Mynet | Blog Anasayfa | Email
Favorilerime Ekle | Giriş


yağmur…

6 Kasım 2007 Salı Etiketler : edebiyat

 

 

Uzun zamandır Adana yağmura hasretdi ben sevgiye, bugün yürürken yağmur ciseledi, yağmur toprağa değemedi ama saçlarıma değdi, saçlarıma dokundum sevgimi alıp yüreğime koydum ama ne yaparsam yapayım yağmuru toprağa, yüreğimi sevgiliye ulaştıramadım. Yaşamın doyumsuz güzel tarafına sevginin ve sevgilinin okunduğu bu satırlara geri dönerek, gönlümden kopup gelen yorgun kelebekleri tekrar doğaya, sevgi dünyama uçurmak istedim, yüreğimde açan perişan çiçekleri derleyip güzel bir vazoya, sevgimin sahibinin nefes aldığı bu dünyaya yeniden yerleştirmek istedim. Ciseleyen yağmur, sıcakmı soğuk mu, ne vereceğeni bilemeyen bir gökyüzü, belli belirsiz esen Adana nın rüzgarı bedenimi üşütse de içimi ısıtarak beni bu sabahta hayal ülkesinin tatlı sokaklarında gezintiye çıkardı. Bu yazdıklarım masalımsı gelebilir, gerçek dediğim her şeyi unutup birazcık sevginin kollarına bırakmak istiyorum kendimi, yine sevgiden, aşktan bahsetmek istiyorum çocukça. Bu dünyanın başka bir derdi, sorunu yokmuş gibi, sevgiye dair satırlarımla zamanından çalmak istiyorum bu satırları okuyan sevgi insanlarının. Yeni bir günün başlangıcı ile yeni bir pencere açıyor yüreğim, yeni bir huzura, yeni bir güzelliğe ilk defa bakar gibi bakıyorum gökyüzüne, dokunmak istiyorum gördüğüm tüm güzelliklere. Bunları söylerken zerre kadar abartmadığımı biliyorum, sevgiyle aşkla ilgili duygularım içimi iyimserlikle dolduruyor ve ben hayata karşı her defasında daha pozitif bir yaklaşım benimsiyorsam, masum çocuk kalbimi, yılların gerisinden tekrar getirip yerine takabiliyorsam, sevdim dediğim birinin de bu yaşamda nefes aldığını bilmemden kaynaklanıyor. Her kalbe bir yağmur gerekli, biriktirdiğimiz negatif enerjiyi ezip geçecek, bizi pozitif enerjiyle donatacak bir sevgi gerekli her kalbe. İnsanın iyi ve güzelinin var olduğuna, dokunacak kadar gerçek olduğunu bilmeye ihtiyacı varmış meğer. Sevgiliye olan sevgim, hayatın içinde birikmiş öfke ve kırgınlıklarımı temizliyor, bir kalbi en çok kin kirletir, oysa severken bir çocuk kadar masum, saf ve temiziz, Adanaya henüz toprağa değecek kadar yağmur yağmadı ama bu sabahta sevmek yüreğime yağan tertemiz bir yağmur gibiydi.

Dört Kelebek

2 Kasım 2007 Cuma Etiketler : edebiyat
 

 

Dört tane kelebek bir gün bir ateş görmüşler. Bunun nasıl bir şey olduğunu öğrenmek istemişler. Birinci kelebek ateşe biraz yaklaşmış ve üzerinin aydınlandığını görmüş. Arkadaşlarının yanına gelmiş ve:

-Bu ateş aydınlatıcı bir şey!, demiş..

 

İkinci kelebek bununla yetinmeyerek daha fazla şey öğrenmek istemiş. Biraz daha yaklaşmış ve ısındığını hissetmiş… Demiş ki:

 

-Aynı zamanda bu ateş ısıtıcı bir şey!

 

Üçüncü kelebek bununla da yetinmemiş, Biraz daha biraz daha yaklaşmış. Bir anda ateşin kanatlarını yaladığını hissetmiş ve yanmış kanatlarıyla geri dönmüş… Şöyle demiş:

 

-Ve bu ateş yakıcı bir şey!

 

Sonuncu kelebek daha da çok şey öğrenmek istiyormuş. Biraz yaklaşmış, aydınlandığını görmüş. Biraz yaklaşmış, ısındığını hissetmiş. Biraz daha yaklaşmış, ateş kanatlarını kavurmuş ve biraz daha yaklaştıktan sonra tamamen yanan kelebek "poff !" diye ortadan kayboluvermiş…

 

Ateşin gerçekten ne olduğunu belki bir tek o öğrenmiş ama geri dönüp söyleyememiş… Çünkü o kaybolmuş ateş içinde ve bir şeyi, ancak içinde kaybolan bilebilirmiş!…

Mehmetçiklerin Faturası

2 Kasım 2007 Cuma Etiketler : edebiyat
Mehmetçiklerin Faturası
Kutlugil bildirdi: "
Çanakkale muharebeleriyle ilgili yazıların yoğunlaştığı Mart ayında , üstündeki elbiseler lime lime dökülen iki vatan evladının resimlerini muhakkak unutmamışsınızdır. Ölüm cephesinde yan yana dikilip fotoğrafları çekilen safiyet timsali iki askerimizin üstlerindeki paçavralara bakıp ürpermemek mümkün mü ?

MEHMETÇİKLERİN FATURASI
İlk bakışta bu sefalet manzarası karşısında epey hüzünlenmiş , öyle ki eşe dosta dağıtmak üzere çok sayıda renkli fotokopilerini bile çektirmiştim.. “ Ne zorluklar ve yoksulluklar içinde biz bu savaşları yapmışız “ duyguları içindeyken birden madalyon tersine dönüverdi.
İşte o zaman acı gerçekler birer birer karşıma dikilip boy göstermeye başladılar. Yamalı elbiseler içindeki iki mehmetçiğin arka planında son model bir uçağın baş kısmı ve pervanesi dikkatimi çekti.. Almanların “yardım “ maskesi altında getirdikleri o çağın harikası uçağın temizliğini yapan , emniyetini sağlayan bu iki Türk askerinin perişanlığı yardım heyetindeki Alman Kumandanın ilgisini çekmiş olacak ki çaktırmadan resimlerinin çekilmesini emretmiş.
Tarihe bir ibret belgesi olarak geçecek bu fotoğraf yıllar sonra o fotoğrafı çektiren Alman subayının oğlu tarafından internetten para karşılığı servise giriyor. Araştırınca gördüm ki uçakların devir teslim töreninde bulunup Alman subaylarla karşılıklı kahve içen Türk kumandanların hepsinin elbiseleri mükemmel.. Çanakkale ile ilgili ne kadar resim varsa dikkat ediniz asker ve kumandanların giysileri düzgün ve temizdir . Birinci Dünya Harbinin daha ilk senesinde İstanbul’un burnunun dibindeki bu yakın cephe için levazım ambarlarındaki stoklar , askerin ihtiyacı için yeterliydi ve gemilerle düzenli olarak gönderiliyordu.
Peki , 1 nci Tayyare Bölüğündeki bu sefalet manzarası neydi ? Ben bunu tek kelimeyle o askerlerin başında bulunan kumandanın sorumsuzluğuna bağlıyorum. Bu ne ihmaldi ki o acınacak manzara ortaya çıkmış ve dost (!) dediğimiz düşmanın (Alman) objektifiyle gelecek nesilleri “ ihmal ve ilgisizlik “ kurşunuyla kalbinden vurmuştu .
Osmanlı Devletini uçuruma sürükleyen üç beyinsiz kafadan birisi olan Enver Paşa , 18 Mart deniz zaferinden sonraki 37 altın gün içinde Çanakkalede hazırlığını tamamlamaya çalışan Türk Ordusunun başına maalesef Liman Von Sanders isimli bir Alman Kumandan getirmişti. Bu Alman generalini de , bir imzayla Mareşalliğe terfi ettirerek kahraman Türk ordusuna başkumandan tayin etmişti. Savunulacak bölgeyi gezen Alman Mareşal ( ! ) maalesef Türk Kumandanlarının itirazlarını kabul etmeyerek , Enver Paşa’nın dahi endişelerini kulak arkası ederek , sadece Alman Genelkurmayından aldığı gizli emirle , kıyı bölgelerini bilerek zayıf tutmuştu. Donanma topçusunun desteğiyle kolayca çıkarma yaparak kıyı başı tutan düşman ile yapılan muharebeler çok kanlı olmuştu. Şehit olan on binlerce vatan evladının kanlı elbiselerinde maceracı Enver Paşa’nın ve Almanların parmak izleri vardır.
Almanların amacı , savaşın kanlı ve uzun sürmesiydi. İngiltere ve Fransa , Gelibolu savaşında 9,5 ay meşgul edilerek Avrupa’daki cephelerde Alman orduları rahat nefes aldılar. Bozuk para gibi harcanan Türk askerleriydi ve her gün şehit düşen binlerce askerin hazin tablosu Alman kumandanları zerre kadar üzmüyordu . Dikkat edersek görürüz ki
tarihteki her kanlı bozgunun altında beyinsiz bir kumandanın imzası vardır. Sarıkamış’ta Allahuekber Dağlarında 90 bin vatan evladını karlara gömen , İstanbul’ a döndüğünde durumu soranlara “ Biraz harbettik “ diye cevap veren Enver Paşa , Çanakkale cephesindeki Türk Ordusunu da Almanların emrine vermişti. Çanakkale ve Sarıkamış cephelerinde feda edilen ( şehit ve yaralı ) asker sayısı yarım milyon olmasına karşı İstiklal savaşındaki şehit sayımız ise 6000 ‘i geçmemiştir.

En büyük ödül , askerimize “ ucuz asker “ diyen “Stratejik ortak “ isimli düşmandan alınan “liyakat madalyaları “ değil , milletten dualarla alınan “ sevgi ve güven “ madalyasıdır. Bunun en güzel yolu da kendilerine emanet edilen asker yavrularımızı çağın şartlarına uygun en güzel şekilde sevk ve idare ederek düşmanın belini kırmak ve başı ister örtülü olsun , ister örtüsüz olsun fedakar anneleri ağlatmamaktır.
Unutulmamalıdır ki başarısız asker yoktur fakat başarısız komutan vardır..
Yabancılara hizmet eden , milletinin değerlerine ters düşen kumandanların sorumluluğu o kadar büyüktür ki bu ağır faturaların hesabını , ne bu dünyada ve ne de ötede veremezler.

Tarih , tekrarlanmaktadır ve ibret alınması için vardır.

İÇKİ VE SİGARAYA DAİR

2 Kasım 2007 Cuma Etiketler : edebiyat
İÇKİ VE SİGARAYA DAİR
EdebiSever bildirdi: "
Mart ayının başında Yeşilay haftası vardır.Ama inançlı bir insanın takviminde her hafta Yeşilay’dır. İnsanların yaptığı makinelerde nasıl bir kullanma talimatı varsa Yüce Allah’ın dünyaya halife (temsilci) olarak yerleştirdiği "insan" isimli canlıya da " İÇKİ İÇMEME " talimatı verilmiştir.

Geçenlerde bir TRT kanalında gözüme takılan bir filmin “işret” sahnesinde sigaranın bulanık halelerle maskelendiğini görünce ilgimi çekti. Sigarayı özendirici sahnelerin yasa gereği maskelenmesi güzel bir tedbirdi ama yanı başında içki şişelerinin ve eldeki kadehlerin görüntüsü tuhaf bir manzara oluşturuyordu. Birbirleriyle çok samimi iki arkadaş olan “içki” ve “sigara” dan birine haksızlık (!) yapılmış gibi geldi bana .
Öyle ya ! Laikliğin sembolü olan ensesi kalın içkiye bir şey yapılamamış ama çok yakın arkadaşı sigara , toplu yerlerde içilmesi , reklam edilmesi ve filimlerde görüntülenmesi yasaklanmıştı. Hatta sigara paketlerinin üzerine kocaman kocaman harflerle “ öldürür, süründürür” gibi yazılar bile yazılmıştı. Ama ben yine de Anayasasındaki “ devlet , milletini içkinin zararlarından korur” açık hükmüne uygun olarak devleti içki üreticiliğinden kurtaran ve 400 çeşit zehirli maddeyi barındıran sigaraya karşı gerekli önlemleri almak için çalışanları tebrik ve takdir ederim.
Seneler önce bir gazetede yayınlanan bir karikatürü kesip saklamışım ; bir içki masasında karşılıklı zıkkımlananlardan biri diğerine şöyle diyor : “ Ah birader ! İçersem karaciğer elden gidecek , içmezsem laiklik elden gidecek !”
Nitekim içki içmenin laikçilik ve ilericilik olduğunu düşünen bir asker , içki içmeyen bir Başbakan’ın sofrasında nezaket ve edep kurallarını aşarak , garsona rakı getirtip yasalar gereği emrinde olduğu bir Başbakan’ın gözlerine baka baka rakısını yudumlamamış mıydı ? Laikliği içki içmek olarak düşünen 28 Şubat’çı Amiral , laikçiliğinden vazgeçmemiş ama karaciğerinden vazgeçerek dünyasını değiştirmişti.
Toplumsal hayat , içkinin sebep olduğu yüz binlerce korkunç örnekle doludur. Trafik kazalarının , cinayetlerin , geçimsizliklerin , sorumsuzlukların , zina , fuhuş , kavga gibi binlerce musibetin “anne”liğini “ İÇKİ “ yapar. İnsan ve toplumu çürüten hastalıkların başında hiç şüphesiz ki içki gelir. İnsanları kurtuluş yoluna çağıran o “ gönüller doktoru “ , yüce Peygamber “ “İçki bütün kötülüklerin anasıdır “ buyurmamış mı ? İçkiyle mücadele ererken içki içenleri karşımıza almayacağız , tam tersine , vazgeçmeleri için kendilerine yardımcı olacağız. İçkinin silah arkadaşı sigara ile mücadelenin de yolu budur.
Matematik bilgini olan Ömer Hayyam , “ Mezarımı şarapla sulayın , mezar taşı olarak baş u*****a şarap testisi koyun “ diyecek kadar ayyaştı.Bazı rubailerinde imanın zirvesine çıkıyor ,bazı rubailerinde ise inkarın uçurumlarına yuvarlanıyordu. Bu kadar zeki ve alim olan bir adamı şaşırtan içki sıradan insanlara neler yapmazdı ki ?

Yolun en güzeline uyanlara ve kötülüklerden korunanlara ne mutlu !
"

Ölümü Öldür de Gel…

2 Kasım 2007 Cuma Etiketler : edebiyat
Ölümü Öldür de Gel…
EVET, ZOR… Kabul ediyorum… Kim dedi ki, kolay diye… Bana “Sözler” kitabındaki bir örnek öyküyü hatırlattın… Sana kısaca anlatmalıyım…

Bir asker hayal et… Savaş meydanında… İki yanında iki derin yara var… Arkasında büyük bir aslan… Pençesini kaldırmış, her an vurabilir… Önünde bir idam sehpası, sevdiklerini asıp öldürüyorlar… Biliyor, sıra kendisine de gelecek… Bir yandan da yolculuk etmek zorunda, uzun bir yola gidiyor ister istemez… O çaresiz adam, korku içinde beklerken bir nurani adam geliyor… Diyor:

“Ümidini kesme… Sana iki tılsım öğreteceğim, güzelce kullanırsan arkandaki aslan senin emrinde bir at olur, biner gidersin… O idam sehpası da hoş bir salıncağa döner… Biner, keyif edersin… Bir de, sana iki ilaç vereceğim… Kullanırsan yaraların güzel kokulu güllere döner… Sana bir de bilet… Onunla, bir yıllık yolu bir günde gidersin, tıpkı uçar gibi… İnanmıyorsan bir dene, anlarsın…” Asker, bir parça denedi… Hak verdi o hayırlı adama…

Sonra sol tarafından başka biri çıkageldi… Şeytan gibi aldatıcı, sinsi, ayyaş bir adam… Yanında içkiler, süslü suretler, çekici görüntüler, ayartıcı fanteziler… Ona dedi:

“Arkadaş! Bizimle gel… Yiyelim, içelim, şu hoş şarkıları dinleyelim, çılgınca dans edelim… Gülelim, eğlenelim, kam alalım dünyadan…”

Baktı, askerin dudakları kıpırdıyor…

“Ne okuyorsun?” dedi.

“Bir tılsım” dedi asker.

“Bırak şu anlaşılmaz işi, keyfimizi bozmayalım…”

“Elindeki ne?”

“Bir ilaç.”

“At gitsin… Neyin var… Eğlenme zamanıdır…”

“Elindeki kâğıt ne?”

“Bir bilet… Yolculuk sırasında yayan ve aç kalmamak için…”

“Yırt gitsin! Şu güzel günde yolculuk nemize gerek!”

Buna benzer aldatıcı sözlerle onu kandırmaya çalıştı… O da ona aldanıp gidecekti ki, sağ tarafından gök gürültüsü gibi bir ses geldi:

“Sakın aldanma! O aldatan sersem herife de ki: Önce arkamdaki aslanı öldür… Önümdeki idam sehpasını kaldır… Bana acı veren yaralarımı tedavi et… Zorunlu yolculuğumu bitir… O zaman de, gel keyif sürelim… Yoksa sus! Ben, o Hızır gibi hayırlı adamı dinlemek istiyorum…”

Nasıl, güzel mi öykü… Bizim hayatımız aslında… O asker sensin… Yani insan… Aslan ise, eceldir… Her an gelebilir… İdam sehpası ise, ayrılıktır, ölümdür… Geceler gündüzleri izlerken sevdiklerin de gider bir bir… Sıra sana da gelecek… İki yara ise, sendeki acizlik ve fakirlik… Elin ermez, gücün yetmez… Neyin varsa emanet, senin hiçbir şeyin yok… Verilmiş, alınacak… İstersin, ama yaratamazsın… Yolculuk ise, ruhlar âleminde başlar… Dünyadan, çocukluktan, ihtiyarlıktan geçer… Sonra kabir, berzah, haşir, sırat, ahiret… Zamanı durduramazsın… Gitmek zorundasın…

İki tılsım ise, Allah’a iman, ahirete iman… İmanı olana ölüm güzel gelir… İnsanı cennete götüren, sevdiklerine kavuşturan bir binek olur… Ölümün hakikatini bilenler ölümü sevmişler, daha ölüm gelmeden ölmek istemişler… Zamanın geçmesi olgun mümini korkutmaz… Yalnız ayrılık görmez o… Sinema makinesi gibi dönen dünya yeni manzaralar gösterir ona… Güzellikler tazelenir… Keyif veren sahneler birbirini izler… Gidenler yok olmadılar, bilir… Yerine gelen var… Çünkü yapan, yaratan bakidir, kalımlıdır, yine yaratır…

Öbür ilaç ise… Biri, sabır ile Allaha tevekkül etmek… Elinden geleni yaptıktan sonra sonsuz merhamet sahibine güvenmek, dayanmak… Tıpkı annesine koşan bir bebek gibi, Allahın rahmet kucağına sığınmak… İkinci ilaç, verilen nimetlere şükürdür… Çalışmasının sonucuna kanaat ederek Allahtan istemek… Yalnız ona minnet duymak… Allaha karşı kendini sonsuz fakir hissetmek…

Kaldı bilet… O bilet ise, başta namazdır… Sonra öbür buyruklar… Bir de, büyük günahlardan uzak durmak… Kuran’ın dediklerini yapmak ebediyete giden yolda bize lazım… Işıktır, azıktır, binektir onlar…

Şimdi düşün! Beş vakit namazı kılmak pek kolay… Yedi günahı terk etmek gayet hafif… Ya sonuçları… Neticesi, meyvesi, faydası… Sana sonsuza kadar lazım…

Birileri seni günaha davet ederse, de onlara: “Benim sonsuza uzanan arzularım var, sen tatmin edebilir misin? Manevi yaralarıma deva bulabilir misin? Ölümü öldürebilir misin? Kabir kapısını kapatabilir misin? Uzun bir yola gitmek zorundayım, durdurabilir misin? Elinde bir çare varsa, söyle… Yoksa sus! Bak, Kuran kâinatı okuyor… Ben, onu dinlemek, o nur ile nurlanmak, bu dünyada huzur bulmak, öbür dünyada kurtuluşa ermek istiyorum…”

Ömer Sevinçgül

Noelbaba Efsanesi

1 Kasım 2007 Perşembe Etiketler : edebiyat

Noelbaba Efsanesi
Noel Baba, yaşayan bir efsane olmasının yanısıra dünyada en çok tanınan on isimden birisi. Onun hayal kişiliğinin çevresinde oluşan öyküler, ister istemez bazı araştırmacıları harekete geçirdi ve hatta bilimsel analizler yapıldı. Bazı araştırmacılar Noel Baba´nın pedagojik açıdan bir dert olduğu görüşündeler.

Klasik görünümünde Noel Baba, yerçekimine meydan okur, göksel geyiklerin çektiği kızağı ile sonik sesler çıkararak atmosferde koşturur. Milyonlarca çocuk Noel sabahında uyandıklarında onun getireceği hediyelerin umudunu paylaşırlar. Çağdaş çizgide Noel Baba, Batman, Süpermen veya Örümcek Adam gibi bir süper-kahramandır. Göklerde uçması, Kutupda yaşaması, oyuncak fabrikası bir yana milyarlarca evi ziyaret etmesi, bacalardan içeri girip, çoraplara hediyeler doldurması veya Noel ağaçlarının altına paketler koyması süper gücünün tanımı anlamına gelir. Spy Dergisi tarafından yayınlanan bir araştırmada dünyada 18 yaşın altında, iki milyar çocuğun Noel Baba´ya inandığı belirtilmektedir.

Noel Baba, Süpermen´den hızlıdır

Noel Baba Müslüman, Hindu, Musevi ve Budist geleneklerinde yoktur yani bu dinlerin çocukları ona inanmayarak büyürler. Buna karşın ABD´de 378 milyonluk nüfusun % 15´i olan çocuk nüfusu, yaklaşık 91.8 milyon evde yaşamaktadır. Geleneksel olarak her bir evde bir tane iyi çocuk varsa (Çünkü Noel Baba iyi çocuklara hediye getirir.), Noel Baba´nın 31 saatlik Noel süresi içinde işinin ne kadar zor olduğu anlaşılır. Bu saat hesabı doğudan, batıya saat farkları çıkarılarak belirlenir. Sonuç olarak Noel Baba, saniyede 822.6 evi ziyaret eder ve bunun için ortalama 128 milyon kilometrelik bir yolculuk yapar ve saniyede 110.000 km´lik bir hızla ses hızını 3000 kez aşar. İnsanoğlunun ürettiği en hızlı araç olan Ulysses uydusunun hızı saniyede 50 km´dir. Bu arada Noel Baba´nın kızağında taşıdığı hediyeler, ortalama 320 tonun üzerindedir, bilimsel araştırma dedik ya; uzay bilimcilere göre Noel Baba´nın kızağının atmosferdeki hızı sonucunda, 14.3 quintilyon jül biriminde enerji yakmaktadır (Bir quintilyon 18 sıfırla yazılır). Böyle bir enerji tüm dünya atmosferini yakabilir veya alevlerle doldurur, ayrıca oluşacak olan sonik patlama sonucunda herkes sağır olacaktır. Bilim adamları Noel eğlencesine devam ederek, Noel Baba´nın kızağının oluşturduğu çekim alanının, dünyamızın çekim gücünden 17 milyon kez daha fazla olduğunu bile hesaplamışlar. Peki ama kim bu Noel Baba? Fantastik yaklaşımlar bir yana Noel Baba aslında gerçekten yaşamış birisi; Noel Baba ya da gerçek adıyla Aziz Nikola, Antalya yakınındaki Demre´de yaşadı.

Anadolu´lu Aziz Nikola

Aziz Nikola 3. yüzyılda Patara´da doğdu ve orada dini eğitim alıp, rahip olduktan sonra MS 345 veya 351 tarihinde bir Cuma gününde 6 Aralık´da Demre de öldüğü görüşü ilgili tarihçiler tarafından artık kabul edilmektedir. Yaşadığı dönemde iyilik severliği, çocuk sevgisi, batı-doğu ayrımına karşı düşünceleri ve denizcilerin de kurtarıcısı olmasıyla tanınıyordu. Aziz Nikola´nın 325 yılında yapılan İznik Konsül´üne Myra Başpiskoposu olarak katılıp, Ariusçular´la tartışması ve tavır alması onun daha çok tanınmasına neden olmuştu. Hıristiyanlık yüzyıllar boyunca, Tanrı, oğul ve kutsal ruh (Teslis) tartışmalarını yaşadı. Bu konuda, ilk tartışma İznik Konsül´ünde yapılmıştı ve konsülde Ariusçular´a, Aziz Nikola Tanrı, oğul ve kutsal ruhun birlikte olabileceğini idda eder ve bir tuğlayı örnek gösterir. "Ateş, toprak ve su nasıl bir tuğlada toplanmış ise, Tanrı bir ve üç özellikli olabilir" der. Bunlar azize duyulan ilginin artmasına neden olur. Ünü ölümünden sonra da devam etti.

Reklamların dayanılmaz gücü

Aziz Nikola´nın Demre´deki mezarı, MS 5.- 9. Yüzyıllar arasında Hac merkeziydi, ziyaretlerin çokluğu, İtalyan Bari´li tüccarların ilgisini çekti ve 9 Mayıs1087´de İtalyan korsanlar tarafından, mezarı talan edilerek kemikleri Bari´ye kaçırıldı. Böylece Avrupa bu olaydan sonra Aziz Nikola´yı daha yakından tanıdı. Bu arada efsaneleşen Noel Baba´nın adı öncelikle Hollanda´da, çocuklara yönelik söylentilerin de etkisiyle kuzey ülkelerine ve okyanus ötesine yayıldı. Piskoposluk harmaniyesi kürk mantoya, piskoposların sivri külahı bir kapşona dönüştü. Hollandalı çocukların evlerine gitmek için bindiği beyaz at, ren geyiklerinin çektikleri bir kızak halini aldı. Tüm ülkeler, Aziz Nikola´yı sevgiyle kendi örf ve adetleri ile bütünleştirmeye çalıştılar. Doğal olarak Aziz´in adı da ülkeden ülkeye değişti. Vatanı Türkiye´de "Noel Baba", Amerika´da "Santa Claus", Almanya´da "Hl. Nikolaus", Fransa´da "Pere Noel", Hollanda´da "Sinter Klaas", Rusya´da "Saint Andrew", İtalya´da "Nicholas", İspanya´da "Papa Noel" adlarıyla ünlendi. Daha sonraları Aziz Nikola´nın çok tanınması ve sevilmesi, reklamcıların ilgisini çekti. 1930 yılında giysisi, günümüzde tüm dünyaca bilinen tipi bir meşrubat reklamında yani Coca Cola´da kullanıldı. 16. Yüzyıl´a kadar, Avrupa´da "Nikola" adını taşıyan 60 kilise varken, 20 Yüzyıl´da bu sayı 2000´e yaklaşmıştı. Aziz Nikola´nın Demre´de başlayan yaşam öyküsü, Bari´ye kemiklerinin kaçırılması ile gelişip, reklamların da etkisiyle tüm dünyaya yayıldı. Ama en önemlisi çocukların ilgisini çekmesiydi. İşte bu yüzden Noel Baba´nın evrenselleşmesi daha kolay oldu. Çünkü çocuk sevgisi her zaman öncelik taşıyordu… Kısacası Noel Baba veya Santa Claus´un dinlerle karıştırılması, Hıristiyan kimliği nedeniyle reddedilmesi temeldeki iyilik, sevinç, çocuk sevgisi ve sevecenlik unsurlarının ön yargıyla reddedilmesinden başka birşey değildir.

O, nerede, nasıl yaşıyor?

Ortodoks kilisesi Aziz Nikola´nın mucizelerini tanıdığı için büyük saygınlık kazandırmıştı. Onun onuruna, Rusya´nın en eski kilisesi kuruldu. Roma Katolik Kilisesi, Aziz Nikola´yı çocukların ve denizcilerin azizi ilan ederek, 6 Aralık gününü ona adadı. Kuzey Almanyalı Protestanlar, ona "Weinachtsmann" adını verirken, İngilizler "Father Christmas" dediler. Efsanenin ABD´ye Hollandalı göçmenler tarafından taşındığı ve adının "Santa Claus"a dönüştüğü biliniyor. Kuzey Amerika edebiyatında ve resimlerinde Santa Claus´un beyaz sakal, kırmızı ceket ve ponponlu beyaz külahla tanımlandığı görülüyor. Daha sonralarda, Noel gecesinde sekiz geyiğin çektiği bir kızakla dolaşarak, bacalardan evlere girdiği ve şöminelerin önüne çocukların astığı çorapların içine hediyeler koyduğuna inanıldı. Çocuklar onun nereden geldiğini, nerede yaşadığını ve hediyelerini nasıl yaptığını merak ediyorlardı. Bu merağın sonunda, Santa Claus´un Kuzey Kutbu´nda yaşadığı ve oradaki atölyesinde yardımcıları olan cinlere oyuncaklarını yaptırdığı inancı doğdu. 1925´de basın yeni bir söylence geliştirdi; Santa Claus Kuzey Kutbu´nda değil, Finlandiya´da Lapland´da "Markus Amca" adıyla yaşıyordu. 1927 yılında bir Fin radyosunda "Çocukların Saati" programında Santa´nın Lapland´daki Korvatunturi´de bulunan "Kulak Dağı"nda yaşadığı anlatıldı. Bu dağ, Finlandiya´nın doğu sınırındaydı ve şekli bir kulağa benziyordu çünkü Santa bu şekilde tüm dünya çocuklarının sesini duyabiliyordu. Yanında bir grup elf yani elemental doğa cini çalışıyordu. Tüm efsanenin kökeninde İskandinav Mitolojisi´nin etkileri açıkça görülüyordu. Santa Claus yani Noel Baba zamansız ve ölümsüz olduğu için, çocuklara hediye dağıtma işini insanlık varoldukça sürdürecek. 1985´de Napapiiri adlı Fin kentinde bir Santa Claus Bürosu kuruldu, Santa burada dünyanın her yerinden gelen çocuklarla konuşuyor ve onların isteklerini dinliyor. Ayrıca burada bulunan Santa Claus köyünün postanesi onun posta merkezidir ve her yılbaşı öncesinde buraya milyonlarca çocuğun mektupları gelir.

Yeni Çağcılar´a göre Santa Claus enerjisi

Noel Ruhçuluğu kuantum kuramıyla yakından ilgilidir. Noel fenomeni bir enerji bütünlüğüdür veya Santalar bütünlüğü; standard enerjinin uzay-zaman ortamına dönüşmesi şeklinde düşünülebilir. Bu şekilde onun uçan geyiklerinin olanaksız hızı anlaşılabilir; böylece bir gecede dünyayı dolaşmaktadır. Santalar, genelde ruhsal oluşumlardır; onlara Elf denir. Elfler, tüm canlıların civarında yaşayan iyi huylu ve yardımcı canlılardırlar. Santalar, genelde neşeli, coşkulu ve mutludurlar. Biraraya gelen Elf kitleleri büyük bir enerji oluşturarak, bu enerjiyi dönüştürebilirler, Elf´lerin konsantrasyonu sonucunda dev bir Santa yani Noel Baba enerji alanı oluşur. İşte efsanelerimizin kökeni budur; soğuk ve kısa kış günlerinde küçük çocukların büyülenmişcesine beklemeleri Elfler´in etkileri nedeniyledir. Tabii ki, bu kuram Batı´nın kültürel efsaneleriyle sınırlı değildir. Benzer sayısız efsane vardır ve gezegensel etkiler içerir. Santa Claus öyküsü bir peri masalı değildir ve kuantumla açıklanabilecek bir olaydır. En iyi kanıt, Noel ve Yılbaşı´nda Elfler´in oluşturduğu barış ve huzur ortamıdır zira Efler barışçı, sevecen ve yardımseverdirler. Noel´in ve Santa Claus´un en önemli ve yararlı yanı, bir hafta boyunca çok güçlü bir şekilde oluşan, sevgi, ilgi ve barış ortamıdır…

Sevgi

1 Kasım 2007 Perşembe Etiketler : edebiyat

 

 

Küçük kız, annesiyle yürürken birden durdu.Yağmur damlacıklarıya ıslanan gözlüğünü çıkartarak baktığı şey, babasıyla birlikte bisiklette giden bir başka kız çocuğuydu. Bisikletin arka tarafındaki minder üzerine oturan kız, düşmemek için babasına sıkı sıkı sarılmış ve soğuktan pembeleşen yanaklarını onun sırtına dayamıştı.Adamın ara sıra dönerek söylediği sözler, küçük kızı kıkır kıkır güldürüyordu.


 Kaldırımdaki kız bisikletin arkasından bakarken, annesi durumu fark edip:


-Evdekiler yetmiyormuş gibi gözün hala bisikletlerde, diye çıkıştı.Ama eğer beğendiysen, baban onan da alır.


 Küçük kız, yumuşak bir sesle:


 -Bisiklet değil kıza bakmıştım, dedi. Babası o vaziyette bile kendisiyle sohbet ediyor da…


 Annesi, küçük kızı duymamış gibiydi. Onun kürklerle çevrili şapkasını düzeltirken:


 -Arkadaşların, bu havada bile okula yürüyerek geliyor,dedi. Halbuki baban, işe giderken de olsa, birkaç dakikasını ayırıp seni mersedesiyle getiriyor.


 Kızın gözü yine bisikletteydi.Kadın alaycı bir ifadeyle:


 -İstersen baban da seni bisikletle getirsin, diye devam etti. Ne de güzel yakışır, öyle değil mi?


 Küçük kız, inci taneleri gibi süzülen gözyaşlarını annesinden saklamaya çalışırken:


  -Çok isterdim,diye cevap verdi. Belki de öylelikle, babama sarılırdım…

ÇIKTI BEDENDEN FANİLİK !!!!

1 Kasım 2007 Perşembe Etiketler : edebiyat

ÇIKTI BEDENDEN FANİLİK !!!!

                                                  "Her şey bir yalan gibi yandığı zaman

                                                                 Yalnız olduğunu anlıyor insan"…

 

   Sabah olmuştu..Bulutları yarıp da gelen ışıkla birlikte açtı gözlerini çocuk..Her zaman ki gibi önce tavana dikti gözlerini bir süre, ardından odasına göz gezdirdi..Her şey yerli yerindeydi..Kendini yaşıyor saysa idi tek canlılık belirtisi yine kendisi olacaktı odasında..

   Kalktı..Her zaman ki gibi yatakta oturdu bir süre..Gözlerini ovuşturdu..Söylendi kendi kendine, saydı, sövdü hayata yine..Eli perdeye gitti bir an için, kendisi de anlamamıştı..Hemen açmak istemezdi perdesini, neydi o..Açtı perdeyi ve öylece kalakaldı..Gözlerini ovuşturdu tekrar..İnanamadı..Hayal miydi..Oradaydı..O masum gülüşüyle seyrediyordu o’nu..Elini uzattı sonra “hadi” dedi..”Hadi bak geldim işte, bekletme beni”..Her yeri titremeye başladı çocuğun..Kalp atışlarını duyabiliyordu..Hem neden ağlıyordu ki ?..Gelmişti işte..

   Üstünü değiştirdi çocuk aceleyle..Sanki yıllar geçmişti o arada..Odasından çıkana kadar geçen saniyeler sanki tüm ömrünü harcamıştı..Koştu..Halılar kaydı ayaklarının altından..Vitrinlere çarptı, düşürüp kırdı her şeyi..Umurunda da değildi..Kapıyı açtı ve kaçtı hüzün yuvasından..

   Yan bahçeye koştu..Oradaydı..”Hadi” dedi “gel benimle”..Görüyordu..Sanki yıllar önce yitip giden “o” değildi bu hayattan..Kollarını açtı, “o” na koşuyordu..Önden “o” gitti, arkasından çocuk..Saatler boyu yürüdüler..Umarsız çocuğun umurunda değildi zaten ama “o” yorulmuştu, bir parka oturdular..

   Gözlerine inanamıyordu çocuk..Elini uzatsa mıydı..Yoksa sıkıca sarılmalı mı..En iyisi dedi içinden, gözlerini dinleyeyim..Ama nasıl olacaktı ki..”O” yıllar önce ölmüştü…”Bitanem” dedi çocuk sonunda boğuk bir sesle..”Nerelerdeydin bunca yıl”..

   -Geldim işte..Geldim bak yanındayım

   -Hadi madem geldin sonunda, sarılsana bana..Çok üşüyorum..

   -Olmaz..Burası yeri değil, yapamam..

   -Gidelim o zaman..

   Elini uzattı “kız”, çocuk sıkıca kavradı ellerini hem de hissederek..”Hadi” dedi kız “artık gidelim”..Kalp atışlarının sesi kesildi çocuğun, çıktı bedenden fanîlik..

   Ruhu yükselirken yerde yatan bedenden..

   Ölümsüzlük huzuruyla, doya doya öptü bitanesinin ellerinden…

 

 

                                                *BUĞRA YILMAZ*

Sevgi, Dostluk Üzerine..

31 Ekim 2007 Çarşamba Etiketler : edebiyat

Sevgi, Dostluk Üzerine..

 

İnsanı insan yapmaya yarayan en temel değerimiz sevgidir.

İkinci temel değerimiz de dostluk..

Ancak sevginin öncelikli temel değerimiz olmasının anlamı tam da bu noktada ortaya çıkar.

Çünkü sevgi olmasa dostluktan söz edilemez. Ne kadar sevmeyi biliyorsak, o kadar dost olabiliriz.

 

Peki, sevmeyi ne kadar biliyoruz…Ne kadar tanıyoruz sevgi denen değeri?

 

Dostlukların zedelenmesinin, yok olmasının altında yatan, aslında sevmeyi öğrenememiş olmamızdan kaynaklanabilir mi?

Bu yok oluşlar, yok etmeler sırasında; sevginin de, dostluğun da gözümüze anlamsız geldiği zamanları yaşamışızdır.

 

Bazen sevgi, bazen dostluk, hatta bazen her ikisi birden anlamsız gelir gözümüze..

 

Böylesi zamanlarda bir temel değer daha vardır olması gereken..

 

Saygı.

 

O ikisini anlamlı kılabilecek olan tek değer.

Dostluk

31 Ekim 2007 Çarşamba Etiketler : edebiyat

DOSTLAR ARASINA HASRET UCURUMU GIRDIGINDE, YILDIZLARLA VUSLAT KOPRUSU KURDUK YUREKTEN YUREGE. GONLUMUZUN HASRET GUNLUGUGNE UNUTMAYI VE UNUTULMAYI HIC YAZMADIK.

GUNESE BAGLANDI KORKUYLA ONCE INSAN. SONRA ATESE, SUYA … AY BATTI SU KURUDU GUN BITTI.. SEVGI KARDESLIK DOSTLUKTU SONSUZ OLAN..CAN DOSTUMA

DOSTLUKLARA MESKEN ßU YUREK ASKLARA DEGIL SEVGILININ GOZLERINE DEGIL DOSTUN SOZLERINE, SELAMIN’A MERHABASINA MUHTAC BU YUREK MERHABA EY DOST BU GECE DE YUREKTESIN…

DOSTLUK GUNAH OLMAYACAK KADAR MASUM, KOLE OLMAYACAK KADAR OZGUR, UMULMAYACAK KADAR YAKIN, UNUTULMAYACAK KADAR DERIN, TEK BASINA YASANMAYACAK KADAR ZORDUR.

ARKADASLIKLAR ASKA DONUSEBILIR,AMA ASKLAR ARKADASLIGA ASLA DONUSEMEZ.

ARKADAS KIS ORTASINDA YAZ GETIREN,DOST COL ORTASINDA SUYUNU PAYLASANDIR.

SEVGILER GECICI OLABILIR ASKLARDA OLUMLU OLUMSUZ OLAN TEK SEY DOSTLUKLARDIR…

DOST VARDIR GIDA GIBIDIR,ONU HEP ARARSIN.DOST VARDIR ILAC GIBIDIR GEREKIRSE ARARSIN. DOST VARDIR HASTALIK GIBIDIR, ONU ARAMAZSIN O SENI BULUR..

BUTUN DUNYAYI SEVGININ RENKLERINE BOYAYIP INSANLARA DAGIT.KENDINI SEVGININ BIR RENGI DIYE TANIT CUNKU SENIN VARLIGIN SEVGIYE EN BUYUK KANIT!

BEN NE ADAMLAR GORDUM ELBISESI OLMAYAN ! BEN NE ELBISELER GORDUM ICINDE ADAM OLMAYAN…

RUHUMDAN BASKA DOSTUM OLMADI VE DERDIMI DINLEYEN SADECE GONLUM VARDI.

UNUTMAYI BILIP SEVGIYI BILMEYENLER UNUTUR AMA SEVMEYI BILIP DE UNUTMAYI BILMEYENLER ASLA UNUTMAZ CUNKU ONLAR SEVGIYE ASIKTIRLAR…SEVGIYE HASRETLERDIR… (KORAY BU SOZ SANA VE SANA BENZEYENLERE…

URKEK BASLADIGIMIZ SEYLER GUN OLUP VAZGECILMEZ OLUNCA BIR BAKISTA SEVGIYI YAKALIYORSAK,KENDIMIZI COSKULU,GUCLU TUTKULU HISSEDIYORSAK DESENE ARKADAS BIZ DOSTUZ…

DUNYADA DOST DENILEN KELIME YALAN.BENIM EN IYI DOSTUM ICKIM SIGARAM.ONLARDA TERKEDERDI OLMASA PARAM…

GULMEK SENIN ICIN BIR TUTKU OLSUN…OLURDA BIRGUN AGLARSAN EGER O DA MUTLULUKTAN OLSUN…

EVET ARKADASIM!GULMEK VARKEN SURAT ASMAK NIYE,GULDURMEK VARKEN AGLATMAK NIYE,GUZEL SOZLER SOYLEMEK VARKEN,KALPLERI KIRMAK NIYE?HAYAT COK KISA ARKADASIM VE BU DUNYADAKI HIC BIR SEY KIRILAN KALPLERE DEGMEZ.

SIMDILIK HOSCAKAL ARKADASIM…YINE GEL.YANINA SENIN GIBI GULEN GOZLU,YUREGI SEVGI DOLU INSANLARI ALIP YINE GEL OLUR MU?

DAL RUZGARI AFFEDER AMA KIRILMISTIR BIR KERE…

BIZIM OMRUMUZDE HAYALLERIMIZ VARDI IRMAKLARINDA SANDALLARIMIZI YUZDURDUGUMUZ,BIZIM OMRUMUZDE DOSTLARIMIZ VARDI BIR GUN GORMEDIGIMIZ DE UZULDUGUMUZ…

BENI DUSMANLARIMIN HANCERLERI DEGIL,DOSTLARIMIN SIRT USTU BIRAKMASI DERINDEN YARALAR…

UYKUDAN UYANINCA INSANI UYANDIGINA PISMAN EDEN,GERI DONMEK ISTEYIPTE DONEMIYINCE CARESIZLIKTEN DELIRTEN,INSANIN HAYATTA SADECE BIR DEFA GOREBILECEGI HARIKA BIR RUYASIN…

SEN ONUN ASKISIN,BEN ONUN DOSTU, ASKLAR GECICIDIR,DOSTLUK KALICI…

PAYLASMAKSA CIKARSIZ SEVGIYI,HISSETMEKSE ICTENLIGI,ARAMAKSA DERTLERE COZUM,GUVENEBILMEKSE NEDENSIZ SONSUZA KADAR DOSTUMSUN(DEFNE’YE)

AFFET BENI HEP GUZELI ANALIM.ANILARDA TEBESSUM YASATALIM.BEN KIRDIM, BEN UZDUM YARALADIM.MUTLULUK GOLGEN OLSUN ARKADAS’IM.

DOST DIYE YUREK SALDIM GURBET ELE ELLERI BOS GOZU YASLI DONDU GERIYE DEDIDOSTLUK OLMUS YARENLIK UNUTULMUS DEDIMYA SU KARSIKI DAGLAR ONLAR DOST DEGILMI DEDIHEYHAT SUSAMISSIN SERAPTIR ONLAR O AN SILINIVERDI DOST DIYE SIRT VERDIGIM O DAGLAR

TUM GUZELLIKLER ARDINDA O DOST KALMIS TEK BASINA UZAKLARDA COK UZAKLARDA HATIRALAR GIBI ESKI ZAMANLARDA O DOST KIMBILIR SIMDI NEREDE BELKI DUNYADA BELKI ECELDE BELKI DE TUM GUZELLIKLERDE HATIRALAR GIBI ESKILERDE

ARKADASLIK SEVGISI VARDIR SIMDI ESKILERDE KALDI NEDEN ESKILERDE KALDI NEDEN HATIRLANMADI ARKADASLIK SEVGISI VARDIR BILEN AZDIR DUNYADA ARTIK BILEN YOKTUR BU YENI ZAMANLARDA

ARKADAS KIRMAYAN KIRILMAYAN KIRILSADA YIKILMAYANDIR…!

SENI OZLUYORUM HER OKULA GIDISIMDE CEKTIGIN KOPYA KAGITLARI HALA SIRANIN ALTINDA SENI BEKLIYOR SEN NERDESIN DOSTUM NERDESIN…

MERHABA ARKADASIM BIR GUN BAHAR OLMAK ISTERSEN CICEKLERIN DAIMA ACIK OLSUN BIR GUN CICEK OLMAK ISTERSEN YUZUN HEP GUNESE DONUK OLSUN VE BIR GUN BIRINI SEVERKEN KALBIN HEP ONUNLA OLSUN

DOSTUM OL AGLARKEN YABANCI OMUZ ARAMAYAYIM DOSTUM OL KALBEN TUT SEVGI SUN GOZLERINLE VE NE OLURSAN OL DOSTUM OL ISTER YANIM DA ISTER UZAKTA ISTER GULUSUM DE ISTER GOZ YASIM DA BIR SES CIGLIGIM OL ODAMA DOL AMA BENIM DOSTUM OL

SEN ESKIDEN BOYLE DEGILDIN ,GOZLERIN ISIL ISIL GULER OYNARDINHAYATA BAKMAZ, HAYATI YASARDIN KOSARDIN, COSARDIN, SAVASIRDIN, SIMDI NE OLDU SANA ? HAYATA KUSMUS YORULMUSSUN SISMANLAMIS YASLANMISSIN BAKISLARIN SOLGUN

BIR BAGRI YANIK KARDASIM VAR AGLARMI BILMEM UZANIPTA GOZLERINE AKAN YASLARI SILEMEM YARIN ASKERE GIDECEK GITME KAL DIYEMEM AGLAMA KARDAS AGLAMA AGLAYIPTA YUREGIMI DAGLAMA

ARKADAS ICIMI SEN, DISIMI SEN BILIRSIN. ANCAK SEN OLURSUN BANA YOLDAS. HAYDI TUT ELLERIMDEN, BERABER YURUYELIM YARINLARA, GEL ARKADAS!

GERCEK ARKADAS SAGLIK GIBIDIR DEGERI ANCAK O YOK OLUNCA ANLASILIR …

DUNYADA 100 TANE ARKADASIN VARDIR,99 TANESI KOTUDUR.1 TANE ARKADAS SEC KENDINE HEM ARKADAS HEM KARDAS OLSUN SANA !!!

Sayfalar : 1 2 3 [4] 5 6 7 8 9 ...
Mynet Blog WordpressMU alt yapısını kullanmaktadır.