Mynet | Blog Anasayfa | Email
Favorilerime Ekle | Giriş

6 Aralık 2007 Perşembe
Kategori (Edebiyat) | Etiketler : edebiyat

Okuma ve öğrenme zorluğu çeken çocuklara özel eğitim veren bir okul için bağış toplama yemeğinde, çocuklardan birisinin babası katılımcılar tarafından asla unutulmayacak bir konuşma yaptı. Okula ve kendini adamış öğretmenleri kutladıktan sonra şöyle bir soru sordu: ‘Dışarıdaki etkenler tarafından etkilenmedikçe doğa her şeyi mükemmel bir şekil ve sırada yapıyor. Ama yine de oğlum Shay, diğer çocukların öğrendikleri gibi öğrenemiyor. Diğer çocukların anlayabildikleri gibi anlayamıyor. Oğlumda doğal olması gerekenler şeyler nerede?’
Bu soru karşısında dinleyiciler sessiz kaldılar.
Baba devam etti. ‘Ben inanıyorum ki, dünyaya fiziksel ve zeka engelli Shay gibi bir çocuk geldiğinde, gerçek insan doğası kendini gösterme fırsatını buluyor ve bu da insanların o çocuğa davranış şekillerinde kendini gösteriyor.’
Ve sonra aşağıdaki hikayeyi anlatmaya başladı:
Shay ve babası bir gün parkta Shay’in tanıdığı birkaç çocuğun beyzbol oynadıklarını gördüler. Shay sordu, ‘Acaba oynamama izin verirler mi? ‘Shay’in babası çoğu çocuğun Shay gibi bir çocuğun takımlarında oynamasını istemeyeceklerini ama aynı zamanda eğer oğluna izin verirlerse oğlunun o çok ihtiyacını duyduğu, engellerine rağmen başkaları tarafından kabul edilmenin özgüveni ve sahiplenme duygusunu vereceğini de biliyordu. Shay’in babası çocuklardan birinin yanına yaklaştı ve (fazla bir şey beklemeyerek) Shay’in oynayıp oynayamayacağını sordu. Çocuk şöyle danışabileceği birilerine baktı ve sonra ‘Şu anda 6 sayı gerideyiz ve oyun sekizinci turunda. Herhalde takıma girebilir ben de onu dokuzuncu turda vurucu olarak sokmaya çalışırım’ dedi.
Shay büyük bir gayretle takımın yanına gitti ve yüzünde kocaman bir gülümseme ile takım t-shirt’ünü giydi. Babası gözünde yaş, kalbi sıcak duygularla dolu onu izledi.
Çocuklar oğlunun kabul edilmesinden dolayı babanın mutluluğunu gördüler. Sekizinci turun sonunda Shay’in takımı bir kaç puan kazandı ama hala 3 sayı gerideydi. Dokuzuncu turun başında Shay eldiveni eline geçirdi ve sağ açık sahaya çıktı. Ona doğru hiç top isabet etmemesine rağmen oyunda olmaktan son derece mutluydu ve babasının ona tribünlerden el salladığını gördüğünde yüzünde kocaman bir gülümseme vardı. Dokuzuncu turun sonunda Shay’in takımı yine puan kazandı. Şimdi bütün kaleler doluydu, oyunu kazanma şansı ortaya çıkmıştı ve topa vurma sırası Shay’e gelmişti. Bu noktada Shay’in vurucu olmasına izin vererek oyunu kaybetme riskini mi almalıydılar? Şaşırtıcı bir hamleyle Shay’e sopayı verdiler. Herkes topa isabet ettirme şansının sıfır olduğunu biliyorlardı çünkü bırakın topa vurmayı Shay sopayı bile elinde tutmasını bilmiyordu.
Ama Shay sahaya çıktığında top atıcı, diğer takımın kazanma şanslarını bir kenara bırakarak Shay’e bu fırsatı tanıdıklarını görünce bir kaç adım öne giderek yumuşak bir şekilde topu Shay’e doğru fırlattı. İlk topa Shay zorlukla sopayı savurdu ama ıskaladı. Atıcı tekrar bir kaç adım öne doğru geldi ve topu yine yumuşak bir şekilde Shay’e doğru attı. Shay sopayı savurdu ve hafifçe topa dokunarak yere atıcıya doğru vurdu.
Oyun şimdi bitecekti. Atıcı topu yerden aldı ve ilk kaledeki adamına kolaylıkla atabilecek ve Shay’i sobeleyerek oyunu bitirebilecekti.
Ama atici topu aldı ve ilk kaledeki adamının başının üzerinden diğer takım arkadaşlarının erişemeyeceği yere fırlattı. Tribünlerdeki herkes ve iki takımda bağırmaya başladılar, ‘Shay, ilk kaleye koş, ilk kaleye koş!’ Shay hayatında hiç bu kadar uzağa koşmamıştı ama ilk kaleye gidebildi. Şaşkınlıktan büyümüş gözleriyle yere çöktü. Herkes bağırmaya devam etti, ‘İkinci kaleye koş, ikinci kaleye koş’ Nefes nefese Shay zorlukla ikinci kaleye koşabildi.
Shay ikinci kaleye geldiği sırada açık sahada diğer takımdan biri topu almıştı… Takımın en küçüğü olan bu çocuk kahraman olma şansını elinde tutuyordu.
Topu ikinci kaledeki adamına atabilirdi ama top aticisinin niyetini anladığından o da kasıtlı olarak topu üçüncü kaledeki arkadaşının başının üzerinden attı. Herkes bağırıyordu, ‘Shay, Shay, Shay, bütün yolu koş Shay’

Karşı takımdan birinin yardim ederek onu üçüncü kaleye doğru döndürmesiyle Shay üçüncü kaleye koşabildi, ‘Üçüncüye koş! Shay, üçüncüye koş!’ Shay üçüncüye gelirken diğer takımdaki çocuklar ve seyirciler ayağa kalkmışlardı ve bağırıyorlardı, ‘Shay, hepsini koş! Hepsini koş!’
Shay hepsini koştu ve oyunu takımı için kazanan bir kahraman olarak herkes tarafından alkışlandı.
‘O gün’, dedi babası, gözlerinden yaşlar aşağıya doğru süzülerek, ‘iki takımdaki çocuklar da dünyaya bir parça sevgi ve insanlık getirmeyi başardılar’.
Shay bir sonraki yaza yetişemedi. O kış öldü. Bir kahraman olduğunu ve babasını mutlu ettiğini, ve eve geldiğinde annesinin de gözyaşları içinde onu kucakladığını asla unutmadı…….

 

                                                                  (alıntıdır)



6 Aralık 2007 Perşembe
Kategori (Edebiyat) | Etiketler : edebiyat

Bize masal içinde masallar anlatan İhsan Oktay Anar’ın son romanı Suskunlar, İletişim yayınları arasında çıktı. Romanlarını, ele aldığı konuya ait geniş bir sözcük dağarcığıyla yazan Anar, son romanını da musiki etrafında kurar; tabii ki, musikiye ait oldukça geniş bir dağarcıkla. Bu konuda öylesine gayretkeştir ki, musikiye uzak biri için sözlükler de kâr etmez; tıpkı Amat’taki gemi ve denizcilik terimleri gibi.

“Başlangıçta sükût var idi. Ve her yer karanlık idi. Ve Yaradan Yegâh makamında terennüm eyledi.” Bu yaratılışın birinci günüdür ve Yegâh makamındadır; ikincisi Dügâh; üçüncüsü Segâh; dördüncüsü Çârgâh; beşincisi Pençgâh; altıncısı Şeşgâh ve Tanrı’nın yaratış sonrası dinlendiği yedinci gün ise Heftgâh’dır. Heftgâh makamının niseb-i şerife sayısı da yedidir. Yedi sayısı, Suskunlar’da çok önemli bir simgeye dönüşür ve roman yedi günlük yaratış evresine uygun olarak Yegâh makamıyla başlar; Konstantiniye’nin yedi musiki üstadı birer birer öldürülür. (Öldürülen bu yedi üstada ‘Yedi Suskunlar’ demekte de bence bir sakınca yoktur.) Romanın son bölümünde Yedikule Kahini’ne yedi arkadaşı bir ayna hediye ederler. Kahin rüyasında yedi şehrin (Kahire, Urfa, Basra, Hicâz, Trablus, Kazan, Bağdat) yedi kahinini (Bilâl, Heybet, Abbas, Mesût, Zeynel, Selâhattin, Munkasım) görür. Dünyanın ikinci hakikatini göreceği bu aynada, yaşanan yedi olayı müşahede eder ve roman böylece son bulur.

Elbette roman sadece ‘yedi’ simgesi üzerine kurulmamıştır. Zaman, mekan, kişiler, olaylar hepsi birer simgedir. Azazil, sonra Tağut olacaktır; Kabil, İsmail Dede, Alessandro Perevelli ya da Pereveli İskender Efendi yani çembalo üstadı cüce; herkesi kendine âşık eden Nevâ; Bâtın, Zâhir, Dâvut, Eflâtun, Kalın Musa, Veysel Bey, Bağdasar, Gülâbi, Meymenet, Âmin, Firavun ya da tersinden Nuvarif, Muhayyer Hüseyin Efendi ve daha niceleri aslında roman boyunca kişileri temsil eden özel isimler olmaktan ziyade birer simge olarak vardırlar. Örneğin Kabil, ismiyle müsemma bir şekilde romana cellad olarak girer; ama Kabil öldürüldüğünde onun katili artık Kabil olmuştur ve o da sonraları aynı şekilde öldürülecek yine katiller yeni Kabil’ler olarak devam edecektir. Ya da elleriyle bir felçliyi iyileştiren Zâhir. O da ‘oniki’ kişilik şâkirtiyle birlikte oturduğu iftar sofrasında kendisi için hazırlanan kavunu ve rakıyı şâkirtlerine üleştirir ve: “Alın! Bu kavunu yiyin! O benim etimdir! Rakıyı da için! O benim kanımdır!” der. Görüldüğü gibi bu atıflar açıkça Hz. İsa’nın ‘son yemek’ olarak bilinen Hıristiyan anlatısınadır. Zaten yemek sonrası ‘Yâkuta’ isimli bir santurî onu ispiyon eder. Zâhir başından ve ellerinden bir tomruğa bağlanarak işkenceler altında uzun bir yol yürümek zorunda kalır.     

Simgeler sayesinde gizemli bir hâl alan romanda, iç içe anlatılan hikayeler de aslında yap-bozun parçacıklarıdır. Belki de bu nedenden dolayı roman sanki baştan sona doğru kurulmuştur. Aslında ilk sayfaları okuduğumuzda olay ya da olacak olanlar bize anlatılmıştır. Ama anlamlı bir bütüne ulaşabilmek için, anlatı boyunca serpiştirilen parçacıkları bulup yan yana getirmek zorundayızdır. Örneğin Cüce Efendi’nin niye musiki düşmanı bir adam olarak camide vaaz ettiğini anlamak için, romanın son bölümlerindeki parçaya ihtiyacımız vardır. Ya da romanın hemen başında ihtiyar bekçinin Yenikapı Mevlevîhânesi’nde karşılaştığı hayâletin ne/kim olduğunu öğrenebilmek için de sabırla, dikkatle, heyecanla cümlelerin peşinden gitmek zorundayızdır.

Okuduğumuzun kurgu olduğunu, zaten romanın da bu kurgu için yazıldığını bize ihsas ettirmesi postmodern edebiyatın önemli unsurlarındandır. Öyle ki, her şey sadece bu ‘kurgu’ içinde anlam kazanır; anlamı da sadece bu yapı içinde geçerlidir. Hayata, yaşanmışlıklara, tarihe, insana dair hiçbir atıf yoktur. Romanın dışındaki her şey sadece üzerinde anlaştığımız kodlar olarak değerlidir; yani romanla iletişim kurmamız için gerekli olan konvansiyondan başkaca bir değeri yoktur. Zaten postmodernlere göre hayat da bir kurgudan ibaret değil midir? Üstelik kurgunun gerçeğe, gerçeğin kurguya inkılâp edip durduğu bir gerçeklik çevrimi içinde değil miyiz? “hayatında öyle bir olay olur ki, buna inanasın gelir! Bir de bakarsın ki, bu masal gerçeğin ta kendisiymiş!” Böylesi bir gerçeklik anlayışı elbette insanın bağlandığı, tutunduğu, kendisini tanımladığı temel değerleri değersizleştirmektedir. Tarih, tarih olmaktan; inançlar, inanç olmaktan, görünen dünya, göründüğü gibi olmaktan çıkmakta ve sadece romanın kurgusu içinde bir anlam kazanmaktadır. Kaçınılmaz olarak olaylar, olgular, gerçeklik romancının dünyagörüşüne göre anlamlı bir bütüne kavuşmaktadır. Binlerce yıllık simgeler romancının elinde bambaşka bir simge-simgelenen ilişkisine dönüştürülmektedir. ‘Sultan Ahmed-i Sâni Han Efendimiz’in’ devrinde, mevlevîhâne ve camiler etrafında kurulan romanda (belki Eflâtun hariç tutulabilir) herkes bir şekilde günaha bulaşmaktadır; daha doğrusu günah içinde debelenmektedir. Olumlu bir tip neredeyse hiç anlatılmaz. Amat’ı da semitik dinlerin neredeyse ortak bir biçimde anlattığı yaratılış alegorisi etrafında kuran Anar; sökonusu romanında da kişileri kendi kurduğu simgelerle çizmişti: içkinin, afyonun; alaverenin, dalaverenin gırla gittiği bir anlatışla.

Simge esasen nesne merkezli bir göstergedir. Nesneyle simge arasındaki simgeleme ilişkisi açıktır, bilinebilirdir. Anar, simgeyle simgelenen arasındaki bu ilişkiyi kırarak romanında onları ‘inançları’ etrafında yeniden biçimlendirmekte ve böylece Müslümanların binlerce yıllık simgelerini tanınamaz, bilinemez; dahası kirletilmiş, günaha bulaştırılmış bir hâle sokarak ‘düşük’leştirmektedir. Zaten böylesi bir düşükleştirme gerçekleştirilmeden sözkonusu simgeleri postmodern romana taşımak olası değildir, akıl işi değildir. Zira sadece bir eğlence, haz ve dahi anlatmanın keyfi, anlatmanın eğlencesi olarak yazılan bu tür romanlarda zaman, mekan, kişiler, olay ve olgular da bu hizmete binaen vardırlar. ‘Kendi’leri olarak var olmaları, romana bir ‘büyük anlatı’ olarak hakikati, gerçeği dayatma riskini taşırlar. Oysa postmodern romancı bir hakikati, gerçeği, doğruyu, iyiyi göstermek, anlatmak derdinde değildir. Zaten genellikle tarihe ve polisiyeye sığınmaları da bu nedenledir. Güncel olandan kaçmanın başkaca yolu yoktur. Tarihin güvenli uzamı (ki tarihi de ‘retro bir senaryo olarak’ inşa ederek) romancıya keyfî bir artalan her zaman sunar. Böylece bir şeyi seçmek; yanında ya da karşısında olmak zorunda kalmaz.

“Kur’ân-ı Kerîm’i koruyan Allah, Tevrat’ı ve İncil’i niye koruyamamış da kâfirler bu kitapları tahrif edebilmişler?” diye satıraralarına ‘zekice’ sorular yerleştiren Anar; ayet, hadis alıntılamakta; kelâmi konulara atıflar yapmakta ve birçok İslam âlimini isimleriyle romanına taşımakta da herhangi bir beis görmez. Çünkü onun için her şey sadece romanda kullanılan birer ‘malzeme’den ibarettir. Ayrıca postmodern romanın ‘ansiklopedist’ yanıyla da uyum içindedir.   

Herkesin bir sesin, bir nefesin, bir nağmenin yani Hayat Nefesi’nin peşinde koştuğu böylece belki de ölümsüz olacağına inandığı (Tağut tarafından inandırıldığı) romanda; ‘Eflâtun, yegah perdesinde karar eder ve Yaradan’la, yegahta yekvücut olur. İbrahim Dede de Ene’l Hakk demeye ihtiyaç duymayan Eflâtun karşısında secde eder’ ve böylece bir vuslat yaşanır. Bir başka vuslat da; Dâvut, Araban eseri çaldığında yaşanır: Herkesin âşık olduğu Nevâ kapının önüne çıkar; ikisi birlikte göklere doğru bir ışık olarak yükselen Âsım’ı görürler. Nevâ’nın ses, sedâ anlamını düşünürsek peşinde koşulan ‘sesi’ daha rahat anlamış oluruz. Bir de romanın başındaki Mevlânâ’dan yapılan alıntı bizim için çemberi tamamlar ve roman kendi üzerine kapanır: “Kulak eğer gerçeği anlarsa gözdür.”

Artık Yedikule Kâhini’nin gören tek gözüne de ihtiyacı kalmamıştır: “Hakikati gören gözün başka hiçbir şey görmesine gerek yoktu. Yedikule Kâhini’nin yegâne gözüne de bu şekilde perde indi. Ama kör olmasına rağmen hiçbir şey görmüyor değildi. Gözlerinin ona gösterdiği yegâne şey, o uçsuz bucaksız karanlıktı. Tıpkı sessizliği dinleyen Eflâtun gibi, kâhin de sustu. Belki de susmak, gerçeği anlatmanın tek yoluydu.”  

     Yeni Şafak Kitap eki, sayı 24, 05.12.2007.



6 Aralık 2007 Perşembe
Kategori (Edebiyat) | Etiketler : edebiyat

Image Hosted by ImageShack.us

KAPINA GELDİM

yine geldim kapına
soğuk duvarlara bakarken hissettim sıcaklığını
odandan dışarı süzülen bir damla ışık
anlatıyordu sanki zamanın değersizliğini
anlatıyordu karanlıkların sessizliğini
neden geldin deme sakın
o bir damla ışığı görmeye geldim ben
saçlarını okşayan bir damla ışığı;
bir nefeste içime çekmeye geldim ben
seni bir kez görebilmek için
bakıyorum sadece uzaktan
bilirim hissedemezsin geldiğimi
hissedemezsin nefesini içime çektiğimi
kalbinin her atışını soğuk duvarlarda görmeye geldim ben
üzerime kapanan kapıları
birdaha tekmelemeye geldim
saatlerce oturdum bir köşede
sadece bir damla ışık süzüyordu odandan gözlerime
ışığı kapadığında senin için binlerce yıldız sayıyordum
bir titreme sarıyordu içimi
saçlarına değen ışık karanlığa boğulmuştu
yanlızdım elimde sadece saydığım binlerce yıldız vardı
savurdum bütün yıldızları pencerene
biliyorum hissedemezsin
bunu yaptığım he rgece
kapına gelmesem de
bir ışık süzülür pencerenden içime
pencerene savurduğum yıldızlar
saçlarına değip girer gönlüme
usul usul,tane tane
girerler gönlümün derinliklerine..

 HAKAN



17 Kasım 2007 Cumartesi
Kategori (Edebiyat) | Etiketler : edebiyat

 

 
HAYATI
Veysel Şatıroğlu,1894’te Sivas’ın Şarkışla ilçesine bağlı Sivrialan köyünde dünyaya geldi. Veysel’in dünyaya geliş öyküsü, Anadolu köylerinde hemen birçok çocuğun yaşadığı olağan bir doğum biçimidir. Ama, bugün özellikle dışarıdan bakanlar için ilginçtir, olağandışıdır. Anlatmak gerekirse, annesi Gülizar Ana, Sivrialan dolaylarındaki Ayıpınar merasında koyun sağmaya giderken sancısı tutmuş, oracıkta dünyaya getirmiş Veysel’i. Göbeğini de kendisi kesmiş, bir çaputa sarıp yürüye yürüye köye dönmüştür.

Veysellere yörede “Şatıroğulları” derler. Babası “Karaca” lakaplı, Ahmet adında bir çiftçidir. Veysel’in dünyaya geldiği sıralar, çiçek hastalığı Sivas yöresini kasıp kavurmaktadır. Veysel’den önce, iki kız kardeşi çiçek yüzünden yaşamlarını yitirmiştir.

Yedi yaşına girdiği 1901’de Sivas’ta çiçek salgını yeniden yaygınlaşır; o da yakalanır bu hastalığa. O günleri şöyle anlatıyor: “Çiçeğe yatmadan evvel anam güzel bir entari dikmişti. Onu giyerek beni çok seven Muhsine kadına göstermeye gitmiştim. Beni sevdi. O gün çamurlu bir gündü, eve dönerken ayağım kayarak düştüm. Bir daha kalkamadım. Çiçeğe yakalanmıştım… Çiçek zorlu geldi. Sol gözüme çiçek beyi çıktı. Sağ gözüme de, solun zorundan olacak, perde indi. O gün bu gündür dünya başıma zindan.”

Bu düşmeden sonra Veysel’in belleğine bir de renk işler: Kırmızı. Düşerken büyük bir olasılıkla elinde sıyrık oluyor, kanıyor. Bunu eşi Gülizar Ana şöyle anlatıyor: “Bilinmez değilsin, renklerden yalnız kırmızıyı hatırladı. Gözleri gönlüne çevrilmeden önce, yani çiçek hastalığına yakalanmadan önce düşmüştü. Kan görmüştü. Kanın rengini hatırlardı yalnız. Kırmızıyı… Yeşili de elleriyle bulur ve severdi.”

Sağ gözünün görme şansı varmış, ışığı seçebiliyormuş bu gözüyle o sıralar. Yalnız yakınlardaki Akdağmağdeni’nde doktor varmış. Babasına “Çocuğu Akdağmadeni’ne götür, orada gözünü açacak bir doktor var” demişler. Sevinmiş babası.

Ne var ki, olumsuzluklar yakasını bırakmamış Veysel’in. “Bir gün inek sağarken babası yanına gelmiş. Veysel ansızın dönüverince; babasının elinde bulunan bir değneğin ucu öteki gözüne girivermiş. O göz de akıp gitmiş böylece.”

Ali adında bir ağabeyisi ve Elif adında bir kızkardeşi varmış Veysel’in. Tüm aile çok üzülmüş, günlerce gözyaşı dökmüş bu hale. Bundan böyle bacısı elinden tutarak gezdirmeye, dolaştırmaya başlar Veysel’i. Gittikçe içine kapanmaktadır Veysel. Emlek yöresi olarak adlandırılan Sivas’ın bu âşığı/ozanı bol diyarında, Veysel’in babası da şiire meraklı, tekkeyle içli-dışlı biriymiş. Veysel’in dertlerini birazcık da olsa unutacağı bir uğraş olsun diye bir saz verir eline. Halk ozanlarından da şiirler okuyup, ezberleterek avutmağa çalışırmış oğlunu. Ayrıca yöre ozanları da zaman zaman babası Şatıroğlu Ahmet’in evine uğrar, çalıp söylermiş. Merakla dinlermiş bunları Veysel. Komşuları Molla Hüseyin de sazını düzenler, kırılan tellerini takarmış.

İlk saz derslerini babasının arkadaşı olan Divriği’nin köylerinden Çamışıhlı Ali Ağa’dan (Âşık Alâ) almış. Kendini de iyice saza vermiş; usta malı şiirlerden çalıp söylemeye başlamış. Karanlık dünyasını aydınlatan ozanlar dünyasıyla Çamışıhlı Ali tanıştırıyor daha çok Veysel’i. Pir Sultan Abdal, Karaoğlan, Dertli, Rühsati gibi usta ozanların dünyalarıyla tanışıyor böylece.

“Âşık Veysel’in hayatında ikinci mühim değişiklik seferberlikte başlamıştır. Kardeşi Ali de cepheye gitmiş, küçük Veysel kırık telli sazıyla yalnız kalmıştır. Harp patladıktan sonra Veysel’in bütün arkadaşları, emsalleri cepheye koşuyorlar. Veysel bundan da mahrum…

Böylece münzevi olan ruhunda ikinci bir inziva da açılmıştır. Arkadaşsızlık acısı, sefalet, onu çok bedbin, umutsuz ve mahzun ediyor. Artık küçük bahçesindeki armut ağacının altında yatıp kalkmakta, geceleri ağaçların ta tepelerine çıkarak içindeki derdini göklere ve karanlıklara bırakmaktadır.”

O günlerini Aşık Veysel şöyle anlatır Enver Gökçe’ye;

“Eve girerim, yüzüm asık: anam babam halimi bilmez. Ben onlara derdimi, dokunmasın diye, açamam. Onlar benim kafa tuttuğumu zannederler, bense derdimi dökmekten çekinirim, öyle ki, sazdan bile farır gibi oldum.”

Bunda biraz Anadolu’da “erkek oğlan” olgusunun etkisi varsa, daha çok Veysel’in vatanseverliğinin, vatana olan borcunu ödeme duygusunun ağırlığı vardır. Sonradan şöyle dizeleştirir bunu:

“Ne yazık ki bana olmadı kısmet

Düşmanı denize dökerken millet

Felek kırdı kolumu, vermedi nöbet

Kılıç vurmak için düşman başına.

Bugünler müyesser olsaydı bana

Minnet etmez idim bir kaşık kana

Mukadder harici gelmez meydana

Neler geldi bu Veysel’in başına.”

Veysel’in annesi ve babası seferberlik sonlarına doğru “belki biz ölürüz ve kardeşi Veysel’e bakamaz” düşüncesiyle Veysel’i Esma adında, akrabalarından bir kızla evlendiriyorlar. Esma’dan bir kız, bir oğlu oluyor Veysel’in. Oğlan çocuğu daha on günlükken annesinin memesi ağzında kalarak ölüyor… Veysel’in acıları bununla da bitmiyor; aksilikler, talihsizlikler üst üste gelmeye başlıyor.1921’in 24 Şubat’ında annesi bir gün ondan onsekiz ay sonra da babası ölüyor. Bu arada bağ, bostan işleriyle uğraşıyor. Köye de bir çok âşık gelip gitmekte, Karacaoğlan’dan, Emrah’tan, Âşık Sıtkı, Âşık Veli gibi saz şairlerinden çalıp söylemektedirler. Köy odalarındaki bu âşık fasıllarından Veysel de geri kalmamaktadır.

Ağabeysi Ali’nin bir kız çocuğu daha olunca çocuklara ve işlere bakması için bir azap (hizmetkar) tutuyorlar. Bu hizmetkar ileride Veysel’in bağrında açılacak başka yaranın sebebi olacaktır. Bir gün Veysel hasta yatarken, kardeşi Ali de keven toplamakta iken, Veysel’in ilk eşi olan Esma’yı kandırarak kaçırıyor bu yanaşma. Veysel’in acılı yaşamına bir acı daha ekleniyor böylece.

Karısı bir başına bırakıp gittiğinde Veysel’in kucağında henüz altı aylık kızı varmış. İki yıl kucağında gezdirmiş Veysel onu, ne çare o da yaşamamış.

Bir şiirinde dile getirdiği gibi:

“Talih çile kadar sözü bir etmiş,

Her nereye gitsem gezer peşimde.”

Bin katmerli acılar silsilesi kısacası.

“O artık alemden, bu diyardan uzaklaşmak, göçmek isteyen bir ruh haleti içindedir.1928’de en iyi arkadaşı olan İbrahim ile Adana’ya gitmeye karar veriyorlar. Fakat Sivas’ın Karaçayır köyünde Deli Süleyman isminde birisi âşığı bu ilk seyahatinden vazgeçiriyor. Veysel’i dinleyelim:

“Bu adam, saz çalarım dinler, söze başlarım keser. Gideyim derim, ‘ah kivra, çoluk çocuk ağlaşıyor, gel gitme’ diye elime ayağıma düşer. Nihayet dayanamadım, gitmiyorum vesselam diye bu seyahatten vazgeçtim.”

Veysel’in köyünden ilk ayrılışı şöyledir: Zara’nın Barzan Baleni köyünden Kasım adında birisi Veysel’i köyüne götürerek iki üç ay beraber yaşıyorlar. Kendisini Adana’ya göndermeyen Deli Süleyman, Sivas’lı Kalaycı Hüseyin, Veysel’e yol arkadaşlığı ediyorlar. Dönüşte Veysel, Hafik’in Yalıncak köyüne ve Zara’nın Girit köyüne uğrayarak 9 liraya güzel bir saz alıyor; Sivas’tan Sivrialan’a dönerlerken arkadaşları bir “üç kağıtçı” grubuna yakalanarak bütün paralarını kaybediyorlar. Arkadaşları Veysel’in 9 lirasını da alarak kumara veriyorlar. Veysel bu hadiseden bir müddet sonra Hafik’in Karayaprak köyünden Gülizar adlı bir kadınla evleniyor.”

1931 yılında Sivas Lisesi edebiyat öğretmeni olan Ahmet Kutsi Tecer ve arkadaşları “Halk Şairlerini Koruma Derneği”ni kuruyorlar. Ve 5 Aralık 1931 tarihinde de üç gün süren Halk Şairleri Bayramı’nı düzenliyorlar. Böylece Veysel’in yaşamında önemli bir dönüm noktası işlemeye başlıyor. Denebilir ki, Veysel için A.Kutsi Tecer’le tanışması hayatında yeni bir başlangıcı işaretliyor.

1933’e kadar usta ozanlarından şiirlerinden çalıp söylüyor. Cumhuriyet’in onuncu yıldönümünde A. Kutsi Tecer’in direktifleriyle bütün halk ozanları cumhuriyet ve Gazi Mustafa Kemal üzerine şiirler düzmüşler. Bunlar arasında Veysel de var. Veysel’in günışığına çıkan ilk şiiri böylece “Atatürk’tür Türkiye’nin ihyası”… dizesiyle başlayan şiir oluyor. Bu şiirin gün yüzüne çıkışı, Veysel’in de köyünden dışarıya çıkması oluyor.

O zaman Sivrialan’ın bağlı olduğu Ağacakışla nahiyesi müdürü Ali Rıza Bey, Veysel’in bu destanını çok beğeniyor, “Ankara’ya gönderelim” diye istiyor. Veysel de “Ata’ya ben giderim” diye vefalı arkadaşı İbrahim ile yayan yola düşüyor. Karakışta yalınayak, başı kabak yola çıkan bu iki arı gönül, bu iki insan örneği, üç ay yol çiğneyerek Ankara’ya geliyorlar. Veysel Ankara’da konuksever tanıdıkların evlerinde kırkbeş gün misafir kalıyor. Destanı Atatürk’e getirmek hevesiyle geldiğini söylüyorsa da destanı Atatürk’e okumak kısmet olmuyor. Eşi Gülizar Ana: “Ata’ya gidemediğine bir, askere gidemediğine iki; yanardı ki o kadar olur…” diyor. Ancak, Hakimiyet-i Milliye (Ulus) basımevinde destanı gazeteye veriliyor. Destan gazetede üç gün boyunca yayınlanıyor. Bundan sonra da bütün yurdu dolaşmaya, dolaştığı yerlerde çalıp-söylemeye başlıyor, seviliyor, saygı görüyor.

O günleri şöyle anlatıyor: “Köyden çıktık. Yaya olarak Yozgat köylerinden Çorum-Çankırı köylerinden geçip üç ayda Ankara’ya gelebildik. Otele gitsek para yok. ‘Nere gidek? Nasıl Edek? ” diye düşünüyoruz. Dediler ki: “Burada Erzurumlu bir Paşa Dayı var. O adam misafirperverdir.” O zamanlar Dağardı diyorlardı, (şimdiki Atıf Bey Mahallesi) orada ev yaptırmış Paşa Dayı. Gittik oraya. Adamcağız hakikaten misafir etti. Birkaç gün kaldık o zaman, Ankara’da, şimdiki gibi kamyon filan yok. Bütün işler at arabalarıyla görülüyor. At arabaları olan, Hasan Efendi adında bir adamla tanıştık. O, bizi evine götürdü. Kırkbeş gün Hasan Efendi’nin evinde kaldık. Gideriz, gezeriz, geliriz; adam yemeğimizi, yatağımızı, herşeyimizi sağlar. Dedim ki: -‘Hasan Efendi biz buraya gezmek için gelmedik! Bizim bir destanımız var. Bunu, Gazi Mustafa Kemal’e duyurmak istiyoruz! Nasıl ederiz? Ne yaparız? ’

Dedi ki: -‘Vallahi ben böyle işlerle ilgili değilim. Burada bir milletvekili var. Adı Mustafa Bey, soyadını unuttum. Bu işi ona anlatmak gerek. Belki size o yardımcı olabilir.’

Gittik Mustafa Bey’e derdimizi anlattık. Öyle böyle bir destanımız var. Gazi Mustafa Kemal’e duyurmak istiyoruz. ‘Bize yardım et! ’ dedik.

Dedi ki: -‘Amaan! Şimdi şaire falan önem veren yok. Kıyıda köşede çalın çağırın. Geçin gidin! ’

-‘Yok öyle değil dedik. Biz destanımızı okuyacağız, Mustafa Kemal’e! ’

Milletvekili Mustafa Bey, ‘okuyun da bir dinleyeyim bakayım’ dedi. Okuduk dinledi. O zamanlar Ankara’da çıkan Hakimiyet-i Milliye Gazetesi’yle konuşacağını söyledi. ‘Yarın bana gelin! ’ dedi. Gittik. ‘Ben karışmam’ dedi. Sonunda kesti attı. Biz ordan döndük geldik. ‘Ne yapsak? ’ diye düşünüyoruz. Sonunda, ‘Matbaaya biz gidelim’ dedik. Saza, tel alıp takmak eski telleri yenilemek de gerekti. Ulus Meydanı’ndaki çarşıya, o zamanlar Karaoğlan Çarşısı diyorlardı. Saz teli almak için Karaoğlan Çarşısı’na yürüdük.

Ayağımızda çarık. Bacağımızda şal-şalvar, şal-ceket, belimizde kocaman bir kuşak.! Efendim polis geldi: -‘Girmeyin’ dedi. ‘Çarşıya girmek yasak! ’ Bizi tel alacağımız çarşıya sokmadı.

Polis: -‘Yasak diyoruz. Siz yasaktan anlamaz mısınız? Orası kalabalık. Kalabalığa girmeyin! ’ diye diretti.

-‘Peki girmeyelim’ dedik. Polisi güya salmış gibi yürümeye devam ettik. Adam geldi, arkadaşım İbrahim’e çıkıştı. –‘Kafadan gayri müsellah mısın? Girmeyin diyorum. Beynini patlatırım senin! ’ diye çıkıştı.

-‘Beyefendi biz dinlemiyoruz! Biz çarşıdan saz teli alacağız! ’ dedik. O zaman polis, İbrahim’e: -‘Tel alacaksan bu adamı bir yere oturt. Git telini al! ’ Neyse gitti İbrahim teli aldı geldi. Tel taktık. Ama sabahleyin çarşıdan da geçemiyoruz. Sonunda matbaayı bulduk.

-‘Ne istiyorsunuz? ’ dedi müdür.

-‘Bir destanımız var. Gazeteye vereceğiz! ’ dedik.

-‘Çalın bakayım; bir dinleyeyim! ’ dedi. Çaldık dinledi!

- ‘Ooo! Çok iyi’ dedi. ‘Çok güzel.’

Yazdılar. ‘Yarın gazetede çıkar’ dediler. ‘Gelin de gazete alın! ’ Orada bize telif hakkı olarak biraz da para verdiler. Sabahleyin gidip 5-6 gazete aldık. Çarşıya çıktık. Polisler:

- ‘Oooo! Âşık Veysel siz misiniz? Rahat edin efendim! Kahvelere girin! Oturun! ’ dediler. Bir iltifat başladı ki sormayın! Çarşıda bir zaman gezdik. Fakat yine Mustafa Kemal’den ses yok. Dedik: ‘Bu iş olmayacak.’ Amma Hakimiyet-i Milliye Gazetesi’nde destanımı üç gün birbiri üstüne yayınladılar. Mustafa Kemal’den yine ses çıkmadı. Köye dönmeye karar verdik. Fakat cebimizde yol paramız da yok. Ankara’da bir avukatla tanışmıştık.

Avukat: - ‘Ben belediye başkanına bir mektup yazayım. Belediye sizi köyünüze parasız gönderir! …’ dedi. Elimize bir mektup verdi. Belediyeye gittik. Orada bize dediler ki: - ‘Siz sanatkâr adamsınız. Nasıl geldinizse öyle gidersiniz! ’

Döndük avukata geldik. ‘Ne yaptınız? ’dedi. Anlattık. ‘Durun bir de valiye yazalım! ’ dedi. Valiye de dilekçe yazdı. Valiye dilekçemizi imzalayıp yine Belediyeye buyurdu. Belediyeye ilettik. Belediye bize: -‘Yok! ’ dedi. ‘Paramız yok! Sizi gönderemeyiz! ’ dedi.

Avukat içerledi ve kahretti: - ‘Gidin! İşinize gidin! ’ dedi. ‘Ankara Belediyesi’nin sizin için parası yokmuş; tükenmiş! ’ dedi. Acıdım avukata.

‘Nasıl edelim? Ne edelim? ’ derken bir de ‘Halkevi’ne uğrayalım bakalım. Belki oradan bir şey çıkar’ diye düşündük. Mustafa Kemal’e gidemiyok. Halkevine gidek. Bu defa, Halkevine, bizi kapıcılar bırakmıyor ki girelim. Orada dinelip duruyorduk.

İçeriden bir adam çıktı: -‘Ne geziyorsunuz burada? Ne yapıyorsunuz? ’ diye sordu.

-‘Halkevine gireceğiz ama bırakmıyorlar! ’ diye cevap verdik.

-‘Bırakın! bu adamlar, tanınmış adamlar! Âşık Veysel bu! ’ dedi.

O içeriden çıkan adam, bizi edebiyat şubesi müdürüne gönderdi. Orada: -‘Ooo! Buyurun! Buyurun! dediler. Halkevinde bazı milletvekilleri varmış. Şube müdürü onları çağırdı: -‘Gelin halk şairleri var, dinleyin.’ dedi.

Eski milletvekillerinden Necib Ali Bey: -‘Yahu dedi bunlar fakir adamlar. Bunlara bakalım. Bunlara birer kat elbise de yaptırmalı. Pazar günü de Halkevinde bir konser versinler! ’

Hakikaten bize, birer takım elbise aldılar. Biz de o Pazar günü Ankara Halkevi’nde bir konser verdik. Konserden sonra cebimize para da koydular. Ankara’dan köyümüze işte o parayla döndük.

Plağa okuduğu ilk türkü ise, Emlek yöresinin ünlü ozanlarından Âşık İzzeti’nin:

“Mecnunum, Leyla’mı gördüm

Bir kerrece baktı geçti.

Ne söyledi ne de sordum

Kaşlarını yıktı geçti

Soramadım bir çift sözü

Ay mıydı gün müydü, yüzü

Sandım ki zühre yıldızı

Şavkı beni yaktı geçti.

Ateşinden duramadım

Ben bu sırra eremedim

Seher vakti göremedim

Yıldız gibi aktı geçti.

Bilmem hangi burç yıldızı

Bu dertler yareler bizi

Gamzen oku bazı bazı

Yar sineme çaktı geçti..

İzzetî, bu ne hikmet iş

Uyur iken gördüm bir düş

Zülüflerin kement etmiş,

Yar bonuma taktı geçti.” şiiridir.

Köy Enstitüleri’nin kurulmasıyla birlikte, yine Ahmet Kutsi Tecer’in katkılarıyla, sırasıyla Arifiye, Hasanoğlan, Çifteler, Kastamonu, Yıldızeli ve Akpınar Köy Enstitüleri’nde saz öğretmenliği yapıyor. Bu okullarda Türkiye’nin kültür yaşamına damgasını vurmuş birçok aydın sanatçıyla tanışma olanağı buluyor, şiirini iyiden iyiye geliştiriyor.

1965 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisi, özel bir kanunla Âşık Veysel’e, “Anadilimize ve milli birliğimize yaptığı hizmetlerden ötürü” 500 lira aylık bağlanmıştır.

21 Mart 1973 günü, sabaha karşı saat 3.30’da doğduğu köy olan Sivrialan’da, şimdi adına müze olarak düzenlenen evde yaşama gözlerini yumdu.

Âşık Veysel’in yaşamını özetlemek gerekirse, Erdoğan Alkan’ın şu betimlemesi en güzel cümleleri oluşturur: “Kızılırmak soru işaretine benzer, Zara’dan doğar, Hafik ve Şarkışla’dan sonra Sivas topraklarını terkeder. Bir yay çizip Kayseri’yi, Nevşehir’i, Kırşehir’i, Ankara’yı ve Çorum’u sular, Samsun’un Bafra ilçesinde denize dökülür, Âşık Veysel’in yaşam öyküsü Kızılırmak gibidir. Bir ucu Bafra’dadır, bir ucu da Zara’da. Bafra’ya dek uzanan acılı bir yaşam Zara’nın doğusundaki Kızıldağ’ın gür sularıyla beslenip sona erer.”

 
ESERLERİ
En güzel şiirlerinden bazılarını ölümünden hemen önce yazdı. Şimdi Şarkışla’da her yıl adına bir şenlik yapılır. Türkçesi yalındır. Dili ustalıkla kullanır. Tekniği gösterişsiz ve nerdeyse kusursuzdur. Yaşama sevinciyle hüzün, iyimserlikle umutsuzluk şiirlerinde iç içedir. Doğa, toplumsal olaylar, din ve siyasete ince eleştiriler yönelttiği şiirleri de var. Şiirleri, Deyişler (1944) , Sazımdan Sesler (1950) , Dostlar Beni Hatırlasın (1970) isimi kitaplarında toplandı. Ölümünden sonra Bütün Şiirleri (1984) adıyla eserleri tekrar yayınl’andı.

Karacaoğlan 17.yy 

 

1606′ doğduğu, 1679′da ya da 1689′da öldüğü sanılmaktadır. Yaşamı üstüne kesin bilgi yoktur. Bugüne değin yapılan inceleme ve araştırmalara göre 17.yy’da yaşamıştır. Nereli olduğu üstüne değişik görüşler öne sürülmüştür. Bazıları Kozan Dağı yakınındaki Bahçe ilçesinin Varsak (Farsak) köyünde doğduğunu söylerler. Gaziantep’in Barak Türkmenleri de, Kilis’in Musabeyli bucağında yaşayan Çavuşlu Türkmenleri de onu kendi aşiretlerinden sayarlar. Bir başka söylentiye göre Kozan’a bağlı Feke ilçesinin Gökçe köyündendir. Batı Anadolu’da yaşayan Karakeçili aşireti onu kendinden sayar. Mersin’in Silifke, Mut, Gülnar ilçelerinin köylerinde, o yöreden olduğu ileri sürülür. Bir menkıbeye göre de Belgradlı olduğu söylenir. Bu kaynaklardan ve şiirlerinden edinilen bilgilerden çıkarılan, onun Çukurova’da doğup, yörenin Türkmen aşiretleri arasında yaşadığıdır.

Adı bazı kaynaklarda Simayil, kendi şiirlerinden bazısında ise Halil ve Hasan olarak geçer. Akşehirli Hoca Hamdi Efendi’nin anılarına göre Karacaoğlan yetim büyüdü. Çirkin bir kızla evlendirilmek, babası gibi ömür boyu askere alınmak korkusu ve o sıralarda Çukurova’da derebeyi olan Kazanoğulları ile arasının açılması sonucu genç yaşta gurbete çıktı. İki kız kardeşini de yanında götürdüğünü, Bursa’ya, hatta İstanbul’a gittiğini belirten şiirleri vardır. Yine bu şiirlerinden anlaşıldığına göre, Bursa’da ev bark sahibi oldu, evlat acısı gördü. Anadolu’nun çeşitli illerini gezdiği, Rumeli’ye geçtiği, Mısır ve Trablus’a gittiği de sanılıyor. Yaşamının büyük bir bölümünü Çukurova, Maraş, Gaziantep yörelerinde geçirdi.

Doğum yeri gibi, ölüm yeri de kesin olarak bilinmemektedir. Şiirlerinden, çok uzun yaşadığı anlaşılmaktadır. Hoca Hamdi Efendi’nin anılarına göre Maraş’taki Cezel Yaylası’nda doksan altı yaşında ölmüştür. En son bulgulara göre ise mezarının İçel’in Mut ilçesinin Çukur köyündeki Karacaoğlan Tepesi denilen yerde olduğu sanılmaktadır.

Karacaoğlan Osmanlı Devleti’nin iktisadi bunalımlar ve iç karışıklıklar içinde bulunduğu bir çağda yaşamıştır. Şiirinin kaynağını, doğup büyüdüğü göçebe toplumunun gelenekleri ve içinde yaşadığı, yurt edindiği doğa oluşturur. Güneydoğu Anadolu, Çukurova, Toroslar ve Gavurdağları yörelerinde yaşayan Türkmen aşiretlerinin yaşayış, duyuş ve düşünüş özellikleri, onun kişiliği ile birleşerek âşık edebiyatına yepyeni bir söyleyiş getirir. Anadolu halkının 17.yy’da çektiği acılar, göçebe yaşantısının yoklukları, çileleri, çaresizlikleri, şiirinde yer almaz.

Şiirlerindeki insana dönüklüğünün özünde belirgin olan tema doğa ve aşktır. Ayrılık, gurbet, sıla özlemi, ölüm ise şiirinin bu bütünselliği içinde beliren başka temalardır. Duygulanışlarını gerçekçi biçimde dile getirir. Düşündüklerini açık, anlaşılır bir dille ortaya koyar. Acı, ayrılık, ölüm temalarını işlediği şiirlerinde de bu özelliği göze çarpar. Düşten çok gerçeğe yaslanır. Çıkış noktası yaşanmışlıktır. Ona göre, kişi yaşadığı sürece yaşamdan alabileceklerini almalı, gönlünü dilediğince eğlendirmelidir. Yaşama sevincinin kaynağı güzele, sevgiliye ve doğaya olan tutkunluğudur. Güzelleri, yiğitleri över, dert ortağı bildiği dağlara seslenir. Lirik söyleyişinin özünde, halkının duyuş ve düşünüş özellikleri görülür.

Göçebe yaşamının vazgeçilmez bir parçası olan doğa, onun şirinin başlıca temalarından biridir. Yaşadığı, gezip gördüğü yörelerin doğasını görkemli bir biçimde dile getirir. Dost, kardeş bildiği, sevgilisiyle eş gördüğü, iç içe yaşadığı bu doğa, onun için sadece bir mekan olmaktan ötedir. Şiirinin başka önemli bir teması olan aşkın varoluşu, doğadaki benzetmelerle güzelleşir. Onunla yaşanan sevinç, onun getirdiği acı doğa ile paylaşılır. Sevgili, şiirinde doğanın ayrılmaz bir parçasıdır.

Şiirlerinde yer yer sıla özlemi ve ölüm temasına da rastlanır. Sevdiğinden, ilinden, obasından ayrı düşüşü özlemle dile getirir, yakınır. Ölüm de, ayrılık ve yoksullukla eş tuttuğu bir derttir.

Doğa temasının yanı sıra şirinin asıl odak noktasını oluşturan aşk/sevgili kavramını, âşık şiirinin geleneksel kalıpları dışında bir söyleyişle ele alır. Onun için sevgili, düşlenen, bin bir hayal ile var edilen, ulaşılmazlığın umutsuzluğuyla adına türküler yakılan bir varlık değildir; doğa ve insan ilişkileri içindedir. Onu, yaşamdan ve bu ilişkilerden soyutlamadan verir.

İlk kez onun şiirinde sevgililerin adları söylenir: Elif, Anşa, Zeynep, Hürü, Döndü, Döne, Esma, Emine, Hatice…Karacaoğlan bunların kimine bir pınar başında su doldururken, kimine helkeleri omuzunda suya giderken, kimine de yayık yayıp halı dokurken görüp vurulmuştur. Gönlü bir güzel ile eylenmez, bir kişiye bağlanmaz. Uçarılık, onun duygu dünyasının şiirsel söyleyişine yansıyan en belirgin yanıdır. Erotizm, şiirine sevmek ve sevişmek olgusuyla yansır. Kanlı-canlı sevgili, cinsellik motifleriyle daha da belirginleşir, şiirinde etkileyici bir biçimde yer eder. Onun sevgiye ve kadına bakış açısı, âşık şiirine yenilik getirir ve bu gelenek içinde etkileyici bir özellik taşır. Tanrı kavramı ve din teması şiirinde önemlice bir yer tutmasa bile, bu konudaki yaklaşımıyla da kendi şiir geleneğine yine değişik bir bakış açısı getirmiş ve sonraki kuşaklar üzerinde etkileyici yönlendirici olmuştur.

Karacaoğlan yaşadığı çağda yetişmiş başka saz şairlerinin tersine, dil ve ölçü bakımından Divan Edebiyatı’nın etkisinden uzak kalmıştır. Güneydoğu Anadolu insanının o çağdaki günlük konuşma diliyle yazmıştır. Kullandığı Arapça ve Farsça sözcüklerin sayısı azdır. Yöresel sözcükleri ise yoğun bir biçimde kullanır. Deyimler ve benzetmelerle halk şiirinde kendine özgü bir şiir evreni kurmuştur. Bu da onun şiirine ayrı bir renk katar. Bu sözcüklerin bir çoğunu halk dilinde yaşayan biçimiyle, söylenişlerini bozarak ya da anlamlarını değiştirerek kullanır.

Karacaoğlan, halk şiirinin geleneksel yarım uyak düzenini ve yer yer de redifi kullanmıştır. Hece ölçüsünün 11′li (6+5) ve 8′li (4+4) kalıplarıyla yazmıştır. Bazı şiirlerinde ölçü uygunluğunu sağlamak için hece düşmelerine başvurduğu da görülür. Mecaz ve mazmûnlara çokca başvurması, söyleyişini etkili kılan önemli öğelerdir.

Şiirsel söyleyişinin önemli bir özelliği de, halk şiiri türü olan mani söylemeye yakın oluşudur. Koşmalar, semailer, varsağılar ve türküler şiirleri arasında önemlice yer tutar. Bunların her birinde açık, anlaşılır bir biçimde, içli ve özlü bir söyleyiş birliği kurmuştur.

Pir Sultan Abdal, Âşık Garip, Köroğlu, Öksüz Dede, Kul Mehmet’ten etkilenmiş, şiirleriyle Âşık Ömer, Âşık Hasan, Âşık İsmail, Katibî, Kuloğlu, Gevheri gibi çağdaşı şairleri olduğu kadar 18.yy ve şairlerinden Dadaloğlu, Gündeşlioğlu, Beyoğlu, Deliboran’ı, 19.yy şairlerinden de Bayburtlu Zihni, Dertli, Seyranî, Zileli Talibî, Ruhsatî, Şem’î ve Yeşilabdal’ı etkilemiştir. Daha sonra da gerek Meşrutiyet, gerek Cumhuriyet dönemlerinde, halk edebiyatı geleneğinden yararlanan şairlerden R.T. Bölükbaşı, F.N. Çamlıbel, K.B. Çağlar, A.K. Tecer ve C. Külebi, Karacaoğlan’dan esinlenmişlerdir.

Şiirleri 1920′den beri araştırılan, derlenip yayımlanan Karacaoğlan’ın bugüne değin, yazılı kaynaklara beş yüzün üzerinde şiiri geçmiştir.

KÖROĞLU 

 

Koçyiğit, ünlü ozan Köroğlu, ünlü bir halk hikayesi, daha doğrusu halkın gönül süzgecinden yüzyıllar boyu süzülüp gelen bir halk romanıdır. Köroğlu Anadolu insanının kanında var olan coşku ve kahramanlık tutkusunu şahsında kişileştiren bir kahramandır. Ozan Köroğlu halk şiirindeki koçaklama şairlerine ortak olmuş bir şairdir. Devlet gözünde Eşkıya Köroğlu ise bir kanun kaçağı, devlete karşı gelmiş bir dağ adamıdır. Yol keser, kervan vuru. Babasının kör olmasına sebep olan Bolu Beyinin ordularını bozguna uğratır ve sık, sık Bolu’yu basa, şehrin altını üstüne getirir. Bu yaptıkları tabi ki örnek alınacak davranışlar değildir ama düzenin bu haksız gidişine, devlet makamlarında ki kişilerin halka yaptığı zulme karşı yapacak pek fazla şeyi de kalmamıştır. Bütün bu şartlara rağmen Bolu Dağları’ndaki gür sesi hiçbir zaman haksızlığa karşı hükmetmemiştir. Zaten böyle bir şey olsaydı bu günlere kadar yaşaması da mümkün olmazdı. Köroğlu’nun yaşadığı dönem devletin halkı; yöneticileri vasıtasıyla ezdiği, aldığı çifte vergilerle canından bezdirdiği dönemdir. Bu gidişe karşı Anadolu’nun çeşitli bölgelerinde Celali adı altında ayaklanmalar olmuş, devlet bunlarla savaşa dursun, halk iki taraf arasında sürekli bir eziyet halinde yaşamını sürdürmektedir. İşte bu son derece gergin ve tehlikeli ortam içinde bir kahraman çıkıyor, Bolu dağlarından kükrek bir sesle, Çamlıbelin eteklerinden ta Osmanlı sarayına kadar koçaklamalarıyla bütün haksızlıklara kafa tutuyor. Halk ise onun bu sevimli şövalye kimliğinde kendini buluyor ve onda avuntuya karışıyor. Köroğlu’nun halk tarafından sevilmesi belki de bundan dolayıdır.

Bolu Bey’i, at meraklısı bir beydir. Atçılıkta usta olan seyisi Yusuf’u güzel ve cins at aramak üzere civar köylere gönderir. Yusuf günlerce gezdikten sonra obanın birinde istediği gibi bir tay bulur.O tayı sahiplerinden satın alır, fakat tay görünüş olarak çirkin ve bakım- sızdır. Ama ileride mükemmel bir küheylan olacaktır. Yusuf bunu bildiğinden sevinerek geri döner. Bey bu çirkin ve sevimsiz tayı görünce kendisi ile alay edildiğini sanar ve Yusuf’un gözlerine mil çektirerek tayı da ona verip yanından kovar.Yusuf köye geldiğinde olup bitenleri oğluna anlatır ve oğlu da daha o günlerden Bolu Beyine karşı içinde durulmaz bir kin taşır.

Baba oğul, tayı terbiye etmeye başlarlar, yıllar geçer tay artık çok güzel bir küheylan olmuştur. Rüzgar gibi koşmakta, ceylan gibi sıçramakta, türlü savaş oyunları bilmektedir. Bu arada kör Yusuf ‘un oğlu Ruşen Ali de büyümüş, güçlü kuvvetli bir delikanlı olmuştur. Olmuştur da Bolu Beyine karşı gitgide kini artmaktadır. Bir gece Yusuf düşünde Hızır’ı görür. Hızır ona yapacağı işi söyler .Hızır’ın önerisiyle baba oğul yola çıkarlar. Bingöl dağlarındın gelecek üç sihirli köpükle hem gözleri açılacak hem de intikamını alması için gereken kuvvet ve gençlik onun olacaktır. Bunu bilen oğlu Ruşen Ali babasına haber vermeden köpükleri kendisi içer.Yusuf durumu öğrenince üzülür ama sonra kendi yerine oğlunun Bolu Beyinden öcünü alacağına sevinir. Bu sihirli köpükler Köroğlu’na sonsuz yaşama gücü, yiğitlik ve şairlik bağışlamıştır. Bir süre sonra Ruşen Alinin babası Yusuf oğluna öç almasını vasiyet ederek ölür.

Kör Yusuf’un oğlu Ruşen Ali dağa çıkar. Geleni geçeni soyarak ününü bütün bölgeye yayar. Artık o civardaki bütün kanun kaçakları ona katılmaktadır. Çamlıbelde bir kale yaptırarak, gelip geçen kervanlardan bac almaya başlar. Vermeyen kervanları soyar, üzerine gönderilen odunları bozguna uğratır.

Bir gün güzelliğini duyduğu Üsküdar Kasapbaşısı’nın oğlu Ayvazı kaçırır. Çamlıbel’e getirir, evlat edinir. Başka bir gün Bolu Beyi’nin kız kardeşi Döne Hanım’ı kaçırır, evlenirler. Aradan yıllar geçer Bolu’yu basar, her yeri yakıp yıkar ve Bolu Beyinden babasının öcünü alır. Bolu Beyi de cenkle başa çıkamadığı Köroğlu’na karşı çeşitli düzenler kurar ve bir defasında Ayvazı, bir defasında bir defasında da Köroğlunu yakalatıp zindanlara atar. Fakat her seferinde Köroğlu kurtulmayı başarır. Köroğlu ara sıra Gürcistan, Çin gibi uzak ülkelere de seferler düzenler ve yeni serüvenlere atılır. Bu arada başından büyük küçük bir çok olay geçer. Bu olaylar yıllar yılı halkın dillerinde destanlaşarak söylenir gider. Sonunda delikli demir ortaya çıkınca eski bahadırlık geleneği bozulur, dünyanın tadı kalmaz. Ve bir gün Köroğlu beylerine dağılmalarını söyler ve kırklara karışarak sır olur. İşte yıllar boyu halkın gönüllerinde yaşayan Köroğlu’nun söylencesi yine halk tarafından böyle yazılmıştır, böyle söylenir. Ve yaşlı bir çınar gibi devrilen Köroğlu’nun hikayesi böyle sona erer.

Selam edin ağlara beylere
Düşmana mert gibi durmalı imiş
Safımızda koç yiğitler var iken
Döğüşü, döğüşü ölmeli imiş, diyen Köroğlu Anadolu’da efsaneleşmiş sayılı kahramanlardan biri, devletin yönetimindeki yanlışlıklara karşı çekilmiş yalın bir kılıçtır.

Köroğlu efsanesi bir anlamda halkın çektiği acılara karşı yüksek sesle söyleyemediği duyguların ifadesidir. Halk güçsüzlülüğü ve ezilmişliğini Köroğlu efsanesinde dillendirmiş Köroğlu bir yaptıysa halk buna beş katarak efsaneleştirmiştir. Köroğlu’nun hikayesi halk dilinde nazım – nesir karışımı anlatılır. Duygusal konuşmalar ve kimi yerler türkü biçimde söylenir. Böyle yerler gelince hikayeci sazla kendi karakterlerindeki bestesiyle okur. Bu manzumelerin sanat yönü güçlü olup, edebiyatımızda benzeri az bulunur kahramanlık motifleriyle süslüdür. Eski çağların cenkleri yer, yer canlanır.,mert bir üslup ve anlatıma bürünür. Sazı düzgün, sesi kalın usta sanatçılarca okunup anlatıldığı zaman, yürekleri hoplatan bir sanat şaheseri olur.

Nesir bölümüne gelince…. Anlatanın ustalığına kalmıştır. Genel olarak bütün hikayelerde olduğu gibi cümleler kısa ve kesindir.

Köroğlu deyip de Ayvaz dememek olur mu hiç… Köroğlu bir gün bir gün Çamlıbel de savaş yorgunluğu çıkarıyordu. Aklına yeni ve yalnız başına atılacağı bir serüven geldi. Kalktı yerinden, gözünü İstanbul’a çevirdi, hayal meyal görünen sisli İstanbul tepelerinde bir şeyler arar gibiydi. Vaktiyle duyduğu üzere Üsküdar da bulunan bir kasapbaşının dünyalar güzeli bir oğlu vardı. O an kararını verdi Köroğlu, atladı Kırata ver elini İstanbul, sora, sora buldu Kasapbaşını, Kasapbaşı koyun tüccarı ya, yalandan bir sürü alacağını söyledi. Kasapbaşı oğlunu Köroğlu’nun yanına kattı, götürüp sürüyü göstermesi için derken Köroğlu bir punduna getirip Ayvazı attı terkisine ve Kıratına başını Çamlıbel yönüne çevirdi. Ayvaz yol boyunca ağladı ama geçen günler, onu Köroğlu’na yakınlaştırdı. Artık Ayvaz Köroğlu’nun oğluydu.
Köroğlu Ayvazı öylesine seviyordu ki şiirlerinin en güzellerinde onu anlattı, onu yetiştirdi, büyüttü, koçaklarının arasına kattı.

Yataktan kalkmış bir aslan
Gelir horlayı, horlayı
Buluttan çıkmış ay gibi
Gelir parlayı, parlayı

Döne seyreyle Ayvazı
Sim bilekli o zorbazı
Cılbatmış Kara Katbazı
Gelir gürleyi gürleyi

Döne Ayvaz bunun adı
Geldi bu meydanın tadı
Köroğlu’nun bir evladı
Gelir zorlayı, zorlayı

Köroğlu’nun hayatı, araştırmacılar arasında, bu gün de tartışma konusu olup gitmektedir. Kimi, on altıncı, on yedinci yüzyıllarda Bolu Dağları’nda yaşayan halkın sevgisini kazanmış bir ozan, bir yiğit Celali der, kimi de onu Selçuklular devrinde Horasan’dan Anadolu’ya gelerek zalim Bolu Beyi’nden halkı koruyan bir kahraman olarak tanıtır. İşin bu yönüyle tarihçiler uğraşa dursun, asıl önemli olanı Köroğlu’nun Anadolu kültür mozaği içindeki sanatı, yiğit kişiliği ve savaşlardaki hüneridir. Köroğlu’nu öteki destan kahramanlarından ayıran en önemli özelliği ise atının terkisinde taşıdığı sazıdır.
Bir çok savaş kahramanı etrafındaki ozanların dile getirmesine rağmen, Köroğlu kendi destanını kendisi dile getirmiştir. Saz şairleri de Köroğlu’nun etkisinde oldukça kalmışlar onu mesleğin piri saymışlardır.

Köroğlu halk musikisinde de bir bestenin adı, bağlama üzerinde de başlı başına bir tavrın isimlendirilişidir. Anadolu’da yiğitleme, koçaklama gibi kahramanlık türkülerinin bir çok Anadolu ozanı yürümüş, Köroğlu’nu bu günlere kadar bütün canlılığı ile yaşatmışlardır. Bu tarz ozanların arasında Dadaloğlu’nda da Köroğlu geleneğinin kuvvetle yaşadığı görülmüştür. Dadaloğlu gerek ruh, gerekse sanat bakımından Köroğlu geleneğinin son temsilcisidir.

Bir başka sava göre de Köroğlu halkın kendi belleğinde yarattığı bir hayal kahramanıdır. Bütün bu söylemlere rağmen Köroğlu halk tarafından öyle benimsenmiştir ki sonunda bir Köroğlu geleneği bu günlere kadar gelmiştir. Köroğlu, halkın gözünde mert bir insan, çetin bir bahadırdır. Zalimlere karşı amansız, yoksullara karşı koruyucu ve şefkatlidir. Halkı ezen derebeylerini karşısına alıp, onlarla savaşan, sevimli bir kahramandır.

Bu bakımdan, halk hikayelerinin başında gelir. Halk Köroğlu’nu gerçekte yaşamış bir kişi olarak kabul eder ve yaşasa da yaşamasa da onu canlı bir anı gibi içinde saklar.bu nedenle hayatın her devresinde ona yer verir. Öyle ki: yakın çağın saz aşıklarından bir ozan, son nefesinde oğluna “Oğul, hele üstüme bir Köroğlu oku da öyle öleyim” demiş ve yorganı başına çekmiştir.

Köroğlu her ne kadar yiğit bir koçak ise de, hiç yenilmemiş bir bahadır değildir. Halk arasında anlatılan bir hikayeye göre, Köroğlu Gürcistan üzerinde sefere giderken yolu üzerine çıkan Kars’ın Kiziroğlu köyünde konaklamıştır. Bu köyün beyi ise Kiziroğlu Mustafa Bey isimli bir yiğittir. Köroğlu’yla karşılaşmışlar, aralarındaki konuşma atışmaya, buradan da ileri geri konuşmalar neticesinde kavgaya dönüşmüş ve köy meydanında yapılan döğüş neticesinde Kiziroğlu Mustafa Bey Köroğlu’nu yenmiş. Köroğlu aldığı yenilginin neticesinde çadırına dönmüş ve sazı eline alıp Kiziroğlu’nun karısına anlatmaya başlamış,

Bir hışımla geldi geçti (peh peh peh peh)
Kiziroğlu Mustafa Bey (hey, hey, hey)
Bu dağları deldi geçti (Ağam kim, paşam kim,nigar kim, hanım kim)
Kiziroğlu Mustafa Bey

Bir atı var alapaça
Fırsat vermez Kırat kaça
Az kaldı ortamdan biçe
Kiziroğlu Mustafa Bey
v
Hay edende haya teper
Huy edende huya teper
Köroğlu’nu suya teper
Kiziroğlu Mustafa Bey

Köroğlu aldığı yenilgi sonrası, Kiziroğlu’nu çadırında karısına böyle anlatmış. O sırada çadırın dışında Köroğlu’nu dinleyen Kiziroğlu da yendiği kadar yenilgiyi de böylesine doğru bir şekilde şiirleştiren Köroğlu’nun yanına gelip, Köroğlu’yla barışmış.



16 Kasım 2007 Cuma
Kategori (Edebiyat) | Etiketler : edebiyat

Hovard,yoksul bir ailenin çocuğuydu ve okul giderlerini karşılamak için kapı kapı dolaşarak eşyalar satıyordu.O,gün hiçbir şey satamamıştı ve karnıda çok açtı.Bundan sonra çalacağı
ilk kapıdan yiyecek birşeyler istemeye karar verdi.Kapıyı açan sevimli genç bayanı görünce utandı.Yiyecek bir şeyler yerine” Affedersiniz,bir bardak su rica edebilirmiyim?” diyebildi yanlızca.Genç bayan,çocuğun aç olabilecegini düşünerek kocaman bir bardak süt getirdi ona.Çocuk,sütü yavaş yavaş içine sindirerek içtikten sonra”Çok teşekkür ederim,borcum ne kadar?”diye sordu genç bayana.
Genç bayan,”borcunuz yok”diyerek,yüzünde sıcak bir gülümsemeyle devam etti;”Annem gösterdiğimiz şefkat ve nezaket karşılığı olarak asla bir bedel ödenmesini beklemememizi öğretti bize”dedi.Çocuk”o halde çok teşekkürler,yürekten teşekkür ederim size”dedi.Howard Kelly,evin önünden ayrıldığı zaman kendisine yanlızca bedensel olarak değil,ruhsal olarak da güçlü hissediyordu.Yıllar sonra genç bayan çok ender rastlanan bir hastalığa yakalandı.Yöredeki doktorlar çaresiz kalınca,hastalığı ile ilgili araştırmalar yapılması için onu büyük kente gönderdiler.
Dr.Howard Kelly,konsültasyon yapması için çağrıldı hastanın hangi kasabadan geldiğini duyunca heyecanlandı.Artık genç olmasa da yıllar önce kendisine sevgiyle yaklaşan bayanı ilk gördüğü anda tanımıştı ve onun yaşamını kurtarmak için elinden gelini yaptı.Uzun süren tedaviden sonra bayan sağlığına kavuştu. DrKelly,denetlemesi için önüne getirilen faturaya şöyle bir baktı ve üstüne birşeyler yazarak zarfın içine koydu ve hasta bayanın odasına gönderdi.Kadın elleri titreyerek aldı zarfı eline.Açmaya korkuyordu…. Hastane faturasını asla ödeyemeyeceğini ve geri kalan yaşamı boyunca bu faturayı ödemek için çalışacağını biliyordu.Sonunda zarf açtı ve faturaya iliştirilmiş bir not dikkatini çekti.Kağıtta şunlar yazılıydı:”Hastane giderlerinin tamamı bir bardak süt karşılığı ödenmiştir.



15 Kasım 2007 Perşembe
Kategori (Edebiyat) | Etiketler : edebiyat

Berbat…

Üşüdüm, yağmur yağınca üşürüm ben hep. İçim ürperir. Sanki benden bir şey çalar yağmur. Sıcak mesela. Ya da günahlarımı… Yalnız kalırım, çıplak ve çaresiz. İyi bir şey olduğunu söyler eskiler. Ama sevmezler toprak kokusuna güzel denmesini. Çekermiş söyleyeni içine. Sözde. Laf bunlar. Benimki gibi… Söyleyecek sözü olmayanların uydurdukları bir dolu deli saçması. Söyleyecek neyim yok ki saçmalıyorum şimdi.

 

Islak. Tenha. Yarı uyuşuk ve depresyonlu. Sanki hastalıklı ve bulaşıcı bu duruş. Kimse ama hiç kimseye anlatılamaz bir sıkıntı. İçimde, üzerimde, tepinen. Duran ve durduran. Öfke nöbetleri arasına sıkışıp kalmış bir sözde çocuk yüreği. Çırpındıkça batıyor muyum yoksa uyum mu sağlıyorum belli değil.

 

Yağmur. Rüzgar. Gözyaşı. Elim kolum bağlı, bağdaş kurmuşum ve çok bilenlerin saltanatının yıkılması için sadece meditasyon yapıyorum. Saçmalıyorum ve derinlemesine düşünmeden yapıyorum ne yapıyorsam. Çok bulanıyor midem. Gemi su alıyor ve ben hala şarap testisi elimde, son derece aristokrat kemancı arıyorum. O bilindik notalı bilinmedik senfoni kulaklarımda çınlasın istiyorum.

 

Deniz koymadım adını, hayır suya da deymedi ayakları ve hatta Rum da değil kemancı. Ben de hiç işçi olmadım. Emekçi. Ekmek içi yemeği reddettim, mideme oturuyor diye. Ayaküstü ve beyhude ilişki yumaklarında dolanmaktan gelirken nasıl başlanır ki hayata…

 

Earthworm.. Solucan yani benim ruhum. Her deliğe girip çıkar dünyada. Barınmak olmasa bir de derdi tasası. Ama yerleşmek ya adı… Yerleşik düzende masa etrafında karşılıklı içme sevdası ya da yaşam gailesi diye tutturduğu ruhumun…

 

İstifa etmeyi pek bilmem, daha ziyade istifade etmek benimkisi. Kanını emmek, kanı emilmişlerin –en azından bir kısmının- çocukluktan kalan özlemi… Güç ve ibrişim kuşları… İbrişim kuşları ölür mü güç gösterisinde bulunsam. Çocuk gibi bulut kovalasam uçurtmayla ve vursam hayatının anlamını sapanla.

 

Ayrık otu, benzemiyor ne ebegümecine ne de pirpirime. Ne tadı ne de tuzu. Ve sahi aslında varılacak durak tuzdu ama mecazlarla boğuşmaktan, atladık keskin iyodu.

 

Şimdi aklımda bir deniz kıyısı, kumsalsız, ötesinden berisinden araba geçen, içine girilmesi atalarımca yasaklanmış bir deniz kıyısı. Gri, oynak ve ne kadar başka gözle görmeyi denesem de hüzünlü. Eskilerin dilinde bir türkü, bir hikâye ucu bucağı olmayan su. Derdin ve rüyaların ona anlatıldığı, feraha kavuşturan yaşamın özütü.

 

Hani nefretten körelmiş gözlere basılan, kenarında yaşamayanların öğrenmek için kıyılarına indiği, melankoli kokan, yarı ateşli ama derde derman deniz kokusu. Amacın olmadan yürüdüğünde, yürümenin amacı olanları gördüğünde tebessümü dudaklarına deydiren o garip kimya. Hemingway olmayı çok isterdim. Hani kokuları ve tatları tarifin ustası… Ben değilim uzman, tasvir belki ama tarif… Nasıl bir duygudur ki o yüreğine serinlik verdikçe içindeki ateşi söndürdükçe ve hatta yeni doğru ateşleri körükledikçe varlığına bedellenir. Ve bilirim ki çok zordur liman kentlerinden ayrılmak.

 

Bir zaman adamın biri Londra Havası diye torbalar satarmış özlemden tutuşanlara uyanıkça, ama satılamaz ki denizin kokusu ve içine işleyen iyot çıkarılıp verilmez ki başka birine. Keşke rakı şişesine sığsa iyodun ve denizin o masum oyunu. Ve kolilere doldurup gönderebilsem uzak diyarlara.

Aklımda bir gün batımından kalan nefsi körelmiş güneş ve bir bardak buz gibi bira, çerezsiz ve patatessiz. Kimliğini hiç görmediğim insanların karaya çalan gözleri. Kara kokanların nefes depolaması deniz kenarında. Sanki ışığa uçan pervaneler gibi koşuşan kara adamları kadınları deniz kenarında.

 

Aklımda bir bahar akşamı; yüksekten uçan bir karabatak alçaktan uçan bir martı… Dengeler bahar yorgunluğu mesaisinde, sarhoşluk gibi. İlk sevinç ilk heyecan gibi… tuz gibi…



14 Kasım 2007 Çarşamba
Kategori (Edebiyat) | Etiketler : edebiyat

Çiçeklerle gönderilebilecek örnek mesajlar

AÇILIŞ
Hayırlı, uğurlu olması dileğiyle.
Yeni yerinizde hayırlı ve bol kazançlar dilerim.
Yeni iş yerinizi kutlarız.

AŞK
Gözlerin gözlerimde,aşkın içimde,ruhun bedenimde olduğu sürece seni seveceğim…
Seni denizdeki kumlar,gökteki yıldızlar,okyanustaki sulardan daha çok seviyorum…
Hayat seninle güzel.Seni seviyorum…
Denizim değil dalgam olurmusun?Ateşim değil külüm olurmusun?İlk sevdiğim değilsin affet son sevdiğim olurmusun?

ANNELER GÜNÜ
Benim için herşeye katlanan,her zaman yanımda olan,değeri biçilmeyen dünyanın en güzel annesine…Anneler Günün Kutlu Olsun…
Fedakarlık ve karşılıksız sevgiyi tarif et deseler bana herhalde sadece ‘’ANNE’’ derdim.Anneler Günün Kutlu Olsun…
Benim annem olman bu dünyadaki en büyük şansım.Seni Seviyorum Annem…

DÜĞÜN
Genç çiftlere ömür boyu mutluluklar dilerim.
Yeni çifte mutluluklar.
Mutluluğunuzun bir ömür boyu sürmesi dileğimizle.
En güzel gününüzde mutluluklar dileriz.

EMEKLİLİK
Nihayet boş vaktin oldu, ama sen yerinde duramazsın ki.
Seni unutmayacağız, güzel insan.
Bundan sonraki yaşantında sağlık ve mutluluk dileriz.

TEŞEKKÜR
Yardımlarınız için teşekkür ederim.
Benim için yaptıklarınıza minnettarım.
İnceliğinizden dolayı teşekkür ederim.
İlginize sonsuz teşekkürler.

ATAMA-AŞAMA
Başarılarının devamı dileğiyle.
Seni çok seviyor, başarılarının devamını diliyoruz.
Yeni işinizin size mutluluk getirmesi dileğiyle.
İnsanı büyük yapan kendi azmi ve sabrıdır. Yeni görevinde başarılar dileriz.
Büyük insanlar olmadan büyük işler başarılamaz.
Daha nice başarıları birlikte kutlamak dileğiyle.
Yeni görevinizde başarılar dileriz.
Başarı ve huzur diliyorum. Sevgiler.
Aramızdan ayrıldığın için üzgünüz, ama dünyanın sana ihtiyacı var.
İş hayatında başarılar dilerim.
Yeni işinde herşeyin gönlünce olmasını dileriz.
Yeni işinde başarılar, yolun açık olsun.
Başarılar ve her daim mutluluklar seninle olsun.
Aramıza hoşgeldin.
Seni çok seviyoruz başarılarının devamını diliyoruz…
Yeni işinde başarılar, yolun açık olsun…
Yeni görevinizde başarılar dileriz…
Başarılar ve her daim mutluluklar seninle olsun…

SEVGİLİYE
Seni seviyorum.
Yanında olamadığım için çok üzgünüm, seni seviyorum.
Seni çok özledim.
Bir şans bir hayat.
Seni çok ama çok seviyorum.
Her şeyin en iyisine layıksın.
Hayat seninle güzel.
Kalbimden, kalbine.

GEÇMİŞ OLSUN
Hastalanman bizleri çok üzdü, acil sifalar diliyoruz…
En kısa zamanda sağlığına kavuşman dileğiyle…
Geçmiş olsun dileklerimizle…

DOĞUM
Bebeğimize hoşgeldin diyor, sağlık ve mutluluklar diliyoruz.
Kendine ve ufaklığa iyi bak.
Yeni anne babaya mutluluklar dileriz.
Bebeğimize hoşgeldin diyoruz.
Bebeğinizle beraber sağlık ve mutluluk dolu yıllar dileriz.
Allah, analı babalı büyütsün.
Yeni dünyalıya merhaba.
Minik bebeğin yanaklarından ileriki günlerde öpebilmek dileğiyle.
…… bebek ile sağlıklı,mutlu,nice güzel yıllar dilerim…
…… ailesinin yeni bireyine hoş geldin der,uzun ömürler dilerim…
Bebeğinizle beraber sağlık ve mutluluk dolu yıllar dileriz…

DOĞUM GÜNÜ
Doğum gününüzü kutlarım.
Nice mutlu yıllara.
Nice senelere.
Doğum gününü kutlar, mutluluklar dilerim.
Yeni yaşında sevdiklerinle birlikte olmanı diliyoruz.
Dilerim yeni yaşında mutlulukların en güzelini yaşarsın…
Hayatının bundan sonrası kalbinin güzelliği gibi geçsin.İyiki varsın ve iyiki doğdun…

TEBRİK
Yeni yılınızı kutlarız.
Hep birlikte nice yıllara.
Birlikte daha nice uzun yıllara.
Mutlu seneler.
Başarılarının devamını dileriz.
Dünyanın en güzel annesine sevgiyle.
Mezuniyetini kutlar, ileriki yaşamında başarılarının devamını dilerim.
Hayırlı bayramlar diler, mutlu ve sağlıklı daha nice bayramlar geçirmenizi temenni ederiz.
Bayramda yanınızda olamadığımız için üzgünüz, dileriz bu çiçekler size bizi hatırlatır.
İyi bayramlar.

 

 

Çiçeklerin dili, ilk kez 1600′lü yıllarda İstanbul’da oluşturulmaya başlanmıştır. 1716 yılında eşiyle birlikte İstanbul’da yaşayan İngiliz Lady Mary Wortley Montagu tarafından bir araya getirilen bu çiçeklerin anlamları İngiltere’ye götürülmüştür.

Montagu, 1716 yılında Türkiye’de yaşadığı sırada yazdığı bir mektupta, "parmaklarınızı oynatmadan, çiçeklerle tartışabilir, azarlayabilir, dostluk, aşk, nezaket mektupları ve hatta haber bile gönderebilirsiniz." demiştir.

Çiçeklerin taşıdıkları anlamlara ilişkin Fransa’ya da sıçrayan merak, kısa sürede 800 çiçeğin anlamının belirlenmesine ve tüm dünyada ortak bir çiçek dili oluşmasına yol açmıştır. İşte bazı çiçeklerin anlamları:
 

Beyaz Gül
Kırmızı Gül
Pembe Gül
Sarı Gül
Beyaz Karanfil
Kırmızı Karanfil
Pembe Karanfil
Sarı Karanfil
Anemon
Beyaz Glayör
Kırmızı Glayör
Pembe Glayör
Sarı Glayör
Mor Glayör
Orkide
Sterliçya
Ağlayan Gelin
Nilüfer
Beyaz Lale
Kırmızı Lale
Pembe Lale
Sarı Lale
Margarit
Menekşe
İris
Kamelya
Lilyum
Gerbera
Frezya
Beyaz Krizantem
Kırmızı Krizantem
Sarı Krizantem
Mor Krizantem
Mersedes Gülü
Altın Kadeh
Fulya

Masumluk
Aşk
Gönlüm Sende
Sıcak Sevgi
Temizlik, saflık
Sevgi
İçtenlik
Hüzün
Gençlik
Dostluk
İstek
Zerafet
Kıskançlık
İnanç
Mağrur, gururlu
Sıcak Sevgi
İsyan
Gelecek yenileme
Saflık, temizlik
Seni Seviyorum
Anlayış
Gerginlik
Bolluk, sıhhat
Alçak Gönüllü
Hatıra, Zerafet
Mağrur
Güven
İyimser
Suçsuzluk
Sadakat
Sessiz istek
Karşılıksız Sevgi
Burukluk
Melankoli
Umut
Unutma

 

 

Pembe Şevkat
Beyaz Saflık, Temizlik
Mavi Yumuşak Başlılık
Yeşil Ümit ve İstikbal
Mor Dul
Altın Sarısı Sevinç, Bolluk
Kırmızı Aşk
Siyah Üzüntü

 

 

 



7 Kasım 2007 Çarşamba
Kategori (Edebiyat) | Etiketler : edebiyat

KİMSESİZLİK

Yıllardır ki bir kılıcım kapalı kında
Kimsesizlik dört yanımda bir duvar gibi
Muzdaribim bu duvarın dış tarafında
Şefkatine inandığım biri var gibi

Sanıyorum saçlarımı okşuyor bir el
Kıpırdanmak istemiyor gözkapaklarım
Yan odadan bir ince ses diyor gibi "gel"
Ve hakikat bırakıyor hülyamı yarım

Gözlerimde parıltısı bakır bir tasın
Kulaklarım komşuların ayak sesinde
Varsın gene bir yudum su veren olmasın
Başucumda biri bana "su yok" desin de

Kemalettin Kamu

Yalnizlığıyla yalnız olmayan

Yalnızlığıyla tek ama yalnız olmayan bir çiçek. Herkes kadar yalnızlığı, ne birinden eksik ne de fazla. Yalnızlığında yalnız değil, kendisinden bir çok olduğunu biliyor. Ve hep umut dolu yüreği. İçindeki sonsuzları soldurmadan hep taze tutuyor…



6 Kasım 2007 Salı
Kategori (Edebiyat) | Etiketler : edebiyat

YÜREĞİMİZDE ÇOCUK ÖYKÜSÜ

 

     Yaşam nedir? Bir su damlası mı, güneşin renkleri mi, karanlıklarda yıldız mı? Nedir ki yaşam?

     Yaşamı soralım kuşlara nedir diye! Rüzgara karşı özgürce kanat çırpabilmek derler. Ve her yeni gelen yağmurla ağırlaşması kanatlarının. Kuytulara sığınması ve yeni bir rüzgarı umutla, hevesle beklemek derler.

     Yaşamı soralım yağmura nedir diye! Toprağa karışmak, çoğalmak, bir nehir olup denizlere akmak der. Ve daha gün, ilk ışıklarını serpiştirirken, doyasıya mavi olmak. Kıyısından bütün suların çekildiği deniz olana dek, bir kıyıdan bir kıyıya salınmak der.

     Öyleyse nedir yaşam? Toprağa ilk dokunuş, başakların ovalarda salınması, günün geceye inat ille de ağarması mı?  Bir çocuğu sevmektir yaşam! Bir kuş gibi özgürce, bir nehir gibi delicesine akarak, bir deniz gibi sınırsızca bir çocuğu sevmektir yaşam. Bir çocuğun yüreğini görebilmektir yani.

     Güneşin en güzel ışıklarıdır, çocukların gözlerindeki pırıltı. Aldatmacasız, kavgasız ışıklardır onlar. Ne zaman bir çocuk gülse; sanırsınız ki bütün papatyalar açmış, bütün güvercinler uçmuş, kelebekler gökkuşağına karışmış.

     Bir çocuğu sevmekle başlar yaşam. Onun güzelliğinde, yüreğinde anlam bulur. Sevgilerin en derinidir o, yüreğinizde hissettiğiniz. Ve bu  sevgi seli, ömrümüzün her kaleminde, hep yanı başımızda dır. Annenin kucağında, kardeşin sarılmasında, öğretmenin bir dokunuşunda gizlidir.

     Erişilmez sular mıdır, açmaz çiçekler mi? Öğretmenin bir dokunuşundadır. Sıcak bir gülümsemesin de. Kimi vakit kör kuyularda susuz kalan yüreğimiz; çocukların sıcaklığını duyunca, bir uçurtmanın kuyruğuna takılıverir ansızın. Acıyı, kaygıyı siler çocuk, öğretmenin yüreğinden. Umudu, seviyi getirir gülüşüyle, bakışıyla.

     Yaşamın tüm değerlerinin üstündedir bir öğretmenin çocuklarının güzelliği. Nesi varsa sevdadan yana, nesi varsa inançtan, güvenden yana sunar çocuklarına öğretmen. Çünkü bilir ki, çocuklardır yarınları mayalayan. Çirkini güzele, kötüyü iyiye, bugünü geleceğe taşıyan çocuklar. Ancak onların gücü ile, yaşam doğrular kendini. Öğretmeninin sıcak yüreğinde ısınan gül yüzlü çocuklar, dost bir geleceğe doğru taşırlar yaşam denilen o mücadeleyi.

     Bir çocuğu sevmektir yaşam.  O’nun hamuruna şekil vermek, O’na denizleri, bulutları, gelincikleri göstermek; sevgisini, inancını, güvenini yüceltmektir yaşam. Bir çocuğunu sevmesidir öğretmeni için yaşam. Ve zaman an be an akıp gittiğinde, çocuğunun yüreğinde hala öğretmeninin atmasıdır yaşam!

                             

                          Gülsen ÇOLAK

     Bilecik İlköğretim Okulu ve İş Okulu

                         Sınıf Öğretmeni



6 Kasım 2007 Salı
Kategori (Edebiyat) | Etiketler : edebiyat

Bir varmış, bir yokmuş,
Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde yaşlı mı yaşlı, güzel mi güzel bir orman içinde çeşit çeşit hayvanlar yaşarmış.
Bu hayvanlar kendi aralarında birlik ve beraberlik içinde kardeş kardeş yaşarlarmış.
Ne var ki ormanlar kralı aslan bu hayvanlara hayatı zehir ediyormuş. Onları kovalıyor, yakalıyor ve oracıkta yiyormuş.
Ormanda yaşayan hayvanlar bir araya gelmişler. Ormanlar kralı aslanın korkusundan kurtulmak için çareler aramışlar. Bu konuyu tartışmışlar. Sonunda şöyle bir karara varmışlar: Aslanın yiyeceğini bizler götürelim. O da bizi avlamaktan vazgeçsin!
Kendi aralarında bir grup temsilci seçmişler. Ormanlar kralının huzuruna çıkıp aldıkları kararı açıklamışlar.
Aslan:
Eğer sözünüzde durursanız bu kararınıza razı olurum. Ancak size güvenemem. Onun için kendi avımı kendim seçip avlanıp yiyeceğim, demiş.
Elçi hayvanlar aslanın huzurunda sözler verip, yeminler etmişler. Diller dökmüş, yalvarmışlar. Nihayet aslanı razı etmişler. Elçi hayvanlar geri dönmüşler ve aslanın razı olduğunu söylemişler.
Sıra gelmiş aslanın günlük yiyeceğinin nasıl belirleneceğine…
Hayvanlar düşünüp taşınmışlar. En adil yol olarak, her gün kura çekilmesine, kurada çıkan hayvanın kendi ayağıyla gidip aslana teslim olmasına karar vermişler. Herkes bu karara razı olmuş. Böylece kura dışında kalan hayvanlar aslana av olmayacak, bir süre de olsa av olma korkusunu yaşamayacakmış.
Tilki, geyik, çakal derken kurada sıra tavşana gelmiş.
Tavşan aslanın yiyeceği olmaktan korkmuş, “Bu zulüm ne kadar sürecek?” diyerek yan çizmeye başlamış.
Diğer hayvanlar tavşanın bu tavrına karşı çıkmışlar ve:
- Yapma, etme! Bu kadar zamandır sözümüzde durduk, yeminimizi tuttuk. Eğer sen bunu bozarsan, aslan hepimizi perişan eder, cezalandırır, demişler.
Tavşan:
- Siz merak etmeyin, ben aslana öyle bir oyun oynayacağım ki bundan böyle ondan yiyeceği olmaktan kurtulacağız. Ne olur, bana güvenin! demiş.
Diğer hayvanlar hem tavşanın ne yağacağını merak etmişler, hem de aslanın bu oyunu fark ederek kendilerine zarar vermesinden korkmuşlar.
Tavşan ormanlar kralının huzuruna gecikmeli olarak çıkmış. Onun gecikmesinden hayvanların sözlerini tutmadıklarını düşünen aslan öyle bir kükremiş ki… Hem kızgınlıktan, hem de açlıktan pençesiyle yeri kazıp duruyormuş.
Geciken, üstelik hem de yavaş yavaş yanına gelen tavşana:
- Bre neredesin, neden geciktin? diye bağırmış.
Tavşan:
“Saygıdeğer efendimiz” diyerek söze başlamış ve devam etmiş:
- Dinlemek lütfunda bulunursanız, gecikmemin çok önemli bir gerekçesi olduğunu arz edeyim.
Açlıktan kızgınlığı bir kat daha artan aslan:
- Şuna bak, Ahmağın özrü kabahatinden de büyük. Neden bu kadar geciktin, diye gürlemiş.
Tavşan yumuşak, tatlı bir dille yalvarmış ve aslanın özrünü dinlemeye razı etmiş:
Aslan:
- Anlat bakalım, neden geciktin!
Tavşan anlatmaya başlamış:
-Efendimiz. Sabah erkenden yola çıktım. Yanımda benden daha şişman, tombul bir tavşan arkadaşım daha vardı. Yolda gelirken bir aslan yolumuzu kesti. Biz yalvardık, yakardık, “biz kral efendimizin bu günlük yemeğiyiz, ona gidiyoruz, bizi alıkoyma” dedik. O dinlemedi.
“Sizin kralınız da kim oluyor. O benim ayağımın tozu bile olamaz” diyerek size hakaretlerde bulundu. Arkadaşımı yakaladı, parçaladı. Ben ise zor kurtuldum. Kaçtım. İzimi kaybettirmem vaktimi aldı. Gecikmemin sebebi budur.
Tavşanın bu sözlerini duyan aslan adeta çıldırarak:
- Çabuk, beni o kendini bilmezin yanına götür, ona gereken cevabı vereyim” diyerek kükredi.
Tavşan önde, aslan arkada uzun süre yürümüşler. Büyük ve derin bir kuyuya yaklaştıklarında tavşan geri kalmaya başlamış. Bunun üzerine aslan:
- Neden geri kalıyorsun? Çabuk yanıma gel, diye emretmiş.
Tavşan:
- Sultanım. O zalim aslan şu ilerideki kuyuda yaşıyor. Korkumdan yürüyemiyorum, demiş.
Aslan tavşana:
- Ben senin yanındayken korkma. Yürü, bak bakalım, o kendini bilmez orda mı? demiş.
Tavşan cevap vermiş:
- Onun korkusundan gözümü açıp da oraya bakamam. Beni kucağınıza alırsanız bakabilirim efendim.
Bu söz üzerine aslan tavşanı kucağına almış. Kuyunun başına gitmiş. Bir de ne görsün! Heybeli bir aslan kucağında bir tavşanla kuyunun dibinde durmuyor mu?
Aslan bütün gücüyle kükremiş ve kucağındaki tavşanı bir kenara fırlatarak kuyuya atlamış. Böylece suda görünen aksini gerçek bir aslan sanan kral aslan kuyuda boğulmuş.
Ormanda yaşayan diğer hayvanlar ise tavşanın bu tuzağıyla aslanın zulmünden kurtulmuşlar. Yine hep birlikte mutlu bir şekilde yaşamışlar.

RIFKI KAYMAZ



Sayfalar : 1 2 [3] 4 5 6 7 8 ...