudun su kaybına paralel olarak 3 litre civarında su tüketilmesinin en sağlıklısı olduğunu belirtiyor.Herkeze sağlıklı günler diliyorum.
| HERGÜN YEDİ LİTRE SU TÜKETTİ, KÖR OLDU… |
|
|
|

|
|
Tayvan’da üç ay boyunca hergün 7 litre su içen bir genç kız görme yeteneğini kaybetti. Basına adı açıklanmayan genç kızın ne kadar çok su içerse o kadar asğlıklı olacağına inandığı, kendini zorlayarak hergün 7 litre su içtiği öğrenildi.
Doktorlar talihsiz kızın aşırı su içmesinden dolayı kanındaki sodyum oranının çok düştüğünü belirttiler. Sodyum oranına bağlı olarak hastanın beynindeki su miktarının arttığı ortaya çıktı. Talihsiz kızın beynindeki görme sinirleri çalışmaz halde. Hastaneden yapılan açıklamaya göre genç kızın tekrar görebilme şansı yok.
Normal bir insanın kanındaki sodyum miktarının 130′un üzeride olması gerekiyor. Sodyum oranı 120′nin altına düşenler kişilerde yorgunluk, halsizlik, dikkat azalması gibi belirtiler görülüyor. Sodyum oranı 110′a gerilediğinde ise hayati tehlike baş gösteriyor. Hastaneden yapılan açıklamaya göre talihsiz kız acil servise getirildiğinde kanındaki sodyum oranı 106′ydı.
Doktorlar 20-25 yaşlarındaki normal sağlıkta bir insanın günde 2 litre su içmesini öneriyor.
kyn:stargazete.com
|
|
|
|
29 Nisan 2008 , Salı
Kategori (Sağlık)
Sabah kahvaltısı nedir - Sabah Kahvaltısının Önemi nedir
sabah kahvaltısı atlanırsa,12 saatlik açlıktan sonra öğlene kadar birşey yenmemiş ve vücut 16-17 saat aç kalmış demektir.bundan sonra birden yendiğindenhem fazla kaçırılır,hem de yediklerimiz doğrudan yağa çevrilir.kahvaltı yapmak,sadece kilo açısından değil,pek çok hastalığın ortaya çıkmasında ve seyrinde önem taşır. Sabah kahvaltıları vucudumuz için luzumludur. Bazı kimseler şu ya da bu şekilde sabah kahvaltısı etmemektedirler ki, bu doğru değildir. Özellikle soğuk havalarda kahvaltı mutlaka edilmelidir. Böylece sabah, vucudun ilk kalöri ihtiyacı karşılanmış olur. Sabahları ekseriye bol kalörisi olan bal, tereyağı vs. gibi besinler tercih edilmelidir. Böyle yapılmazsa çalışmada verim alınamaz. Vücudun besin ihtiyacı sabah kahvaltısıyla başlar. Beslenme ile meşgul olan kişiler, çalışan insanlar, çocuklar ve diğer kimseler için kahvaltı öğle ve akşam yemeklerinden daha önemli bulunmaktadırlar.
Evden çıkmazdan evvel yenen besinler vücudun çalışma gücünü artırırlar.
Zaman darlığı ve şişmanlamak korkusuyla kahvaltı etmemek yanlıştır.
Akşam yemeği ile sabah kahvaltısı arası 10-12 saattir. Bu müddet arasında mide tamamen boşalmış durumdadır. Sabah kahvaltısında alman besinler vücudun ihtiyacını karşılamakla beraber iş gücünü çocukların okulda başarısını sağlar.
Bu günün şartlarına göre kahvaltı esas yemek kabul edilmektedir.
Öğlede yenilen ağır yemekler insana bir rahatlık ve gevşeklik vermektedir. Halbuki kahvalüda tamamen bunun aksi olmaktadır. Bu bakımdan Batı devletleri kahvaltıya çok önem vermektedirler, hatta onlarda sabah kahvaltısından başka ayrıca saat lO’da süt, kahve, meyve suyuyla bir büskivi yemek suretiyle kahvaltılarını tamamlamaktadırlar. Bu alışkanlık bizlerde de yavaş yavaş yerleşmektedir.
İyi bir kahvaltı büyütücü, onarıcı besin maddeleri (peynir, süt, yumurta v.s.)’yi ve enerji veren besin maddelerini (Tereyağı, ekmek reçel v.s.) ayrıca koruyucu maddelerden (meyve veya meyve suyu) zengin olması lazımdır.
Ayrıca ikindi kahvaltısı dediğimiz 16-17 arasında da yine meyve suyu, süt veya bisküvi, çay gibi şeyler yemek suretiyle vücudun besin ihtiyacını tamamlamak gerekir. Yazın daha hafif kahvaltı, kışm daha kuvvetli kahvaltı yapılması lazımdır. Yrd. Doç. Dr. Gülhan Samur, Türkiye genelinde yapılan araştırmada elde edilen sonuçlara göre öğrencilerin yüzde 60-85’inin sabah kahvaltısı yapmadığını söyledi.
Hacettepe Üniversitesi Beslenme ve Diyetetik Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Gülhan Samur, ayaküstü beslenme alışkanlığının çocuklar ve gençlerde yaygın görüldüğüne dikkati çekti. Ayaküstü beslenmede enerjinin yüzde 40-50’sinin yağdan geldiğini belirten Yrd. Doç. Dr. Samur, kalp ve damar hastalıklarının temellerinin çocukluk çağında atıldığını vurguladı. Türkiye’deki öğrencilerin yüzde 60-85’inin sabah kahvaltısı yapmadığını belirten Samur, “Sabah kahvaltısı önemli bir öğündür. Öğrencilerin yüzde 25 ile 43 arasında değişen bir oranı, sokak satıcıları ve kantinlerden karınlarını doyurmaktadır” dedi.
Samur, öğrenciler arasında çay, kolalı ve kolasız içeceklerin tüketiminin yüzde 50 olduğunu, buna karşın süt ve ayran tüketiminin yüzde 15-25 oranında kaldığını belirtti. Büyüme ve gelişme sürecinin temelinin okul öncesi döneme dayandığını belirten Samur, şunları söyledi:
“Okul öncesi çocukların Türkiye genelinde yüzde 16’sının beslenmesi bozuktur. Bu çocukların yüzde 2.1’inde ileri derecede yapısal bozukluklar bulunmaktadır. Enerji yetersizliği sonucu yüzde 14-25 zayıflık ve kısa boyluluk kırsal ve gecekondu bölgelerinde yüksek orandadır. Anemi, okul çağı çocuklarının yüzde 17-35’inde bulunmaktadır. A vitamini, B kompleks vitaminlerinin yetersizliği yüzde 15-37, D vitamini yetersizliği yüzde 19.8, C vitamini yetersizliği yüzde 27, B2vitamini yetersizliği yüzde 25-40, iyot yetersizliği sonucu gelişen basit guatr oranı yüzde 30.3, diş çürüğü yüzde 43-85, kalsiyum yetersizliği yüzde 44-72, şişmanlık görülme durumu ise yüzde 4.8-6’ dır.”
ÖĞRENCİLERİN BESLENMESİNDE KANTİNLER ÖNEMLİ
Samur, okul kantinlerinin toplum sağlığı açısından büyük önem taşıdığına da değinerek, hamburger, pizza, soğuk sandviç, kızarmış patates gibi hızlı tüketilen yiyeceklerin öğrencilerin besin gereksinimlerini karşılamadığını kaydetti. Türkiye’de okul öncesi, ilköğretim ve ortaöğretimde eğitim gören öğrenci sayısının 12 milyonu geçtiğini belirten Samur, şöyle devam etti:
“Bu sayı genel nüfusun beşte birinden fazladır. Okul sağlık hizmetleri tüm bu hedef kitleye ulaştırıldığında ülke nüfusunun beşte birinin yeterli ve dengeli beslenmeyi de içeren sağlık hizmetlerinden yararlanması söz konusudur. Aileler de daha çok çocuklarının okul başarılarıyla ilgilenmekte büyüme, gelişme ve diğer sorunlar göz ardı edilmektedir”
Okul kantinlerinde satışa sunulan yiyeceklerin öğrencilerin besin gereksinimlerini karşılaması gerektiğini belirten Samur, “Et, süt, yumurta ürünleri ile hazırlanan ve satışa sunulan yiyeceklerin hijyenik açıdan da değerlendirilmesi ve herhangi bir besin zehirlenmesine sebep vermeyecek şekilde üretilmeleri gerekmektedir” dedi.
KANTİNLERDE HİJYENE DİKKAT EDİLMELİ
Samur, kantinlerde çalışanların temizlik ve hijyene dikkat etmesi,personelin en az iki takım açık renkte forması bulunması ve düzenli olarak bu formaların temizlenmesi gerektiğini kaydetti. Personelin kantinde sigara içmemesi gerektiğini ifade eden Samur, sakız çiğnenmemesinin damlacık yoluyla bulaşan hastalıkları engellemek için önemli olduğunu ifade etti.Sabah kahvaltı yapmadan güne başlamak şişmanlığın oluşmasına zemin hazırlar. Doğru beslenmeyi uygulayabilmek için önce alışkanlıklarınızı bırakmanız gerekiyor. Bu alışkanlıklar ya doğumdan itibaren başlayarak çocukluk ve ergenlik dönemlerinde anne, anneanne veya babaannenin birey üzerindeki etkisinden ya da okul hayatı, iş hayatı, reklam sektörünün çok gelişmesinden dolayı görsel etkilerden kaynaklanmış sadece karın doyurma amacı ile yapılan yanlış beslenme alışkanlıklarından mı?
Doğru beslenme alışkanlıkları edinmek için hangi faktörlerin bizleri yanlış beslenmeye ittiğini düşünmeliyiz. Bunlar;
• Sabah kahvaltı yapmadan güne başlamak şişmanlığın oluşmasına zemin hazırlamaktır. Ne kadar az zamanınız olursa olsun ister meyve ile veya 1 dilim ekmek 1 parça peynirle kahvaltı yapmalısınız. Uyandıktan 1 saat sonraya kadar kahvaltı etmeniz metabolizmanızın iyi çalışması için gereklidir.
• Sabah kahvaltıda yiyeceğiniz gıda maddelerinin protein, yağ ve karbonhidrat oranlarına dikkat edilmelidir. Sabah karbonhidratlar (ekmek, yulaf), muhakkak alınmalıdır.
• Kahvaltılarımızda sebze ve meyveye yer verilmeli böylece beynin enerji ihtiyacı olan glikoz daha rahatlıkla salgılanabilsin.
• Öğünlerimizde kimyasal maddelerden özellikle uzak durmalısınız.
• Günlük vitamin ihtiyaçlarınızı eğer besin maddelerinizden alamıyorsanız vitaminleri sabahları kahvaltıdan almayı denemelisiniz.
• Kahvaltılarınızdaki karbonhidrat öğle ve akşam yemeğindeki karbonhidratlar daha fazla olabilir.
• Sabahtan akşam yemeğine doğru karbonhidratlarda azalma olması gerekirken sebzede ise durum daha farklı olarak sabahtan akşama doğru artan bir biçimde alınmalıdır.
• Protein alımı insan vücudu için çok önem taşır. Protein hayvansal ürünlerden alınacağı gibi bitkisel proteinlerden de alınabilir.
• Bitkisel proteinin (mercimek, kuru fasulye vs.) içinde belirli oranda karbonhidrat bulunmaktadır.
• Karbonhidratsız (ekmek, patates, pilav vs.) beslenme şekilleri insanları güçsüz ve mutsuz yapmaktadır. Bunun için günlük karbonhidrat alımları dengeli bir biçimde olmalıdır.
• Vücudun sıvı ihtiyacı su ile karşılanmalıdır.
• Günlük sıvı alımı sabahtan başlayıp akşam yatıncaya kadar düzenli bir şekilde 2 ile 3 litre arasında olmalıdır.
• Günlük gıda maddeleri 20 ile 30 arasında yağlardan oluşması gerekmektedir. Bunların % 10 u hayvansal, % 10 u tekli doymamış yağlardan, % 10 u ise çoklu doymamış yağlardan alınması gereklidir. • Yağsız bir beslenme yöntemi hormonal sistemi bozmakta, bunun sonucunda da karbonhidrata olan istek giderek artmaktadır.
Dengeli ve doğru beslenme insanların beyinlerinde oluşmuş yanlış yemek yeme alışkanlıklarından kurtulması ile başlamalıdır. Gıda maddelerinin alımında amaç tokluk hissi olmamalıdır. Tokluk hissi gıda maddelerinin vücuda alınışından 20 dakika sonra beyne ulaşır. Bu zaman içinde alacağınız gıda maddeleri metabolizmanız için fazla olabileceğinden dolayı yanlış beslenme, dolayısıyla sağlıksız bir vücut meydana gelir. Alınacak gıda maddeleri ağır ağır ve çok çiğnenerek yenilmelidir. Sofradan her zaman tokluk hissi duyulmadan kalkılmalıdır. 3 ana ve 2 ara öğün atlanmamalıdır. Doğru beslenme alışkanlıklarını kazanmanız gerekmektedir, doğru ve düzenli beslenmenin yanında bedensel egzersizlere de önem verilmelidir. Her insanın vücut özellikleri farklılık gösterdiği için her insanın beslenme düzeni de farklı olacağından bireysel beslenme programları düzenlenmeli ve bir denge içinde hayat boyu devam edilmelidir. Hayatınızı kısa süreli diyetler ile yaşayacağınıza uzun vadeli doğru ve dengeli programlar seçmeyi denemelisiniz.
Kaynak:Yrd. Doç. Dr. Gülhan Samur
Kaynak:http://www.diyetform.com |
|
|
|
29 Nisan 2008 , Salı
Kategori (Sağlık)
ABD’de uzmanlar 50 yaş üzerindeki insanların ölüm riskini hesaplayan bir sağlık testi geliştirdi.
Test için ‘yüzde 100 güvenilir’ denilemese bile kişinin sağlık durumu hakkında önemli ipuçları elde edilebiliyor. ABD’nin San Francisco kentinde 50 yaşın üzerindeki insanlara hizmet veren bir tıp merkezi, kişinin 4 yıl içinde yüz yüze olduğu ölüm riskini hesaplamaya yardımcı olan bir test geliştirdi. Amerikan Tabipbler Birliği dergisinin dünkü sayısında yer alan testin, ‘yüzde 100 güvenilir’ diye tanımlanmasa bile, kişiye sağlık durumu hakkında bir fikir verebileceği belirtiliyor. İşte o test… Kâğıdınızı, kaleminizi alın ve hangi kategorilere denk geliyorsanız onun için kendinize oradaki puanı yazın…
1– Kaç yaşındasınız?: 60–64= 1 puan; 65–69= 2 puan; 70–74= 3 puan; 75–79= 4 puan; 80–84= 5 puan; 85 ve üzeri= 7 puan
2– Erkek veya kadın: Erkek= 2 puan
3– Beden–Kitle Endeksi: 25’den az (normal ağırlık veya daha az)= 1 puan ekleyin.
(Beden Kitle Endeksinizi bulmak için kilonuzu boyunuzun karesine bölün. Örnek: 65 kg/1.75 m*1.75m)= 21.2)
4– Diyabetiniz var mı?: 2 puan
5– Kanser (küçük deri kanseri vakaları hariç): 2 puan
6– Aktiviteleri engelleyen ve evde oksijen takviyesine gerek duyulan kronik akciğer rahatsızlıkları: 2 puan
7– Kalp yetmezliği: 2 puan
8– Sigara içilmesi: 2 puan
9– Bir sağlık veya hafıza sorunu yüzünden banyo yapma güçlüğü: 2 puan
10– Bir sağlık veya hafıza sorunu yüzünden para yönetimi, faturaları ödeme, harcamaların hesabını tutma gibi konularda güçlük çekme: 2 puan
11– Sağlık sorunu yüzünden yürüme güçlüğü: 2 puan
12– Sağlık sorunu yüzünden büyük eşyaları çekme veya itme güçlüğü: 1 puan
Sonuç
0–5 Puan: 4 yıl içinde ölüm riski yüzde 4’ten az.
6–9 Puan: Yüzde 15 risk
10–13 puan: Yüzde 42 risk
14 ve üzeri: Yüzde 64 risk
Not: Testi hazırlayan uzmanlar, yaşlı insanlarda zayıflığın bir sağlık riski oluşturduğuna hükmederek, beden–kitle endeksi 25’in altında çıkanlara 1 puan ceza öngördü.
Sibel Ulusoy dan gönderildi kendisine teşekkür ederim.
|
|
29 Nisan 2008 , Salı
Kategori (Sağlık)
Yüzyıllardır insanlar tarafından doğal olarak üretilen ve dedelerimizin vazgeçilmez besinlerinden olan tereyağının kullanımı son 50 yılda önemli derecede azaldı: bunun en önemli nedeni margarinlerin yaygınlaşması ve daha ucuz bir şekilde tüketiciye sunulması. Oysa tereyağı ile margarinin arasında fiyat farkı ile ölçülemeyecek farklar var:
MARGARİNİN ZARARLARI
Her ikisi de hemen hemen ayni kaloriye sahiptir.
Margarinde yağ asitleri çok yüksektir.
Margarin Koroner kalp hastalığı riskini üçe katlar.
Toplam kolesterolü ve LDL yi yükseltir (kötü kolesterol)
HDL yi düşürür (iyi kolesterol)
Kanser riskini beş katına çıkarır.
Anne sütünün kalitesini düşürür.
Bağışıklık sistemini zayıflatır.
İnsülin tepkisini düşürür.
Tereyağı ile karşılaştırılınca margarin yemek kadınlarda kalp hastalığına yakalanma olasılığını %53 artırıyor.
TEREYAĞININ YARARLARI
Tereyağı yemek, yiyeceklerdeki diğer besin öğelerinin emilimini artırıyor.
En iyi A vitamini kaynağıdır.
Lesitinden zengindir.
Yüksek oranda antioksidan (kolesterol, A vit, E vit, selenyum) içerir.
İyi bir iyot kaynağıdır.
Konjuge linolenik asitten (CLA)zengin olduğu için, antienflamatuvar, antiallerjik ve antikansorejenik etkileri vardır.
Diş çürükleri ve osteoporoz riskini azaltır.
Maküler dejenerasyonu azaltır (lutein)
Yüksek kolesterolü azaltır (kolin)
Bellek ve öğrenme kapasitesini artırır (kolin)
Asetilkolini artırır
Çinko içeriği yüksektir
Magnezyum içeriği yüksektir
Omega-3′ten zengindir.
A, D, K vitaminleri, demir, selenyum, riboflavin, ve niasinden zengindir.
Televizyonda gördüğünüz kalbi koruyan, vitamin katkılı vs.li margarin reklamlarına kanmayın, dedeleriniz gibi tereyağını ve zeytinyağını sofranızdan eksik etmeyin.
|
|
28 Nisan 2008 , Pazartesi
Kategori (Sağlık)
Horlama sadece yetişkinlerde değil çocuklarda da görülüyor. Horlama okul başarısını tehdit eden bir sorunun da habercisi!
Üstelik çocuklarda horlama sadece uyku sırasında kaba, gürültülü bir ses olmanın dışında sağlıklarını, günlük aktivitelerini ve okul başarılarını tehdit eden önemli bir sorunun da habercisi.
Acıbadem Onkoloji ve Nörolojik Bilimler Hastanesi Göğüs Hastalıkları ve Uyku Bozuklukları Uzmanı Dr. Ceyda Kırışoğlu, uykuda solunum bozukluklarını şöyle tarif ediyor; ´´Uyku sırasında üst solunum yollarındaki (burun, boğaz, genizde) tıkanmalara, dilin arkaya kaymasına bağlı olarak solunumun birkaç saniye süreyle durması, daha yüzeyel veya hızlı solunması veya solunum için aşırı çaba harcanması sonucu uykunun sık sık bölünmesidir. Gerek uyku bölünmesi gerekse de uyku sırasında kanda oksijen düzeyinde meydana gelen düşüşler sağlığımız için önemli bir tehdit oluşturur.´´
Uykuda solunum bozuklukları
Uykuda yaşanan solunum bozuklukları basit bir olgu değil. Solunum bozukluğunda nefes durması da gözleniyor. Dr. Kırışoğlu, solunum bozukluğunda yaşanılanları şöyle anlatıyor:
´´Nefesin durması sırasında kanda oksijen seviyesi düşer ve kirli kan olan karbondioksit gazı artar. Bunu hayati bir tehdit olarak algılayan beyin çocuğu ´´Uyan, nefes al, ölüyorsun´´ diyerek uyandırır ve nefes almasını sağlar. Sıklıkla iç çekmeyle nefes almaya başlayan çocuk tekrar uykuya dalar ve gece boyunca bu şekilde kaç kez uyandığının farkında olmaz.´´
Bazı çocuklarda ise nefes durması görülmüyor. Ancak onları da başka bir tehlike bekliyor. Bu çocuklar büyümek için kullanılacak enerji kaynağını uykuda nefes alıp verebilmek için kullandıkları için de sıklıkla büyüme geriliği, yüksek tansiyon ve kalp yetmezliği tehditi altında oluyorlar.
Nedenleri
En sık 2-6 yaş arası çocuklar etkilenmekle birlikte hemen her yaşta görülen bu durumun sebeplerini Dr. Kırışoğlu şöyle açıklıyor: ´´Bademcik ve geniz etinin büyüklüğü başta gelen nedenler arasındadır. Diğer nedenler ise burun tıkanıklığı, allerjik durumlar, astım, reflü, şişmanlık, tiroid bezinin az çalışması, yüz kemik gelişimindeki farklılıklar, genetik (Down sendromu gibi) ve nörolojik hastalıklar olarak sıralanabilir.´´
Belirtileri
Yetişkinlerde solunum bozukluklarına bağlı uyku bölünmesi kendisini sıklıkla gündüz aşırı uyku hali ile gösterirken çocuklar hiperaktivite, kolay sinirlenme, dikkat eksikliği gibi çeşitli davranış bozuklukları sergiliyor. Amerikan Pediatri Akademisi horlayan her çocuğun mutlaka değerlendirilmesi gerektiğini vurguluyor. Amerikan Uyku Bozuklukları Akademisi de çocuğunuzda uykuda solunum bozukluklarından şüphelenmenizi gereken durumları şöyle sıralıyor:
Horlama
Nefes alıp verme güçlüğü, uykuda nefes durması, iç çekme. Dr. Kırışoğlu bu noktada aileleri uyararak şunları söylüyor: ´´Bebekler genel olarak altı aylık olana kadar düzensiz, hızlı solurlar ve nefes tutma dönemleri olabilir. Bu bebeklerin gelişiminin bir parçasıdır. Sadece nefes almayı unuturlar. Ancak çocukta renk değişikliği meydana geliyorsa o zaman önem taşır.´´
Anormal yatış pozisyonları
Ağız açık uyuma, sabah ağız kuruluğu ile uyanma, baş ağrısı
Uyku sırasında aşırı terleme, hareket etme, diş gıcırtma
Uyurgezerlik
Sık kâbus görme
Uyku terörü (Uykudan çığlık atarak, ağlayarak uyanırlar. Anne ve babalarını tanımazlar. Ertesi sabah ise bu olayı hatırlamazlar)
Uykuda idrar kaçırma
Uykuya dalma güçlüğü veya uyku sırasında sık uyanma
Sık üst solunum yolu enfeksiyonu geçirme
Hiperaktivite, okul sorunları, depresyon, aşırı utangaçlık
İştahsızlık, büyüme geriliği veya obezite
Nedeni açıklanamayan hipertansiyon ve kalp yetmezliği
Teşhis
Bu şikâyetlerden bir veya birkaçının olması durumunda bir ´´uyku bozukluğu uzmanına´´ başvurmakta yarar var. Uykuda solunum bozukluğu tanısı, uyku laboratuvarında bir ebeveyn eşliğinde yapılacak uyku çalışması (polisomnografi) ile kolayca konuluyor. Uyku çalışması sırasında çocuğun uykusunu ve solunumunu kaydedecek çeşitli küçük elektrotlar yapıştırılıyor ve kemerler bağlanıyor. Bu elektrotlar ve kemerler çocuklar açısından bir tehlike yaratmadığı gibi ağrı da vermiyor.
KAYNAK:MİLLİYET
|
|
28 Nisan 2008 , Pazartesi
Kategori (Sağlık)
Etnosantrizm
Etnosantrizm, bir kişinin diğerlerini, kendi etnik grubunu veya kültürünü merkeze alarak değerlendirme tutumu şeklinde tanımlanabilir. Pek çok önyargı ve stereotipin kaynağını oluşturan bu değerlendirme, genellikle, diğerlerinin olumsuz bir tarzda nitelendirilmesiyle sonuçlanmaktadır.
Bazen karşılaştırmalı yöntemin ilk günahı şeklinde nitelenen etnosantrizm, başka toplumları bir toplumun kendine özgü kültürel varsayımlarından ya da yanlılığından yola çıkarak incelemeyi ve bu çerçevede yargılarda bulunmayı anlatan bir terim. etnosantrizm, genelde bir şeyin başka toplumlardaki yapılma şeklinin, aynı şeyin kendi toplumunda yapılma şeklinden daha geri olduğunu varsayar
özellikle günümüzde, birçok düşünür, batı felsefesinin tarihsel olarak ciddi biçimde etnosantrizme saplandığını, yani Avrupa kültürü ve anlayışı içinde anlamlandırıldığını, bu yüzden de evrensel ya da bütünleyici olamadığını iddia etmektedir.
Etnosantrik kişi, başka gruptan olanları, kendi grubunun kültürel kabullerinden ve değerlerinden hareketle, dolayısıyla tarafgir bir şekilde yargılar. Bunun altında kendi doğrularının herkes için geçerli olduğu fikri vardır ve bununla tutarlı olarak, bu doğrulara sahip olmayanların ya da uymayanların geri veya aşağı olduğu oldukları sonucuna varır. Nitekim Adorno’nun otoriter kişiliği belirlemek için geliştirdiği F-ölçeğinin ana boyutlarından biri, etnosantrizm boyutudur.
Etnosantrik tutum, kişilerin günlük yaşam etkinliklerinde ve davranışlarında görülebildiği gibi, diğer toplumları inceleyen bilim adamlarının ya da araştırmacıların (sosyal antropologlar, karşılaştırmalı kültür araştırmacıları, vb.) yaklaşımlarında da söz konusu olabilir.
FLÖRT PROBLEMLERİ
Flört veya aşkın fırtınasıyla mutlu bir evliliği bulacaklarını sananlar aldanma ihtimalini göz önünde tutmalıdırlar.
"Onlar erdiler mutluluğa, biz çıkalım kerevetine". Sevgiyi işleyen masalların çoğu bu cümle ile biter. Genç kızla erkek birbirlerine delicesine tutulmuşlardır, araya giren "kötü" kişilere rağmen kavuşurlar ve evlenirler. Artık onlar mutluluğa ermişlerdir, hiç problemleri yoktur ve saadet dolu, cıvıl cıvıl bir evlilik onlarındır. Prensle prensesi veya Aslı ile Kerem ‘i artık sonsuza kadar sürecek mutluluk beklemektedir.
Romantik aşk efsanesi dediğimiz bu şartlanma, bize dünyadaki her genç erkeğe karşılık, "onun için yaratılmış" bir genç kız bulunduğunu anlatır. Kendisine yazılmış olan insanla karşılaşıldığında kişi onu hemen tanır; çünkü ona aşık olur. Artık kendi seçtiği insanla karşılaştığına ve bu birleşme haliyle kusursuz olacağına göre, birbirlerinin bütün ihtiyaçlarına ebediyen karşılık verebilir ve dolayısıyla da sonsuza kadar kusursuz bir uyum ve beraberlik içinde mutlu yaşayıp gidebilirler.Ama gerçek böyle olmaz. İhtiyaçlar karşılanmazsa, korkunç bir hata yapılmış olduğu ortaya çıkar. Demek ki yanlış yorum yapılmıştır; aşk zannedilen gerçek aşk değildir. Ya boşanma veya geçimsizlik evlileri bekleyen akıbettir.
Aşık olma
Gerçek anlamda "Aşık olmak", iki kişinin sadece, birbirlerinin gözlerinin içerisine sevgiyle bakmaları değil; aynı zamanda, tüm fikirleriyle aynı yöne bakabilmeleridir ve bakışlarla olduğu gibi ruhen de bütünleşebilmeleridir.
Aslında "aşık olma" sevgiye eşdeğer değildir. Birincisi aşık olma tecrübesinin özellikle cinsel arzu ile ilgili yanı vardır. İkincisi de hiçbir aşk, hep devam etmez ve geçicidir. Kime aşık olunursa olunsun, bu ilişki yeterince devam ederse er ya da geç aşk sona erer. Bu, aşık olunan kişiyi sevmekten mutlaka vazgeçilir anlamında değildir. Ama aşık olmanın en büyük özelliğini oluşturan ihtiraslı sevgi mutlaka biter. Balayı muhakkak sona erer. Romantizmin açan çiçeği katiyetle solar.
Meşhur hikâyede Mecnun da Leyla ‘ya olan aşkının geçici olduğunu anlar, sonunda ilahi aşka yönelir. Artık o fani olan Leyla’nın peşinde koşmaz, ebedî aşka kavuşmuştur.Aşık olmanın temelinde kişinin yalnızlıktan ürkmesi vardır. Yalnızlık acı vericidir ve ferdî kimliğimizin duvarını aşarak dışımızdaki dünyayla daha fazla özdeşleşebileceği bir duruma ulaşmak isteriz. İşte aşık olma olayı geçici olarak bu geçişi yapmayı sağlar. Aşık olmak aslında ferdin benlik sınırlarının bir bölümünün aniden çökerek, kişinin kendi kimliğini bir başkasının kimliğiyle kaynaştırabilmesine izin vermesidir. Kişi sevdiğiyle birdir artık, yalnızlıktan kurtulmuştur. Bazen de sevgiyle her türlü engelin aşılacağı sanılır. Aşkın gücü önünde bütün karşı güçlerin teslimiyet içinde boyun eğeceklerine ve karanlıklara karışıp kaybolacaklarına inanılır. Aşık olunduğunda hissedilen bu duyguların gerçeklere uzaklığı, tıpkı iki yaşındaki bir çocuğun kendisini ailesinin ve dünyanın kralı gibi hissetmesine ve sonsuz bir güce sahip olduğuna inanmasına benzer.Nasıl iki yaşındaki çocuğun "her şeye gücü yetme" fantezisi gerçeğin darbesine uğruyorsa aşık olan bir çiftin "bir olma" fantezisi de aynı duvara çarpar. Günlük hayatın sorunları karşısında, er ya da geç ferdi irade ve istekler ortaya konulur. Çelişkiler belirir. Erkek cinsellik ister. kadın isteksizdir. Kadın gezme ister, erkek kabul etmez. Erkek para biriktirmek arzusundadır, kadın bulaşık makinesi için bastırır. Kadın ev işlerinden söz eder. erkekse kendi meşguliyetlerinden dem vurur. Kadın erkeğin arkadaşlarından hoşlanmaz, erkek de kadınınkilerden. Böylece her ikisi de varlıklarının derinliklerinde, şu üzücü gerçeği idrak ederler: Sevdikleriyle aslında "bir" değillerdir ve sevdikleri kişinin kendi arzulan, istekleri, zevkleri, önyargıları ve onlardan farklı bir zamanlaması vardır ve olmaya da devam edecektir. Aniden veya yavaş benlik sınırları eski yerlerine çekilip kapanmaya başlar; aşk biter. Yeniden iki fert haline gelirler. İşte bu noktada ya bu evliliğin bağlarını çözmeye veya gerçek sevginin temelini atmaya başlarlar.
Aşık Veysel aşkı "sevdiğine kavuşamamaktır" diye tarif etmişti. Gerçekten seven çiftler bir araya gelince her şey sanıldığı gibi toz pembe olmaz ve çoğu zaman da "aşk" biter.
Flörte gelince
Evliliğe flört ederek adım atmayı savunanlar hayli fazladır. Ancak flört ederken evliliği gözetenler, birbirini gereğinden fazla kandırırlar. En azından ilk zamanlarda kim olduklarını, ne düşündüklerini, neye inandıklarını birbirinden gizlemeye çalışırlar.
Flört sırasında "Tam istediğim gibi. Her konuda uyum sağlıyoruz." denir. Fakat sorunlar, genellikle balayının bitip kişilerin gerçek yüzü ile görünmesiyle başlar. Bu sefer yanlış insanla evlenildiği, daha doğrusu evlendiğini sandığı insanla evlenmediği neticesine varılır.
Çünkü flört öncesinde taraflar birbirlerini sevdirmek için abartıya kaçarlar. Bu devrede kendi ilgisi değil karşı taraf düşünülür. Bunu karşı tarafı sevindirmek ve o anı paylaşmak amacıyla yapar.
O zaman ne yapmalıyız?
Evlilik öncesi flört veya nişanlılık döneminde, müstakbel eşin iyi özellikleri aranır ve başkalarına anlatılırsa evlilikteki uyum artar. Müstakbel eş hakkında söyleyecek güzel şeyler bulmak, sabırlı, anlayışlı. kibar ve anlaşılabilir bir yaklaşım içinde olmak evliliğin geleceği açısından mükemmel bir eğitim işlevi görecektir.
Evlenmeye karar verirken eş adayının anne ve babası göz önüne alınmalıdır. Çünkü onlarla iyi geçinmek evliliğin uyumunu artırır.
Karşı taraf olduğu gibi kabul edilmelidir. Aşık olan veya flörtün dalgalarında dolaşan kişiler, sevdiği kişiyi kusursuz yaratılmış olarak algılar. Sevdiğinde hata görürse, bunları önemsiz, hatta ona renk ve çekicilik katan küçük tuhaflıklar olarak yorumlar. İşte burada, duygusallıkla değil, muhakeme ile karar vererek, ileride ne ölçüde problem olacağı hesaba katılmalıdır. Davranışlarının değişeceği, kendisine uyum sağlayacağı önyargısından kaçınmak gerekir.
Bilinmelidir ki olgun bir evlilik, kendisinin ve eşinin bağımsız kişilikleri ve birbirinden ayrı benlikleri olduğunu kabul etmeye dayanır. Mutlu evlilik yapan çiftler, eşlerini oldukları gibi kabullenmişlerdir ve onlarda mükemmeli arama ve onları değiştirme çabalarının yararsızlığını anlamış insanlardır.İnsanın en fazla ihtiyacını tatmin eden, kalbine karşılık bir kalbin bulunmasıdır ki, her iki taraf sevgilerini, aşklarını, şevklerini birbirleriyle paylaşsınlar. Lezzetlerde birbirlerine ortak, gam ve kederli şeylerde de yardımcı olsunlar.
Mutlu bir evlilik için…
Evlilik öncesinde bazı belirtiler ilişkinin geleceğini gösterebilir. Evlilik, "kadınla erkeğin, birbirlerinin duygusal beklentilerini karşıladığı durum"dur.
Evlilikte sürekli olarak bir pazarlık ve alışveriş faaliyetini söz konusudur. Gençler flört döneminde doğal olmalıdır. Ancak evlilik öncesi ilişkinin gidişatına bakarak karar vermek yeterli değildir. Tanışma ve flört döneminde kadın ve erkek birbirlerinin duygusal beklentilerini hisseder ve ona göre davranırlar Evliliğin çok boyutlu değerlendirilmesi gerekir. Evlilik, bizde sadece duygusal bir yapıymış gibi görünüyor. İnsanlar sadece duygusal beklentileri ile evliliği gidiyorlar. Fakat diğer boyutlarını da düşünmek gerekir. Gençler, bir ilişki niye kötü gider düşünmüyorlar. Evlilik öncesinde evliliğin kötü gideceğini belirten göstergeler de bulunur. Bu belirtilerin bazı durumlarda kötü gidişi çok net gösterebilir. Bu belirtiler:
Bireylerin kişilik yapıları: Sorunlu kişilik yapısı.
Geçmişte yaşanılanlar: Çok sorunlu aile yapısı, duygusal olarak çok hırpalanmışlık, aile içinde daha önce ayrılıkların olması, bireylerin daha önceki ilişkilerinde sürekli ayrılıkların olması, bireyin geçmişte yaşadığı travmaları aşamaması.
Bireyin iş ilişkileri: İş ilişkilerindeki kopukluklar, orda dahi sağlam bir ilişki meydana getirememesi.
Tek çocuk olmak: Çok fazla şımartılma ve beklentilerin çok fazla olması nedeniyle tek çocuk olmak da evlilik ilişkisinin geleceği açısından sorun yaratır. Tek çocuklu ailelerde çocuğa sunulanın çok fazla olması, bu çocuklara genelde duygusal anlamda çok fazla anlam yüklenilmesi nedeniyle egoları çok fazla şişirilen çocuklar olabiliyor. Evliliğin ilerleyen kısımlarında aynı ilgiyi eşinden göremezse sorun çıkabiliyor.
Aile destek yapıları: Ailelerin evliliğe karşı olması da evlilik için risk puanı oluşturuyor.
Ailelerin uyumu: Aileler arasında çatışmalar başlaması evliliğin çatışması anlamına geliyor.
Sosyo-kültürel uyum: Eğer bireyler üniversal sosyo-kültürel yapıyı sırtlanacak kültür düzeyinde değilse sorun çıkıyor.
Kadının iş durumu: Kadın erkeğine göre çok ön planda ise bu risk faktörü olabiliyor.
Çocukluk çağında anne ya da babanın kaybı: Sağlıklı bir aile gelişimi için anne babanın varlığı çok önemli. Çocuklukta böyle büyük bir kayıp yaşanması ruhsal gelişimi bozuyor ve ilerde evlilik yaşamında risk yaratıyor.
Ailede boşanma-ayrılık öyküsü: Çocuklukta ailenin çatışmasını yaşayan bireyler kendi yaşamlarında da hoşlanmasalar bile aynı süreci tekrarlayabiliyorlar.
Ancak, bu maddelerden birisinin olması ilişkinin kötüye gideceği anlamına gelmez. Bunların her birini risk puanı olarak düşünmek gerekiyor. Puan ne kadar artarsa ilişki o kadar riske gidiyor demektir.Nikah masasına oturup "Evet" demeden önce dikkat etmeniz gereken bir kaç püf noktası:
Kolay iletişim kuruyorsunuz
Eğer yaşamınızı bir erkekle geçirmeye karar vermişseniz onunla konuşabildiğinizden, hatta derin tartışmalar yapabildiğinizden emin olun. Hep aynı şeyleri konuşmak ya da hep geyik yapmak bir süre sonra sıkıcı olabilir. Birbirinize konuşmak yerine birbirinizle konuşmayı deneyin. Günün sonunda birbirinize özet bilgiler sunan diyaloglarınızı fikirlerinizi tartıştığınız konuşmalara dönüştürün. Eğer müzikten Zen budizmine kadar her konuda kafadarsanız bu duygusal anlamda da doğru yolda olduğunuzu gösterir.
Sık sık birbirinize dokunuyorsunuz
Mutsuz çiftler bile güzel bir seks hayatına sahip olabilir ancak gerçekten neşeli olanların yatak odasının dışına uzanan fiziksel bir bağlılıkları vardır. İyi bir evliliğe sahip çiftlerin (kaç yıllık evli olursa olsun) çoğunun birbirlerine seks dışında da dokunmaktan hoşlanan çiftler olduğu görülmüş. Birbirlerinin elini tutan, konuşurken kollara dokunan ve yatak odası dışında da popolarına dokunan çiftler aşk yaşamlarına uzun yıllar ekleyecek bir bağlılık yaratmış olurlar.
İkiniz de yetişkinsiniz
Her ikiniz de hayatta neler yapacağınızdan ve hayattan ne beklediğinizden emin olmadan evlenme kararı almamalısınız. Hayata dair soruların tamamının yanıtını bulamamış olabilirsiniz ancak en azından bu konuda çaba harcamanız yeteri kadar olgunlaştığınızı gösterir. Ancak bundan sonra evliliğinizin gerçek amaçlarına odaklaşabilir ve evcilik oynayan bir küçük kız durumuna düşmezsiniz.
Birbirinizin en yakın arkadaşısınız
Uzun süreli aşıklar tartışsalar bile birbirlerine büyük bir saygı duyarlar. Kavga ederken bile karşınızdaki kişinin en yakın arkadaşınız olduğunu aklınızdan çıkarmamalısınız. Hatalı olduğunu düşünseniz bile daha ılımlı davranarak tartışmanın büyümemesini sağlayabilirsiniz. Dost olmanız herzaman her şeyin süt liman olmasını gerektirmez ama en azından gergin günleri daha kolay atlatmanızı sağlar.
| üyük bir aşkla başlayan ilişkiler, kadının eğitim durumunun daha iyi olması veya daha çok para kazanması nedeniyle çıkmaza girebiliyor. Bunların yanı sıra kadının ailesinin maddi durumunun iyi olması, mütevazı bir hayat yaşayan erkeği zaman zaman rahatsız edebiliyor ve eşler arasında "Bab Büyük bir aşkla başlayan ilişkiler, kadının eğitim durumunun daha iyi olması veya daha çok para kazanması nedeniyle çıkmaza girebiliyor. Bunların yanı sıra kadının ailesinin maddi durumunun iyi olması, mütevazı bir hayat yaşayan erkeği zaman zaman rahatsız edebiliyor ve eşler arasında "Babamın evinde arabam vardı" veya "Git o zaman o istediğin pahalı yüzüğü baban alsın" tarzında kavgalar yaşanabiliyor.
İlişkinin koptuğu an
Kıskançlık, çoğu zaman kişilerin birbirlerinin ayaklarına dolanmalarına neden olabiliyor. Özellikle ikili ilişkilerde kadın biraz sivrilmeye başladığında erkek paniğe kapılıyor. Kaybetme korkusu ve yetersizlik duygusu kişiyi karşı tarafı kırmaya itiyor. Teşvik etmeyi, sevinci paylaşmayı, yükü azaltmayı bir tarafa bırakın, karşısındakinin tökezlemesi için kişi neredeyse her şeyi yapıyor.
Oysa kadın ve erkek önce sevgiyle bir araya geliyor. Huzur, mutluluk, saygı ve paylaşım temel beklentilerini oluşturuyor. Her şey başlangıçta iyi gidiyor. Sonra kadının veya erkeğin hayatında iş ya da ilgi alanı açısından farklılaşmalar yaşanıyor. Seyahatler, toplantılar geliyor gündeme. Özellikle kadının hayatındaki değişiklikler, erkeği çıkmaza sokuyor. "Karım çok para kazanırsa beni terk eder mi?", "Eli para görünce, sözüm geçmez mi olur?", "Ya gittiği seyahatte başka birine aşık olursa?" gibi endişeler erkeği bunalıma sürüklemeye başlıyor. Konu hakkında konuşulmadıkça kuruntular büyüyor. Erkek kıskanıyor, söyleyemiyor, karşı çıkamıyor ama, gerginlik artıyor, tartışma yaşanıyor. Kırıcı, kişiliğe zarar verici sözler söyleniyor ve saygı zedeleniyor. Sonunda sevgiyle beraber ilişki de bitiyor.
Çözüm; iletişimden geçiyor
Elbette her zaman olaylar böyle gelişmiyor. Durumu sindirmesini ve anlayışla karşılamasını bilen erkek, eşine her konuda destek oluyor ve başarısını paylaşıyor. Bu da ancak iletişim sayesinde gerçekleşebiliyor. Eğer eşler doğru frekansta buluşabiliyorsa, bir süre sonra kadın - erkek ayrımı da ortadan kalkıyor. Kadın işyerinde fazla mesaiye kaldığında, erkek rahatlıkla mutfağa girip yemeği hazırlayabiliyor veya erkeğin işi uzadığında kadın otomobili servise bakıma götürebiliyor. Maddi konularda da çözüme gitmek zor değil. Örneğin bir taraf su faturasını öderken, diğer taraf da elektrik faturasını üstlenebilir. Mutfak veya ev kirası gibi masraflar paylaşılabilir. Karşılıklı anlayış ve destek, ilişkinin sorunsuz bir şekilde yürümesini sağlıyor. İki taraftan biri, diğerini çekemiyor ve huzursuzluğa neden oluyorsa, ilişki sendelemeye başlıyor.
Karşınızdaki insanı en iyi flört veya nişanlılık döneminde tanırsınız. Aranızdaki en ufak bir anlaşmazlık, ilerde daha büyük bir sorun haline gelebilir. Maalesef "evlenince her şey daha iyi olur" mantığı pek gerçekleşemiyor. Bu nedenle bir karara varmadan önce, bazen aşkı bir kenara bırakıp mantıkla hareket etmek gerekiyor.
Üç soru - üç cevap
1- Erkek arkadaşım lise, ben üniversite mezunuyum. Evlenmeyi düşünüyoruz. Aramızdaki bu eğitim farkı ilerde ilişkimizi etkiler mi?
Bu soruyu sorduğunuza göre, korkarım bu konudaki şüpheleriniz, ilerde eşinizde çekindiğiniz davranışı tetikleyebilir. Eşler arası statü farkları ve sebep oldukları problemler, cemiyetlerdeki eşitlik / eşitsizlik, din ve politik sistemle de yakından orantılı. İnsanların arasında açıklık, eşitlik olan cemiyetlerde eşlerin meslekte ilerleme ve başarı konularında birbirlerine karşılıklı destek verildiği görülür. Eşinizin, mesleğiniz nedeniyle sahip olacağınız bağımsızlık, sosyal çevre ve hayatınızı kabul edip takdir edebilecek bir karekteri varsa, eminim problem olmayacaktır. İlerde aile içi yarışma dediğimiz bir durum olabilir. Erkek, karısının statüsünden rahatsızlık duyabilir. Ancak bunlar halledilmeyecek problemler olarak gorülmemeli. Sizin başarınız, ona iyi bir model olmanız, onu da motive edip başarıya ulaştırabilir. Eşinizin, başarınızda onun da payı olduğunu bilmesi önemli. Bu sizin de tutumunuzla yakından ilgili. Birbirini hayat arkadaşı seçmiş iki insanın birbirlerine destek olmaları gerekir.
2- Kocamdan daha çok kazanıyorum. İş toplantılarım ve başarılarım onu rahatsız ediyor. Ne yapabilirim?
Eşiniz kendini ifade edemiyor olabilir. Belki sadece "Seni seviyor ve kaybetmekten korkuyorum" demeye calışıyor olabilir mi? Çünkü kadın ve erkek beyinlerini farklı kullanıyor. Çoğunlukla erkekler beyinlerinin lojik ve mantıktan sorumlu sol tarafını, kadınlar ise iletişim ve geniş algılamadan sorumlu duygusal sağ tarafı kullanıyor. Sağ ve solu bağlayan kısım ise kadınlarda yüzde 40 daha gelişmiş. Yani beyinleri sağ ve sol arası iletişimi daha çabuk gerçekleştirebiliyor ve olayları daha iyi algılıyor.
3- Eşim çocuğumuz doğduğundan beri çalışmamı istemiyor. Çok iyi kazanıyordum, işimi bırakmalı mıyım?
Sevdiğimiz insanlar isteklerimizi kabul etmeyecek düşüncesiyle bazen bizi mutlu edecek yaşam tarzımızdan vazgeçeriz. Sürekli vazgeçmek, dilekleri yokmuş gibi yapmak bir şekilde kendini belli edecektir. Kocanızla birlikte alınması gereken kararların dışında (nerede yaşanacak, çocuk istiyor muyuz v.s.) çalışıp para kazanmak gibi en doğal hakkınız ile ilgili seçiminizde eşinizden yeşil ışık almanız şart mı? Bir bakın, yaptığınız her adımda ”izin” almaya mı alışmışsınız? Siz mutlu değilseniz evliliğiniz, ilişkiniz nasıl mutlu olabilir? Unutmayın, eşinizle zaman zaman aynı fikirde olmamanız çok normal. Onu korkulacak bir baba gibi görmeyin. Sizi anlamak isteyen, belki korkuları olan ve sizi ”korumaya” çalışan bir yaşam arkadaşı olarak görmeye çalışın. İsteklerinizi kabul ettirmek için uğraşın. Sizin gereksinmeleriniz önemli, onları yapın. Sizin için önemli isteklerden vazgeçerseniz, ilerde evliliğinizden de vazgeçmek zorunda olabilirsiniz.
Kaynak : Ailem ve ben |
|
|
| 17 Aralık”ta, Türkiye”nin AB”den müzakere tarihi aldığı haberi Başbakan Erdoğan tarafından canlı yayında açıklanırken herkes ertesi gü 17 Aralık”ta, Türkiye”nin AB”den müzakere tarihi aldığı haberi Başbakan Erdoğan tarafından canlı yayında açıklanırken herkes ertesi gün bu yayının reyting patlaması yapacağını umuyordu. Ne de olsa bu, Türk halkının 41 yıldır beklediği sevinçli bir haberdi. Ama Türk halkı kritik zirveyi değil, aynı saatlerde yayınlanan "Gelinim Olur Musun?"daki süper kaynana Semra Hanım”ı seyretti.
Kaynana sorunu niçin bu kadar önemliydi? İki yıldır bu sorunun yanıtını arayan Gülşah Özdemir, çalışmasını "Semra Hanım Sendromu İçin Kaynana Kullanma Kılavuzu" adlı kitapta topladı ve kaynana ile ilgili akla gelebilecek her konuya parmak bastı. Bir de kaynanaları kullanma kılavuzu hazırladı. İşte her geline lazım tüyolar:
Kaynana sendromunu nasıl yenersiniz?
1- Kaynananızın ayarıyla oynamayınız
Yatma, kalkma, dantel işleme, dedikodu yapma, tv dizisi izleme ve diğer kaynanalarla buluşma ayarlarına asla karışmayınız.
2- Ses ayarını yükseltmeyiniz
Kaynananızın ses ayarı bir defa bile kontrol dışı bir şekilde yükselirse artık düzenlemek mümkün değildir. Sesini yükseltmesi için fırsat vermeyiniz.
3- Test sürüşü yapınız
* Kaynanayla karşılaşmalar ilk bir hafta sadece evde gerçekleştirilmelidir.
* Kaynanaya rahat bir edayla sorular sorulmalı, cevapları da bazen yüzüne bakarak bazen bakmayarak dinlenmelidir. Her durumda vereceği tepkileri ölçüp ona göre strateji geliştirilmelidir.
* Kaynana anlaşılmayan bir şey söylediğinde asla ”anlayamadım” gibisinden bir ifadeyle cevap verilmemelidir. Bu söz ileride "beyinsiz, aptal gelin" nidaları olarak size geri dönebilir.
* Kaynanaya alışma dönemi, onunla yaşama döneminin test sürüşüdür, siz gaza basın ve onu frene basmaya mecbur bırakın.
4- Sık sık servise uğramasını sağlayınız
Eşiyle beraber romantik filmler izlemeye teşvik edin. Kocası ölmüş ise komşu kadınları devreye sokarak koca bulma faaliyetlerine başlayın.
En iyi sonuç için topraklı priz!
* Kaynanalarla yapılan sohbetlerde ani ve sert hareketlerden sakınınız. Çünkü bu tür hareketler muhatap için ”kaşınıyor” izlenimi verebilir. Yavaş ve sakin olun..
* Dağınık bir ev, pasaklı elbiseler size ”ilgisiz ve nankör kedi” sıfatıyla geri döner.
* Kaynananıza onun değil, oğlunun hayatını paylaşmaya geldiğinizi hissettirin.
* En iyi sonucu topraklı prizde verirler. Yani Bağı bahçesi olan bir ev, olmazsa balkonda bitki yetiştirerek stres atmasına olanak sağlayın.
* Onlara sık sık torun sevinci yaşatmalısınız. Zira her torun en az 1 yıllık barış çubuğunun ateşini yakar.
Vatan |
|
|
| Cumhuriyet Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Nevzat Battal, yaptığı açıklamada, insan hayatındaki en krit Cumhuriyet Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Nevzat Battal, yaptığı açıklamada, insan hayatındaki en kritik anların doğum, dikkatsizlik ve tedbirsizlik sonucu meydana gelen kazalar, iş seçimi ve eş seçimi olduğunu belirtti.
Eş seçiminde temel kriterlerin kişilik ve karakter yapısı, kültür uyumu, cinsel çekicilik ve ekonomik yeterlilik olduğunu söyleyen profesör, "Eşini ve işini seven insanın depresyon geçirdiği, mutsuz olduğu görülmemiştir. Bu nedenle evleneceğiniz kişinin kişilik ve karakter yapısını tanımak çok önemlidir. Eşinizi iyi seçerseniz, bunun ödülünü yaşam boyu alırsınız" dedi.
Eşin cinsel isteklere göre değil, akıl ve mantığa göre seçilmesi gerektiğini belirten Prof. Dr. Battal, sözlerini şöyle sürdürdü: "Evlilik öncesi duyulan cinsel ihtiyaçlar, karşınızdakinin gerçek kişiliğini görmenizi etkiliyor. Aşık olunca kötü özellikleri, nefret duyunca iyi özellikleri göremiyorsunuz. Kişilik yapısı evlendikten sonra da değiştiremezsiniz. Değiştirmeye çalışırsanız acı çeker ve acı çektirirsiniz."
"Kusursuz dost ararsanız dostsuz kalırsınız, kusursuz eş ararsanız evde kalırsınız" diyen Prof. Dr. Battal, şöyle devam etti: "Aynayı kendinize tutun. Acaba karşınızdakinde aradığınız özelliklere siz ne kadar sahipsiniz? Öncelikle siz demokratik kişilik özellikleri sahip olmalısınız. Eğer siz otokratik bir kişilik yapısına sahipseniz, ne kadar demokratik bir eşe sahip olursanız olun birgün yüzünüze sırtını döner." Prof. Dr. Nevat Battal, gerçek kişilik yapısını anlamak için olağan durumlarda değil, olağanüstü durumlarda beden dilini doğru okumak gerektiğine işaret ederek şunları söyledi:
"Olağan durumlarda insanlar gerçek kişiliklerini saklayabilirler. Olağanüstü durumlarda sizin zafiyetinizi kullanıyor mu, bencil ve egoist davranıyor mu buna bakın? Size olan davranışlarına değil, sizin dışınızdakilere nasıl davrandığına dikkat edin. Çevresine acı çektiriyorsa, size de acı çektirecektir. Kişiliğine ve düşüncelerine güvendiğiniz dostlarınızın düşüncelerine kulak verin. Bu kişiler sizin gibi cinsel dürtüleriyle değil, mantıklarıyla değerlendirirler."
"İki gönül bir olduğunda her zaman samanlığın seyran olmayacağını vurgulayan" Battal, gençlerin, kendi ayakları üzerinde durmayı öğrenmeden evlenmemesi gerektiğini belirtti. |
|
|
|
|
28 Nisan 2008 , Pazartesi
Kategori (Sağlık)
Ergenlik Sorunları
Ergenlik, çocuklukla erişkinlik arasında yer alan gelişim, ruhsal olgunlaşma ve yaşama hazırlık dönemi olarak tarif edilir.Geçiş evresi olan bu dönemde genç birey fizyolojik, biyolojik ve psikolojik alanlarda oldukça hızlı değişiklikler yaşar. Bu hızlı değişimlere bağlı olarak ergenin ruhsal ve duygusal dünyasında da bir takım değişiklikler olur ve buna uyum sağlamaya çalışan ergende, doğal olarak bocalar.
Her geçiş döneminde olduğu gibi ergenlikte sancılı geçişin yaşandığı bir dönemdir. Anne-babalar içinse nerdeyse bir gerilim filmi havasındadır, çocuklarının bu geçiş süreci.
Ergenlik dönemi (büluğ çağı) 11-21 yaşları arasında dalgalanmaların yoğun görüldüğü zor bir dönemdir. Bu dönem “fırtına-gerginlik” dönemi olarak da bilinir. Ergenlik dönemi hem ergen için ve hem de ergenin ailesi için zor dönemdir. Aile ergeni anlamakta güçlük çekerken, ergen anlaşılma duygusunu tam olarak yaşayamadığını düşünür. Ebeveyn bu dönem, çocuğunu ne kadar tanır ve bu dönem özelliklerine vâkıf olabilirse ebeveyn-ergen çatışmaları o denli az olur. Ergen bedensel, cinsel, sosyal ve duygusal anlamda farklı bir döneme girmiştir. Bu gelişim sahalarında yaşadığı süreçler sebebiyle ergen kendisini farklı hisseder ve çoğu zaman kendisini tanımlamakta güçlük çeker.
Ergen Ne Hisseder, Nasıl Davranmak İster?
1- Ergenin genel olarak duygularında istikrarsızlık olduğu görülür. Bir gün önce çok mutlu ve enerjik olan ergen ertesi gün kabuğuna çekilmiş ve bitkin olabilir. Duygular anlık olarak bile değişkenlik arz edebilir. Bu nedenle ebeveynin bunu kabul etmesi ve her defasında “Daha dün iyiydin, şimdi ne oldu?” türünde sorgulamalara ve baskıcı yaklaşımlara girmemesi gerekir.
2- Bu dönemde ergen duygularını çok dolu ve coşkulu yaşar. Gerek ses tonu ve vurgulamaları ve gerekse mimikleri önceki döneme göre duygularını daha fazla ifade ediyor niteliktedir.
3- Diğer dönemlere göre daha yoğun hayal kurar ve gerçekten zaman zaman uzaklaşır. Bu hayaller gelecek planlarını kapsayabileceği gibi genellikle karşı cinsle ilgili hayaller olabilmektedir.
4- Ergen zaman zaman yalnız kalma isteği içinde olabilir. Odasına çekilen ve yalnız kalmak istediğini söyleyen bir ergenin ciddi bir sorunu olduğu düşünülüp kaygılanılmamalıdır. Ergen kendisi ile baş başa kalıp yaşadıklarının muhasebesini yapma ihtiyacı hissedebilir.
5- Ergen kendini yorgun hissedebilir, buna bağlı olarak çalışmaya karşı isteksizdir. Vücut enerjisi âdeta büyümeye harcanıyor gibidir.
6- Ergen yaşadığı bedensel değişimlere bağlı olarak çekinebilir ve kendini saklama ve bu değişimlerden çevreyi haberdar etmeme isteği içinde olabilir.
7- Yeni şeyler deneme merakı artmıştır.
8- Bu dönemde arkadaş çok önemli bir noktadadır. Bu nedenle arkadaş seçimi konusunda ergenin dikkatli olması ve ailenin hassas davranması gerekir.
9- Bu dönemde ergenin fark edilme ve takdir edilme ihtiyacı vardır. Bu ihtiyacını aile içinde gideremeyen ergen, farklı arkadaş gruplarında bu ihtiyacını giderebilir.
Ergenlik dönemi ruhsal sıkıntıları
Bu dönemde depresyonlarda artış görülür. Özgüven problemi, karşı cinsle ilgili yaşanan problemler, okul ve aile içi problemler buna sebebiyet verebilir. Genellikle kısa süreli yaşanır ve müdahale gerekmez. Ergen kendini üzgün ve kötü hissediyordur; ancak günlük hayatına devam edebilir. Gerçek depresyonlarda ise intihara kadar varan düşünceler geliştirmiş olabilir ergen. Kendini büsbütün değersiz hissediyordur. Bunun sebepleri arasında; yakınlarını üzmek, ölümü merak, yalnızlık duygusu, çocukluktan gelen sevgi yoksunluğu, ölüm-ayrılık vb. gibi travmatik süreçler vardır. Bunlar dışında ergen zaman zaman öfke patlamaları yaşayabilir. Bu esnada onunla konuşmaya çalışmak anlamsızdır. Sakinleşmesini beklemek gerekir. Yeme bozuklukları ise bir başka sorundur. Özellikle çok yemek yeme veya yemeği reddetme ve sürekli, kilolu olduğunu düşünme ergende aşılması gereken sorunlardandır.
Ergenlikte Depresyon
Ergenlik çağında depresyonun tüm belirtileriyle çıkması çok seyrek olarak görülür. Ergenlik çağından önce süperegonun (vicdan, üstben) gelişmemiş olması, çocuğun kendini gözleme ve eleştirme yetisinin zayıflığı, dışa dönüklüğü, dürtülerin dizginlenmemiş oluşu nedeniyle durgunluk, çökkünlük, umutsuzluk, kendini suçlama gibi temel depresyon belirtileri apaçık ortaya çıkmazlar; çıksa da sürekli olmazlar. Başka bir deyişle, üst benlik, benliği ve dürtüleri tamamen egemenliği altına alamaz. Genç, depresyona karşı kendini savunmaya girişir. Ortaya üstü örtülü, dolaylı ya da depresyon eşdeğerleri denen belirtiler çıkar. Altta yatan depresyon göstergesi olabilecek belirtiler şunlardır: Genç can sıkıntısı çeker ve tedirgindir; hiç bir işle uzun süre ilgilenemez, bir uğraştan diğerine yönelir. Ancak sonunu getiremez. İstekle başladığı bir işten çabuk bıkar; coşku ile bezginlik arasında gider gelir. Dikkatini yoğunlaştırmakta güçlük çeker; okuduğunu anlamaz "Okuduklarım kafama girmiyor." der, unutkanlıktan, dalgınlıktan yakınır. Ders dinleyemez ve başarısı düşer. Bedeniyle uğraşır, yorgunluktan, baş ağrısından, mide bulantısından, karın ağrısından, uykusuzluktan yakınır.
İlk gençlikte görülen davranış bozukluklarının birçoğunun altta yatan bir değersizlik, benlik saygısında azalma ve yalnızlık duygularına bir tepki olarak, geliştikleri belirtilmektedir. Baş kaldırma ve saldırgan davranışlar, içteki bir güçsüzlük duygusunu örtme çabaları olarak nitelendirilmişlerdir. Genç, kendinin güçsüz olmadığını kanıtlamaya uğraşmakta, depresyonla savaşmaktadır. Yalnızlık duygusundan kurtulmak için insanlardan kaçmak yerine onlara sokulmayı deneyebilir. Aile ilişkileri çok bozuk olan, evde istenmediğini, sevilmediğini duyumsayan bir genç, kişisel yakınlığı ev dışında arayabilir. Bu durumda eğer genç, bir kızsa beğenildiğini, aranıldığını görerek, ilişkilerini çok ileri götürebilir, sevgi açlığını birine sığınarak gidermeye çalışır. Cinsel yaklaşmayı sevgiyle karıştırır, ancak aradığını bulamayınca, ya da cinsel isteklerin doyurulmasıyla sevginin sona erdiğini görünce ve yüzüstü bırakılınca daha büyük bir çöküntüye uğrar; canına kıymaya kalkışabilir.
Ailede boşanma, ayrılık, ölüm gibi benlik saygısını azaltan durumlarda pek çok gencin ilk tepkisi davranış bozukluğu biçiminde olmaktadır. Gencin, birden umursamaz bir tutum takındığı, derslerine boş verdiği, okuldan kaçmaya, öğretmenlere karşı gelmeye başladığı, haylaz arkadaşlara kapıldığı gözlenir. Açıkça ayar tutamayan, depresyon belirtisi göstermeyen genç, dolaylı olarak depresyonunu aşmaya çabalar. Kolay arkadaş edinemeyen kimi genç de ilişki alanını daha daraltıp, yanlış uğraşlara yönelebilir. Hayvan besleyerek tüm gününü onların bakımına ayırarak, onlarla konuşup severek, depresyona karşı kendini savunmaya çalışabilir.
Başlıca Sorunları
•Cinsel Davranış ve Üreme Sağlığı Sorunları:
Gençlerde üreme sağlığı ile ilgili sorunlar, genellikle yetişkinler tarafından yok sayılır yada yokmuş gibi davranılır. Bu davranış biçimi, sorunu ortadan kaldırmadığı gibi, sorunların çözümünü de engelleyebilmektedir. Bizim ülkemizde de yapılan araştırmalar, gençlerde aktif cinsel yaşantının olduğunu, cinsel yaşama ve cinsel sağlığa yönelik bilgilerin eksik olduğunu göstermiştir. Dolayısıyla, evlilik yaşının ileriki yaşlara kayması, gençlerde daha sık görülebilen çok eşlilik ve kolay risk alma davranışı eklendiğinde, ciddi sorunlarla karşılaşılabilmektedir.
•Toplumsal Cinsiyetin Yol Açtığı Sorunlar:
Toplumun cinsiyeti, biyolojik farklılıkların ötesinde, toplumun kadın ve erkeği nasıl gördüğü, nasıl algıladığı, nasıl düşündüğü ve nasıl davranmamızı beklediği ile ilgili bir kavramdır. Kızlara eğitim olanaklarının erkeklere göre daha az tanınması,, erkeğin evi kurma ve geçindirmesi gerektiği beklentisi gibi örnekler verilebilir. Üniversite öğrencilerinde yapılan çalışmalarda erkek ve kız öğrencilerin, evlilik öncesi cinsel ilişkiye yönelik bakış açılarında da farklılıklar olduğu gözlenmektedir. Aktif cinsel yaşantı oranı erkek öğrencilerde daha fazla iken evlilik öncesi cinsel ilişkinin olmaması yönündeki istek, erkek öğrencilerde kız öğrencilere göre daha yüksektir.
Duyguların ifade edilişinde de farklılıklar olabilmektedir. Kızlar, üzüldüklerinde kolaylıkla ağlayabilirken, toplumsal beklenti nedeniyle erkekler üzüntülerini ağlayarak ifade edemeyebilirler.
•Kimlik Sorunu:
Kişinin toplumsal yerini, mesleksel konumunu ve cinsel kimliğini tanımaya, yerine oturtmaya çalıştığı bir mücadeledir. Bu mücadele kiminde daha sessiz, kiminde daha dalgalı ve fırtınalı geçebilir. Ana-baba ya da toplumla değişik derecelerde sürtüşmeler, ters düşmeler olabilir. Bu süre içinde ana-babadan bağımsızlaşma, toplumsal değerleri, inançları yeni baştan tartma ve kendine yol bulma baskındır.
•Yanlış Beslenme Alışkanlığı:
Günümüz toplumunda çocuklar ve gençler, tüketime dayalı birçok sektörün hedef kitlesidir. Hem gıda hem de güzellik endüstrisi bütün pazarlama olanaklarını bu gruplar için kullanmaktadır. Bir yandan bol kalorili popüler fast food zincirleri beslenme alışkanlıklarında dengesizliğe yol açarken diğer yandan ise kitle iletişim araçlarının güzelliği santimlik ölçülere indirgeyen anlayışı, sürekli olarak gençleri baskı altında bırakmaktadır. Bunların üzerine ergenin kendi bedeni ile uğraşma merakı eklendiğinde, neredeyse aç kalma sayılabilecek diyetlerin ergen kültürünün bir parçası haline gelmesi daha kolay anlaşılabilir.
Yeme bozukluklarının en sık rastlandığı dönem, ergenlik dönemidir. Ergenin beden imgesini yanlış değerlendirdiği, buna bağlı olarak kendisini şişman algıladığı, yemek yemeyi reddettiği ve bu nedenle aşırı kilo kaybına uğradığı dönemler olabilir. Aç kalma noktasına varan diyet programları, kendini kusturma, aşırı spor yapma, idrar söktürücü ve müshiller kullanılması gibi yöntemler sıkça gözlenebilir. Bu uğraş gencin başka alanlara odaklanmasını zorlaştıracağından, ilişkilerinde ve eğitim yaşantısında bozulmalara da neden olabilir.
•Kişisel Hijyen:
Her insan kendi temizliğinden kendisi sorumludur. Başta kişinin kendi sağlığı olmak üzere herkesin sağlığını korumanın en önemli aracı temizliktir. Sadece beden temizliğini değil kullanılan her şeyi ve her ortamı temiz bırakmanın önemi de unutulmamalıdır.
Vücuda ait kişisel temizlik ile ishalli hastalıklar, soğuk algınlıkları, cildin mikrobik hastalıkları, bazı alerjik hastalıklar önlenebilir. Meme temizliği ve bakımı, dış genital organların temizliği, adet dönemi temizliği, saç temizliği ve bakımı, yüz, göz ve kulak temizliği, ağız ve diş sağlığı, el, ayak ve tırnak temizliği, sağlıklı giyinme oldukça önemlidir. Özellikle yurt ortamında kalan gençlerin bakımlarını sürdürmeleri, kendilerinin ve kullandıkları alanların temiz bırakılması konusunda daha titiz olabilmesi gerekmektedir. Gençlerde yaygınlaşan dövme ve piersing uygulamaları hijyen koşullarda yapılmadığında, vücudun ( ağız, dil, göz çevresi ve göbek gibi ) risk oluşturabilecek bölgelerinde uygulandığında tehlikeli olabilmektedir.
•Şiddet:
Genel anlamda şiddet, sahip olunan güç veya kudretin yaralanma ve kayıpla sonlanan veya sonlanma olasılığı yüksek bir biçimde bir başka insana, kendine, bir gruba veya bir topluma karşı tehdit ya da bizzat uygulanması olarak tanımlanabilir.
Birey ilişkisinde şiddetin varlığını şöyle araştırabilir;
a) Yaşadığınız ilişkide…
*Parterinizin öfkesinden korkuyor musunuz?
*Parterinizin birilerine zarar vermekle tehdit etmesi nedeniyle ilişkinizi bitirmekten zorlanıyor musunuz?
*Sık sık parterinizin davranışları için özür dilemek ya da savunma yapmak zorunda kalıyor musunuz?
*Parterinizin fikrine karşı çıkmaktan korkuyor musunuz?
*Ailenizden ve arkadaşınızdan ayrıldınız mı? Partnerinizin gözünüzü korkuttuğu veya cinsel ilişkiye zorladığı oluyor mu? Kendinizi depresif ve diken üstünde hissediyor musunuz?
Gençler özellikle kızlar, arkadaşını kaybetme korkusuyla istemediği bir ilişkiye zorlanmakta, hayır diyememektedir. Bu tarz süren ilişkide cinsel istismara açık hale gelmektedir.
•Psikolojik Sorunlar:
Gençlik döneminde meydana gelen hızlı fiziksel ve psikolojik değişiklikler genç için gerilim kaynağı olabilmektedir. Özellikle depresyon bu dönemde sıklıkla görülmektedir. Birey kendisini mutsuz, karamsar, yalnız hissedebilir. Ağlama isteği olabildiği gibi aşırı öfkelenme de görülebilir. Dikkat toplama güçlüğü, derslere ilgi kaybı, genel isteksizlik, hareketlerde yavaşlama, uyku sorunları ve iştah değişiklikleri de depresyondaki bireyde gözlenebilmektedir.
•İntihar düşüncesi ya da intihar, gençlik döneminde sıkça görülen sorunlardandır.
•Kaygı tepkileri de gençlik döneminde çocukluğa göre daha sık görülür. Çevresi tarafından anlaşılma, arkadaşlarınca kabul görme, ana-babadan bağımsızlaşabilme, üniversiteye girebilme, üniversite ortamına alışabilme, cinsel yaşantı v.b. durumlar genç için kaygı yaratan durumlardır.
•Sigara, Alkol, Uyuşturucu Gibi Madde Kullanımı: Yeni şeyleri deneme merakı, yetişkinleri model alma, arkadaş grubuna dahil olabilme gibi nedenlerle başlanan sigara gençlerde sıklıkla görülen sorunlardandır. Üniversite öğrencileriyle ülkemizde yapılan çalışmalar, gençler arasında sigara kullanımının çok yüksek olduğunu göstermektedir. Araştırmaya katılan gençlerin yarıdan fazlası sigara içtiğini belirtmişlerdir. Alkol, ilaç, esrar, extacy kullanımı da görülmektedir.
•Aileye düşen görevler:
Ergen her şeyden önce anlaşılma ve değer görme duygusunu yaşamalıdır. Bu nedenle ebeveynin bu duyguları yaşatma adına söz ve davranışları konusunda hassas olması gerekir. Aksi takdirde ergen bu duygularını tatmin adına farklı çevrelere ihtiyaç duyacaktır.
Ergenle fikir alışverişleri yapılmalı; ergen, aile konuları dışında tutulmamalıdır.Çeşitli sorun ve konularda ergen objektif bir biçimde saygıyla dinlenmeli ve ortak paydalar bulunmaya çalışılmalıdır.
Nasihatler genellikle işe yaramaz, sadece ergenin o an ebeveyni dinlemesini sağlar, uzun vadede çözüm değildir. Ergenin arkadaşları eleştirilmemeli, ebeveyn bu konuda ergenin arkadaşlarını tanıma yoluna gitmeli ve bunu çocuğuna hissettirmelidir. Akabinde şayet hoş olmayan bir durum varsa bu, ergenle paylaşılabilir. Fakat tanımadan eleştirmek ergenin ebeveynini haksız bulmasından başka bir işe yaramaz.
Sevgi eksik edilmemelidir.Evdeki genel ortamın gergin olmamasına dikkat edilmelidir.Ergenlik dönemi çatışmalı ve gergin geçiyorsa bir uzmandan destek alınmalıdır.
| Bedensel Ve Cinsel Gelişim |
| |
| Ergenlik; endokrin bezlerinin damarlara hormon salgılaması ile biyolojik olarak başlar, kandaki hormonlar erinlik süreci olarak biline bedensel ve cinsel değişimleri başlatır.
Bedensel Değişimler:
Çocukluğun sonu ergenliğin başlangıcı arasındaki, bireyin cinsel olarak olgunlaşmaya başladığı kısa süre 1-2 yıl erinlik olarak bilinir. en hızlı büyüme ve gelişim dönemlerinden biri erinliktir. Değişimlerin en çok olanları ani büyüme atılımı, birincil ve ikincil cinsiyet özelliklerinin ortaya çıkmasıdır.
Ergenliğin başlangıcının en belirgin habercisi boy uzamasıdır. Çocukluk döneminde ortalama olarak erkek çocukların daha kısa olan kız çocukları 10-12 yaşlarında ilk büyüme atılımı yaparlar ve bu noktada genellikle daha uzun ve ağırdırlar. Bu süre boyunca kızların çoğu 5-10 cm büyür. Maksimum boya 16-17 yaş dolaylarında ulaşılır.
Gelişimin bir çok alanında kızların 2 yıl gerisinde olan erkek çocuklar kendi büyüme atılımlarına genellikle 10-16 yaşları arasında (ortalama 14) başlarlar. Her yıl 7,5-12 cm büyürler. Daha sonra büyüme, maksimum boya 18-20 yaşlara kadar yavaşlayarak sürer. 11-16 yaşları arasında ortalama kız çocuk yaklaşık 19 kilo, ortalama erkek çocuk 25 kilo olacaktır. Büyüme atılımı sırasında eller ve ayaklar genellikle bedenin diğer bölümlerinden daha çabuk gelişir; buda geçici bir sakarlığa ve beceriksizliğe yol açar.
Ağırlık konusunda iki sapma söz konusudur. Bunlardan ilki aşırı şişmanlık, (kızları erkeklerden daha fazla ilgilendirmektedir) diğeri de iştah kaybından doğan aşırı kilo kaybı anlamına gelen anereksiya nevrozudur.
Şişmanlık kişinin ortalama ağırlığının %20’si üstünde ya da daha fazla bir ağırlıkta olması demektir. Şişmanlık benlik kavramına, okula ve yaşıtlarına uyum sağlamaya etkisi nedeniyle ciddi bir sorun haline gelebilmektedir. İkinci ağırlık sorunu anereksiya nevroz yemek yemeyi reddetmeyi alınan herhangi bir besini kusmayı ve aşırı kilo kaybını içermektedir. En ciddi durumda hastaneye yatırılması gerekmektedir. Vakaların %10 kadarının açlıktan öldüğü belirtilmektedir. Sorun genellikle şişmanlıktan kaçma ve çekiciliğini yitirme korkma olarak ortaya çıkmaktadır.
Kısa ya da çok uzun boylu olmak, çok şişman ya da çok zayıf olmak ergenin grup içerisindeki statüsünü ve arkadaş ilişkilerini etkileyen önemli bir faktördür.
BİRİNCİL VE İKİNCİL CİNSİYET ÖZELLİKLERİ
Erinlik sırasında erin otomatik olarak boy ve kilo kazanırken cinsel olgunlaşmanın başladığı işaretini veren ayrı derecede önemli diğer değişimler ortaya çıkarır. Erinlik döneminde cinsel organlardaki gelişim, üreme fonksiyonu ile doğrudan ilgili olan birincil cinsiyet özellikleri (erkeklere penis, testisler, kızlarda yumurtalıklar ve rahim) ve üreme fonksiyonuyla dolaylı olarak ilgili olan(tüylerin gelişimi, erkeklerde ses değişikliği, göğüs ve kalçanın oluşumu) ikincil cinsiyet özellikleri biçiminde özetlenebilir.
Bu dönemde kızların ve erkeklerin bedenin bazı fiziksel özelliklerinin normal olup olmadığı cinsel bakımdan yeterli gelişmeye ulaşıp ulaşmadığı gibi kaygılar yaşanır.
Bazı erkek ergenler için ses değişimleri sıkıntı kaynağıdır. Çünkü erkek çocuk bir cümleden diğerine başına ne geleceğini asla bilemez. Sonuçta utangaç olabilir, yetişkinlerin ve kızların onları konuşturma girişimlerinden kaçınabilirler.
Ergenlik yıllarında yüzdeki yağ bezlerinin tıkanması ve iltihaplanması ile oluşan sivilcelerden son derece rahatsız olan ergene, sivilcelerin nedenleri ve önlemleri konusunda çocuğa yardımcı olunmalıdır.
Beden İmgesi:
Bu hızlı değişme ve gelişme, ergenler için önemli bir kaygı kaynağı oluşturur. Ergenin bu gelişim hızına ve değişimlere hazırlıklı olup olmaması, toplumun kendisi için koyduğu ölçülerle ergenin olgunluğu arasındaki uyuşmazlık onun davranışlarında etkili olmaktadır.
Ergenlik yıllarında bulunan öğrencilerin sağlığıyla ilgili önlemler başta gelmektedir. Çünkü vücut enerjisinin büyük bir kısmını cinsel büyümeye ve olgunlaşmaya sarf ettiğinden ergenin dengeli beslenmesi gerekmektedir. Ergenlikte açlık dürtüsü sık hissedildiğinden bunu bastırmak için abur cubur yeme eğilimi artmaktadır. Ergenlik çağındaki gençlerin bir yetişkinden daha çok protein mineral ve vitamin ihtiyacı olduğundan gelişigüzel beslenme hem onda gizli açlığa neden olmakta ve hastalıklara direnci azaltmakta hem de ruh sağlığını ve duygusal dengeyi bozmaktadır. Gençler dengeli beslenme ve önemi konusunda bilinçlendirilmelidir.
Ergenlerin başarması gereken gelişim görevlerinden ilki bedeni kabul etme görevidir. Beden imgesi yani bedenimiz hakkındaki duygularımız benlik kavramımızı yani birey olarak kendi hakkımızdaki duygularımızı etkilemektedir. Olumlu beden imgesine sahip bir ergen olumlu benlik kavramı geliştirmeye daha uygundur. Ergenin olumlu benlik kavramı geliştirmesinde, bir insanın nasıl göründüğü hakkındaki fantezileri, düşünceleri en önemlisi de yaşıtlarından daha erken ya da geç olgunlaşmış olması gibi etkenler de vardır. Bu konu ergenin her iki cinsten yaşıtlarıyla yeni ve daha olgun ilişkiler kurma görevindeki başarısını ya da başarısızlığını da etkileyecektir.
Burada önemli olan hususlardan biri ergenin gelişimini ve uyumunu nasıl etkilediğidir? Araştırmalar erken olgunlaşan erkeklerin daha fazla avantaja sahip olduğunu göstermektedir. Olduklarından daha büyük görünen bu çocuklar çoğu zaman yetişkin muamelesi görmekte ve onlara daha fazla sorumluluk yüklenmektedir.
Yetişkinlerle ve kızlarla daha olgun bir düzeyde ilişkiye girmekte ve yaşıtları arasında liderliği üstlenmektedirler. Diğer yanda geç olgunlaşan erkekler bir takım dezavantajlara sahip görünmektedir. Yetişkinler ve okul arkadaşları onlara çocuk gözüyle bakmakta ve böyle davranmaktadır. Bu çocuklar kendilerini güvensiz ve aşağı hissedebilirler. Dikkat çekmeye yönelik davranışta bulunabilirler.
Erken olgunlaşan kızlar ise önce avantajsız görünmektedirler. Ama bir ya da bira daha sonra yaşıtlarının hayranlığını çekebilmekte ve kendilerinden büyük olanlarla olgun ilişkiler kurabilmektedir. Olumlu benlik geliştirilebilmektedir. Genellikle geç olgunlaşan kızlar bunu çok kötü yaşamıyorlar; çünkü toplum erkeklerden ne beklediğini daha kesin biçimde tanımlıyor ve kızlardaki sapmalara daha fazla hoşgörü gösterilebiliyor. |
|
|
| Ergenlikte Bilişsel Gelişim |
| |
| Bedensel ve cinsel değişimlerle birlikte ergenler zihinsel yeteneklerinde de değişim yaşarlar. Bilişsel gelişim ergenlerin yalnız kendilerini, ailelerini, arkadaşlarını ve öğretmenlerini değil, dünyalarını görme biçimi üzerinde uzun süreli etkiler taşır. Ergenlerin düşünme süreçleri değişir. Gittikçe artan biçimde geleceğe yönelik ve soyut düşüncelerle ilgili olurlar. İdealizm kazanır. Cinsellik, ahlak, din gibi konularla ilgili gerçekten kendilerine ait bir değerler takımı edinirler. 11-12 yaş dolaylarında başlayan mantıksal düşünmenin yetişkinler düzeyine ulaştığı bu döneme soyut işlemler dönemi denir.
Somut işlem döneminde olan bir çocuk gerçek sorunlarla uğraşmak zorunda olduğu halde (çünkü onun düşüncesi şimdiki zaman ile sınırlı) soyut işlem düşüncesine sahip olan ergen, yakın çevreyi varsayımsal bir geçmişe ya da geleceğe bağlayan olası sorunlarla uğraşır (geleceği hesaba katabilir). Somut işlem döneminde bir çocuk bilgi somut olarak verildiğinde (bilgi ile görsel yada fiziksel bir ilişki kurabileceği ölçüde) bilgiyi sistemli ve mantıklı bir biçimde işleyebilir. Ergen ise olaylar olmadan sonuçlarını kestirme yeteneğini geliştirir. Zihninde bir çok seçeneği gözden geçirip inceleyebilir, mantıksal sonuçlar çıkarabilir ve ister somut, ister soyut biçimde sunulsun, karmaşık sorunları sistemli bir biçimde çözebilirler.
Kısacası ergenler, geleceği varsayımlar doğrultusunda görme ve gerçek ya da olası sorunlara seçenek çözümler üretmelerine olanak veren yetenekler kazanırlar.
Ergenin geleceğe yönelik palanlar yapabilmesi, davranışlarını eleştirebilmesi, değerler sistemini olgunlaştırabilmesi ve kendini tanıyarak kabul edebilmesi soyut düşünme yeteneğinin kazanılmış olmasını gerektirir. O nedenle okullarımızda çocuğu ilgilendiren konular üzerinde soyut düşünme yeteneğinin sınırlarını genişletici tartışmalara yer vermek, onları ders dışı okumalara yöneltmek ve okunanları değerlendirmek vazgeçilmez etkinlikler olmalıdır.
|
|
|
| Ben merkezcilik bilişsel gelişimin her devresinde farklılık gösterir. Ergendeki bedensel ve cinsel değişimler sonucu çevrelerindeki insanların kendi davranışları ile görünümleriyle kendileri kadar saplantıları ile ilgilendiklerini ve her zaman ilgi odağı olduklarını kabul etmeye başlarlar. Ergenler gittikçe kendi yarattıklar bir hayali seyirci kitlesiyle çevrilirler. Bu düşünceye inandıkları için benlik bilinci artar ve kendilerine hayran olma ile kendilerini eleştirme arasında gidip gelirler. Bu tutum ergenleri kendi kendilerine yarattıkları başkalarından önemli oldukları düşüncesiyle (hayali seyirci) özel veya biricik olduklarını hissetmeye götürür. Duyguların çok özel ve ölümsüzlüğüne inançları vardır. Kimsenin kendisi kadar acı çekemeyeceğini ve bu kadar mükemmel duygular yaşamayacağına inanır. Sonunda ergenler gerçekte herkesten farklı olmadıklarını ve insanların kendilerini seyretmek için var olmadığını fark etmeye başlarlar. Ben merkezcilik yerini doğruları ve yanlışları dengeleyen daha gerçekçi bir benlik kavramına bırakır.
Yeni bilişsel yetenekleri ergenlere davranışın iyiliğini ya da kötülüğünüm düşünmek ya da yargılama gücünü kazandırır. Ergenlerin kendilerinin ve başkalarının davranışları görme tarzındaki değişimlere yol açmaktadır.
Ergenliğin İlk yıllarında Kişilik Gelişimi
Ergenliğin ilk yıllarında birey ne çocuktur ne de gençtir. Bu nedenle ona “yeniyetme” denir. Ama ergenliğin son yıllarında kişi artık bir gençtir. İlk yıllarda kişi tutarsız ve çelişkili davranışlar sergilerken son yıllarında daha tutarlı ve belirli davranışlar geliştirmeye başlar.
Ergenliğin ilk yıllarında kişi biyolojik yapısında beliren, önce ikincil, daha sonra birincil cinsiyet özelliklerini ve cinsel dürtülerini henüz cinsel kimliğinin öğeleri olarak özümleyememiştir. Ayrıca her ergenin ilk çocukluk çağından itibaren cinselliği ile ilgili özdeşimi kendi ana-baba modellerine ve onlarla ilişkilerine göre biçimlenmiştir. Evde küçümsenen bir ebeveynle, kadın-erkek rollerinin kesin sınırlarla ayrılmadığı ailelerde ebeveynlerden birinin ya da her ikisinin yokluğu ana-babanın karşı cinsten bir evlat sahibi olmaya duyduğu özlemi sözlerine ve çocuğun dış görünümüne yansıtmaları kişinin kendi cinselliği ile ilgili davranışları kazanması engeller. “Yeniyetme” yeni kimliğine bir yandan umut ve güvenle bakarken diğer yandan da toplumun cinsel konulara ayıp ve utanç duygusu kimliğinin bir yönünün kabulünü güçleştirmektedir. Bu nedenle “yeniyetme” umut ve suçluluk duygusu, güven ve güvensizlik duygularıyla şaşkın ve çelişkili görünmektedir.
Eğer kişi bebeklik çağından başlayarak ergenlik yıllarına kadar getirdiği kişilik yapısında temel güven duygusu yerine güvensizlik bağımsızlık yerine kararsızlık, girişim yerine güvensizlik, bağımsızlık yerine kararsızlık, girişim yerine suçluluk başarı duygusu yerine yetersizlik duygusu ile yoğrulmuş bir duygusu geliştirdi ise ergenlik çağını doğal bunalımları sırasında çok fazla zorlanacaktır.
Sağlıklı bir kişilik gelişimi içinde bile ergen erinlik yıllarında çocukluktan getirdiği tüm alışkanlıkları terk ettiği yakınları için bir yakınma duygusu olarak görülmektedir. Ergenliğin ilk yıllarında ana- babaların çocukları hakkında genellikle şöyle konuştukları görülmektedir. Asi, hırçın, evde huysuz, dışarıda sıkılgan, durgun ve dalgın, sorumsuz kendi başına buyruk, alıngan ve karamsar, ters ve olur olmaz şeye ağlıyor, ders çalışmıyor, kaide ve kuralları tanımıyor, küstah konuşmalar yetişkinleri kaygılandırıcı ama ergenliğin ilk yılları için normal sayılabilecek davranışlardır
Ergenliğin ilk yıllarında görülen bütün bu olumsuz davranışlar benlik yapısının bir zorlama karşısında olduğunu göstermektedir. ve zorlanmaların daha çok bağımsızlığa duyulan gereksinmenin artışından ve cinsel uyanıştan kaynaklandığı söylenebilir.
Ergen çocukluk dönemindeki alışkanlık ve fikirlerinin artık kendisi için yetersiz olduğunu görür. Tutarsız davranışlar yerleşmiş olan bu alışkanlıkların yerlerine yenilerinin kazanılması sonucunda ortaya çıkar. Ergenin yeni gereksinmelere doyum getiren aynı zamanda toplumsal kurallarla çelişmeyen davranışlar kazanıncaya kadar pek çok yanılgılar içine düşmesi doğaldır. Yeter ki normal gitmeyen koşullar altında kendi yolunu bulması için gerekli savaşım gücünü kaybetmesi , ergenin ilk zamanlar savaşım gücünü kaybetmişçesine ve arkadaşları dahil çevresine yabancılaşmasını doğal karşılamak gerekir. Kısa bir süre sonra bu durumdan kurtulup kendini coşkulu bir yaşam temposunda çıkış yolu arayacak ve bu arada kaçınılmaz yanlışlıklar yapacaktır. Ergenliğin ilk yıllarında görülen bu kararsızlıkları ve tutarsızlıkları normal ve sağlıklı bir kişilik gelişiminin görünümü saymak gerekir. |
|
|
| Ergenlik Dönemindeki Yüksek Duygularlığın Nedenleri |
| |
| 1. Her yaşta uyum, duygusal gerginliği de beraberinde getirir. Çünkü yeni durumlara uyum, hem zihinsel, hem de hareketle ilgili davranışlarda değişikliği gerektirir.
2. Ergen çocukluk dönemindeki alışkanlık ve fikirlerinin artık kendisi için yetersiz olduğunu görür. Duygusal gerginlik, yerleşmiş olan bu alışkanlıkların yerlerine yenilerinin kazanılması sonucunda ortaya çıkar.
3. Çevresel ve toplumsal faktörler ergende güvensizlik duygusu yaratır ki bu da duygusallığa neden olur.
4. Kuşaklar arasındaki farklı duyuş ve düşünüş nedeniyle ana-baba ve ergen arasında yeterli düzeyde dostça bir ilişki kurulmamakta dır. Bunun sonucu olarak da, davranışlarından dolayı kendine çocuk muamelesi yapılan ergen, yer yer isyan etmektedir.
5. Aile içindeki duygusal ve sosyal etkileşim açısından başarılı bir çocukluk dönemi geçiren birey, ergenlik dönemi sorunlarını daha kolaylıkla çözebilir. Çocukluk yıllarında çocuklarıyla arkadaşça bir diyalog kurmayı başaran anne ve babalar, bu diyalogu ergenlik döneminde de sürdürmekte, genç için gerekli olan rehberlik işlevini yerine getirmiş olurlar.
6. Sosyal baskıyla oluşturulan güvensizlik ve şüphecilik duyguları yerine, gence bir kişiliğe sahip olduğu hissettirilmeli işinde ve sosyal yaşamında arzularını, yetenek ve gereksinimlerine uygun bir biçimde gerçekleştirebilmesine yardım edilmelidir.
7. Yeni bir çevreye uyum her yaşta zor olmakla beraber ergenlik döneminde uyumun daha da güçleştiği görülür. Bunun başlıca nedeni, ergenden kısa bir süre içinde bir çok yeni çevreye uyum göstermesinin beklenmesidir.
|
|
|
|
|
28 Nisan 2008 , Pazartesi
Kategori (Sağlık)
| Epilepsiye Yol Açabilen Nedenler |
| |
Çoğunlukla epilepsinin bir açıklamasının bulunamaz. Çocuklarda epilepsiye en sık yol açan nedenlerişöyle özetleyebiliriz. Doğuştan gelen hastalıklar: Kromozom hastalıkları, yapım maddeleri ile ilgili değişiklikler içeren metabolik hastalıklar, bazı enzim eksiklikleri gibi doğuştan gelen nedenler.
Gebelikte bebeğin beyin gelişimini etkileyen mikrobik hastalıklar, annenin ilaç ve alkol alımı.
Doğum sırasında meydana gelebilecek beyin zedelenmesi, kanaması ve beynin oksijensiz kalması.
Doğum sonrası menenjit, beyin iltihabı.
Kazalara bağlı beyin zedelenmesi.
Beyin tümörleri.
Uzun süren ateşli havaleler.
Bazen nöbetler, olaydan yıllar sonra ortaya çıkabilir. Bir çok vakada da nöbetlerin nedenlerini en modern araştırma yöntemleri ile dahi bulabilmek mümkün olmayabilir.
|
|
|
| Epilepsi Nöbetleri Nasıldır? |
| |
| Elektriksel bozukluk eğer beynin sadece bir kısmını etkilerse “parsiyel nöbet” dediğimiz nöbet tipi oluşur. Parsiyel nöbetlerin en sık görülen türü şuur kaybı ile birlikte olan “kompleks parsiyel” nöbetlerdir. Kişi sersemlemiş ve şaşkın bir haldedir, gözlerinin önünde benekler görebilir, kulakları çınlayabilir, mide bulantısı olabilir, elbiselerini çekiştirebilir, ellerini kollarını anlamsızca oynatır ve yaptıklarının farkında değildir. Genellikle nöbet geçtikten sonra da olanları hatırlamaz.
Başka bir parsiyel nöbette belli bir kas grubunu (örn: bir kolu veya yüz yarısını) kontrol eden beyin bölgesinin etkilenmesi ile olur. Nöbet esnasında sadece o kas grubu etkilenir ve kontrol edilemeyen hareketler yapmaya başlar, bu olaydan başka hiçbir kas grubu etkilenmez ve şuur kaybolmaz (basit parsiyel, fokal motor nöbetler).
Bütün beyin etkilendiğinde ise sonuç jeneralize nöbettir. Jeneralize nöbetin bir çeşidi jeneralize tonik-klonik nöbettir (grand-mal). Grand-mal nöbet geçiren bir kimse aniden şuurunu kaybeder ve yere düşer, kasları kasılır sonrada bütün vücudu sarsılmaya başlar, ağzından köpük gelebilir, dilini ısırabilir, idrar ve kakasını kaçırabilir, dudaklarında, yüzünde, ellerinde morarma olabilir. 1-5 dakika sonra çırpınma hareketi durur, arkadan bazen uyuklama veya yorgunluk dönemi başlar, bundan sonra kalkıp daha önce yaptığı işine devam eder.
Başka bir jeneralize nöbet tipi dalma (absans, petit-mal) nöbeti olarak bilinenidir. Bu nöbet o kadar kısadır ki, hissedilmeden geçebilir. Absans nöbeti geçirenler hayal kuruyormuşcasına çevrelerine birkaç saniye anlamsız gözlerle baktıktan sonra yaptıkları işlerine devam ederler. El kol hareketi yoktur, kişi kısa bir zaman için şuurunu yitirmiştir. Tedavisiz kalırsa bir gün içinde defalarca tekrarlayabilir. Bu tip nöbetler çok kısa süreli olduğundan aile tarafından pek önemsenmeyebilir veya farkedilmeyebilir.
Nöbetlerin peşpeşe gelmeleri haline “status epileptikus” denir. Hayati tehlikesi olan bu durumda hastanın acilen hastaneye kaldırılması gerekir.
Her epilepsi nöbetinde şuur kaybı olmayabilir. Bazı nöbetler de sadece uykuda görülebilir. Burada anlatılanlar en sık görülen nöbet tipleridir. Epilepsinin başka tipleri de vardır.
|
|
|
| Epilepsi Hastalığın Teşhisi |
| |
| En ideali hastanın nöbetini doktorun görmesidir. Ancak çoğunlukla bu mümkün olamaz, bu nedenle doktorunuz önce nöbeti gören kişiler ve anne-babadan nöbetin başlangıcı, sıklığı ve özellikleri hakkında ayrıntılı bilgi alır. Ayrıca gebelik, doğum, çocuğun gelişimi ve diğer aile bireylerinde nöbet olup olmadığı konusunda bilgi isteyecektir. Ayrıntılı bir nörolojik muayeneden sonra bazı laboratuvar tetkiklerine ihtiyaç doğabilir. Bunların başında elektroensefalografi (EEG) gelir. Bunun yanısıra beyin tomografisi (CT), manyetik rezonans (MRI), uzun süreli EEG-video monitorizasyon ve çeşitli biyokimyasal ve metabolik tetkikler (kanda, idrarda ve beyin-omurilik sıvısında) gerekli olabilir. Bu tetkiklerin hiçbirisinin hasta açısından önemli bir tehlikesi yoktur. Aksine bu nöbetlerin nedenini bulmak, epileptik olmayan diğer bazı nöbetlerden ayırdedebilmek için gereklidir.
Doktorunuz epilepsi teşhisini kesin bazı deliller olmadan koymaz. Uzun süreli en az 4-5 yıllık, belki de ömür boyu sürecek ciddi ve zahmetli bir tedaviyi gerektirdiğinden teşhisi koyarken çok dikkatli davranmalıdır. Bu aşamada doktor aile işbirliğinin çok büyük önemi vardır. |
|
|
| Nöbet Anında Yapılması ve Yapılmaması Gerekenlere İlişkin Bazı Basit Kurallar |
| |
Büyük bayılma şeklinde nöbet geçirmekte olan çocuğunuza yapılacak şey onu olabilecek zararlardan korumak ile sınırlıdır.
Sakin olun, çocuğun yanından ayrılmayın, yardım gerekiyorsa bir başkasını bu işle görevlendirin.
Çocuğu yere yatırın, etrafındaki sivri maddeleri ortadan kaldırın.
Çocuğu yan döndürüp tükrüğünün dışarı akması ve daha rahat nefes alıp vermesi için başını hafif yana arkaya eğin.
Elbiselerini gevşetin, şayet takıyorsa gözlüklerini çıkartın, hastanın dilini ısırmasını engellemek amacıyla elle veya bir cisimle çeneyi açmaya çalışmayın, ağzına hiçbir şey koymayın. Ancak ağızdaki yiyecek maddelerinin çıkartılması yararlı olur.
Üzerine su dökmeyin, zorla nefes aldırmaya çalışmayın, çocuğu sallayarak ya da yüzüne vurarak, bazı maddeler koklatarak uyandırmaya çalışmayın.
Nöbet esnasında ilaç vermeye çalışmayın, doktorunuzun önerileri dışında kendi kendinize nöbetin geçmesine yönelik hiçbir şey yapmayın.
Unutmayın ki nöbet sonrasında çocuk yorgun, ne yaptığını bilmez haldedir, bu aşamada elinizden geldiğince sakin bir şekilde teskin ederek bu durumun düzelmesini bekleyin, güven verici olun.
Nöbetler hakkında verebileceğiniz tüm bilgiler hem çocuğunuza, hem de doktorunuza yardımcı olacağından dikkatli bir gözlem daha sonra doktorunuzun sorularını cevaplamada çok işe yarayacaktır.
Akıllıca gözlemek akılsızca müdahele etmekten daha yararlı olacaktır.
Nöbet 10 dakikadan uzun sürerse ya da kısa bir süre sonra tekrarlarsa doktorunuza haber verip tavsiyelerine uyun ya da en yakın sağlık merkezine başvurun.
Unutulmamalıdır ki tehlikeli görünümüne rağmen epilepsi nöbeti öldürücü değildir. |
|
|
| Epilepsi Tedavi Edilmeli mi? |
| |
Epilepsi, mutlaka doktora başvurulmasını ve doktorun gerekli gördüğü sürece kontrol altında kalınmasını gerektiren bir hastalıktır. Bu epilepsinin ömür boyu devam edeceği şeklinde algılanmamalıdır. Epilepsinin bazı türleri hasta belli yaşlara geldiğinde kendiliğinden tamamen düzelebilirler ve bunlarda ilaç tedavisine gerek duyulmabilir, ancak bu kararı doktor vermelidir. Ülkemizde maalesef epilepsi hastalığı doktor olmayan kişiler tarafından tedavi edilmeye çalışılmaktadır.
Nöbetlerin tekrarlaması ve status epileptikus hali, beyinde oksijensiz kalmaya bağlı bazı etkilere yol açabilir ve her nöbet bir sonra kinin ortaya çıkmasını kolaylaştırabilir. Tedavisiz kalan küçük nöbet türlerinin bir süre sonra büyük nöbetlere dönüşmesi olasıdır ve nöbet geçirme anında hastanın maruz kalabileceği tehlikeler vardır. Bunlar, merdivenden düşme, kişi sokakta ise trafik kazası, suda boğulma, vb.dir. Yukarıda sayılan tüm bu nedenlerle epilepsi mutlaka müdahale edilmesi gereken bir durumdur.
Epilepsinin en önemli tedavi şekli ilaç tedavisidir. Epilepside kullanılan ilaçlar beyin hücrelerinin aşırı uyarılma durumunu baskılayarak nöbetlerin oluşunu engeller. Epilepsi ilaçları hergün, önerilen dozda ve saatlerde çok düzgün bir şekilde kullanılmalıdır. Anne-babaların sık yaptıkları yanlışlıklar; *örneğin sabah dozu unutulduğunda akşam her iki dozun birlikte verilmesi veya *dozların çok dakik verilebilmesi amacıyla çocuğun uyku düzeninin bozulması gibidir. Bu uygulamalar hastaya yarar sağlamaz. İlacın veriliş saatlerinde yapılacak 30-60 dakikalık oynamaların zararı yoktur.
Doktorunuz çocuğun yaşını, kilosunu, nöbet tipini göz önüne alarak ilaçları seçmiştir. İlaçları düzenli ve doktorunuzun tarif ettiği gibi kullanmanız çok önemlidir. Kullanılan bu ilaçların hastalığı tamamiyle geçirmediğini, ancak nöbet gelmemesini sağladığını ya da sayısını azalttığını bilmelisiniz. Bu nedenle aylardır nöbet olmuyor diye ilaç miktarını azaltmamalı ya da çocuğunuza vermekten vazgeçmemelisiniz. İlacın ne zaman kesileceğini ya da değiştirileceğini ancak doktorunuz bilir. Bazen kullanılan tek bir ilaç nöbeti kontrol altına alamayabilir. O zaman doktorunuz ikinci, bazen de üçüncü ilaç ilave edecektir. Çocuğunuzun geçirdiği nöbetlerle ve aldığı ilaçlarla ilgili kayıt tutarak doktorunuza yardımcı olabilirsiniz.
Epilepsi tedavisinin düzgün bir biçimde sürdürülmesi halinde de nöbetler devam edebilir. Tıbbın dev adımlarla ilerlediği dünyamızda hiçbir hekim epilepsili bir çocuğun anne-babasına tedavi ile nöbetlerin %100 kaybolacağını garanti edemez. Nitekim dünya istatistiklerine bakılacak olursa uygun tedavi şartlarında hastaların %60’ında nöbetlerin tümüyle ortadan kalktığı, %20’sinde tüm tedavi seçeneklerine rağmen nöbetlerin devam ettiği görülmektedir. Anne babanın hiç aklından çıkarmamaları gereken bir nokta, epilepsi çağdaş tıbbi tedavi yöntemleriyle yeterince kontrol altına alınamıyorsa orta çağın büyücülük yöntemleriyle hiç durdurulamaz.
Halen ilaçla tedaviye cevap vermeyen belli epilepsi türlerinde ülkemizde cerrahi tedavi olanakları geliştirilmektedir. |
|
|
| Epilepsi Tamamen Geçer mi? |
| |
| Bu soruya kesin bir cevap vermek imkansızdır. Çoğu vakada bu durum ergenlik çağına gelindiğinde geçebilir. Diğer vakalarda ise nöbetler maalesef hayat boyu sürer. Her bir birey için gelecekteki durumu şimdiden tahmin etmek mümkün değildir. Eğer çocuğunuzda nöbetler arka arkaya 2-4 yıl görülmezse, doktorunuz yapacağı genel bir durum değerlendirilmesinden sonra vereceği kararla ilacı 6-8 ay gibi uzun bir sürede kesebilir. Böylece olayın tekrarlanıp tekrarlanmayacağı beklenebilir. Nöbetler tekrarlamayabilir, ancak tekrarladıkları takdirde yeniden ilaç tedavisine geçilecektir. |
|
|
|
|
28 Nisan 2008 , Pazartesi
Kategori (Sağlık)
| |