Mynet | Blog Anasayfa | Email
Favorilerime Ekle | Giriş

Aşk

24 Eki

Erotik Öykü

Kara Delik
Yine cok içmişti, hayvanlar gibi ortalıkta geziyor, dürtüleri ile kendine yol buluyor, kadınlara gözünü ayırmaksızın saldırganca bakıyordu. Ortamdaki gürültü ve duman onu hedefinden alamazdı bir kere, ne de olsa birini becerecekti bu gece. O anda karşısında duran daha önceden fark etmediği varlığa bakakaldı. Her zaman yaptıgı gibi gözlerini aşağıya doğru kaydırdı. Siyah teni giymiş olduğu beyaz elbiseyle nefis bir tezat oluşturuyordu. Yüzü pek de güzel değildi ama vücudu, o ateş gibi yanan diri vücudu onun tüm kusurlarını gizliyordu, küçük göğüslerinin iri uçları dışarıdan kolayca fark ediliyordu. Hele kalçası! belinden sonra dışarıya doğru belirgin yuvarlak çıkıntı en umursamaz erkeği bile baştan çıkaracak kadar seksiydi. Adam ne kadar süre o kıvrıntılara daldığını bilmeksizin tekrar gözlerini aç bir çakalın ilk dişini geçirmeden önce avına baktığı gibi kızın vücudunda dolaştırmaya başladı. Kızın her ince ayrıntısına uzun uzun bakıyor, her bir kıvrımının ince ayrıntısını sanki hafızasında hiç bir zaman kaybolmayacak en gizli yerlere depoluyordu. Neden sonra gözgöze geldiklerinde kız umursamazca başını çevirdi, sanki yıllardır orada çalışan bir orospu değilde, eline erkek eli degmemiş bir genç bakireydi. Adam şaşırdı, ne yapacağını bilemedi, tekrar baktığında artık o siyah gözler ona bakmıyordu, etrafı ile ilgileniyor, ona pas vermiyordu. O zaman ağzının ne kadar çirkin olduğunu gördü, tipik zencilerde olduğu gibi dışarı çıkıktı maymuna benziyordu, göğüsleri de ne kadar küçük gözükmüştü şimdi, yoksa vaz geçmeli miydi ondan? Şöyle etrafına bakındı, bar çeşit çeşit her ırktan kadın kaynıyordu, zencisinden Çinlisine, Arabından Rusuna, zayıfından şişmanına, iri gögüslüsünden iri kalçalasına, ve bunların hepsi onun gibi bir erkeği yatağına atmak için deliriyordu.
     Biraz daha baktı etrafa, hatta biraz dolaşmaya alternatiflere bakmaya karar verdi. Nereye baksa güzel bir yüz, hoş bir ses, cezbedici kokuların cazibesi onu çekiyordu, ama o siyah kalçalar gözünün önünden gitmiyordu, onu tutmak, onunla bir olmak, onu becermek fikri sanki onu esir almıştı, evet artık başka kadın silik görünüyordu. Evet kararını vermişti, o bu gece kendisinin olacaktı.
Gözleri onu aradı, ama kafasını her seferinde bir başka yöne çevirdiğinde onunkiler yerine başka gözler vardı, kimi yeşil, kimi mavi, kimi de de kahverengi… Farklı da olsalar tek bir şey aynıyıdı, o davetkar bakışlar. Barın içerisinde onu aramaya karar verdi. Aslında pekte büyük bir yer değildi, ama şimdi ne kadar kalabalık ve büyük görünmüştü ona, insanların arasından geçerken iyice telaşlanmaya başladı, yoksa başka birisini bulmuştu? yoksa bir başka yere mi gitmişti? Telaşı heyecanını iyice artırıyor, onu kaybedeceğini düşünmek onu ürkütüyordu. Ne kadar aramıştı bilmiyordu, ama onu buldu, o şahane siyah vücut bir arkadaşıyla birlikte tam önünde duruyordu. Sanki çok zamandır görmemişti, nasılda özlemişti ona bakmaya, yine alamadı gözlerini ondan, baktıkça bakıyor, sanki kadının tüm kıvrımlarında geziniyor, içine giriyor, çıkıyor onu doyasıya tadıyordu. Gözlerini kaldırdığında yine çekingen gözleri ile buluşturamadı gözlerini. Kız gülümsemelerini önemsemiyor, takılmalarına aldırmıyordu. Adam da çekinmeye başlamıştı artık, kendini ve tavırlarını gözden geçirdi, yakışıklıydı, parlak siyah saçları kadınları cezbediyor, delici mavi bakışları ise ona bakan gözleri esir ediyordu, uzun boyu, kaslı vücudu her kadını baştan çıkaracak kadar bakımlıydı. Daha yeni kullandığı ceketini kolsuz gömleğinin üzerine giymişti, dar pantolunu küçük kalçalarını ortaya çıkarıyor, kızın tahrik ettiği organını belirginleştiriyordu. “Bırak bu kuruntuları” dedi kendi kendine ve ona doğru yürümeye başladı. Adam kadına yaklaştıkca güneşin çekim alanına girmiş bir göktaşı gibi adımlarını hızlandırmaya ve kadının sıcaklığını hissetmeye başladı. Gözlerini gözlerinden ayırmadı, henüz 1 dakika geçmemişti ki konuşmaya başladılar. Başka bir ırktan birinin kendi lisanını konuşması adamı şaşırtmıştı ve bir o kadar da etkilmişti, ama bir türlü kızın ne dediğini tam olarak anlayamıyor ve bazen söylediklerini kaçırıyordu, aslında konuştuklarına ve konuşacaklarına da pek aldırmıyordu, aklı sadece ondaydı ve bir anca önce onunla birlikte olmak istiyordu. Bir kaç içki ve sohbetden sonra vakit daha geç olmadan adamın evine gittiler, kız bütün çekingenliğini üzerinden atmış, alkolün de etkisi ile iyice kendinden geçmişti. Adam kapıyı kapar kapamaz kız arkasını döndü ve daha adam kapıdan uzaklaşamadan vücudunu yavaşca ona yasladı. Adam yol boyunca sevişmelerini hayal ederek geçirmiş, ateş gibi yanan aleti iyice kalkmıştı, onu kızın vücuduna yasladı, kız tutkunun tadını almışcasına ağzını hafifce araladı, adam duraklamaksızın dudaklarını siyahımsı kırmızı dudaklarla birleştirdi. Ne kadardır öpüştüklerinin farkında değildi ama kız ansızın vücudunu ondan ayırdı ve karşısına geçti, zaten vücudun çokca kapatmayan beyaz seksi elbisesini yavaş yavaş çıkarmaya başladı. Omuz kopçalarını o kadar yavaş hareketlerle çıkarıyordu ki adam bir an zamanın durduğunu zanetti, aslında kalbi çok da hızlı atıyordu. Kızın sakinliği ve hareketlerindeki yavaşlığı adamı iyice azdırmıştı, kendisine kendine olamayarak elbisesini üzerinden almak için atıldı. Kızın kontrolü bırakmaya niyeti yoktu, küçük bir adımla geri çekildi ve adamdan beklemesini istedi. Kız ellerinde tuttuğu iki omuz kopçasını da açtıktan sonra yavaşca elbisenin uçlarını elinden bıraktı, saten elbisesi vücudun her kıvrımına eşlik ederek nazikçe yere döküldü. Sadece küçük bir külot ile önünde çıplak kalan kızın vücudu adamı tamamıyla çıldırmıştı, titreyen elleri ile gömleğinin düğmelerini çözmeye çalışıyor, pantonun fermuarını beceriksizce açmaya çabalıyordu. Her çabası kıyafetini çıkarmasını dahada zorlaştırıyor, onu iyice acemileştiriyordu. Kız yavaşca adamın çıplak göğüsüne dokunduğunda, adamın kalp atışları elinde zonkluyor, kızın arzularını arttırıyordu. Kız heyecanını dinginleyerek adamı soydu ve çıplak olan vücudunu adama yaslayarak onu öpmeye başladı. Adam biraz sakinleşmiş ve şuurunu tekrar kazanmıştı, kızı kucakladığı gibi yatağına götürdü. Kızı yatağa yavaşca indirirken biraz sonra sahip olacağı vücudunun yuvarlak hatlarına kısa bir göz attı. Boynundan almaya başladığı küçük öpücüklerin sayısı aşağılara doğru indiğinde iyice artmış ve sıklaşmıştı, onun bacak arasını yalarken kızın iniltileri iyice artmış daha davetkar olmuştu. Vücudu aldığı zevkle bir yay bir gibi gerilip öne atılırken, adam umursamazca keyif aldığı işine devam ediyordu. Kız vücudunun devinimlerine artık hakim olamıyor, adama üzerine gelmesi için yalvarıyordu. Adam yavaş hareketlerle kızın üzerine çıktı, yavaş yavaş içine girerken kızın çığlıkları iyice arttı, adam kızın içinde gidip gelirken bir yandan da vücut renklerinin tezatını izliyor, onların ahengi onu iyiden iyiye cezbediyordu, beyaz vücudunun kadının kara bedeniyle birleşmesi onu iyice tetikledi, hızlandığında kızın çığlıkları gecenin sessizliğini yırtmaya, güdüsel sert hareketleri ritmik bir gürültü ile karyolanın duvara sertce çarpmasına sebep oluyordu. Kızın vücudu son kez gerilidiğinde adam çoktandır boşalmış olmanın utancı içindeydi. Kız gülümseyerek ona baktı, günübirlik bir satılık aşktan öte aşıklar gibiydiler, hiçbir şey konuşmadan öylece uykuya daldılar.
Adam gözünün içine giren güneş ışıkları ile uyandı, dün gece bütün canlılığı ile gözünde belirdi, onu öpmek için arkasını döndüğünde karısı gözlerini açtı ve ona sevgiyle selamladı “Günaydın canım”

"1" Olmak
“X” ile “Q” öyküdeki yerlerini almak için sabırsızlanıyorlardı. “Q” olan, “Y” olmayı bile kabul etmiyordu, Türkçe bir karşılığı olmasından korktuğu için… Tanınmamak istiyorlardı, sıradan olmalılardı ve anlamsız…
X bir kadındı, Q ise bir erkek… Cinsleri, cinsellikleri bu öykü için onların en önemli nitelikleriydi. Birleşip doğanın dengesini, daha doğrusu “bilinmezliğini” oluşturmuşlardı. X o gece öğrendi kadın olmayı, oysa Q çoktan beridir “erkek”ti. Aralarındaki o büyük fark o gece kendini gösterdi. Belki de bu yüzden “o gece” ikisi için farklı anlamları barındırdı içinde ya da Q için anlamsızlığını…
X karışıktı, karmakarışık… Hiçbir şey hayal ettiği gibi değildi. Beyaz ve pembenin yerini, kırmızı ve siyah almıştı şimdi. Ne mum ışığı ne küçük, sıcak dokunuşlar… Ne doğru zaman, doğru kişi geyiği… Her şey öylesine yanlış ve mide bulandırıcıydı belki. Oysa X o gece öğrenmişti kadın olmayı. Önemli değil miydi?
O gece gördü ilk kez, tek parça haline gelip bütünü oluşturmayı. İlkler özeldi, önemliydi, ki öyle olmalıydı, X için… Oysa umurunda mıydı yaşananlar Q’nun? Sigarasını yaktı, içti keyifle. Dumanlar ağzından çıkıp tavana ulaşırken, hiçbirinin halka olamayışını seyretti X. Hayal kırıklığına uğradı… Ve Q bir kez bakıp gülümsedi yüzüne. Durmadan şarkı söyledi sönene kadar ışıldayan turuncusu..

“Seeeeevdiiiimm biir genç kadınııııı!!!!!”

Kıyamadı X için tek bir sözcük bile sarf etmeye…
Sırtını dönüp uyudu Q, pembe ve beyaz geceye. Hiçbir şey olmamış gibi… Yanında bir avuç dolusu kanla bir türlü uyuyamayan, kıvranıp duran da X’ti. Ne olsa, X için ilkler önemliydi. İlk aşk, ilk acı, belki de ilk yalan… Kalbi kırılmıştı, canı acımıştı, ama onun umurunda mıydı? Q o kadar kötü, o kadar acımasız, o kadar duygusuzdu ki; X’e bir bardak su bile getirmedi yanı başındaki çölde kupkuru olmuşken. Üstelik horluyordu ve bu davranışı bir öykü karakterine yakışmayacak kadar insaniydi. Hem gözleri parlamıyordu X’e bakarken, elleri sihirli değildi dokundukça kapatacak yaraları… Yanında koskoca bir yalanla uyuyamıyordu şimdi X. Ve gece uzundu, X susuzdu, Q horluyordu. Her şey anlamsızdı kısaca…
Alelade bir gece içinde ne çok şey değişmişti. Öyle ya! X o gece kadın olmayı öğrendi. Ve kadınlık görevini yerine getirdikten sonra erkeğine sırtını dönüp uyumayı, aynı karenin içinde ondan korkarcasına kaçmayı… Dokunsa tenine, yanarmış sanki… Ona sarılmaması, saçlarını okşamaması, elini tutmaması gerektiğini öğrendi. Hiçbir ayrıntı düşünülenlerle örtüşmüyordu. Q’nun yanında ona değmeden yatan sanki ucuz bir sokak fahişesiydi…
X bütün bunları öğrenirken, Q zaten “erkek”ti. Öteden beri… O, hep erkekti. Doğuştan getirmişti bu niteliği, öğrenmesi gereken bir vasıf değildi… Peki X neden çabalıyordu bu kadar, kadınlığı öğrenebilmek için? Kadınlığını yaşamak içgüdüsel değil miydi? Buna rağmen neden başaramadı, mutlu olamadı? Bilemedi…
Q nereden bilirdi X’in dokunulmaz hayallerini? Bilse ne yazar? Bilse de onları seyreder miydi yine X’in gözleriyle? Hayır… Gerçi X de kaçardı düşlerinden, hep. A karakterini özlerken, B’ye koşardı. Sonra apar topar B’den kaçarken kendini C’de bulurdu. Hep A’yı ararken bulduğu ya D ya E olurdu. X hep kaybeder, kaybolurdu…
Sayılardan en çok “1”i severdi. “1” onun literatüründe “A”ya tekabül ederdi zaten… Yanında horul horul uyuyanın A olmasını istedi birden. En büyük hayaliydi A’ya kavuşmak ve “1” olmak onunla. Oysa yanında yatan karaktersiz Q bütün bunlardan bihaberdi…
Toplumun X’e verdiğiyle, X’in erkeğine verdiği büyük bir tezat oluşturuyordu. Şimdi X, bir de annesi adına büyük bir acı duydu. Bu öykü biraz daha devam etse, anne olmak da bu kadar kolay mıydı yani? En güçlü, en değerli varlık olmak… İkiden bir olup, can vermek mucizevi bir organizmaya… X’in babası da öylesine bir Q muydu annesi için? Bütün anneler hep A’yı mı aradı? Kaçı buldu, kimbilir? Yoksa birçoğu bulamadı mı X gibi? Hepsi yalancı mıydı en az onun kadar?
X ne kadar da çaba verdi içinde “pişman” sözcüğünün geçtiği tümceler kurmamak için. “Acı çekmek”le, “Pişman olmak” arasındaki o incecik çizginin üstünde yürümeye çalışırken, can çekişirken, belki de bir cambaz kadar başarılı değildi.
Bütün bunları o un ufak beynine sığdırmaya, hayatı muhakeme etmeye çalışınken X yorgun düştü. Ağladı ve üşüdü. Yanında sımsıcak, sımsıkı kollarıyla Adem’i uyurken Havva olmayı diledi, onu da beceremedi. Tanrı’m X ne kadar değersizdi, Q ne kadar duyarsız… Böylesine ucuz muydu bedeni? Dahası, bir bedene paha biçilebilir miydi? Ruhu da bu denli satılık mıydı yoksa? Ne de kolay olmuştu geceyi siyaha boyamak bir çırpıda… Siyah, karanlığın işbirlikçisiydi.
Sayılardan en çok “1”i severken ve durmadan “A”yı ararken, neden Q’yla 1 olmuştu X? Ve neden bu kadar yalancıydı, neden bu kadar mutsuz?
Uyumalısın X! Artık U-YU!!

X uyandığında Q yanında yoktu. Ne günaydın ne hoşça kal vardı Q’nun literatüründe de… Bu öyküde yer aldığından bile hiç haberi olmadı. Q kocaman bir yalandı. Bütünüyle… Y olmak istememesi de palavraydı üstelik. X zaten doğuştan yalancıydı. Hem yalancıydı hem kandırıldı. Canı yandı. X hep A’yı aradı, sanırım bulamadı. Sayılardan “1”i kaybetti o gece, kadın olmayı öğrendi…

Hala “A”yı Ararken…

X, hayalindeki adamı yanındaki vasıfsız öznede yaşarken ruh hastası olmasına ne kadar kalmıştı acaba? Ramak?
Bir varmış bir yokmuş… Bu bir masal değildi ki, yani aslında hiç yokmuş. Sayılardan “1”, artık olamazmış zaten.
X, kazık kadar bir çocuk olmuş. “Kazık” yanlış bir sözcük değil mi? Karmaşık…
Aşkı kitaplardan, seksi filmlerden öğrenmeye çalışırken; “1”ini kaybeden X, A’yı bulmak için hala umutluymuş nedense…
A’yı daha önce hayal meyal, bir an bulup yitirdiği mekana bırakmış kendini. Yine bir Q kur yaparken X’e, D yanında bitivermiş. X zorlanmamış, üç hamlede onu yenmiş. “A”yı aradığı yerde kendini kaybetmiş. D’yi bulmuş gibi yapıp, tıpkı sayılardan “1” gibi “A”yı da yok etmiş. BİTMİŞ…

24 Eki

Hikayeler

1)Evlilik

 Almitra sözü aldı ve sordu:

   - Peki Üstad; evlilik nedir?

   Cevap şöyle geldi:

   - Siz birliktelik için doğmuşsunuz. Ölüm meleğinin beyaz kanatları sizi ayırana kadar ayrılmayacaksınız. Allah’ın sessiz tanıklığında bile beraber olacaksınız. Ama birlikteliğinizde mesafeler bırakın; bırakın ki, cennetin rüzgârları aranızda dansedebilsin…

   Birbirinizi sevin ama, aşk tutsaklığı istemeyin..

   Bırakın, aşk, ruhunuzun kıyılarına vuran dalgalar gibi olsun…

   Birbirinizin bardağını doldurun ama aynı bardaktan içmeyin; ekmeğinizden verin birbirinize ama aynı somundan ısırmayın…

   Birlikte şarky söyleyin; lâkin birbirinizi yalnız bırakmayı da bilin. Sazın telleri de yalnızdır ve armoni içinde aynı melodiyi seslendirir…

   Birbirinize kalbinizi verin ama karşılıklı kilitleyip saklamak için değil!

   Sadece hayatın eli o kalbi saklar!

   Birlikte durun, ama yapışmayın; tapınakların sütunları da bitişik değildir!..

   Ve meşe ile çınar birbirlerinin gölgesinde büyümezle.

2)Ona  Sevdiginizi Söyleyin

Öğretmen, yetişkin sınıflardan birisine şöyle bir ödev verir:

    - "Sevdiğiniz birine gidin ve ona kendisini sevdiğinizi söyleyin."

    Bir sonraki dersin başında ise öğrencilerden birisi söze şöyle başlar:

    - Geçen hafta bize bu ödevi verdiğinizde size sinirlenmiştim. Bu sözleri söyleyebileceğim hiç kimsenin olmadığını düşünüyordum. Eve giderken bir anda yüreğimin sesine kulak verdim. İşte o zaman kime "Seni Seviyorum" diyeceğimi anladım.

    Bundan beş yıl önce babamla aramızda bir tartışma geçmişti ve o günden bu yana bu sorunu çözememiştik. Önemli aile toplantılarının dışında birbirimizi görmemeye çalışıyorduk ve hemen hemen hiç konuşmuyorduk. Eve vardığımda babama kendisini çok sevdiğimi söylemeye hazırdım. Bu kararı almak bile üzerimden büyük bir yük kaldırmıştı. Saat 5:30′da annemle babamın evinin kapısını çaldığımda kapıyı babamın açması için dua ettim. Çünkü kapıyı annem açarsa kendimi tutamayıp, ona kendisini sevdiğimi söylemekten korkuyordum. Fakat Allah yardım etti ve kapıyı babam açtı. Hiç zaman kaybetmeden eşikten adımımı attım ve :

    - "Baba, buraya seni sevdiğimi söylemeye geldim" dedim. Babam sanki bir anda başka bir adam olmuştu. Yüzündeki ifade yumuşadı, kırışıklıklar yok oldu ve ağlamaya başladı. Kollarını açtı, beni kucakladı ve bana :

    - "Ben de seni seviyorum oğlum, ama bunu hiçbir zaman dile getirmedim" dedi.

    Fakat sizlere asıl anlatmak istediğim esas nokta bu değil. Babamı ziyaretimden iki gün sonra babam bir kalp krizi geçirdi ve hala hastanede. Şimdi yaşam savaşı veriyor. Şimdi sizlere şu mesajı vermek istiyorum:

    - "Yapmanız gerektiğine inandığınız hiçbir şeyi ertelemeyin. Ya babama olan sevgimi ifade etmek için hala bekliyor olsaydım? Yapmanız gerekeni hemen yapın, hiç beklemeden…

3)

İşte Aşk
Bir otobüs durağında karşılaşmışlardı ilk kez….

Biri tıpta okuyordu, öbürü mimarlıkta. O ilk karşılaşmadan sonra, bir kere, bir kere, bir kere daha karşılaşabilmek için, hep aynı saatte, aynı duraktan, aynı otobüse bindiler. Gençtiler, çok genç… Birbirileriyle konuşacak cesareti bulmaları biraz zaman aldı ama sonunda başardılar.

    İkisi de her sabah otobüse bindikleri semtte oturmuyorlardı aslında. Delikanlı arkadaşında kaldığı için o duraktan binmişti otobüse, kız ise ablasında…. Sırf birbirilerini görebilmek için, her sabah erkenden evlerinden çıkıp, şehrin öbür ucundaki o durağa, onların durağına geldiklerini, gülerek itiraf ettiler bir süre sonra…

    Okullarını bitirince hemen evlendiler. Mutluydular hem de çok mutlu…

    Bazen işsiz, bazen parasız kaldılar ama öylesine sıkı kenetlenmişti ki yürekleri ve elleri hiçbir şeyi umursamadılar. Ayın sonunu zor getirdikleri günlerde de ünlü bir doktor ve ünlü bir mimar olduklarında da hep mutluydular. Zaman aşımına uğrayan, alışkanlıklara yenik düşen, banka hesabında para kalmadığı için ya da tam tersine o hesabı daha da kabarık hale getirmek uğuruna bitip-tükeniveren sevgilerden değildi onlarınki… Günler günleri, yıllar yılları kovaladıkça sevgileri de büyüdü, büyüdü… Tek eksikleri çocuklarının olmamasıydı. Zorlu bir tedavi sürecine rağman çocuk sahibi olmayınca, "bütün mutlulukların bizim olmasını beklemek, bencillik olur" diyerek devam ettiler hayatlarına. Çocuk yerine, sevgilerini büyüttüler… "Senin için ölürüm" derdi kadın, sımsıkı sarılıp adama ve adma "Hayır, ben senin için ölürüm" diye yanıt verirdi hep…

    Bazen eve geldiğinde, aynanın üzerinde bir not görürdü kadın, "Bir tanem, kütüphanenin ikinci rafına bak…." Kütüphanenin ikinci rafında başka bir not olurdu, "Mutfaktaki masanın üzerine bak ve seni çok sevdiğimi sakın unutma" Mutfaktaki masadan, salondaki dolaba sevgi dolu notları okuya okuya koşturan kadın, sonunda kimi zaman bir demet çiçek, kimi zaman en sevdiği çikolatalar, kimi zaman da pahalı armağanlarla karşılaşırdı… Aldığı hediyenin ne olduğu önemli değildi zaten….

    Hayat ne kadar hızlı akarsa aksın, işleri ne kadar yoğun olursa olsun hep birbirlerine ayıracak zaman buluyorlardı bulmasına ama kırklı yaşların ortalarına geldiklerinde, daha az çalışmaya karar verdiler. Adam, hastaneden ayrıldı ve muayenehanesinde hasta kabul etmeye başladı. Kadın da mimarlık bürosunu kapadı ve sadece özel projelerde görev aldı. Artık daha fazla beraber olabiliyorlardı.

    Bir gün sahilde dolaşırken, harap durumda bir ev gördü kadın, üzerinde "satılık" levhası asılı olan. "Ne dersin, bu evi alalım mı?" dedi adama. "Bu viraneyi yıktırır, harika bir ev yaparız. Projeyi kafamda çizdim bile. Kocaman terası olan, martıları kahvaltıya davet edeceğimiz bir deniz evi yapalım burayı…" "Sen istersin de ben hiç hayır diyebilirmiyim?" diye yanıt verdi adam. "Amerika’daki tıp kongresinden döner dönmez ararım emlakçıyı… Kaç para olursa olsun, burası bizimdir artık…."

    Sadece bir hafta ayrı kalacaklarını bildikleri halde, ayrılmaları zor oldu adam Amerika’ya giderken. Her gün, her saat konuştular telefonla. Gözyaşları içinde kucaklaştılar havaalanında. Fakat birkaç gün sonra, kocasında bir tuhaflık olduğunu fark etti kadın. Eskisi kadar mutlu görünmüyor, konuşmaktan kaçınıyordu. Onu neşelendirmek için, sahildeki evi hatırlattı ve çizdiği projeyi verdi kadın ama hiç beklemediği bir cevap aldı: "Canım, o ev bizim bütçemizi aşıyor. Sen en iyisi o evi unut…"

    Mutsuzluk, mutluluğun tadına alışmış insanlara daha da acı, daha da çekilmez gelir. Kadın, hiç sevmedi bu beklenmedik misafiri. Derdini söylemesi için yalvardı adama, "Senin için ölürüm, biliyorsun, ne olur anlat" diye dil döktü boş yere… Yıllardır sevdiği adam, duyarsız ve sevgisiz biriyle yer değiştirmişti sanki. Ona ulaşmaya çalıştıkça, beton duvarlara çarpıyordu kadın, her çarpmada daha fazla kanıyordu yüreği…

    Bir gün, çocukluğunun, gençliğinin ve bütün hayatının birlikte geçtiği arkadaşına dert yanarken, "Artık dayanamıyorum, sana söylemek zorundayım" diye sözünü kesti arkadaşı. "O, seni aldatıyor. İş yerimin tam karşısındaki restoranda genç bir kadınla yemek yiyiyor her öğlen. Sonra sarmaş dolaş biniyorlar arabaya…."

    - "Sus, sus çabuk, duymak istemiyorum bu yalanları" diye bağırdı kadın. Onca yıllık arkadaşını, kendisini kıskanmakla suçladı…. Ertesi gün, öğle vakti o restoranın hemen karşısında bir köşeye sindi sessizce ve peri masallarının sadece masal olduğunu anladı… Kocasının eskiden aynı hastanede çalıştığı genç çocuk doktorunu tanıdı hemen. Bazen evlerinde ağırladıkları kadına nasıl sarıldığını gördü adamın…

    Akşam kocası eve gelir gelmez, bazen bağırıp, bazen ağlayarak, bazen ona sımsıkı sarılıp bazen de yumruklayarak haykırdı suratına her şeyi. İnkar etmedi adam. Zamanla duyguların değişebildiği, insanların orta yaşa geldiklerinde farklılık aradığı gibi bir şeyler geveledi ağzında ve bavulunu alıp gitti evden. Kapıdan çıkarken, "son bir kez kucaklamak isterim seni" diyecek oldu ama kadın, "defol" dedi nefretle…

    İlk celsede boşandılar… Modern bir aşk hikayesinin böyle son bulmasına kimse inanamadı. Arkadaşlarının desteğiyle ayakta kalmaya çalıştı kadın.

    Adamın, sevgilisiyle birlikte Amerika’ya yerleştiğini öğrendi. Bazen yalnız kaldığında, onu hala sevdiğini hissedince, ağlama nöbetleri geçiriyor, aşkın yerini, en az onun kadar yoğun bir duygu olan nefretin alması için dua ediyordu.

    Aradan bir yıl geçti… Her şeyin ilacı olduğu söylenen zaman bile, kadının derdine çare olamamıştı. Bir sabah, ısrarla çalan zilin sesiyle uyandı. Kapıyı açtığında, karşısında o kadını gördü. "Sen, buraya ne yüzle geliyorsun" diye bağırmak istedi ama sesi çıkmadı. "Lütfen, içeri girmeme izin ver, mutlaka konuşmamız gerekiyor." dedi genç kadın. Kanepeye ilişti ve zor duyulan bir sesle konuşmaya başladı:

    - "Hiçbir şey göründüğü gibi değil aslında. Çok üzgünüm ama o bir saat önce öldü. Geçen yıl Amerika’daki kongre sırasında öğrendi hastalığını ve yaklaşık bir senelik ömrü kaldğını. Buna dayanamayacağını, hep söylediğin gibi onunla birlikte ölmek isteyeceğini biliyordu. Seni kendinden uzaklaştırmak için, benden sevgilisi rolünü oynamamı istedi. Ailesine de haber vermedi. Birlikte Amerika’ya yerleştiğimiz yalanını yaydı. Oysa ilk karşılaştığınız otobüs durağının karşısında bir ev tutmuştu. Tedavi görüyor ve kurtulacağına inanıyordu ama olmadı. Gece fenalaşmış, bakıcısı beni aradı, son anda yetiştim. Sana bu kutuyu vermemi istedi…"

    Gözlerinden akan yaşları durduramayacağını biliyordu kadın. Hemen oracıkta ölmek istiyordu. Eline tutuşturulan kutuyu açmayı neden sonra akıl edebildi. İtinayla katlanmış bir sürü kağıt duruyordu kutuda. İlk kağıtta, "Lütfen bütün notları sırayla oku bir tanem" diyordu… Sırayla okudu; "Seni çok sevdim", "Seni sevmekten hiç vazgeçmedim", "Senin için ölürüm derdin hep, doğru söylediğini bilirdim." "Fakat benim için ölmeni istemedim" "Şimdi bana söz vermeni istiyorum." "Benim için yaşayacaksın, anlaştık mı?" son kağıdı eline alırken, kutuda bir anahtar olduğunu gördü kadın… Ve son kağıtta şunlar yazılıydı:

    "Sahildeki evimizi senin çizdiğin projeye göre yaptırdım. Kocaman terasta martılarla kahvaltı ederken, ben hep seni izliyor olacağım…."

10 Eki

güzel söz

her yolculuk bir hüzündür
siyah beyaz başlangıçlar
ve arta kalanlar..

09 Eki

Anı2

GEÇMİŞİ BİRİKTİRMEK

 
Geçmişi biriktiriyoruz, gelecekteki güzelliklere inat eder gibi. Geçmişteki acılarımızı pişmanlıklarımızı topluyoruz. İçimizde daimi olarak onlarla yaşıyoruz, bu yüzden gelecekteki mutluluklarımıza adeta set çekiyoruz.
Tamam; belki unutulmuyor, tamamen silinmiyor hafızalardan ama her günü geçmişle yaşamak hem bizi hem çevremizdekileri geride kalmış duygularla yaşamaya mecbur ediyoruz. Geçmişimizdeki hatalar, kayıplar, aldatılmışlıklar hep bu güne ve geleceğe şüpheyle bakmamıza ağır yargılamamıza her yaşadığımız tekrarlanacakmış gibi düşünmeye zorlamıyor mu bizi?
Kendimizi de yanımızdakilerle birlikte biraz karamsarlığa biraz yalnızlığa sürüklemiyor muyuz? Neden o zaman hep geçmişteki yanlışlar ve hatalar biriktiriyoruz da sonunda öğrendiklerimizden kendimize bir pay çıkararak mutlu olmayı denemiyoruz?
Belki bazılarımız için bunu yapmak çok zor; yani geçmişi bırakarak geleceğe ve bu güne bakmaya çalışmak.
Tamamen geçmişlerimizi silmekten bahsetmiyorum, sadece en aza indirmeye çalışarak bu günü yaşamaya uğraşalım diyorum. Unutmayalım ki her fırtınadan sonra mutlaka güneş doğar, bu güneşi görebilmek varken neden bir mağaraya gizlenip hala fırtınadaymış gibi yaşayalım. Yaptığımız hayatımızda geçmişi biriktirmek ve kendimizi yargılamak, bu sebeple de  geçmişte bizi üzen olaylara, kişilere karşılık, kendimizi ve bizi sevenleri yıpratmak. Korkularımızı, acılarımızı, şüphelerimizi bir kapının ardına kilitleyip anahtarını şöyle bir yere kaldıralım ki ne bizim, ne de başkalarının o kapıyı açmaları kolay olmasın. Kolay  olan tek şey geçmişten biriktirdiğimiz güzellikler ve umutlarımız olsun ki bu günümüzden, geleceğe  mutluluk bizimle olsun.
Bunu başaramayacağını düşünenlere bir önerim var ilk bakışta belki saçma gelecek ama sadece gözlerinizi kapatın ve düşünün. Bir saat için kendi cenaze töreninizi düşünün. Geride bıraktıklarınızı geçmişten biriktirdiğiniz pişmanlıklarınız ve arkanızda kalanlar. Sonra da sizin için üzülen insanlara ve sizi sevenlere bir bakın, bakın bakalım geçmişi biriktirerek kaybettiğiniz zamana, mutluluklara değecek mi? Yaşadıklarınız…
Belki de şimdi tam zamanı bırakın geçmişi biriktiği yerde bir sandıkta tatlı anlar olarak kalsın.
Şimdi düşünün bakalım ne kadar geçmiş biriktirdiniz? Elinizde ne kaldı. Ama mutlu, güzel ve huzur dolu…
Dostlarla ve tüm insanlarla hep iyiye, hep güzele doğru aydınlık bir kapı açılsın…
09 Eki

Anı1

 


Günü güneşten evvel yakaladım…

 
Düşünüyorum da çocukluk dönemlerimde filmlerdeki yaşamlar, acılar, çelişkiler hep bana çok uzak çok farklı gelirdi. Böyle konuları nasıl bulduklarını düşünür bazılarına da gülerdim. Hadi canım bu kadar da olur mu? gibisinden. Ama zaman insanlara o kadar farklı olaylar yaşatıyor ki! işte o zaman o gülüp geçtiğimiz, abartılı bulduğumuz konularla yaşar hale geliyoruz.
Geçmişe dönüp baktığım zaman, bu günkü yaşıma rağmen yaşadıklarımın gerçektende bir filime değil de bir çok filime konu olabilecek kadar çok olduğunu görüyorum.
Hayat ve zaman ortak bir şekilde insana her gün farklı sürprizler, acılar, mutluluklar veriyor. Ama tek ve en önemli gerçek yaşananlar ne olursa olsun hayat her zaman bir ucundan yakalamak için harcanan çaba ve istek.
Her an için insanların tutunabilecekleri bir şeyler bulabilmesi, tıpkı Polyana’nın mutluluk oyunu gibi belki biraz kendini avuntu, belki de yaşamın zorluklarının arasında saklı kalan küçük kırpıntılar bulabilme isteği.
Yaşantım boyunca yaptığım hiçbir şeyde sonucu ne olursa olsun pişmanlık duymamayı ve dönüp arkaya bakmamayı öğrendim. Ama bunu yapabilmek için uzun bir zaman ve farklı zorluklardan geçmem gerektiğini şimdi anlıyorum. Bu gün hayatımın her saati her dakikası için bir renk açtım diyebilirim. Bu renkler o kadar çok ki bir ressamın bile tuvalinde kullanabileceğinden fazladır sanıyorum.
Hayatımdaki her insan için bir renk, bir sayfa ve bir zaman ayırmam gerektiğine inanıyorum. ama zaman zaman renkleri ben bile bazen birbirine karıştırıyorum!…
09 Eki

Anılar

Seni tarif etmek 

 Bir şarkı vardır bilirsin!"uzun yıllar bekledim,hakikat oldu rüyam," tıpkı bunun gibi.Bugün seni gördüğümde bunları hissettim.Yeşil gözlerine baktıkça kıyamadım daha fazlasına.Kıyamadım daha fazla incinmesine,kaçamak bakışlarına,ürkek! ama bir o kadar da ışıl ışıl.
Yüreğimde ki bütün ateşi sana göstermekti sadece bütün amacım.Rüzgarın, ormanda kaybolan bir kelebeğe yön vermesi çıkışı bulması için tepeye savurması ve bütün hızıyla konacağı çiçeği göstermesi gibi,bende sana sevgimi göstermek istedim.Elinden tutup,yüreğimin atışını hissettirmek istedim hayasızca.
Biliyormusun! seni gördüğümde ne hissediyorum? Anlatayım;Üzgün,bitkin bir günün sonunda sabahı beklersin ki yeni doğacak gün bir umut,heyecan olacaktır.Bu da insanı düzlüğe çıkaracaktır.Merakla ,sabırsızca beklersin.Önce gün ağarır, koyu lacivert gece açık kurşuni renk alır.Ve beklersin esas rengi ! altın sarısı bir renk çıkar doğudan,bütün gökyüzü değişmeye başlar.Sonra yaşadığımız dünya ya hayat veren onsuz olamayacağımız,onun varlığıyla ısındığımız Güneş! çıkar.Sonra renk mavi olur uzunca bir süre bu ikili hep beraberdir.Birbirini tanırlar etraflarına sıcaklık ve neşe katarlar.İşte ben Güneş’in ilk doğuşunun rengini saçlarına,Güneş’i o güzel gözlerine,yüzünü ise gökyüzüne benzetiyorum.Onlarsız olmuyor ,düşünemiyorum…..

Sevgiye kalbini kapatma ,
Gözlerin bir çift güneş,
Saçların altın sarısı
Yüzün benim gökyüzüm,
Sen benim uçsuz bucaksız diyarımsın,
Sen benim söyleyemediğim şarkımsın.

09 Eki

Mektup

Seni seninle yaşamak…

        Bir rüyadaydın. Oysa hiç uyanmak istemediğim uykumdan. Avuçlarımı yakacaktı sıcaklığı sevginin, gözlerimden yaş olup uçacaktı mutluluğum. Sonsuzluğu bulmuş gibi yaşayacaktım seni doyasıya; ne oldu birden.
Sıcaklığın gün geçtikçe yerini şüphelere, saçma kızgınlıklara bıraktı. Hani içim titrerdi seni her görüşümde sende gülen gözlerle işleyecektin ta içime, ruhumun ta derinliklerine, soran gözlerle değil de.
Peki şimdi bu bir türlü soramadığın benimde cevaplayamadığım,aydınlığa çıkamayan sorular neden aramıza set kuruyorlar. Atlanmaz uçurumlar mı oluyorlar. Oysa kanatlarımız vardı, en yüksek tepeleri aşacak, yüreğimiz vardı birbirimize açacak. Şimdi karanlıktan korkan çocuklar gibi, birbirimizden korkuyor olduk. Sormanın, cevaplamanın açıklığını saklar olduk, birbirimize verip aldığımız sıcaklığı sayfalara, satırlara, rüyalara bırakır olduk.
Kanatlarımızı dürüstlükten, cesaretimizi sevgimizden, sıcaklığı birbirimizden alıyorduk değişen bir şey yok sadece sonuçlanmayan sorular.
Ellerine dokundukça titreyen bedenimi, ancak senin sıcak kollarının verdiği güven durduruyordu. Kalbimin durmamasını gözlerinde parlayan ışık ve korkumu sesindeki güven.
Bir fısıltı gibisin karanlıkta kulaklarımda çınlayan, ruhumu, duygularımızı okşayan ve kanımda damla damla akan.
Aynı çatı altında aynı havayı solumak, aynı kadehten yudumlamak ve hayata aynı gözle bakmak. Bir bedende iki can olmak. İki ayrı bedende tek bir kalp olmak. İsteğimiz çok muydu yaşamdan. Biraz huzur, umut ve mutluluk yaşanacak olan yarınlardan. Korkmadan yalandan, ayrılıktan, acıdan sonsuz bir dostluk yüreklerimizde.
Aynı anda içimizi yakıp kavuran, sarılınca tek bir beden olma arzusu, dolup dolup taşan duygular; senden bana benden sana sıcak duygular.
Büyük nehirler gibi coştukça coşan bir akıntıyla sana doğru çağlarken…sevginle hasretini aynı anda yaşıyorum.
Bazen rüyalarım bölünüyor, gerçek dünyadan ayrılıyorum. İşte o zaman bir tanem korkuyorum. Korkuyorum; karanlıktan, yalnızlıktan ve kaybetmekten. İnsan güzellikleri kaybetmekten korkar ya! İşte aynen öyle korkuyorum.
Karanlık odamda parlayan bir ışığın gölgesindesin, içimi ısıtan her damlada, kulağımdaki fısıltıda, yastığımdaki gözyaşımda…
Sıcaklığı yakıyor tenimi avuçlarının. İçimden sana koşmak taşmak geliyor. Sonra da beni durduran korkularım. Aşırı sevgimden doğan korkularım ya da sebepsiz yere kaybetme korkularım.
Şimdi ben sonsuzlukta yaşıyorum mutluluğu seninle. Gözlerindeki pırıltı aydınlatıyor gönlümü ve gecenin bir saatinde rüyamdan kalkıp, gölgenle kucaklaşıp fısıltılarını dinliyorum ve onları sadece kendime saklıyorum.
Gün doğunca da ilk sana günaydın diyorum. Gece ise; en son, seni öpüyorum yastığıma başımı koymadan fısıltılarını bekliyorum uykumun yarısında, sıcaklığını yakalamak ve seni doyasıya sarmak için.
Ufak kaçamakları fırsat biliyorum tenine dokunup kokunu almaya ve doyasıya omzuna yaslanmaya. Ama o özlemle sarılan sarıldığı zaman beni ta içine, yüreğine kadar alan kollarının arasında kaybolmak zamanı unutmak ve öylece orada kalmak.
Kayıtsız,şartsız, sorunsuz ve doyasıya damla damla, kana kana bir bedende iki can, iki ayrı bedende tek bir kalp gibi çarpmak, gözlerinde bir damla yaş, yüreğinde umut ve avuçlarında sıcaklık olmak.
Sonsuzmuşçasına kollarında kaybolup zamanı unutmak. Tek istediğim bu yani sadece seni seninle yaşamak.

09 Eki

Mektup

Ay yüzlüm,yağmur gözlüm seni beklerken…

Sen giderken sigarandan bir nefes , dudaklarından tek hece bile çıkmadığı yerde simdi yüreğinin hasret dumanı tütüyor.Usta ressamın gözü kapalı tuvalini yerleştirip işini nasıl kusursuzca yapıyorsa , bende şimdi aynı ustalıkla geceyi kimsesiz geçiriyorum.Yağmurlu ve soğuk bahar gecesinde sarhoş bile geçmez ken ben sırıl sıklam ıslanmış bir kedi yavrusu gibi kıvrılmış bir kenarda sensiz dalıyorum loş sokak sonuna. Gecenin sonu gibi görünen sokak ucu kesik gölgeler tek tük ince topuk sesleri yankılanıyordu . Her gece kesintisiz parlayan yıldızlar şehrin bu sokağında nedense yağmur bulutunun ardına saklanıyorlar.Ay nedense isteksiz her zaman ki yüzünü göstermeye.Penceremden bakıp her gece saatlerce seyrettiğim ay yüzlü yar içindeki ıslak kedi korkaklığıyla perdenin arkasına saklanıp ruhunu lacivert geceye veriyor.Lacivert geceyi süsleyen tek şey,rüzgarın saçlarını okşayıp kokunu bana getirmesiydi. İşte o an biliyordum senin lacivert geceyle delice seviştiğini.İniltilerin bir vapur çığlığıyla yüzüme çarpardı .Delice sözler edip küfürler savuruyordun pencerenden.Bu da senin diğer yüzündü.Hem sevişiyordun hem de ağza alınmayacak küfürler savuruyordun bahçendeki ceviz ağacına.. Kabahati ona yüklerdin lacivert geceye ulaşamadığında.
Tıpkı o gece gibi radyoda Zeki Müren çalıyor.Yine bırakıp ta gittiğin gece gibi; üç mum yakıp ikisini masaya birini pencereye koydum Unutmadan birde kadehte bıraktığın dudak izin …. Ama umrumuzdamıydı! geceye çöken ;dönülmez akşamın ufkundayız vakit çok geç şarkısı belliki sabahı zor edecekti bize.Biliyorsun ben geceyi sen olduğun için seviyorum, masmavi denizi senin gözlerinle baktığım için seviyorum.Ay simdi güneşe küsmüş ateş parçam yok diye….
Ben seni düşünüyorum yine,zaten düşünmediğim anlar nadir diyebilirim. Çünkü seni hatırlatacak bir çok şeyin var bende… Bunun çoğuda duygusal ve bununla beraber paylaşılan o güzelim sohbetlerimiz… İnan düşündükçe o kadar haz alıyorum ki. Ve ne güzel şeyler paylaşmışız neler yaşamışız ne sözler almıştık ve ne sözlerden vazgeçmişiz diye.. Hatıraların bile o kadar zarif ki içimde,hayatıma girişin bile sessizce idi.. hiç birisine kıyamıyorum. Ve kıyacağımı da sanmıyorum. İnsan her an yazmak her an paylaşmak istiyor. Benimde kaç kez elim kağıt kaleme ulaşıp içimdekileri, olmazsa,bir merhaba demeyi arzuladım, olmayınca kendimi kadehlere veriyorum. Ardından ne zaman şarkımızı dinlemeye çalışsam biliyorum ki her ne yapıyorsam yarım kalacak. Sırtımı koltuğa yaslayıp, ellerimi ensemde birleştirip
Uzun uzun donuk ve amaçsız bakışlarla hayalimdeki resmini duvarıma çizerdim.
Bilmeme rağmen yinede seni varlığımla rahatsız etmemek düşüncesi ağır basması sebebiyle yarıda kalıyordu sözcüklerim.Bir merhaba demek bile bana ödül sayılıyordu.Senden gelecek her satır her sözcük bana ödüldür sevgili bunu anlarmısın bilmiyorum.
Sana bir keresinde neden Cezmi Ersözü okuduğumu demiştim..Onun bir kitabında şu sözlere yakın bir şey vardı’ Aşk acı çekmektir,o yüzden istek artıyor’ hatta son kitabında şöyle bir saptaması var. Kutup ayılarını yakalamak için keskin bir kayaya bal koyup ayı bunu diliyle yalarken dilinin kesildiğini ve aktığı kanı yaladığının farkına varmazmış yaladıkça kendi kanının tadına doyamazmış ve kansız kaldığında bitap kalıp düşünce yakalanırmış.’ Sanırım bizde böyleyiz aşk acı verince onu daha çok istiyoruz taki bir gün yorgun düşene kadar! … Ben seni sevmeme senin beni sevmene yanlış demem demiyorum… demeyeceğim…
Senin dediğin gibi biz seninle güzel anlaşıyorduk. Seni dinlemek sana ulaşmak beni dinlemen bana müthiş zevk veriyordu.. O hazı tarif etmek nasıl olur bilmiyorum. Ama senin yazdıklarını okuyunca demek asıl mesele buymuş diyorum.Düşünceler,duygular aynı ama, paylaşımlar farklı .Demek hakkımda düşündüklerin bu kadar keskin virajla bitiyor!… Ve bir gece, ay yüzünü göstermeden lacivert gecede tıpkı önceki gidişlerin gibi bütün yükü bana yükleyip sebepsiz fırtınalar kopararak yüreksiz korkak kediler gibi!.. sorumluluklar dan kaçıyorsun. Bahanen hazır” delinin tekiyim” der kurtuluyorsun işin içinden. Yağmurdan kaçarcasına uzaklaşırken ceviz ağacına bıraktığın bir tutam saç hala orada duruyor… Yine lacivert gecelerde saçlarının arasından geçip gelen rüzgarın kokusuyla yüreğimin hasret dumanı karışıyor.
Hadi gel ay yüzlüm yüreğimi açtım, Gel otur gönül tahtına. seni bekler kaç zaman oldu
seni seninle yaşamayalı bu gönül. aşkım kum taneleri gibi avuçlarındayken
Dışarıda yağmur çiseliyor senden izinsiz
Yıldızlar habersizden göz kırpıyor sensiz
Ay kendini göstermeye az kaldı sana
Sarmaşık güllerinden salıncak olmaya

09 Eki

614 Şubat Sevgililer Günü Üzerine Bir Yazıt

MANİTALAR GÜNÜ yani SEVGİLİLER GÜNÜ TARİHÇESİ

"işte yeni bir anlamlı gün 
aşk için
tüm aşıklar için
bütün sevdalıların
elele yürüdüğü
öpüşüp koklaştığı bir gün"

MANİTALAR GÜNÜ yani SEVGİLİLER GÜNÜ TARİHÇESİ

Bu yazı 14 Şubat’ın iflah olmaz romantiklerine adanmıştır. 

14 Şubat Manitalar Günü’yle birlikte yine tatlı bir telaş başladı.

Manitalar Gününün Hikayesi Nedir?
Manitalar Günü’nün başlangıcına ilişkin çeşitli efsaneler ve hikâyeler var. Tarihi kitaplardan öğrendiğim kadarıyla, Hıristiyanlıktan önce yani İsa’dan önce 4.yüzyılda Roma’ya bir çok Tanrı ve Tanrıça hakimdir. Ve Yunan mitolojisindeki Zeus gibi Roma da tüm tanrıların ve tanrıçaların kraliçesi “Februata Juno” vardır. Fakat Tanrıça Juno aynı zamanda kadın haklarından sorumlu Devlet Bakanı gibi kadınların ve evliliklerin tanrıçasıdır. 

Eski Roma takvimine göre baharın başlangıcı Şubat ortasıdır. Juno onuruna baharın başlamasından bir gün önce yani 14 Şubat’ta “Lupercalia Bayramı” veya “Kurt Bayramı” adıyla kutsama töreninin yapıldığı bir bayram düzenlenirdi. Ertesi gün ise bir yıl boyunca işlenen tüm günahlardan arınmak, insanların doğurganlığını arttırmak ve sürülerin tarlaların verimliliğini arttırmak amaçlarıyla, diğer iki Roma tanrısı olan, çobanların ve sürülerin Tanrısı Lupercus’un ve Yunan mitolojisindeki Pan’a benzeyen bir tanrı olan bereket Tanrısı Faunus’un onuruna “Lupercalia Festivali” adıyla bir aşk festivali düzenlenirdi. Lupercalia Festivali’nde geleneksel olarak hediyeler verilir ve Büyük Roma İmparatorluğu’nun kurucusu “Romulus” ve “Remus” kardeşlerin bir kurt tarafından evlat edinilip büyütüldüğüne inanılan Palatine Dağı’nda keçiler ve köpekler kurban edilirdi. Festival boyunca “luperci” adı verilen genç erkekler şehrin sokaklarında ellerinde “februa” denilen ve keçi derisinden yapıldığı söylenen kırbaçlarla dolaşırlar ve kendilerini bekleyen kadınların bir senelik günahlarının ve hatalarının Tanrılar tarafından affedileceği inancıyla, bu kırbaçlarla vururlardı. Kamçılama töreninin ayrıca kadınların doğurganlıklarının arttırdığına ve kolay doğum yapılmasını sağladığına da inanılırdı. Pagan inancına göre “arınma ayı” anlamına gelen “Şubat” yani Latince kökenli “February” kelimesi de işte bu februa kelimesinden türemiştir. Romalılar içinde Tanrı Kurt’un yaşadığı varsayılan bir mağranın önünde toplanıyorlar ve kuşların çiftleşme döneminin başlangıcı kabul edilen Şubat ayında festival günü genç kızlar isimlerini yazdıkları bir kağıdı büyük bir kaba koyuyorlardı ve genç erkekler de bu kaptan birer kağıt seçerek o günkü eşlerini belirliyorlardı. Akıllarından geçen her cinsel fantaziyi yaşamak ve uygulamakla serbest bırakılan gençler bu çekilişin sonucunda ilk kez cinsel ilişkiye girip o gün kendilerini Tanrıçaya sunar ve bir süre sonra da evleniyorlardı. Manitalar günü kartlarının ilk ortaya çıkışı da işte bu döneme rastlar.

Zamanla Roma Hıristiyan kilisesinin merkezi haline gelmeye başlar. En gaddar, aşırı savaş ve askerlik tutkunu Roma İmparatorlarından biri olan II.Cladius zamanında imparatorluk birçok cephede savaş halindedir. Evli erkekler karılarını ve çocuklarını bırakarak savaşa gitmek istemedikleri için II.Cladius ordusuna katılacak asker bulmakta güçlük çeker. Bu yüzden II.Cladius olağanüstü durum ilan eder ve evlenmeyi ikinci bir emre kadar erteler ve karşı gelenleri en ağır şekilde cezalandırır. Ve son olarak II.Cladius Romalılar’ın eskiden beri var olan yaklaşık 12 tane kendi putperest Tanrıya tapmalarını, uymayanların ve özellikle de Hıristiyanlar’la evlenen veya ilişkiye girenlerin de ölümle cezalandırılacaklarını emreder. Evliliklerin ertelenmesi nikahsız beraberliklerin artmasına yol açar ve zina da büyük bir günah olduğu için kiliseyi rahatsız eder. Ayrıca Roma kenti sayısı gittikçe artan ve uzak ülkelerde ölen kocalarının veya sevgililerinin ardından ağlayan kadınlar ve kızlarla dolmuştu. Kısacası aşk yasaklanmıştı. O dönemin en sevilen rahiplerinden biri olan “Rahip Valentine” tüm ülkeyi gezerek İmparator’un hatalı olduğunu anlatan dinsel vaazlar verir ve II.Cladius’un yasasını çiğneyerek evlenmek isteyen sevgilileri gizlice evlendirmeye başlar. Tabi gaddar II.Cladius’un bunu öğrenmesi uzun sürmez. Rahip Valentine taşa tutulur, sopa ile dövülür ve iyice hırpalandıktan sonra da Roma’nın en karanlık izbe zindanlarından birine atılır. Bir rahibin bu duruma düşmesine çok üzülen ve iyi bir Hıristiyan olan gardiyan, Valentinus’un anlattığı İsa ilgili öykülerin arasında körlerin gözlerinin açıldığını öğrenir ve Valentine’ıni zindan yemekleri yerine evdeki kız kardeşi Julia’nın sıcak yemekleriyle beslemiş. Böylece Valentine’ın son günlerinde günde üç kez uzun uzun sohbet edebileceği güzel ama kör bir ziyaretçisi olmuş. Julia çok güzel ve zeki bir kızdır. Bu ziyaretler sırasında kız Valentine’ınin sesine aşık olmuş. Tabi kendine çok yakın davranan kıza da Valentine de âşık olmuş. Günlerce Valentine aritmetiği, Roma tarihini, doğanın yapısını ve Tanrı’ya yönelmeyi kıza öğretir. Julia aydınlanır, güçlenir ve teselli bulur. İdam edileceği gün Valentine son yemeğini yemiş, gardiyandan kağıt ve kalem istemiş, güzel kızla son sohbetini etmiş ve idam edileceği saati beklemeye başlamış. Kağıda bir not yazmış ve gardiyana bu notun kız kardeşine iletilmesini istemiş. Notun altını "senin Valentine’ından" diye imzalamış. Başı kesilerek 14 Şubat 270 tarihinde Valentine idam edildikten sonra kendine ulaşan nota bakan kızın gözleri açılmış. Valentine sonradan Papa I. Julius tarafından Roma’da Praxedes Kilisesi yakınındaki “Porta Valentini” adı verilen bir kemer kapısının altındaki Hıristiyan şehitliğine gömülür. Julia mezarın yanına pembe çiçekler açan bir badem ağacı diker. Günümüzde sevginin ve dostluğun simgesinin badem ağacı olması buradan kaynaklanmaktadır. Valentine Hıristiyanlığın simgesi olan sevgi ve evlilik kuramı ile Roma’nın bereketlilik ve döllenme kutsamalarını kaynaştırmış, Hıristiyanlığın evlilik ve çoğalma ilkesi bütünleştirmiştir. Tanrısal aşkla dünyasal aşkı birleştirmiştir. 

Zamanla Roma, Hıristiyan kilisesinin merkezi haline geldikten sonra eski pagan törenleri ve başta halk arasındaki en popüler festivallerden biri olan Lupercalia Festivali yasaklanmaya başlanır. Romalı gençler I.S. 500′lü yıllara değin bu 2000 yıllık geleneği aşk ve şevk ile sürdürdüler. Ama gelen tepkiler üzerine M.S. 496 yılında “Papa Galasius” festivali yasaklamak yerine bir Hıristiyan festivaline çevirmek ister. Bu amaçla 200 yıl sonra festival tarihinde idam edilen Rahip Valentine’inin Aziz olduğunu ilan eder ve bu güne “Aziz Valentine Günü” adını verilir. Bundan böyle kilise festival günü yapılacak çekilişlerde genç erkekler genç kızların isimleri yerine Hıristiyan azizlerinin isimlerini çekmelerini ve bir yıl boyunca onlara rehberlik edeceklerine inandıkları azizlerin hayatını ve yaptıkları iyi şeyleri kendilerine örnek alarak yaşamalarını ister. Fakat gençler yine de bu günü “Manitalar Günü” adıyla aşkın ve sevginin günü olarak kutlamaya devam ederler ve kağıt dantellerden, incecik aynalardan ve parfüm keseciklerinden yapılan kartları birbirlerine verirler. Ayrıca aşkı simgeleyen en popüler hediyeler arasında eldiven, elbise, bir şişe şarap, altın harflerle el yazısıyla süslenen kağıt dantellere yazılan aşk şiirleri ve çorap bağı da çok yaygındı. Zamanında kurban edilen keçiler ve köpekler yerlerini kartlara ve güllere bırakmışlardır. 

1969 yılında Aziz Valentine Günü Roma Kilisesi’nin özel günler listesinden çıkarılmıştır. Ancak anneler ve babalar gününün ticari başarısını gören yatırımcılar Manitalar Gününü de Roma’daki gibi sevenlerin birbirlerine sevgilerini Valentine’in son mesajında olduğu gibi küçük kartlar ve hediyelerle sunmaları şeklinde kalp şeklinde çikolatalar vb. üreterek bir tüketim çılgınlığı gününe dönüştürmüşlerdir. Ve bu sektör tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de çok yaygınlaşmıştır.

 

09 Eki

5BAFRA BEYLİĞİ

BAFRA BEYLİĞİ

Bafra’nın tarihi M.Ö. 5000 yıllarına kadar uzanmaktadır. Bafra sırasıyla Hititler, Paflogonlar, Lidyalılar, Persler, Romalılar ve sonra da Bizans egemenliğine girmiştir. Malazgirt savaşından sonra Selçukluların eline geçen Bafra’ya Türkmen aşiretleri yerleşmiştir. Moğol istilaları sonucu Selçuklu imparatorluğunun yıkılmasından sonra küçük bir Selçuklu beyliği olan Bafra Beyliği kurulmuştur. 1460′da ise Bafra Trabzon iline bağlı Canik Sancağına bağlanarak Osmanlı hakimiyetine girmiştir. 

1876 harbinden sonra Kırım’dan Bafra’ya çok sayıda Türk gelmesine rağmen Balkan ve I.Dünya savaşları sonunda Türk halkının sayısının azalması sonucu Rum ve Ermenilerin sayısı artmış ve Mavri-Mira Cemiyetini kurmuşlardır. Fakat Kurtuluş Savaşı sonrası Batı Trakya’da ki Türklerle değiştirilmişlerdir. Cumhuriyetin kurulmasıyla Samsun ilinin büyük bir ilçesi olmuştur.

M.Ö. 521 yıllarında Fenikeliler zamanında Bafra ovasını besleyen Kızılırmak nehrinin denize açıldığı yerde ticaret gemilerinin yanaştığı koylara kurulan ticaret evlerine “Bafira” denilmekteydi. Bafra adı da buradan gelmiştir.

Bafra Karadeniz’e 20 km. uzaklıktadır ve denizden yüksekliği 20 metredir. Kızılırmak ovası üzerinde kurulmuştur ve yüz ölçümü 175.000 hektardır. Samsun’a uzaklığı 51 km.dir. Bafra ovasının güneyinde Kızılırmak nehrinin derin bir vadi yaptığı Canik Dağlarının uzantısı olan “Nebyan Dağı” bulunmaktadır. Nebyan dağının eteklerinde ise birçok göl, yaylalar ve ormanlık alanlar bulunmaktadır. Batıdaki göl Karaboğaz, Doğudaki ise balık gölleridir. Doğu yakada yer alan göllerin başlıcaları şunlardır: Dutdibi, Liman, Hayırlı, Çernek, Uzungöl, Tombul göl, İnce göl. 

Bafra’nın geçim kaynakları sanayi, tarım, hayvancılık, balıkçılık, sazcılık, halı ve kilim dokumacılığıdır.

“Bafra Pidesi”, "Bafra Macunu" ve “Bafra Lokumu” çok ünlüdür

Sayfalar : 1 2 3 4 5 [6] 7 8 9 10 11 ...
Mynet Blog WordpressMU alt yapısını kullanmaktadır.