Dostluk
31 Ekim 2007 Çarşamba
|
|||||||||
|
|||||||||
31 Ekim 2007 Çarşamba
|
|||||||||
|
|||||||||
31 Ekim 2007 Çarşamba
A N I ( HATIRA ) T Ü R Ü 
Bir kimsenin, özellikle tanınmış kişilerin yaşadıkları dönemde gördükleri ya da yaşadıkları ilginç olayları gözlemlerine ve bilgilerine dayanarak anlattıkları yazı türüdür.
Tanınmış sanatçı, siyasetçi, ve bilim adamlarının yazdığı anılar onların yaşayışlarını, yaşadıkları dönemdeki önemli olayları anlatması bakımından önemlidir.
Özellikleri :
1 – Yaşanmakta olanı değil, yaşanmış bir konuyu anlatır.
2 – İnsan belleğinde iz bırakan olay ve olguları anlatır
3 - Tarihsel gerçeklerin öğrenilmesine katkı yaptığı için tarihçilere ışık tutar.
4 – Tanınmış, bilim, sanat ve politika adamlarının yaşamlarını çalışma ve
araştırmalarını anlatır.
5 – Yazarın unutulmasını istemediği gerçekleri kalıcı kılar.
6 – Geçmiş birinci kişinin ağzından kişisel yargılar ve yorumlarla verilir.
TARİHSEL GELİŞİMİ
Batıda en çok yaygın bir tür olup ilk örneğini eski Yunan sanatçısı
Ksenophon’un “Anabasis” adlı eseriyle vermiştir. Alman filozofu Eflatun’un birçok eseri bu türdendir
18. yüzyılda J. J. Rouseau’nun “ İtiraflar” Goldoni’nin “İyilkik Sever Somurtkan”, Goethe’nin “Şiir ve Gerçek Andre Gide’nin “Jurnaller “bu alanda önemli eserlerdir.
19. yüzyılda Fransız edebiyatında :Victor Hugo’nun”Gördüklerim”, Stendhal!ın “Bencillik Anılar, Verlaine’nin “ İtiraflar Rus yazar Tolstoy’un İtidafım” 20. yüzylda dünyanın her ülkesinde çok sayıda edebiyatçı bu türde eserler vermeye devam etmektedir.
Bizde, 7. yüzyıla ait “Göktürk Yazıtları” bu türün ilk örneği sayılmaktadır. 16. yüzyılda Hindistan’da bir imparatorluk kurmuş olan Babür Şah’ın yazdığı “Babürname” , 17. yüzyılda Ebul Gazi Bahadır Han’ın yazdığı “Şecere-i Türk” , Katip Çelebi ve Naima’nın bir çok eseri bu türün örneklerindendir.
Eski edebiyatta anı özelliği taşıyan “Vakainameler, Gazavatnmeler, sefaretnameler bu türün öenekleri sayılmaktadır
Edebi tür anlamında anı ise bizde Tanzimat döneminde başlamıştir. Önceleri Ebuziya Tevfik ve Ali Suavi çıkardıkları gazetelerde anılarını yayınlarlar Daha sonra
Akif Paşa’nın “Tabsıra”
Namık Kemal’in “Magaza Mektupları” ,
Ziya Paşa’nın “Defter-i Amel”
Ahmet Mithat Efendi’nin “Menfa”
Muallim Naci’nin “Ömer’in Çocukluğu”
Servet-i Fünun Döneminde;
Ahmet Rasim’in “Eşkal-i Zaman”, “Falaka” “ Maharir “,”Şair “
Halit Ziya’nın “Kırk Yıl”, Saray ve Ötesi
H.Cahit Yalçın’ın : “ Edebi Hatıralar”.
Son Dönem Edebiyatında
Yakup Kadri: “Zoraki Diplomat, Vatan Yolunda , Gençlik ve Edebiyat
Hatıraların”
Ruşen Eşref Ünaydın : “ Atatürk’ü Özleyiş”
Falih Rıfkı Atay : “Çankaya”
Halide Edip . “Türk’ün Ateşle İmtihanı”
Yahya Kemal: “ Çocukluğum, Gençliğim, Siyasi ve Edebi Hatıralarım “
Yusuf Ziya Ortaç “ Porteler,” Bizim Yokuş”
Ahmet Hamdi Tanpınar . “ Kerkük Anıları”
Samet Ağaoğlu: “ Babamın Arkadaşları”
Salah Birsel : “Ah Beyoğlu Vah Beyoğlu”
Halikarnas Balıkçısı : “ Mavi Sürgün”
Oktay Rıfat . “Şair Dostlarım”
Ayrıca, son dönemde, Celal Bayar, İsmet İnönü, Kazım Karabekir ve Rauf Orbay gibi siyasi kişilerin yazdıkları anılar, yakın tarihimizi aydınlatması bakımından önemli eserlerdir.
ANI İLE GÜNLÜĞÜN BENZER VE FARKLI YANLARI
1 – Anı da günlük gibi bir kişinin başından geçen gerçek yaşantılardan kaynaklanan yazı türüdür
.2- Günlük yaşanırken anı ise yaşandıktan sonra yazılır
3 - Anılar, yazarların yaşlılık çağlarında yazdıkları ve yaşamları boyunca karşılaştıkları olayları nesnel bir şekilde ortaya koyan yazılardır Günlükler ise daha öznel, derin, içten ve ruhun derinliklerinden kopup gelen Anlık duygu ve düşünceler hakimdir.
4 - anı yazılarının anlatım açısından kurgusal niteliklere sahip olduğunu da söyleyebiliriz Günlükler ise kurgudan uzak yoğun düşüncelerin toplamıdır.
GÖNÜL BATTAL
Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmeni
31 Ekim 2007 Çarşamba
YALNIZLIK BİR HASTALIKTIR
ilk önce kendime bir yol çizmem lazım.İstikamatimi belirlemem lazım.ne istiyorum,ne görmeyi diliyorum,eğer şanslı isem görmek istediklerimi görürsem ne yapmalıyım.
- uff yeter be ne düşünüyorum saatlerdir burada ya, iki adım attım mı hemen karşımda başka dünya
-sorularla bunaldın biliyorum, ama ben sana yardım için yollanıldım.görevimi eksiksiz yerine getirmek zorundayım.
kapıyı çek ve git kimseye haber verme eğer gerçekten bunu istiyorsan engel olmam sana, hadi çık git başka dünyalara katılsın ruhun, ama sadece bir dakika düşün,
git şu boş odadan aile albümüne bak,annene bak,babana bak birlikte çektirdiğiniz fotoğraflara bak eğer ayrılacaksan bu fotoğrafları geride bırakmayı göze alıyorsun demektir.gerçekten onlarsız yapabileceğini düşenebiliyormusun.unutma eğer sen, sen olabildiysen onların sayesinde,bir daha eski sen olamazsın bu kapıyı çekip gittiğinde
hedefin birşeyleri tek başına başarmaksa,amacın birşeyleri ben kazandım,bu işi
kimseden yardım almadan ben başardım demekse, sana sorarım başarını kimle kutluyacaksın söyle kimle.başarıların hiçbir önemi kalmaz BÖLÜŞMEDİKÇE.yalnızlık kurtulması zor bir hastalıktır.sen bakma yalnızım keyfimde diyenlere,korktuğunda kim tutacak elini söyle
sana tavsiyem biliyorsun ben sadece tavsiye edbilirim aslında bütün güç sende ama beni dinlersen eğer birşeyleri başarmak istiyorsan ailenide yanına al işte o zaman gerçekten güçlü olursun.
eğer hala tek başıma kalacağım diyorsan,şu sözümü unutma yalnızlık aslında bir hastalıktır.saçma sapan bir kaçma halidir.
HOŞ GELİR ÖLÜM VE GİDERİM…
Sevgiliye Mektuplar / HOŞ GELİR ÖLÜM VE GİDERİM…
……… Sevda çöllerinde kum tanelerinin sağanaklarına sarılıyor, içime esrik vahalar dolduruyorum yokluğunda, avuntumdan öte iklimler değişiyor içlerimde, yağmur yağmur
sen yağıyorsun tenhalarımın susuzluğuna… Irmaklarım taşıyor akaklarından azgın şelalelere dönüşüyor, yağmur düşmeyen ormanlara sağanak oluyorum kesintisiz…
……… Eylül devrolurken Ekim’e hazan tarifleri yapıyorum literatürlerde olmayan ve baharın ilk ya da sonu olmaz diye haykırıyorum, vadilerin sessizliği yankılanıyor tınılarca… Bumerang gibi dönen seslere yeni sesler ekliyor, varsıllaştırıyorum yüzyıllar süren sessizliğindeki vadilerin eteklerini, deli dolu sesler girdabında yoksul bir bayram yeri eğlencesi yaşıyorum nazire yaparcasına çocukluğumun tarlalarıyla adeta… Deliyim…
……… Viyolonsel sesler dolduruyorum boş kibrit kutusuna, akşamında çilingir soframda sensizliğe, sesin sizliğe seni katıp yokluğunda içip, varsın gibi düşselimde, olmayan gözlerine okuyacağım şiirlere eşlik etsin diye… Rakımın ilk yudumu, sigaramın ilk nefesi, kavun ve peynirimin ilk dilimi, kumsal işi ızgara palamudun ilk tadı, tadım, nefesim, soluğum, yediğim, içtiğimsin, her şeysin, her şeyden ötesin… Ötekisiz ve tek sevdamsın vazgeçilmez, çıldırtan, çılgınlıktan öte tapındığım ilahem…
……… Tut ki yaşamadım bu sevdayı, tut ki yoktun, olmadın, yine de ölmeyecek miyim, yine yitip gitmeyecek miyim sonsuzluğa… Şimdi ve artık varsan, soluk alışlarımda seni atıyor ve sonsuzluğa adınla, sevdanla soluklanıyorsam, şımartan, çıldırtan aşkının bize özel tohumlarını yüreğime ekmiş ve onu orada ikimizin korunaklarında besleyip, büyütüyorsam ve yokluğunda sarılıp aynı yere saklıyorsam ne gam ölmek… Doğarken başlamıyor mu? ölmek denen gerçeklik ve ondan kendimizi korumak, sakınmakla mı eksilteceğiz yaşam denen, içinde boşa geçirilen dönmeyen anları…
……… Aykırı gözlerinin onulmaz çığlıklarını nazlı kavuşmalarımıza eklerken, gecenin aydınlık ve gündüzün karanlığını hiç hissetmedim, çünkü AŞKTAN YENİ HABERİM OLMUŞ, AŞKI SENDE TANIMIŞ, ADINI AŞK, VARLIĞINI KUTSALLIK KOYMUŞUM, Aşk adına ne varsa sende, seninle, varlığınla yaşadım, kutsandım, onurlandım… Yaşadığım ama doymadığım, asla doyamayacağım, o kutsallık adına kucaklıyorum yitip gitmeleri hem de gülümseyerek, hem de kucak açarak… Ölümse adı hoş gelir… Kabulümdür…
…….. Paradokslarımız övüncümüzdü seninle paylaşımına doyamadığımız ve gidişimde uygun düşmeli iki deli yüreğin birlikteliğinden bana düşen payında… Gururluyum gururunu yaşattın bana, onurluyum, onurunu paylaştım seninle, sevdalıyım, öğrettiğin, yaşattığın sevdanla ve ellerin ellerimde yüreğin yüreğimde gidişimi paylaşırken, hüzün gözlerinde ki anne gülüşüyle uğurlamalısın beni… Sana yaşamak yakışır yüreğindeki sevdamızla… Sevdamızın, aykırılığımızın onuruyla gitmek düştü bana kucaklarken ölümü… Hoş geldin ölüm hoş geldin….
Yazanlar:Mahmutcan
Olgun Ekinci
30 Ekim 2007 Salı
güzel sanatlara hazırlık kursu
Güzel Sanatlara Hazırlık kursunda ögrencilerin temel sanat egitimi ile başlayan çalışmaları sanat tarihi bilgilerini de içeren bir program dahilinde dersane ortamından uzak, yaratıcı atölye ortamında yürütülmektedir.Kalıplaşmış eğitim programları sınavdaki başarınızı olumsuz etkiler.Sadece çizmek, tonlamak ve kompozisyonu oluşturmak değil, bu unsurları doğru bir biçimde uygulamak da önemlidir.Yaratıcılığın gelişmesi, standart kompozisyonların dışında daha estetik uygulamaların yapılması sınav başarınızı etkileyen unsurlardır.Ressam eğitmenlerimizle atölye ortamında kapsamlı bir eğitim almak istiyorsanız; 0216 367 77 30
HAFTAİÇİ GRUBU
HAFTASONU GRUBU
Cumartesi-Pazar 10.00-15.00 arası
Çarşamba-Cuma 10.00-14 arası
Pazartesi-Çarşamba-Cuma 10.00.14.00 arası
30 Ekim 2007 Salı
1. Sanat Eğitiminin Birey ve Toplum için önemi
Çağlar boyunca insan, güzel sanatların tümünü, kendini ve ait olduğu toplumu geliştirme, zenginleştirme ve güçlendirme yolunda vazgeçilmez bir unsur olarak görmüş, kendi kültür birikimini yarınlara aktarma konusunda bilinçli ya da bilinçsiz olarak bundan yararlanmıştır.
Sanat eğitimi ile ilgili literatür tarandığında dış kaynaklı yayınlarda ilk dikkati çeken şey, ülkelerin eğitim politikalarında yaratıcılık eğitimine verilen önem ve bunun sonucu olarak sanat eğitimi konusundaki yayınların çeşitliliğidir. Bu yayınlara dayalı olarak ABD ve Avrupa ülkelerinde sanat eğitimi derslerinin müfredatları incelendiğinde; özellikle ilk ve orta öğretim kurumlarının programlarında "Art, Kunst" vb. derslerin haftalık ders saatlerinin fazla olduğu, ders kapsamlarının farklılığı, içeriklerinin bireyi yarınlara hazırlamada etkili olduğu, ayrıca öğrencilerin gelecekte iyi birer sanat tüketicisi olmalarının hedeflendiği dikkati çeker.
Batı ülkelerindeki program geliştirme çalışmalarında ise; yaş grubu özelliklerinden yola çıkılarak eğitim süreçlerinin incelendiği, eski yöntemlerle birlikte değişen dünya koşulları içerisinde bireyin ihtiyaçları dikkate alınarak durumun bilimsel verilerin ışığında değerlendirildiği ve planlandığı, örneğin "Bilgisayarla Resim ve Tasarım" anlayışının kapsam içine alındığı gözlenmektedir.
Batı, sanat eğitiminin birey üzerindeki etkisini çok iyi kavranmış konuya ilişkin devamlı bir arayış içerisindedir. Bireyin gelişiminde sanat eğitiminin önemini daha iyi ortaya koymak üzere konunun detaylandırılması bizde de kurum ve kişileri harekete geçirerek belki sanat eğitimini müfredat içerisinde hakettiği yere koydurabilir. Bu nedenle neden sanat eğitimi gereklidir sorusuna yanıtlar bulmaya çalışalım.
l.l. Sanat Eğitiminin Gerekliliği
Birey sanat eğitimi etkinlikleri yolu ile;
- Bir taraftan bakıma eylemi içerisinde görmeyi öğrenirken, diğer taraftan dokunduğu biçimlendirdiği değişik malzemeleri tanıma fırsatı bulunur. Uygulanan motivasyonlar uyarıcı rolü üstlenir.
- Her türlü yetenek ve gereksinimlerini ortaya çıkarma şansına sahip olur. Bu yolla kendi yetilerinin farkına varır, böylece ileride meslek seçiminde sağlıklı tercihlerde bulunur.
- Duygularını, görüşlerini malzemeye aktırırken yeni deneyimlere girer. Bu yaşantı zenginliği nesneler arası ilişkileri kurmada ona kolaylıklar sağlar, böylece senteze ulaşmayı başarabilir ve yeni anlatım yolları arayışına girer.
- Doğaya ve çevresinde gelişen ve değişen olaylara farklı bir gözle bakmayı davranışa dönüştürür.
- Kişiliğini geliştirme fırsatını bulur. Duyan, düşünen, yaratan, kendisi ve çevresi ile diyaloga giren bir yapı oluşturur.
- Soyut kavramları algılaması kolaylaşır.
- Karşılaştığı problemleri daha rahat çözümler.
- Zihinsel yetileriyle birlikte duygu yanını da geliştirir.
- Sanatçı, sanat eseri ve kendisi arasında bağ kurmayı başarır.
- İçinde bulunduğu çevreyi algılayarak bu çevreyi daha iyi ve daha güzele doğru geliştirme isteği duyar.
- Grupla çalışma ve birlikte iş bitirme alışkanlığı edinir. Grubun başarısı için sorumluluk üstlenir.
- "Ben" için çalışma isteğini "biz"e dönüştürür.
- Araştırma, bulma, sınama ve yeniden kurma gibi yaratıcı süreçte yer alan yetilerini geliştirir.
- Özgüven duygusunun gelişmesine olanak bulur.
Görülüyor ki, sanat eğitimi, birey için içinde yaşadığı dünyayı kavramada, karşılaştığı problemleri çözmede, gördüğü, hissettiği şeylere karşı reaksiyon göstermede son derece önemli bir rol üstlenir ve sanat eğitimi bir bütünlük içerisinde düşünüldüğünde birey ve toplum için can damarı durumundadır. Çünkü genel eğitimin hem bilişsel, hem duyuşsal hem de psiko-motor alandaki hedeflerine hizmet verir. Böylece bireyin estetik, fiziksel, zeka, toplumsal gelişimlerine katkıda bulunur ve yaşamın bütünselliği içerisinde sanat yoluyla eğitimini sağlar. Bu yolla, eğitimde, iletişimde, estetik beğenide bütünlük sağlanmış olur.
Sanat eğitimi, bireylerde var olan yaratıcı gücü geliştirme konusunda en etkin disiplindir. Eskiden olağanüstü bir güç olarak kabul edilen "yaratıcılık", sadece yetenekli insanlara özgü olarak değerlendirildi. Günümüz Türkiye’sinde de ne yazık ki hâlâ bu düşünceler hâkim olup resim-iş dersi diye anılan sanat eğitimi dersleri "seçmeli ders" statüsüne düşürülerek, eğitimin kalitesini olumsuz yönde etkilemiştir. Bu olumsuzluğun sonuçları ilerideki yıllarda daha belirgin olarak ortaya çıkacaktır
30 Ekim 2007 Salı
|
YARATICILIK |
| Giriş |
|
Yaratıcılık kelimesi pek fazla kullanılan bir kelime değildir. Bununla birlikte, buluş, icat, yenilik, özgünlük vb. gibi kelimelerin daha çok kullanılması, yaratıcılık kavramını tam ifade edememektedir. Bu kelimeyi daha dikkatli kullanmamızda üç sebep olduğu söylenebilir: Birincisi, bu kelimenin Allah’a ait “yaratmak” kavramını çağrıştırıyor olmasındaki rahatsızlık duygusu; ikincisi, bu kavramı büyük bilim adamı ya da sanatçılara has bir ayrıcalık olarak algılanması; üçüncüsü ve belki de en önemlisi, bir çok davranışımızı sonradan öğrenebildiğimizi düşünürken, yaratıcı yeteneğimizin doğuştan gelen bir beceri olarak kabul edilmesi. Her üç yaklaşım da elbette doğru değildir. Hiçbir zaman yaratıcılık kavramıyla, Allah’a ait olan yoktan var etme anlamındaki “yaratıcılık” kasdedilmemektedir. Nasıl ki, “Allah bilir” derken “bilmek” kelimesiyle günlük hayattaki “bilmek” kavramı kasdedilmediği gibi, “yaratıcı düşünce” ya da “yaratıcı davranış” kavramlarıyla da tanrısal yaratıcılık kasdedilmemektedir. Büyük bilim adamları veya sanatçıların yaratıcı olmaları, diğer insanların yaratıcı olmadıklarını göstermez. Yaratıcılık, kişiye ve şartlara göre değişik derece ve boyutları olan bir düşünme biçimidir. Nasıl ki mantıksal kurallar öğrenilebilir ve zamanla geliştirilebilirse, yaratıcı yaklaşımlar öğrenilebilir ve geliştirilebilir. Yaratıcı davranış biçimi, insanların en çok ihtiyaç duydukları bir özelliktir. Yaratıcı olmayan toplumlar, milletler mücadelesinin her alanında yenik duruma düşme tehlikesiyle karşı karşıyadırlar. Sürekli değişen dünyada her alandaki yeni ihtiyaçlar, karşılaşılan problemler, insanı yaratıcılığa zorlamakta ve yeni çözümler üretmeye yöneltmektedir (YOLCU, 1995a). Yaratıcılık; sadece şanslı birkaç kişiye tanınmış bir güç olarak düşünülür (BIRCH, 1997). Halbuki yaratıcılık; birkaç seçkin kişinin ayrıcalığı olmayıp, ihtiyaç duyan her insanın başvuracağı çok önemli bir davranıştır (YAVUZ, 1996). Yaratıcı kişi, sade insanların sandığı gibi ne tanrısal bir varlıktır, ne de psikotik(*). Yaratıcı kişiyi farklı yapan özellik, nitel değil; yalnızca niceldir. Her insanda var olan yaratma potansiyeli, hayata geçirilebilir, aktif edilebilir. Bunun için gerekli olan şey, gerekli ortam ve şartların hazırlanmasıdır (VELİOĞLU, 1978). Yaratıcılık, değişik alanlarda ve değişik yoğunlukta, her insanda var olan bir özelliktir. Bu sebeple, kesin bir dille, bazı insanlar yaratıcıdır, bazıları değildir denemez. Her insan az ya da çok yaratıcı davranış sergileyebilir. Kişilerdeki bu yaratıcı davranış farklılıkları, kalıtıma, kültür ortamına, eğitim ve öğretime bağlı olup (KIRIŞOĞLU, 1991), yaratıcı düşünce ve davranışlardaki yoğunluk bu faktörlere göre değişir. Araştırmalar, yaratıcılığın, öğrenmenin önemli bir boyutu olduğunu göstermektedir. Yaratıcı düşünme, bilginin kazanılması için hayatî öneme sahiptir; çünkü yaratıcılığın gelişimine elverişli çevreler, çocukların öğrenmeye karşı olumlu tutumlar geliştirmelerine yardımcı olur ve öğrenmeyi eğlence haline getiren etkili güdüleyiciler niteliğini taşır (DAVASLIGİL, 1984). Yaratıcılık, bireylere çekici gelen “sihir, deha, üstün yeteneklilik vs.” gibi çoklu kavramları çağrıştıran bir kişilik özelliği olarak bilinmektedir. Ancak, yaratıcılık konusunda bilimsel çalışmalar oldukça yenidir. Yaratıcı düşünce ile ilgili sistemli araştırmalara 1960’lı yıllarda başlanmıştır (SUNGUR, 1997). Literatüre bakıldığı zaman, birçok araştırmacının konuya yaklaşımlarında ilgi ve / veya güdü (motiv) üzerinde durdukları görülür. Bilim adamları, yaratıcılığı, kişilere olağan olarak dağıtılmış bir özellik, bir yetenek, duygusal bir süreç ve yaşam biçimi olarak değerlendirmişlerdir. Bu uzmanlar tanımlarında, bilimde yenilik, güzel sanatlarda değişik eserler, endüstride yeni buluşlar ve orijinal görüşlere yol açan noktalar üzerinde durmuşlardır (YAVUZ, 1996). Yaratıcılığa ilişkin literatür, üç farklı yönde gelişmektedir. Bunlardan birincisi, yaratıcı kişiliği ya da bireyi tanımlama olarak ortaya çıkmakta ve Guilford (1967)’un bilişsel alandaki, Mac Kinnon (1962)’un kişilikle ilgili, Dunnette (1976), Gough (1976) ve Torrance (1972)’ın kavrama ile ilgili araştırmaları yer almaktadır; ikincisi, örgütsel faktörlere ilişkin olarak gelişmiştir ki, bu araştırmalarda, "hangi faktörlerin yaratıcılığı artırdığı ya da ketlediği belirlenebilir mi?" sorusu üzerinde durulmuştur; üçüncüsünde ise, eğitim ve geliştirmeye yönelinmiştir. "Bireyler, içsel yaratıcılıklarını kullanabilmeleri için yetiştirilebilir mi? Onlar böylece daha yaratıcı yapılabilir mi?" soruları ile yola çıkılmıştır. Osborn(1963), Parnes(1969), Gordon (1956), Prince (1970), bu hareketin öncülerindendirler (SUNGUR, 1997). |
|
KAYNAKLAR |
|
SANAT EĞİTİMİ |
|
Tanımı ve Kapsamı Sanat eğitimi, yeni bir tanım olarak sanat ve bilim çevrelerince benimsenmiş görünse de, terim, kavram ve kapsam olarak tam yerine oturduğu söylenemez. Çünkü, bugüne kadar bu terim yerine ya da alanı belirlemeye yönelik kullanılan terimler oldukça fazladır (resim-iş, sanat öğretimi, sanat yoluyla öğretim, estetik eğitim, güzel sanatlar eğitimi, plastik sanatlar eğitimi sanata doğru eğitim, temel sanat eğitimi vb.). Sanatın eğitimiyle ya da sanatı konu alan eğitimle ilgili olarak oldukça fazla denilebilecek sayıdaki bu kavramlar, zaman zaman kavram kargaşalarına da zemin hazırlamakta ve zihinleri karıştırmaktadır. “Sanat eğitimi”nin yeni sayılabilecek bir alan ve kavram olmasından kaynaklanan bu karışıklığa; kavramı tanımlamaya çalışan kişi ve kurumlar, iletişim eksikliği, terminolojik metot eksiklikleri ve nihayet yabancı kaynaklardan yapılan çevirilerdeki kavram ve terim çeşitlilikleri sebep olmaktadır. Sanat eğitimiyle ilgili olarak bir başka yanlış anlama ise, sanat denince sadece plastik sanatların akla gelmesi sebebiyle sanat eğitimi de plastik sanatların eğitimi olarak anlaşılmasıdır. Halbuki sanat denilince sadece plastik sanatlar değil, fonetik, ritmik ve dramatik sanatları da içine alan oldukça geniş bir alan akla gelmelidir. Böyle olunca, sanatla ilgili eğitim faaliyetlerinin kapsamı içine yalnızca plastik sanatlar değil, sözünü ettiğimiz diğer dallar da girer. Bu amaçla, bütün sanatları ve bu sanatların birbiriyle ilişkisini düşünsel boyutta sanatçı, sanat tüketicisi, toplum, kültür ve eğitim bağlamında irdeleyen kuramsal çalışmalara “Güzel Sanatlar Eğitimi” denilebilir. Dar anlamıyla sanat eğitimi, görsel sanatların eğitimi ve öğretimiyle ilgilenir. Bu öğretimin kapsamı içinde, uygulamalı çalışmalar, sanat eseri inceleme, eleştiri, sanat tarihi ve estetik yer alır. Bu kapsamın içine, araç-gereç ve işlik donanımı ile birlikte müfredat programları, çalışma düzeni, değerlendirme gibi yöntemsel konuları da dahil etmelidir. Çağımızda eğitim, bilim ve sanatın işbirliğine dayandırılmalıdır. Sanatın da, bilimin de amacı; insana hizmet etmek ve yeniyi keşfetmektir. Sanata ve duyguların eğitimine önem veren okul ya da eğitim sistemlerinde, duygular eğitilirken, zihinsel yeteneklerin, düşüncenin ve zekânın da geliştiği gözlenmektedir. Sanat, duygu ve düşünce arasındaki iç içe geçmiş bağlantıyı vurgularken, öğrenme ve gelişim sürecinin de etkin bir yardımcısıdır. Sanat eğitiminin örgün ve yaydın eğitim içindeki tanımını şöyle yapmak mümkündür: Kişinin duygu, düşünce ve izlenimlerini anlatabilmek, yetenek ve yaratıcılığını estetik bir seviyeye ulaştırmak amacıyla yapılan eğitim faaliyetlerinin tümü. Sanat eğitimi; kişiye estetik yargı yapabilme konusunda yardımcı olmayı amaçlarken, yeni biçimleri hissedip, eğlenmeyi ve heyecanlarını doğru biçimlerde yönlendirmeyi öğretir. Demek ki sanat eğitimi, sanatçı yetiştirmeye değil; yetiştirmek durumunda olduğu her kişiyi yaratıcılığa yöneltip, onun bilgisel, bilişsel, duyusal ve duygusal eğitim ihtiyaçlarını karşılamaya yöneliktir. Sanat eğitimi, her yaştaki birey için gereklidir ve insan hayatında önemli bir yer tutar. Sanat eğitimi; bireyin yaratıcı güç ve potansiyellerini eğitmek, estetik düşünce ve bilinci örgütlemek için gereklidir. Sanat, bireyin sosyal ilişkilerini ayarlamasını, işbirliği ve yardımlaşmayı, doruyu seçme ve ifade edebilmeyi, bir işe başlayıp bitirme sevincini tatmayı, üretken olmayı sağladığı için gereklidir. Sanat eğitimi, gözlem yapma, orjinalite buluş ve kişisel yaklaşımları destekler, pratik düşünceyi geliştirir. Olayları, olmadan da beyinde gerçekleştirebilme gücünü arttırır. Bireyin el becerisini geliştirir ve sentez yapmasına yardımcı olur. Sanatla ister ürün vererek, isterse seyrederek, dinleyerek, okuyarak olsun ilgilenmek, sadece duyguları ve duyarlılığı harekete geçirmekle kalmamakta, bilişsel ve duyuşsal yönleriyle bütün zihinsel süreçleri canlı tutmaktadır. Canlandırabilme ve fikirlerini çeşitli araçlarla sunabilme yeteneği, hem sanatsal hem de bilimsel mesleklerdeki kişilerin eğitimsel başarılarına katkıda bulunmaktadır. Sanat eğitimi, hayal gücünü çalıştırarak, dramatize edip canlandırarak, güçleri geliştirecek yaratıcı çabayı yönlendirmek için gereklidir. Kendisine sanatla ilgili alanlar erkenden açılmış, evinde, yuvada, anaokulunda sanat eğitimi almaya başlamış çocuk, ilkokulda sınıflar ilerledikçe, çevresindeki sanat olaylarını, biçimlendirmeleri yavaş yavaş değerlendirebilir; güzeli anlamaya ve aramaya başlar. Sanat eğitimi rastlantısal olarak kimi yönelişleri, kimi becerileri ya da yetenekleri ortaya çıkarabilirse de, sanat eğitiminin salt temel amacı bunlar değil; hayatı değerli kılmak ve ondan zevk almayı sağlamaktır. Yani sanat eğitimi; insanı hedef alan ve onun mutluluğu için, insan anlayışına uygun nesiller yetiştirmeyi amaçlar. Sanat eğitimi; her bir sanat eserinin hedeflediği seyircide, dinleyicide, okuyucuda estetik kaygı meydana getirmeyi; zihnin bir boyutu olan sanatsal zekanın beslenmesi ve geliştirilmesini, bununla birlikte ona, insan ve insana bağlı değerleri iletmeyi hedefler. Sanatsal anlatımı, onun özel dilini kullanan kişi, aynı zamanda bu dil yardımıyla geçmiş ve çağdaş sanat eserlerine değer yargısıyla ulaşabilir. Gördüğü eserleri nitelik yönünden farkeder. Sanat eğitiminin bir başka işlevi de, sanat eserlerine olduğu kadar, çevreye ve her türlü görsel nesneye, estetik ölçütlerle ulaşmayı sağlamaktır. Değerlerle düşünmeyi, nitelikleri farketmeyi öğrenen kişinin estetik bakışı ve görüş alanı genişler. Beğenileri sığ, yalnız kendi sevdiklerini güzel kabul eden insanlar yerine, çevresine ve sanat eserlerine onların kendi nitelikleri, sanatsal dilleri ve kültürel birikimleri doğrultusunda yaklaşan insanlar yetiştirmek, sanat eğitiminin amaçları içinde yer alır. |
|
TÜRKİYE’DE SANAT EĞİTİMİNİN TARİHÇESİ |
|
1. Cumhuriyet Öncesi Dönem Türk sanatının, 1700’den itibaren Batı’ya yönelmesiyle birlikte, saraya yabancı sanatçıların yerleştiği bilinmektedir. O dönemlerde, sarayda usta-çırak ilişkileriyle süren sanat eğitimi, babadan oğula, ustadan çırağa devam ettirilmiştir. 1793 yılında, Mühendishane’de ve Harbiye Mektebi’nde, doğa gözlemine bağlı resim derslerinin programa alınmasıyla birlikte, sanat eğitimi, gerçek anlamda başlamış oldu. Harbiye ve Askeri İdadi Mektebi’ndeki ilk sanat dersleri, daha çok mesleki gaye ile programda yer almış olsalar bile, bugün ulaşılan seviyenin ilk hareketleri olması bakımından önemlidir. Ülkemizde, Cumhuriyet öncesi ilk sanat eğitimi hareketleri içinde, bugünkü akademik seviyede kurulmuş olan Sanayi-i Nefise Mektebi (Güzel Sanatlar Akademisi/bugünkü Mimar Sinan Üniversitesi)’nin haklı bir yeri vardır. 1883 yılında Osman Hamdi Bey tarafından kurulan Sanayi-i Nefise Mektebi’nin müdürlüğüne, 2 Aralık 1883 yılında, hükümetin kararıyla yine kendisi atanmış, 24 Şubat 1910’da ölene kadar bu görevde kalmıştır. Bu okulun kurulmasıyla birlikte askerî ressamlar, yerlerini yavaş yavaş bu okullardan mezun olan sivil sanatçılara terketmişlerdir. Böylelikle ilk defa resim öğrenimi sivillere geçmiştir. 1911 yılında, kız öğrencilerinin de sanat öğrenmelerine imkan sağlayan İnas Sanayi-i Nefise Mektebi Sami Bey’in müdürlüğünde açıldı. Kısa bir süre sonra ise müdürlüğe Mihri Müşfik getirilmiştir. Kısa süreler içersinde birkaç müdür değişikliği yaşayarak öğrenim hayatını devam ettiren okuldan, bir çok kadın sanatçı yetişmiştir. Akademi çıkışlı ressamlar, sanatçı olmaları yanında uzun yıllar resim-iş öğretmenliği de yapmışlardır. Ne var ki bu sanatçı-eğitimciler çocukları kendi yetişme biçimlerine göre eğittikleri gerekçesiyle yetersiz bulunmuş ve eleştirilmişlerdir. Daha sonra, 1927’de Akademi içinde, resim öğretmeni olmak isteyenlere bir öğretmenlik formasyonu veren kurs açılmıştır. 2. Cumhuriyet Sonrası Dönem Cumhuriyet’in ilanıyla birlikte kültür ve sanat sorunlarına oldukça önem veren Atatürk, devletin görevleri arasına bu konularla uğraşmayı da katmış, sanata ilgiyi devlet politikası haline getirmiştir. Sanatın, temel kültür sorunlarından biri olduğu sık sık vurgulanır; sanat eğitiminin sorunları milli eğitim sorunlarından bağımsız düşünülmez. Atatürk’ün sanat ve eğitim sorunlarına yaklaşımı ve oluşturduğu devlet politikası ile, özellikle resim sanatçıları güçlerini birleştirerek oluşturdukları birlikler ile Türk Sanatı’nı olgunlaştırmaya çalışmışlardır. Bu amaçla 1921’de Türk Ressamlar Cemiyeti kurulmuştur. 1924’den itibaren ise, bilgi, birikim ve deneyim kazanma yanında Avrupa sanatını kaynağında inceleyebilmek amacıyla yurt dışına bir çok sanatçı burslu olarak gönderilmiştir. İlk Cumhuriyet kuşağı sanatçıları, yurt dışındaki eğitimlerini tamamlayıp Türkiye’ye döndüklerinde, sanat hayatımızda canlılık ve hareketlilik başlamış ve özellikle ressamlar çok aktif etkinliklere girişmişlerdir. 1926 yılında Türk Sanayi-i Nefise Birliği daha sonra da adı değiştirilerek Güzel Sanatlar Birliği ve 1928 yılında da Müstakil Ressamlar ve Heykeltıraşlar Birliği kurulmuştur. 1925 yılından itibaren, örgün eğitimde resim, elişi ve müzik derslerinin koyulması ve yaygın eğitimde 1932 yılında açılmaya başlanan Halkevleri ve daha da kabarık sayıdaki Halkodaları ve nihayet Halk Eğitim Merkezleri, sanat eğitimini geniş kitlelere götürmeyi amaçlıyordu. Halkevleri, güzel sanatlar yoluyla vatandaşları çalışmaya yöneltmek, yurdu güzelleştirmek, güzel sanatları sevdirmek ve yaymak için kurulmuştu. O yıllarda, sanatçıların eserlerini sergileyebileceği sanat galerilerinin bulunmaması sorununa çözüm getiren Halkevleri’nin, sanatımızın desteklenmesi ve geliştirebilmesi yolunda önemli bir yeri vardır. 1950’de altmış üç ilde 477 Halkevi ve 4332 Halkodası varken, çok partili döneme geçişte Halkevleri kapatılmış ve Kız Enstitüleri’ne öğretmen yetiştirmek amacıyla Kız Teknik Yüksek Öğretmen Okulları’na dönüştürülmüştür. Cumhuriyetle birlikte eğitimde, kültürde, sanatta çok yönlü bir gelişmeyi hedefleyen Türkiye, yurt dışından bir çok eğitim uzmanı getirtmiştir. Bunlardan J. Dewey’nin raporu 1926 yılında uygulamaya koyulmuştur. Bu raporda sanat eğitimi açısından şu görüşlere yer verilmiştir: Okullarda, bütün donanımlarıyla birlikte resim ve iş atölyeleri kurulmalı. Yükseköğrenime devam etmeyecek kişiler için, kendilerine bilgi ve beceri kazandıracak uygulamalı çalışmalara özellikle de el işlerine önem verilmeli. Resim, çizgi, boya sanatları gibi görsel sanat etkinlikleri, kişisel ve toplumsal önemi ve yararı açısından yeteneklerin geliştirilmesine önem verilmelidir. Bu rapor doğrultusunda, ortaokullara öğretmen yetiştirmek amacıyla 1926 yılında Ankara’da Gazi Öğretmen Okulu (Gazi Eğitim Enstitüsü) açılır ve ilk, orta lise Resim-İş programları değiştirilir; okullarda resim-iş atölyeleri ya da odaları kurulur. Daha sonra 1932-1933 öğretim yılında, Gazi Öğretmen Okulu bünyesinde Resim Bölümü açılır. Batı’da gelişen El İşleri Hareketi olarak bilinen bir akımın etkisiyle daha sonra Resim Bölümünden bağımsız İş bölümü kurulur. Daha sonra bu iki bölüm birleşerek Resim-İş Bölümü adını almıştır. Zamanla, “İş” eğitimi gittikçe yozlaşarak, ya yarara yönelik eşyanın küçük modelini yapmaya ya da ne olduğu belirsiz işlerin yapımına dönüşür. 1972 yılında İş Dersi, bir program değişikliğiyle İş ve Teknik Eğitimi dersine dönüştürüldü. Bu ders ile, iş çalışmaları yaratıcı düşünceyi geliştirmeye yönelik amaçlar öne çıkmıştı. Amaç, ne salt el becerisi ne de kısa yoldan hayata hazırlamaktı. Ne var ki, her ne kadar çağdaş yaklaşımlarla daha iyiyi, daha güzeli ve çağı yakalamayı hedefleyen programlar ortaya koyulmuşsa da, pratik ile uygulama farklı olmuştur. Bunun bir sonucu olarak da, İş ve Teknik Eğitimi dersinin esas amacından zamanla uzaklaşmaya başlanılmış, el becerisi ve yararlı olma amacı dersin amacı haline dönüştürülmüştür. Milli Eğitim Şuralarının bazıları, Türkiye’deki sanat eğitiminin yapılandırılması çalışmaları doğrultusunda önemli bir yer tutar. Bunlardan 1949, 1962, 1974 ve 1981 Milli Eğitim Şuralarında sanat eğitimine ayrı ayrı yer verilmiştir. 1962’deki yedinci şurada, eğitim, kültür ve sanat konularına geniş yer verilerek, Kültür İşleri ve Güzel Sanatlar Komisyonunun hazırladığı raporda dile getirilen önerilerle, sanat eğitiminin bazı temel ilke ve amaçları benimsenmiştir. 1974’deki dokuzuncu şurada da, ortaöğretim kurumlarında öğrencilerin ilgi ve isteklerine göre seçecekleri kol faaliyetleriyle sanat eğitiminin desteklenmesi öngörülmüş; lise ve dengi okullarda da sanat eğitimi dersleri seçmeli dersler arasına konulmuştur. Sanat eğitimi derslerinin, anaokulundan başlayarak, sanat alanında profesyonel olarak sanatçı ya da sanat eğitimcisi vb. eleman yetiştiren fakülte ya da yüksekokulların dışında, başka mesleklere yönelik eğitim veren fakülte ve yüksekokullarda da sürdürülmesine karar verildi. 1988-1989 öğretim yılında 2547 sayılı Yükseköğretim Kanununun 5. maddesinin 1. fıkrasında “Güzel Sanatlar eğitimi; Fakülte ve Yüksekokulların birinci sınıflarından itibaren eğitime başlayanlara seçmeli dersler olarak uygulanmaktadır” denmektedir. Böylece, tüm yüksekokul kademelerinde, plastik sanatlar eğitimi alanlarından biri seçmeli ders olarak verilmiş; 1991-1992 öğretim yılında ise, bu kapsama Müzik dersi de alınmıştır. 1991 yılında, Milli Eğitim Bakanlığı Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlığı bünyesinde oluşturulan Resim Dersi Öğretim Programlarını Geliştirme Özel İhtisas Komisyonunca hazırlanıp daha sonra kabul edilen İlköğretim Kurumları resim-İş Dersi Öğretim Programı, 1992-1993 öğretim yılından itibaren denenip geliştirilmek üzere uygulamaya konulmuştur. Son olarak da, Yüksek Öğretim Kurumu (YÖK) ve Dünya Bankası’nın 1994-1997 yılları arasında yürüttüğü Milli Eğitimi Geliştirme Projesi çerçevesinde, eğitim fakültelerinin yapılanması yeniden düzenlenmiş, Resim-İş Bölümleri, Müzik Eğitimi Bölümü ile birlikte, kurulan Güzel Sanatlar Eğitimi Bölümünde; Sınıf Öğretmenliği Bölümleri de yeni kurulan İlköğretim Öğretmenliği Bölümünde Anabilim dalları olarak yer almıştır. İdari yapılanmanın yanısıra, her iki bölümdeki sanat derslerinin yarıyıllara göre ders dağılımları, kredileri ve içerikleri de değiştirilmiş ve 1998-1999 öğretim yılından itibaren uygulamaya konulmuştur. Türkiye’deki sanat eğitiminin tarihi seyrine bakıldığında, daha çok akademik seviyede değişim ve gelişimin olduğu gözlenmektedir. Ne var ki, bu kademelere gelmeden önce, özellikle zorunlu eğitim kademelerindeki öğrencilerin sanat eğitimine özel bir itina ve önem verilmeli, geçmişe bakıp geleceğe daha iyi yön verilmelidir. Sanat ve onun eğitiminin, eğitim kurumlarında hak ettiği ağırlığı yakalayabilmesi, serpilip gelişebilmesi, onun gerekliliğine ve önemine inanmış insanlar tarafından sağlanabilir. Bu özelliklerde yetişecek olan insanların mimarları da, çağın gereklerini yakalayabilmiş bir eğitim politikası ve kararlılığı, gerekli donanım ile etkili bir programla yetişmiş olan eğitimciler olacaktır. Bu sebeple, her alanda olduğu gibi sanatın eğitiminde de çok iyi yetişmiş sanat eğitimcileri, bu misyonu yakalamada en temel yapı taşları olarak yerlerini alacaklardır. |
30 Ekim 2007 Salı
|
|
| Sanat | |
|
*Sanatın Tanımı, * Sanatın Sınıflandırılması, *Sanatın Doğuşu |
|
| Yaratıcılık | |
|
*Yaratıcılığın Tanımı, *Kavramı ve Kapsamı, * Yaratıcılık ve Zeka
|
|
| Sanat Eğitimi | |
Sanat Nedir?
Bir düğmeye basit bir dokunuşla, zaman ve mekânı birkaç yüzyıl kısaltabilecek güce erişen insan düşüncesi, yepyeni ve şiddetli korkuları da beraberinde getirdi. Bilim, endüstri, teknik ve politika alanında meydana gelen birbirine bağlı ve sürükleyici gelişmeler, toplumlara özgürlük getirdiği kadar, huzursuzlukları da arttırdı. Özellikle 1945 sonrası, insanların gökyüzüne tırmanışları, yeryüzündeki büyük sermaye hareketleri, insana yakışmayacak katliamlar, endüstriyel ve teknik gelişmeler, şiddetli ve yıpratıcı korkuları da beraberinde getirdi. Bütün bunlar, bugünkü insanın sanata bakış tarzını da biçimlendiren gelişmelerdir.
Günümüzde, insanların karşı karşıya kaldığı psiko-sosyal sorunlara çözüm olabilecek alanlardan biri de sanattır. İnsan duyarlığının karmaşık ürünleri olan ve daima insan özgürlüğünün hakkını arayan sanat eserleri, bazı kalıpları sürekli olarak zorlayıp aşar, onların nitelik olarak daha üstün ve yoğun yeni seviyelere ulaşmasını sağlar.
Tolstoy, "İnsanın bir zamanlar yaşamış olduğu duyguyu, kendinde canlandırdıktan sonra, aynı duyguyu başkalarının da hissedebilmesi için hareket, ses, çizgi, renk veya kelimelerle belirlenen biçimlerle ifade etme ihtiyacından sanat ortaya çıkmıştı" der. İnsan, nasıl duymaya, düşünmeye başladığı andan itibaren kelimenin gerçek anlamıyla hayata girmiş olursa, insanlık da duygularını ve düşüncelerini sesler, çizgiler ve renklerle canlı ve cansız simgeler halinde şekillendirmeye başladığı andan itibaren, gerçekten tarih sahnesine çıkmış olur. Sanat; din ve felsefe gibi, insanı günlük hayatın dar kalıplarından kurtaran bir teneffüs anı gibidir. Sanatta güzeli, bilimde doğruyu arayan insan ruhu ve zekâsı, aslında kendini aramaktadır. Din, felsefe, bilim, sanat ve hatta teknik gibi alanlar, birbirine sıkı sıkıya bağlıdırlar. Her sanat eseri, var olan bir şey ile, bir nesne ile ilgilidir; belli bir varlığı anlatır, ondan bir kesit ortaya koyar. Bir resim, belli bir tabiat parçasının resmidir veya bir insan görüntüsüdür. Bir tiyatro oyunu, belli olayların simgelenmesidir. Bir şiir ya da müzik parçası, ya tabiattan ya da insan ruhundan, insan duygularından bir anlatımdır. Sanatçının gördüğü, kavradığı ve gerçeklik olarak belirlediği varlığın bilgisi, sanatın öz konusunu oluşturur.
Bugün Türkçe’de, iyi yapılan her iş için «sanat» kelimesi kullanılmaktadır. Türkçe’deki «sanat» kelimesi, kapsamı bakımından, pek çok oluş ve nesnelere ilişkin durumu içine almaktadır. Bugün, hiç şüphe duymaksızın en yaygın biçimde kullandığımız «sanat» kelimesi, etimolojik bakımından Osmanlıca’ya dayanmaktadır. Osmanlıca’nın kelime kaynakları olan Arapça ve Farsça’da, sanat kavramını ifade etmek için kullanılan durumu oldukça farklıdır.
Sanat kelimesi Arapça’da amel, iş yapma anlamlarını veren «san’a» kökünden gelmektedir ve yapılan iş, alet yardımıyla, belirli bir el becerisiyle sürdürülen marangozluk, duvarcılık gibi meslek dallarını kapsamaktadır. Görüldüğü gibi bu kelime Arapça’da, insanın akıl ve zekâsını kullanarak yaptığı işleri anlatır. Bugünkü Türkçe’de kullandığımız «sanat» kelimesi, Osmanlıca’da bir değişiklik geçirmiş, yeni kazandığı anlam ve muhtevayla birlikte benimsenmiştir.
Bir an için, karmaşık yapısını, ilgili olduğu pek çok kavramı bir yana bırakıp, sanatı " insanlar arasında anlaşmayı sağlayan bir araç " olarak kabul edebiliriz. Bugün Türkçe’de iyi yapılan her iş için "sanat" kelimesinden yararlanıp; "askerlik sanatı", "güzel konuşma sanatı" gibi kalıpları tekrarlar dururuz. O halde, yapılan bir iş veya hareketin, güzel, gelişmiş ve etkileyici bir biçimde görünmesi, onu bir sanat olarak tanımlamamıza sebep olmaktadır. Bu, şu demektir; insan yaptığı işi yüceltebildikçe, ona bir parıltı katabildikçe, sanat olgusuna biraz yaklaşabilmiş sayılır. Yani sanatın ayırıcı özelliklerinden biri, onun günlük, basit ve sıradan şeylerin üstünde olmasıdır. Sanatı bazen, şöyle de tarif ederler: "İnsan aklının eşya üzerindeki pırıltısı" . Bu, yüzlerce tariften yalnızca bir tanesidir.
Halk arasında "sanat" kelimesi; "insanların ihtiyaçlarından birisinin karşılanması konusunda öğretilen ve yapılan iş" anlamında kullanıldığı gibi, "ustalık, hüner, marifet" anlamında; "Bu işte sanat vardır; kolay değil o da bir sanattır." şeklinde de kullanılmaktadır. Maddi fayda gözeten sanatlardan ayırabilmek için "GÜZEL SANAT" kavramı içinde, sanat’ı şöyle tanımlamak mümkündür: "İnsanların, tabiat karşısındaki duygu ve düşüncelerini çizgi, renk, biçim, ses, söz ve ritm gibi unsurlarla güzel ve etkili bir biçimde ve kişisel bir üslûpla ifade etme çabasından doğan ruhsal bir faaliyettir."
Sanatın Sınıflandırılması
Biçim verilen malzeme değiştikçe, sanatın değişik adlara ayrılması mümkün olabiliyor. Ancak, sanatı sınıflandırırken sadece malzeme yönüyle sınıflandırma yapmak mümkün değildir. Malzemenin yanı sıra, ifade ediş biçimi veya daha kapsamlı bir ifadeyle yaratıcılık, bu sınıflandırmada önemli bir etkendir. Sözgelimi, bir heykeltıraş da ağaca biçim verebilir, bir marangoz da… Fakat heykeltıraşın ağaca biçim verişteki ifade tarzı ile, marangozun biçimlendirmesindeki ifade tarzı aynı değildir. Heykeltıraş biçimlendirmesini alışılmışın dışında, yeni ve özgün bir biçimde yaparken, marangoz ise alışılmış, bilinen veya tekrar edilen bir biçimlendirme yapar. Bu bakımdan sanat genel olarak önce iki gruba ayrılır: a) Pratik sanatlar / endüstriyel sanatlar (zanaat), b) Güzel sanatlar.
Güzel sanatlar deyince aklımıza, insan yaratıcılığı, insanın ilk çağlardan bu yana kendini ifade ettiği, tam yetkinleşemediği dönemlerde, çizgi, boya, kil yoluyla içini döktüğü biçimler, desenler, çeşitli oluşumlar geliyor. Yetkinleştiği dönemlerde ise, örnekler çok çeşitli. Sözgelimi, ünlü Rönesans sanatçıları, yapılar, anıtlar, köprüler, müzeleri dolduran resimler, sonra şiirler ya da Mimar Sinan’ın camileri, çeşmeleri, köprüleri .. Derken günümüzün sanat eserleri, insan aklıyla duygularının estetik beğenisiyle yaratıcı gücünün ortaya koyduğu, bilim ve teknolojinin de en üst seviyelerindeki çağımız sanatçılarının sanat ürünleri : Çağdaş resim, heykel, roman, tiyatro, sinema, çelik ve cam yapılar, incecik kullanım eşyaları, sesin, ışığın, rengin, oyun gücünün birleştiği büyük sahne olayları, türlü tasarımlar.
Acaba güzel sanatları nasıl sınıflandırabiliriz?
Geleneksel ve çağdaş olmak üzere iki biçimde sınıflamak, bize bazı kolaylıklar getirebilir.
Geleneksel sınıflama, güzel sanatları, hitap ettiği duyu organlarına göre sınıflar. Sözgelimi "görsel sanatlar" (plâstik sanatlar), göze ve görmeye dayanan sanatları, resim, heykel, mimari gibi dalları bir grupta topluyor. Fonetik sanatlar, müzik ve türleri ile edebiyatı; ritmik sanatlar ise, hem görme ve hem de hareketle ilgili olan sinema, opera gibi sanatları kapsamaktadır.
Ancak, bu sınıflandırmanın ister istemez dışında kalabilen bazı türler de olabiliyordu. Sözgelimi, karikatür veya seramik gibi. Bu sebeple, daha çağdaş bir sınıflandırmaya gerek duyulmuştur. Bu sınıflama, söz konusu edilen sanat dalının niteliği ve tekniği gözönünde bulundurulmaktadır. Buna göre, şöyle bir sınıflandırma yapılabilir :
Yüzey Sanatları : Tüm iki boyutlu sanat çalışmaları, yani bir eni ve bir boyu olan kâğıt veya tuval üzerine, bir duvar ya da kumaş üzerine uygulanan sanatlardır: Resim ve türleri ( yağlı boya, sulu boya, baskı sanatları, afiş, grafik çizimler ), duvar resmi, minyatür, karikatür, fotoğraf, batik, süsleme vb.
Hacim Sanatları : Üç boyutlu sanat çalışmalarıdır. Sözgelimi heykel, seramik, anıtlar gibi.
Mekân Sanatları : İç ya da dış mekânı içine alan ya da düzenleyen sanat dallarıdır. En başta mimarî olmak üzere (bahçe mimarîsi, peyzaj mimarîsi), çevre düzenlemesi gibi mekâna ilişkin tüm tasarım çalışmaları.
Dil Sanatları : Edebiyat ve yazı türlerini kapsayan sanatlardır: Roman, hikâye, şiir, deneme, tiyatro metni, film senaryosu vb. gibi.
Ses Sanatları : Müzik ve bütün türlerini kapsayan sanatlardır : Halk müzikleri, klâsik müzikler gibi.
Hareket Sanatları : İnsanın, bedeniyle anlatım gücü kazandırdığı sanatlardır: Bale, dans türleri, halk dansları, pandomim vb.
Dramatik Sanatlar : İnsanın, eyleme dönüşmüş ifadelerle kendini veya bir olayı, bir olguyu anlattığı sanatlardır: Tiyatro, opera, müzikal oyun, kukla gibi sahne sanatları, sinema, gölge oyunu gibi türleri buna örnek olarak gösterebiliriz.
Böylece, bütün sanat dallarını içine alan bir sınıflandırma yapmış olduğumuzu söyleyebiliriz.
Sanatın Doğuşu
Bugün için, sanatın ortaya çıkışına tam ve kesin bir cevap verebilecek durumda değiliz. İlk insandan günümüze kadar geçen zaman içinde insanoğlu, çeşitli amaçlarla maddeye biçim vermiş, maddeye hükmetmeye çalışmıştır. Bütün bu faaliyetler içerisinde, sanatın başlangıç noktasını kestirmek oldukça zordur. Sanatın başlangıcı sorununu aydınlatmak üzere, pek çok yazar, kitaplarının giriş bölümlerinde uzun sayfalar ayırmaktadırlar. Bütün bu çabalara rağmen, bu konunun pek az aydınlatılabildiğini söyleyebiliriz.
Sanatın başlangıcı olarak kabul edilen örnekleri "ilkel sanat" başlığı altında toplamak, alışkanlık halini almıştır. "İlkel sanat" terimi, ilk bakışta ve çabucak bazı şeyleri çağrıştırmakla birlikte; geniş anlamda kullanılan " ilkel" kelimesinin kapsamından dolayı, bazı anlam kaymalarına da yol açmaktadır. Bu yanlış anlamalara fırsat vermemek için, bizi ilgilendiren " ilkel sanat ", tarihî kronolojinin başlangıcında yer alan ilkel sanattır.
1. Paleolitik Çağ
Alet yapabilen insanlar ile ilgili rastlanabilen en eski izler, aşağı yukarı 40 bin yıl önceye aittir. İzlerini, örneklerini bulabildiğimiz bu ilkel el hüneri işlerin bulunduğu çağa Paleolitik çağ ya da Eski Taş veya Yontma Taş Çağı adı verilir. Paleolitik çağın insanı madeni tanımamış, bütün aletlerini taştan, ağaçtan ve kemikten yapmıştır.
İnsan elinin, ilk defa çakmaktaşını işleyip bir bıçak yapıncaya kadar geçen zamanla, bizim bildiğimiz tarihî dönemler arasında, pek büyük bir zaman mesafesinin olduğu açıktır. Taşı eline alan ilk insandan piramitleri yapanlara kadar geçen sürecin uzunluğu, zaman katmanlarının korkutucu derinliği, bir dizi karanlık çağları da içine almaktadır. Fakat, sanat için, ilk aletin yapılmasıyla ilk adım atılmıştır.
Paleolitik çağ insanı ilk buzul çağında yaşamış, taştan yontarak yaptığı baltaları, mızrak uçları, kesiciler, kazıyıcılar gibi çeşitli araçları kullanmışlardır. Bu insanların alet ve araç yapımında kemikten de çok yararlandıkları görülmektedir.
Bu çağdan kalan ilk eserler, bazı küçük heykellerdir. Bunların en eskisi Garonne (Garon) ırmağı vadisinde bulunan fildişi kadın başıdır. Mamut dişinden oyularak yapılmış bu baş, dört santimetre kadardır ve 40 bin yıl öncesine ait olduğu sanılmaktadır. Bu heykelin dışında, 1922 yılında Yukarı Garonne’da bir mağarada bulunan bir kadın heykeline rastlanmıştır. Lespugue (Lespüg) Venüsü denilen bu heykel de mamut dişinden yapılmış olup, 15 cm. boyundadır. Kadın vücudu bu heykelde, bir takım yuvarlakların, küreciklerin üstüste yığılması şeklinde tasvir edilmiştir ve 30 bin yıl öncesine aittir (Halen Paris’de "İnsan Müzesi"nde bulunmaktadır). Viyana Doğa Tarihi Müzesi’ndeki Willendorf (Vilandorf) Venüsü ise 11 cm. yüksekliğinde olup, kireç taşından yontulmuştur. Bu kadın heykelinde baş, tıpkı bir dut ya da böğürtlene benzer şekilde işlenmiştir .
Mağaralardaki kadın resimleri ile göğüs, kalça ve karın kısımları şişirilmiş olarak gösterilen kadın heykelciklerinin, soyun devam ettirilmesinde , üremede en büyük rolü oynayan, bereketin sembolü olarak kadını kutsallaştırmak veya doğumun artmasını sağlamak için yapılmış oldukları düşünülmektedir. Bunlar, sihir veya büyü ile de ilgili olabilirler.
Bu seriden sonra, yalnız yontulmuş değil; geyik kemiklerine, taşlara ve mağara duvarlarına kazılmış hayvan figürcükleri gelir. Bunlar, başarı ile ifade edilmiş çok sayıda geyik, yaban öküzü, at, mamut, yaban domuzu gibi hayvanlardır. Mağaralarda bulunan resim kalıntıları, eskilik bakımından ancak yirmi, otuz bin yıl öncesine kadar gidebiliyor. Bu mağaralardan ilk önce keşfedileni, İspanya’daki Altamira Mağarası’dır. Buradaki resimler, kalem biçimine yakın şekillere getirilmiş toprak veya taş çubuklarla yapılmış oldukları anlaşılmıştır. Çünkü, bu çubukların kalıntıları bulunmuştur. Renk olarak yalnız kırmızı, sarı, siyah ve kahverengi kullanılmıştır.
Bu resimler, önce kenar çizgileri taşa oyularak, sonra da araları renklendirilerek yapılmıştır. Renklendirme; odun kömürü, manganez toprağı ve kırmızı tebeşir gibi maddelerin ezilmesi ve su ile karıştırılması ile elde edilen bir boya ile yapılıyordu. Boyalar ise ya parmakla, ya kıldan veya tüyden fırça ile, ya da çomaklarla sürülüyordu.
En son bulunan resimli mağara Fransa’daki Lasque (Laskö)’dür. Bilinen en eski mağara resimleri, bu mağarada bulunmaktadır. 30 bin veya 25 bin yıl eskiye ait olduğu tahmin edilmektedir. Altamira mağarasındaki resimlerden daha güzel, daha iyi korunmuş ve daha zengindir. Duvarlarda beş metre boyunda hayvan resimleri bulunmaktadır. Bu mağaranın duvarlarına beş metre boyunda öküz resimleri çizmek, günümüzde dahi oldukça zor bir durumdur. Çünkü bu figürleri çizerken görebilmek ve iyi çizilip çizilmediğini kontrol etmek için geriye çekilebilecek bir mesafe yoktur. Bu sebeple, oldukça ilkel bir çağdaki bu insanların, bu resimleri nasıl yapabildiği oldukça düşündürücüdür. İnsanlığın bu en eski sanat eserlerini anlamak ve değerlendirmek için, bugünkü estetik değerlerimizi bir tarafa bırakmamız gerekmektedir. Bütün bu eserler, ne belirli bir güzellik duygusunun ifadesi, ne de sanat için yapılmış eserlerdir. Bunların, bir amaç için ortaya konduğu anlaşılıyor. Yaygın kanaate göre bu resimler, ilkel insanların avcılıktaki başarılarını artırmak için başvurduğu büyüye yardım etmek için yapıldıkları sanılmaktadır. İlkel insanlara göre, bir varlığın hayaline sahip olmak, onu elde etmek demektir. Yani resimdeki hayvanı yaralamak veya öldürmek, gerçek hayattaki av hayvanının da ölmesine veya gücünden kaybetmesine yol aşacağına inanılıyordu. Bu inanış, halen yaşayan bazı ilkel kavimlerde de benzer şekillerde devam etmektedir. Mağaraların duvarlarında resmedilmiş hayvanların üzerinde, parmakları açık eller görülür. Ya da çoğunlukla, hayvan bir okla yaralı gösterilir. Bunlar; ele geçirme işaretleri midir? Şu halde, doğarken; sanatın sihir ve büyü karakteri olması gerekir (Resim 3).
Sonuç olarak paleolitik çağ (Eski taş) mağaralarında özellikle dikkati çeken durum, gün ışığı ile aydınlanan bölümlerde hiç bir tasvirin yapılmamış olmasıdır. Resimli kısımlar, genel olarak mağaraların girişlerinden 90 metre kadar içeride bulunmakta, bazı hallerde de, bu zeminlere ulaşmak için, dehlizlerden sürünerek ilerlemek gerekmektedir. Bütün bunlardan anlaşılan şudur ki; bu resimler, mağara duvarlarını süslesin diye yapılmış olamaz.
Birçok durumlarda mağara resimleri üst üste yapılmışlardır. Yani çizilip boyanmış bir hayvan resminin üzerine bir başkası, sonra onun da üzerine bir başkası yapılmıştı. İlkel insan bu resimlerin güzel olup olmadığına, saklanmaya değip değmediğine bakmıyordu. Eğer resmin büyüsel etkisi kalmamışsa, üstüne bir yenisi yapılabiliyordu.
2. Neolitik Çağ
Bu çağın, M.Ö. 7. bine kadar uzandığı anlaşılmaktadır. Bu çağın insanları ovalarda, su kenarlarında, verimli ve savunması kolay yerlerde yaşamaya başlamışlardır. Paleolitik çağda olduğu gibi, karada ve suda avcılık halâ önemli bir yer tutmakla beraber, bu çağın insanı hayvanı evcilleştirmiş, üretici olarak tarım yapmış, köyler kurmuşlardır. Kullandıkları taş aletler önceki çağdakilerden çok daha gelişmiştir. Mağaralarda yapılan resimlerin yerini, kerpiç evlerin duvarlarını süsleyen ve bugüne kadar canlı renklerini koruyabilen duvar resimleri almıştır.
Neolitik çağ insanları, mağaraları bırakarak kendilerine kerpiç, saz ve kamıştan kulübeler yapmışlar ve köyler meydana getirmişlerdir. Bu köyler bazen açıktı; bazılarının etrafı ise hendek ve çitlerle çevriliydi; bazen de göllerin ortasında kazıklar üzerinde yapılan kulübelerden meydana geliyordu.
Yapı sanatının Neolitik çağda başladığı söylenebilir. Meydana getirilen bu yapılara Megalitik yapılar, bu kültüre de Megalitik kültür adı verilir. (Megalit kelimesi, Yunanca mega = büyük, lithos= taş kelimelerinin birleşmesinden oluşmuştur, büyük taş anlamına gelmektedir.) Bu yapıların birer mezar yapıları veya yıldızlarla ilişkili yapılar olduğu sanılmaktadır.
Megalitler başlıca iki grupta toplanabilir:
1- Dayanak gerektirmeden ayakta duran taşlar; bunlar yalnızken "Menhir" bir doğru üzerinde dizilir veya daire şeklinde sıralanırsa "Cromlech" (Kromlek) adını alırlar . 2- Paralel düzenlenmiş bir döşemeyi taşıyan taşlardan meydana getirilen odalar ki; bunlara da "Dolmen" denir . Dolmen’ler, birer mezar odalarıdır. Bu mezar odalarının üstü toprakla örtülürse, ortaya çıkan tepeciklere Tümülüs = Höyük adı verilir. Dolmenler, basit dolmen, örtülü koridor, kubbeli dolmen adını alan türlerde olur. Menhirler, Fransa’da ve İngiltere’de çok sayıda bulunmaktadır. Bunlar 10-12 metre yüksekliğinde dev taşlardır. Menhirlerin çoğunun mezar taşı olduğu ispatlanmıştır. Büyüklükleri sebebiyle de, sanki canlıymışlar gibi halk masallarına konu olmuşlardır. İlgili efsanelerde menhirler; doğarlar, büyürler, dans ederler ve ağlarlar.
Bazı menhirler tarihî bir hatırayı sonsuzlaştırırlar. Menhirler, toprak sınırını belirtmek için de kullanılmış olabilirler. Menhirlerin dikilme sebeplerine en uygun açıklama ise, bunların ilkel idoller yani dinî semboller olduklarıdır.
Genel olarak yalnız duran menhirler, bazen bir çizgi üstünde dizilmiş de olabilirler. Daire şeklinde dizilmiş olanlar, belki dinî anıtlar veya kurban sunaklarıydı. Cromlech (Kromlek) denilen bu dizilerin yönleri yıldızlara göre olduğu için, güneş tapınağı da olabilirler.
Dolmenler’in içinde bazı kil eşyalar bulunmuştur. Fakat, çoğu soyulmuş olan bu mezar odalarında, neolitik çağı aydınlatabilecek çok az eşya kalmıştır. Buna karşılık dolmenlerin çoğunun üstünde, geometrik ve sembolik figürler kazılıdır.
Dolmenler çeşitli şekiller gösterirler:
Basit Dolmen :Ayakta duran iki veya birkaç taşın üstünde, yatık durumdaki büyük bir taştan oluşur. Bu ilkel dolmen, bazen bir tümülüs ile örtülüdür.
Kubbeli Dolmen : Bu tip dolmende, harçsız taşlarla örtülmüş ve kilit taşıyla kapanmış bir kubbe görülür. Yunanistan’da "Tolos" denilen bu tür inşaata, Fransa ve İrlanda’da bugün dahi çoban kulübeleri arasında rastlanmaktadır.
Örtülü Koridor : Son çağ dolmenlerinin hepsi bu türdedir. Bütün anıt, üstü örtülü bir geçitten ibarettir. Bunun bazı kısımları delikli bir taşla ayrılır ve bazılarında rölyeflere rastlanır (Rölyef, kabartma olup, heykel sanatının bir çeşididir. Bir figürün çıkıntıları, derin bir şekilde zemine bağlı olarak çıkarılmışsa "yüksek rölyef", eğer çıkıntılar hafif bir biçimde belirtilmişse "alçak rölyef" adını alır).
Sanatta Güzellik
Herbert Read, "Sanatın Anlamı" adlı eserinde şöyle söylüyor: "Genel bir sanat teorisi şu düşünce ile başlamalıdır; insan, duygularının önüne konan şeylerin biçimine, yüzeyine ve kütlesine göre davranır. Eşyanın biçim, yüzey ve kütlesinin belli ölçülere göre düzenlenmesi hoşumuza gider. Böyle bir düzenin eksikliği ise ilgisizlik ve hatta büyük bir sıkıntı ve tiksinti verir. Güzellik duygusu, hoşa giden bağlantılar duygusudur. Çirkinlik duygusu da bunun tersidir."
Güzellik kavramını belirsiz, ya da çok defa aldatıcı belirtiler gösteren ve tarih boyunca durmadan değişen bir olay olarak kabul etmek, doğru bir düşünce tarzı gibi görünmektedir. Sanat bütün bu belirtileri içine almalıdır ve bir sanat öğrencisinin ciddiliği, kendi güzellik duygusu ne olursa olsun, diğer devirlerdeki güzellik anlayışlarını sanat sahasına kabul edebilmesiyle anlaşılır. O kişi için, primitif, klâsik ve gotik aynı derecede ilgi çekicidir ve o, zaman zaman değişen güzellik duygusunun değerlerini kıymetlendirmekten çok, her devrin gerçek ve sahtesini ayırmaya çalışmalıdır.
Güzellik, estetik ilminin ele aldığı bir kavram olarak, çağlara ve düşünürlere göre değişik anlamlar kazansa da, sanat eserlerinde bulunması gereken şeydir. Ancak, sanat eserindeki güzellik, o eseri meydana getiren elemanların veya figürlerin yalnız başına güzelliği demek değildir. Yani, kendi dönemi içinde çok güzel kabul edilen "Venüs"ün tabloda yer alması, o tabloyu güzel yapmaya yetmez. Daha değişik bir ifade ile söylersek; sanatta, "neyin" yapıldığı değil, "nasıl" yapıldığı önemlidir. Sözgelimi savaş, güzel bir olay değildir. Yaşlı, yüzü buruşmuş bir kadının da güzel olduğu söylenemez. Fakat, Picasso’nun " Guernica "sı, Dürer’in " Yaşlı Kadın Portresi " ne kim çirkin diyebilir. O halde buradan çıkan sonuç şudur: Sanatta güzellik, eserin ifadesindeki güzelliktir. Sanatçı, eserine konu olarak çirkini de almış olsa, çirkini güzel bir biçimde ifade edebilmelidir.
Sanattaki biçim elemanının insandaki devamlı karşılığı, güzellik duygusudur. Değişmez olan duyarlıktır. Değişen, insanın algılarını ve zihinsel yönünü soyutlaştırarak kendi kurduğu anlayıştır ki; ifade’yi buna borçluyuz. "İfade"nin "biçim"in tam karşıtı olduğunu söylemek güçtür. İfade, doğrudan doğruya duygu tepkilerini anlatan bir kelimedir, fakat sanatçının biçimini yaratırken başvurduğu düzen, kendi başına bir ifade tarzıdır. Ölçü, denge, ritim, ahenk (armoni) gibi terimlere ayrılabilen biçim, bu saydığımız terimlerin sağladığı hoşa giden bağlantılarla sanat olmaya, güzel olmaya başlar.
|
TÜRK SANATI |
|
Asya-Türk Sanatı |
|
Anadolu-Türk Sanatı |
27 Ekim 2007 Cumartesi
Merhaba
img:kapat–>
Merhaba, yedi tepeli şehirden güzel ülkemin dört bir köşesine, dünyanın başka diyarlarında Bugün Gazetesi okuyan yüreği güzel, tüm dostlara gönül dolusu merhaba!
Gününüz neşe içinde geçer inşallah. Olayların hep olumlu yanlarını görüp hem kendimize hem çevremizdekilere harika bir gün armağan ederiz umarım.
Kötüyü görmek kolaydır, eleştirmek, eksiklikleri, yanlışlıkları, çirkinlikleri… İş Sevgili Peygamberimiz gibi çirkinde dahi var olan güzelliği görebilmekte. Hani sahabelerle yolda giderken bir köpek leşine rast gelir Peygamberimiz, herkes ne kötü koktuğunu söyler de köpek leşinin, O ise "Ne güzel dişleri varmış mübareğin" diyerek herkesin kötü gördüğü şeyde bile bir güzellik bulmuş ya işte aynen onun gibi.
Artık çok iyi bir ressam olduğunu iddia eden öğrencisine demiş ki hocası, "En beğendiğin resmini al ve en kalabalık yere götür. Resmin yanına da bir kırmızı kalem koy, gelen geçen buldukları hataları işaretlesin." Öğrenci en güzel resmini almış ve hocasının dediği gibi kalabalık bir yere götürmüş. Kalem de koymuş resmin yanına, hataları bulun ve işaretleyin diye not da bırakarak, en ufak bir işaretleme olmayacağından gayet emin bir şekilde akşam resmin yanına gittiğinde, resmin her yanı işaretlenmiştir neredeyse. Akşam hocası yine en sevdiği resimlerinden birini alıp aynı yere koyup bu kez boya kalemleriyle yanlış buldukları yerleri düzeltmelerini isteyen bir not bırakmasını istemiş öğrencisinin. Yine denileni yapar ressam adayı ama bu kez biraz morali bozuktur. Akşam resmin yanına gittiğinde resmi sapasağlam, hiçbir yeriyle oynanmamış vaziyette bulur. Sevinçle hocasının yanına gider. Hocası der ki, "İşte hayat böyledir, insanlar eleştirmekten çok hoşlanır, hatayı bulmak kolaydır. ‘Hadi düzelt veya yol göster, çözüm önerileri sun’ denildiğinde hiç kimseyi bulamazsın etrafında. Sen sen ol, yaptığın işten anlamayan, kıymetini bilmeyen insanlara işin hakkında soru sorma. Sanatından anlayanlarla birlikte ol."
Hep etkilemiştir beni bu hikâye. Eminim hepimiz çevremizdeki birçok şey hakkında kendi kendimize söylenip duruyoruz, şikâyet ediyoruz, artık söylenme değil, söyleme ve çözüm üretme zamanı. Hep başkalarından ne bekliyoruz değil, hayat bizden ne bekliyor sorusunun cevabını bulma zamanı! Hadi gelin sizlerle birlikte bu köşede her cumartesi, pazartesi ve perşembe günleri kendimizi sorgulayalım. Sizden zor bir şey istediğimin farkındayım. Gazete sayfalarında, televizyon programlarında kim kiminle ne yapmış, bilmem kimin bekâreti duruyor muymuş, falancanın silikonları patlamış mı, filanca en son kiminle yakalanmış gibi haberleri okumak varken, ben tutup kendinizi sorgulayın diyorum size… Kolay değil elbet ama bu yapılmalı. "Kendini bilen Rabbini bilir" diyor iki cihan peygamberi. Biliyor musunuz, insanoğlu ilk astronomiyle ilgilenmiş. Ne yazık ki en sona bırakmış psikolojiyi, kendini, ruhunu, özünü. Özden uzaklaştıkça da mutsuzluğun batağına saplanmış, sigara, uyuşturucu, depresyon. 2005 yılında en çok hangi tür ilaç tüketilmiştir dersiniz? Ne yazık ki depresyon ilaçları. Biz elalemin hayatımıza zerre kadar bir yarar sağlamayacak hayatlarıyla ilgilenirken kendimize ait sorunları geçici bir süre unutup, onların içimizde bir çığ gibi büyümesine izin vermişiz. Oysa aslolan, önemli olan bizler değil miyiz? Bize ne elalemin özel hayatından. Biz aynayı kendimize çevirelim ne olur. Aynaya baktığınızda ayn’ınız yani gözleriniz ne söylüyor size? Yaradılmışların en şereflisi unvanını hak ediyor muyum yoksa sadece günlük zevklerle meşgul olup, nefsime yenilip, esfele safilin, yani hayvandan daha aşağıda olan makama mı uygun yaşıyorum. Ne sarsıcı bir sorudur bu!
Bu köşede karamsarlığa yer olmayacak. Ama önlem alınması gereken konularda birbirimizi uyarmayı da ihmal etmeyeceğiz. Sizden bu konuda destek istiyorum. Köşemizde işlenmesi gerektiğine inandığınız her konuyu lütfen bana bildirin. Bir dertleşme bölümümüz de olacak elbet, internet adresime, özellikle gençler ve kadınlarımızdan gelen hayata dair sorunları da paylaşacağız sizinle. İster abla yerine koyun beni, ister kardeş, ister anne, içinizden ne geliyorsa yazın bana. Yarın sabah uyandığımızda, hâlâ nefes alıyorsak, bunun şükrüyle, yepyeni bir bakış açısıyla merhaba diyebilmek umuduyla… Size Esat Selışık’tan bir şiir armağan etmek istiyorum ve sizin şiirlerinizi de bekliyorum…
Tanrım, Kelebeği yarattığın için
Ve ağustos böceğini, arıyı
Anladım bir çiçeğe her canlının
Farklı baktığını
Anladım sevgilinin dudaklarının
Neden gonca bir gül rengi taşıdığını
Tanrım Nefreti yarattığın için
Nefret ettim nefretten
İçimdeki çocuğu incitenlerden
Anladım sevginin nefretten
Öylesine güçlü olduğunu
Sevgimin rüzgarıyla nefreti attım içimden
Tanrım Çirkini yarattığın için
Bildim güzelliğin değerini
Gördüm çirkinde dahi varolan güzelliği
Anladım gözümle değil,
Yüreğimle bakmam gerektiğini, her yüreğin başka bir güzeli sevdiğini
Tanrım Sevdim bir yürek taşıdığım için
Anladım aşkın tüm evreni kuşattığını
Onun gözlerinde sonsuzluğun
Teninde baharı, gözlerinde gün ışığını
Duyduğum zaman yüreğimde sesinin yankısını
Tanrım Yüreğime aşkı koyduğun için
Binlerce teşekkürler sana
Ve Tanrım Aşkı yarattığın için aşığım sana
25.Eylül.2006
Yeniden başlamak
img:kapat–>Neler var gözümüzün önünde? Gazeteden kaçsak televizyonda, televizyondan kaçsak radyolarda her an burnumuzun dibinde, her an kulaklarımızda…
"Gözün gördüğüne beyin alışır" demiş ya Çiçero, bizim de göre göre alışmak zorunda kaldığımız kimler var? Üstelik hayatımızın birer parçası haline gelen, maazallah bir gün isimlerini duymasak, hastalandılar mı acaba diye merak ettiğimiz kadınlar, adamlar…
İki elin parmak sayısını geçmeyecek sayıdaki sözde sanatçılarla uğraşırken biz, gözümüzün önünde bize en ihtiyaç duydukları anda yanlarında olamadığımız evlatlarımız, annelerimiz, dedelerimiz var. Üzülerek söylüyorum ki okulda bıçaklandığı için hastanede can çekişen oğulları hakkında sorduğum sorulara cevap veremeyen anne babalar tanıdım ben. Sordum "oğlunuzun en sevdiği 3 arkadaşının adı ne?" Cevap veremediler elbette, "neye eğilimi, becerisi, ilgisi var?" dedim, bu kez yine cevap alamadım ne yazık ki. Sorsaydım Hülya Avşar’ın, İbrahim Tatlıses’in, Seda Sayan’nın sevgili listesini,eminim tek hata yapmadan sayardı zavallı çocuğun ailesi. Ağlanacak hale gelmişiz de haberimiz yok vallahi. Suçlu elbette sadece biz değiliz, çevre, televizyonlar, gazeteler ve daha birçok suçlu… Ama irade sahibi biz değil miyiz? Hayvanlardan farkımız fikir sahibi olmamız değil mi?
Zaman içinde, ister istemez bizler magazin programlarını seyrettikçe alıştığımız için normal gelen yaşantılar, birden yaşantımız oluvermiş, farkında mısınız? Dallas’ı, Flamingo Yolu’nu seyrettikçe şaşırdığımız hayatlar artık kızımızın, komşumuzun, kardeşlerimizin, hatta bizim hayatımız oluvermiş. Biz böyle miydik, Allah aşkına dostlar, biz böyle miydik? Bizim Mevlanalarımız, Hoca Ahmet Yesevilerimiz, Yunuslarımız yok muydu örnek alınacak? Ne acıdır ki, sadece dinle ilgili meselelerde millet veryansın ediyor, Atatürk kalkıp gelse halimize ne kadar üzülürdü deniliyor. Madalyonun bir de bu yüzünü nedense kimseler görmek istemiyor. Peki soruyorum size Atatürk’ümüzün düşlediği gençlik, gelecek, kadınlar, erkekler böyle miydi?
İdeallerini soruyorum bir grup gence gözümün içine baka baka, üstelik sırıtarak tek ideallerinin "iddia’da büyük ikramiyenin çıkması" olduğunu söylüyorlar bana. Şaka gibi değil mi? Şaka olmasını öyle yürekten isterdim ki anlatamam. Emekle, alın teriyle değil, havadan gelen kolay para, kolay şöhret, ahlaksızlık bizim hedeflerimiz olmuş ne acı! Varsa yoksa sade ben, asla biz değil ağızlarından dökülen! Vakıf işleriyle uğraşmanın bireysel mutluluğa milyon basar bir keyf verdiğini keşfetmiş büyüklerimiz yok muydu bizim? Camilerde ihtiyaç sahipleri için hazırlanmış taşa bırakılan paranın sadece gerektiği kadarını alıp gerisini diğer fakirlere bırakanlar nerede? Hem fakirimiz hem zenginimiz ne kadar farklıymış eskiden? Şimdi yarimizi özlediğimiz gibi özlediğimiz ramazan geldi, on bir ayın sultanı… Sadece midemizi değil, ruhumuzu, bedenimizi terbiye etmemiz için en büyük fırsatlardan biri olan Ramazan! Gelin bu Ramazan’da gözümüzü de sakınalım, kötülüklerden, kulaklarımızı sakınalım. Dedikodulardan, kavgalardan, gürültülerden, dilimizi sakınalım. Gereksiz sözlerden, gıybetlerden, iftiralardan. Çünkü çok etkilendiğim bir mesele var sevgili Bugün’lüler… Ebedi aleme gittiğimizde bu dünyada yaptığımızdan emin olduğumuz güzelliklerin, verdiğimiz sadakaların, işlediğimiz sevapların amel defterimizde olmadığını görecekmişiz. Hak etmediği halde kötü sözler sarf ettiğimiz, dedikodusunu, gıybetini yaptığımız kişilerin defterine gidecekmiş tüm sevaplarımız.
Bir Müslüman olarak düzeltmeye çalışmalıyız hataları, çirkinlikleri amma velakin sabahın köründe kalkıp da milletin en mahrem olaylarını gözler önüne seren programları izleyerek suça, günaha ortak olduğumuz yetmiyormuş gibi bir de onlar hakkında dost sohbetlerinde konuşarak sevaplarımızdan da oluyoruz. Şimdi diyebilirsiniz ki neden günaha ortak oluyormuşuz ki? Çünkü siz seyrettikçe o programlar hep var olacak, hep reklam alacak. Bırakalım artık bize zorla dayatılan, beynimizi uyuşturup bizi düşünmeyen, sorgulamayan sürüdeki bir koyundan farksız hale getirmeye çalışan bazı gazete ve televizyon programlarını izlemeyi… İnanın bunlar sırf reyting amaçlı yapılan şeyler değil… Bizi biz olmaktan çıkarıp içimizdeki hayvani duyguları besleyip, bunca yüzyıldır ayakta kalmamızı sağlayan inançlarımız, gelenek ve göreneklerimiz, hoşgörümüz, sevgi dolu yüreklerimizi nefretle doldurmaya çalışan, merhametimizi, "komşusu açken tok yatan bizden değildir" sözünü unutmamızı sağlamaya çalışanlara artık dur demenin zamanı bu Ramazan! Haya ederek uzaktan kumanda elimdeyken birkaç dakika izleme gafletine düştüğüm programlara dur demek elimizde. Tepkisiz bir toplum olup çıktık farkında mısınız? Oysa imanımız bize en az 3 görev veriyor bu rezaletlere karşı. Birincisi dilimizle engel olmaya çalışmak, ikincisi elimizle, üçüncüsü ise buğz ederek hiç olmazsa yüreğimizle reddetmemiz olan biteni…
EVET, BUGÜN’den tezi yok bir düzeltme çalışmasına giriyoruz hatalarımızı, hayatımızı, söz mü? Size güvenmek istiyorum. Benim güvenimi, inancımı tazeleyen, gerçekten bilinçli ailelerin evlatları var çok şükür etrafımda. Onların sayısının artmasını ve güzel ülkemde yaşayan herkesin kendi içindeki cevheri ortaya çıkarmasını diliyorum. Ameller niyetlere göreymiş, sahurda, hep birlikte hep iyi şeylere niyet edelim, oruçla beraber olmaz mı? Ve asla unutmayalım, bu dünya geçici, elbet mezara gireceğiz hepimiz, Allah elimiz boş çıkarmasın huzuruna. Sevgi ve duayla…
GER TAŞ İSEN
Sana ibret gerek ise, gel göresin bu sinleri
Gel, taş isen eriyesin, bakıp görecek bunları
Şunlar ki çoktur malları, gör nice oldu halleri
Sonunda bir gömlek giymiş, onun da yoktur yenleri
Hani mülke benim diyen, köşkü saray beğenmeyen
Şimdi bir evde yatarlar, taş olmuştur üstleri
Bunlar geri gelmeyeler, zühdü taat kılmayalar
Bu beyliği bulmayalar, zira geçti devranları
Hani o şirin sözlüler, hani o güneş yüzlüler?
Şöyle kaybolmuş bunlar, hiç belirmez nişanları
Bunlar bir vakit beyler idi, kapıcılar korlar idi
Gel gör şimdi bilmeyesin, bey hangisidir ya kulları
Ne kapı vardır giresi, ne yemek vardır yiyesi
Ne ışık vardır göresi, dün olmuştur gündüzleri
Bir gün senin dahi Yunus, benim dediklerin kala
Seni dahi böyle ide, nitekim kıldı bunları
"sin"= mezar
Yunus Emre
28.Eylül.2006
Size iyi haberlerim var!
img:kapat–>Bunca kan, gözyaşı, kapkaç, cinayet ve bilimum kötü haberleri okumaktan bıktıysanız gazetelerde işte size bir fırsat bu yazı!
Ankara’dan yayın yapan Dünya Radyo rutin aralıklarla günde iki sefer iyi haber bülteniyle dinleyicilerin moralini yükseltiyor gerçi, ama ben de buradan sizi umutlandırmak istiyorum işte. Çünkü biliyorum birbirimizi etkiliyoruz her koşulda. Sürekli hastalıklardan bahseden biriyle birlikte ola ola biz de dengemizi bozabiliyoruz ne yazık ki. Gelin-kaynana tartışmalarını izleyerek veya evli çiftlerin sanki her zaman itişmek zorunda olduğunu beynimize kazımak isteyen dizileri seyrederek aile hayatımızı da mahvedebiliyoruz. Türkiye sancılı bir dönemden geçiyor, gün geçmiyor ki şehit haberleri almayalım yurdumuzdan. Her bir şehit yüreğimizin bir parçasını koparıp alıyor bizden ve böyle olmamalı dedirtiyor hepimize. Kolay mı, gözünden sakınarak büyüt evladını, eline kınalar yakarak yolla asker ocağına, eve cenazesi gelsin. Bu acıyı ne kadar tarif etmeye çalışırsak çalışalım hiçbir zaman o şehidin ana babasının çektiği acının kıyısından bile geçemeyiz bilirim. Her zaman ateş düştüğü yeri yakar. Ölen, öldüğüyle kalır derler ya, bunun böyle olmadığını göstermeli artık birilerine, peki nasıl başarmalı bunu? Hayattan bir örnek sunmalı önce sizlere…
***
Bu yaz, her yaz olduğu gibi Karadeniz’de aldım soluğu… Bilmiyorum sizin tatil anlayışınız ille de güney sahillerine gidip sıcağın altında tavuk gibi kızarmaktan mı ibaret ama bana göre tatil, ülkemin görmediğim yerlerini keşfedip, tanımadığım, yüzünde hayatın tüm izleri beliren ninelerle, dedelerle sohbet edip, dağda bayırda hesapsızca koşup yeşil çimenlerin üzerinde uyumaktır. Bundan neredeyse 10 yıl kadar önce Atlas dergisinde görüp mavisine aşık olduğum Deniz Gölü’nü görmek için koyuldum Artvin Yusufeli yoluna. Yusufeli’ne birkaç yıl önce yine gitmiş ve Çoruh’un azgın, çamurlu sularında rafting yapmıştım. Tahmin edersiniz ki tadı damağımda kalmıştı. Dünyanın debisi en iyi olan ikinci rafting pisti Çoruh. Ve ne yazık ki baraj olacak Yusufeli ve o parkur yok olacak. O yüzden elinizi çabuk tutup gidin oralara ne olur. Nusret Durur isimli esnaf, gazeteci bir dostum sayesinde yüreğimde farklı bir yer edinen o şirin ilçeye en kısa zamanda yine gitmeliydim. Arkadaşım Öznur, rafting ve yürüyüşlerde önderimiz olan Sirali Beyle birlikte, günde 10 saat tırmanarak, insanın dünya gözüyle en az bir kere görmesi gereken Deniz Gölü’nü gördükten sonra müthiş bir mutluluk sarhoşluğuyla ilçeye dönerken bizi mest eden haberleri aldık.
***
Yusufeli’nde yıllardır hiç mahkum olmadığı için hapishane kapatılmış biliyor musunuz? Hemen ilçeye yakın bir belde olan Sarıgöl’de de hiç vukuat olmadığı için karakol kapatılmış. Bundan daha büyük bir mutluluk olabilir mi hiç? "Peki dedik bunu nasıl başardınız? Burada kimse nasıl olur da suç işlemez?" Çok kolay dediler, öyle bir otokontrol geliştirmişler ki, biri suça tevessül etse hemen halk ona mani olmaya çalışıyormuş. İlçede hemen hemen herkes birbirini tanıyor ve güveniyormuş. Hırsızlık için dışarıdan gelen kişiler de şehrin tek çıkış yeri olduğundan kıskıvrak yakalanıveriyormuş. Yani anlayacağınız Yusufeli adeta bir cennet. Sabahları herkesin birbirine günaydın, hayırlı işler dediği şirin bir vaha. Keşke dedim, her şehirde bu başarılabilse. Yurdunu, milletini seven, vatanın huzurunu kendi huzuru belleyen bu gibi insanların sayısı artsa. Üstelik Yusufeli’nde, ilköğretim çağında olan 28 öğrenci bulunmasına rağmen okulları 2 yıl önce kapanan Yaylalar köyünden geçtiğimizde hem sinirlendim, hem de bir kez daha hayran oldum o yöre insanına. Çünkü en az 30 öğrenci olursa okul açıyormuş devlet. O köyden çıkmış zengin insanlar, "biz ödeyelim öğretmenin maaşını, okul açılsın" demelerine rağmen okul kapatılmış. Ve güzel olan, çocukları her gün inanılmayacak virajlı, kötü bir yoldan en az iki saat canları burunlarında yolculuk yaparak ilçedeki okula gitmelerine rağmen orada yaşayanların asla isyan etmemeleri ve yöreden bugüne kadar hiç teröristin çıkmaması.
***
Şimdi dikkatinizi çekmek istiyorum, burası Güneydoğu değil, Karadeniz! Bir yanda yüreği böylesine güzel insanlar, bir yanda da önüne konulan bütün imkanları hem sonuna kadar kullanan, bu ülkenin suyundan, ekmeğinden, toprağından yararlanan nankör insanlar. İstersek, ama yürekten istersek, vatan sevgisini, yurttaşlık bilincini daha minicik bebeklerken sokabiliriz yavrularımızın yüreğine. El ele vererek, devleti kendimizden ayrı bir kurummuş gibi görmeden, bizim vergilerimizle ayakta kalan, bizden biri gibi görürsek devleti, işte o zaman çok güzel olacak her şey. Yusufeli bunu başarmış, biz neden başarmayalım ki? Sizlerden de yurdumun neresinde olursanız olun iyi haberler bekliyorum bu köşeye. Ve elbet Milli Eğitim Bakanlığımızdan da Yaylalar Köyü ile ilgili iyi haberleri…
***
Bugün Ömer Hayyam’la veda ediyorum sizlere: Şu olan bitten var ya boşver ona Taş yağsın isterse çok sürmez, Dakka şaşma dakka, yaşamaya bak, Ne geçmişine üzül, ne gelecekten kork…
30.Eylül.2006
Mum gibi
img:kapat–>"Mum gibi adamdı. Tam bitecekti ki… Işığını söndürüp kendisini kurtardılar" İlhan Selçuk’un bu yazısı beni hep etkilemiştir.
Bazı insanlar vardır, sanki yaradan onlara daha bir etkin görev vermiştir, misyonları farklıdır bizimkilerden… Varoluş sebepleri insanları her yönden aydınlatmaktır hem düşüncelerine hem de yaşantılarına ışık tutmaktır. Üstelik bu insanlar görevlerini yerine getirdikleri müddetçe mutludur, huzurludurlar… Bir an için onları farklı bir dünyaya götürseniz, görevinden uzaklaştırsanız, elinden en sevdiği oyuncağı alınmış çocuklar gibi mutsuz oluverirler. Oysa biz onların her daim ne kadar yorulduklarını, ne kadar kendilerini yıprattıklarını düşünürüz. Öyle ya biraz da kendilerine zaman ayırmalılar, biraz dinlenmeliler canım… Çalışarak da dinlenilebilindiğinden haberimiz yoktur çünkü. Sığ düşünenler bunu asla anlayamazlar, işte bu yüzden yanarak bize göre yok olmak üzere olan bir mumu söndürüveririz; sözüm ona iyilik yapmak, onun hayatını kurtarmak için. Oysa yanmayan bir mum ne işe yarar ki?
***
Bugün, BUGÜN’e Konya’dan yazıyorum, tüm insanlara ışık olmuş Mevlana’nın diyarından. Bu şehre ne zaman gelsem ruhum yıkanır, yeniden enerji dolmuş olarak dönerim memleketime. Bu kez hepinizin adına dua edeceğim bu güzel şehirde. "Ne olursan ol, yine gel" diyen o geniş gönüllü, hoşgörülü, yüreği Allah sevgisiyle çarpmış büyüğümüzün yüzyıllar önce dolaştığı, ayağının değdiği, alnının secdeye değdiği yerlerde olmak ne hoş. Özümüze dönmemizi bize her fırsatta hatırlatan, kendimizi tanımamızın, güler yüzümüzün dünyalara bedel olduğunu söyleyen, hikâyelerinde bize görünenin arkasındakini göstermeye çalışan Mevlana, ah nasıl özledik seni, nasıl! Sen diyorsun ki, karanlıklardan şikâyet ederek karanlığı kovamazsınız ancak ışık yakarak karanlıktan kurtulabilirsiniz. Seni dinlemeyenler, senden haberdar bile olmayanlar var. Bırak ışık yakmak için birilerini desteklemeyi, hali hazırdaki ışığını nasıl söndürürüz diye uğraşıp durmakta insanların bazıları. Onlara nasıl anlatmalı vesile olmanın yapmakla eşdeğer olduğunu? Birine omuz verdiğimizde, onun hayırlı bir işe imza atmasına sebep olduğumuzda ortaya çıkan sonuçtan bizim de sebeplendiğimizi nasıl anlatmalı? Hoş, senin gibi önemli bir zat-ı bile yolundan geri çevirmek isteyenler olmadı mı sanki? Seni kıskananlar, en sevdiğin arkadaşını, Şems’ini canından bir parçana, oğluna öldürtmediler mi? Yaşam ne tuhaf, dünya ne değişik değil mi? Ama Sen, her şeye rağmen bize hep umudu aşıladın, ümitsizliğe hiç düşmeden hep içindeki ışığı aradın. Işığını söndürmeye çalışanlara en güzel cevabı yüreğinle verdin. Gönül gözü açık olanlar senden gereken feyzi aldı çok şükür de, ya gözü, kulağı, beyni mühürlü olanlar ne yaptı? Hayata hiçbir şey katmadan yiyip içip, yan gelip yatan, hiç ama hiçbir şey üretmediği yetmiyormuş gibi bir de üretenlere mani olmaya çalışanlar? Şükürler olsun ki tarih sayfalarında, özlemle, gururla anılan kişiler, dünyada hep iz bırakanlar olmuş. Kimse nifakçıları, tembel tenekeleri, başkalarının başarıları üzerinden prim yapmaya çalışanları, başarılı, özel insanlara köstek olmaya çalışanları minnetle anmıyor… Onlar yaptıklarını yanlarında götürerek toprak olup gittiler ve türküdeki gibi cehenneme ateşlerini, odunlarını buradan götürdüler.
***
Diyeceğim o ki, biz ışığımızı ortaya çıkarmaya çalışalım, bizi sönmüş bir muma benzetmeye çalışanlara inat! Size aydınlık günler diliyorum ve bana gelen bir mektuptan alıntı yaparak pazartesi Allah’ın izniyle buluşmayı umut ediyorum.
***
Halimizi anlatan acı gerçekleri hatırlatarak, yaşarken, durup bir an da olsa düşünmenize vesile olmak istedik… İnsan eğer 10 milyonu sadaka verecek olsa bu miktarı çok bulur ama 10 milyon ile mağazadan bir şey almaya gitse alacak bir şey bulamaz… Bir futbol maçının uzaması insanın hoşuna gider ama Cuma namazında hutbenin birkaç dakika uzaması hiç de hoşuna gitmez… İnsan duyduğu dedikoduya hemen inanır ve kabullenir ama kesin doğru olduğunu bildiği bir şeyi inat ederek hemen kabullenmez… İnsan camide bir saat ibadet ederek vakit geçirecek olsa onun için zaman geçmek bilmez ama bilgisayar başındayken zaman onun için çabucak geçer… İnsan namaz kılarken, ibadet esnasında dünyevi konuları düşünmeyi sever ama normalde manevi şeyleri düşünmekten kaçınır… İnsan konserde ilk sıralarda olmak için çaba sarf eder ama camide ilk sıralarda olmak için çaba sarf etmez. Aksine namazın sonunda hemen çıkıp gideyim diye son sıralarda olmak ister… Bir ayet ya da hadis ezberlemek insanın zoruna gider ama müzik listesi top 10′da olan şarkıların hepsini ezbere bilir… Sizce de ilginç, değil mi?
02.Ekim.2006
Hem utandım, hem ruhumu yıkadım!
img:kapat–>Merhaba. Cumartesi size yazmıştım, Konya’dayım diye… O gün inanılmaz şeyler yaşadım gün içinde.
Çekim için gittiğimiz Mevlana Türbesi’nde görevliler o günün, yani 30 Eylül’ün Mevlana Hazretleri’nin doğum günü olduğunu, 14.30′da türbede sema gösterisi yapılacağını söyledi. Aman Allah’ım, bu ne büyük bir şanstı bizim için! Hemen çabucak işlerimizi bitirip 14.15 gibi türbede olduk. Öyle büyük bir heyecandı ki bu bizim için, ilk defa Mevlana’nın huzurunda sema seyredecektik, kolay mı?
Kapıdan içeri girerken yüzlerce Japon gördüm ve heyecanımı hemen paylaşmak istedim onlarla, Mevlana’nın o gün doğum günü olduğunu söyledim ve beni utandıran cevabı aldım, çünkü "Biliyoruz, o yüzden buradayız" dediler. Mevlana aşığı olduğunu iddia eden ben, daha o gün öğrenmişim doğum günü olduğunu, elin Japon’u benden önce biliyor. Belki de Mevlana kimseye el gözüyle bakmadığı için bu kadar seviliyor.
Dili, dini, teninin rengi onlarca milletten insanın 30 Eylül’de O’nun huzurunda olması tesadüf değil. Kim olursak olalım, aradığımız tek şey, sevgi demek ki, sadece sevgi…
* * *
Salonda sema için düzenlenen odada herkes kendine bir yer bulmaya çalıştı, yerlere oturduk, beklemeye başladık. Yabancı milletlerden gelen bayanlar, saygıdan başlarına birer eşarp örtmüşlerdi ve merakla bekliyorlardı da bizden bazı bayanlar, kollar kısa, baş açık, üstelik ağzında sakız çiğneyerek bakınıyorlardı etrafa. Aman Allah’ım dedim, bu saygısızlığa ne demeli.
Mevlana kimsenin kusurunu görmezdi, kusurları örtmede de gece gibi olmamızı isterdi ya ben neden böyleyim, neden hâlâ bu aykırılıklara takılıyor gözüm deyip kızdım kendime. Madem O, "Ne olursan ol, yine gel demişti" bu insanlar da bu çağrıya uyup gelmemişler miydi buraya?
Heyecanlı bekleyiş devam ederken sağ tarafımdan bir enerjinin beni çektiğini hissettim. Tekerlekli sandalyede nur yüzlü bir beyefendi ve yanında bir delikanlıyla bir hanımefendi duruyordu. Dedim ki eşime, "Ben bu aileyi tanıyorum ama nereden tanıdığımı çıkaramadım, sen çıkarabildin mi?"
O da yüzlerin aşina geldiğini ama kim olduklarını hatırlamadığını söyledi.
Çok meraklı bir tipimdir, "Sana ne canım, bırak merakı" diyorum kendi kendime ama dayanamadım, kameraman arkadaşımız Mehmet Ali’den rica ettim, yanlarına gidip kim olduklarını sormasını. O da beni kırmadı sağolsun gitti yanlarına, döndüğünde yerimden fırladım hemen. Çünkü o gördüğüm nur yüzlü beyefendi, 21. kuşaktan Mevlana Hazretleri’nin torunu Ahmet Çelebi’ymiş. Yanındakiler de evlatları. Bu ne büyük ayrıcalıktı bizim için! Hemen koşup yanlarına gittim. Sevginin, hoşgörünün kalbi Konya’dan birkaç söz bekledim. Ama o önemli zat dedi ki: "Siz Konya diyorsunuz, elbette önemli Konya ama Mevlana için bu dünya küçük alem, alem-i kebir, yani büyük alem ise İNSAN’dır." Gözlerim doldu, o gün Konya’da olduğum için şükrettim Yaradanıma…
* * *
Bekleme süresi uzayıp saat 15.15 olduğunda insanlar arasında hareketlenmeler başlamıştı. Özellikle yabancı misafirler kendi ülkelerinde her şeyin tam zamanında başlamasına alışkın olduklarından şaşırdılar bu duruma. Biz ise koyun gibi beklemeye devam ettik. Çünkü beklenen öyle özel bir şeydi ki, gerekirse 10 saat bekleyecek durumdaydık.
Ama bir bey beni görüp bağırarak, tuvaletlerin pis görüntüsünü çekmemi söyledi biraz de emrederek. O beye Mevlana’nın huzurunda olduğumuzu hatırlatıp yüksek sesle konuşmamasını, o an orada bulunuş amacımızın çok ulvi olduğunu söylemeye çalıştım ama nafile. Adam haklıydı aslında da yeri değildi anlayacağınız.
Birçok yabancı ülkeyi dolaşmış olan ben, ne yazık ki Türkiye’den daha pis tuvaletlerle hiçbir yerde karşılaşmadığımı söyleyebilirim.
Hani temizlik imandan gelirdi, bizim her şeyimiz pırıl pırıl olmalıyken ne yazık ki başka dine mensup olan insanların tuvaletlerine bal dök yala. Özellikle kadınlarımıza buradan seslenmek istiyorum: Temizlik sadece bizim evlerimize ait bir olgu değil!
Mikrop kapmasınlar diye sifonu çekmediğini biliyorum bir çok insanın ve soruyorum onlara: Ya sizin orada bıraktığınız mikroplar, pis görüntü? Başkaları sizin çirkinliklerinizi görmek zorunda mı? Diyebilirler ki, "Bize ne canım, buraları temizleyenler yok mu, onlar yapsın temizliği…" İnanın bu kul hakkına girer, lütfen her yeri bulmak istediğimiz gibi bırakalım, tertemiz, zaten dinimiz de bunu emretmiyor mu?
* * *
Neyse, hepimizi sinirlendirip içinde bulunduğumuz manevi halden bizi çıkaran bu adamla uğraşırken, birden bire, bir protokol kalabalığı türbeye gelmez mi? Anlaşılan 1.5 saat, onların teşrifini beklemiş tüm dünyadan gelenler ve biz! Önümüze geçip ayakta kaldılar bir müddet. Japon bayanlar isyan etti. Saatlerdir beklemekten ayakları uyuşan konuklardan yerleri istendi, sarışın bir bayan kibarca reddetti, "Ben saatlerdir burada bekliyorum, yerimi veremem, üzgünüm" dedi, çok ama çok haklıydı. Daha sonra da ziyaretçilerin girmesi yasak olan bölüm açıldı onlar için ve sandalyelere oturdular hepimiz yerlerdeyken. Oysa orada ne belediye başkanının ne cumhurbaşkanının, ne valinin, ne de başka birinin diğerinden farkı olmalıydı. Protokolle geç gelenlerden biri olan, bizim hemen yanımızda ön sırada kalan Büyükşehir belediye başkanı, kendisine getirilen sandalyeyi önce reddetti ama sonra oturdu.
İnanın benim için değil, gelen yabancı misafirlerimiz adına çok mahcup hissettim kendimi bu durumdan dolayı. Çünkü onlar gelir gelmez sema başladı, herkes anladı ki, onlar için bunca z