Nisan, 2008 Arşivi
|
30 Nisan 2008 , Çarşamba
Kategori (Din)
|
Hz. Mevlana’nın Hayatı
|
Mevlâna 30 Eylül 1207 yılında bugün Afganistan sınırları içerisinde yer alan Horasan Ülkesi’nin Belh şehrinde doğmuştur.
Mevlâna’nın babası Belh Şehrinin ileri gelenlerinden olup, sağlığında "Bilginlerin Sultânı" ünvanını almış olan Hüseyin Hatibî oğlu Bahâeddin Veled’tir. Annesi ise Belh Emiri Rükneddin’in kızı Mümine Hatun’dur.
Sultânü’I-Ulemâ Bahaeddin Veled, bazı siyasi olaylar ve yaklaşmakta olan Moğol istilası nedeniyle Belh’den ayrılmak zorunda kalmıştır. Sultânü’I-Ulemâ 1212 veya 1213 yılllarında aile fertleri ve yakın dostları ile birlikte Belh’den ayrıldı.
Sultânü’I-Ulemâ’nın ilk durağı Nişâbur olmuştur. Nişâbur şehrinde tanınmış mutasavvıf Ferîdüddin Attar ile de karşılaştılar. Mevlâna burada küçük yaşına rağmen Ferîdüddin Attar’ın ilgisini çekmiş ve takdirlerini kazanmıştır.
Sultânü’I Ulemâ Nişabur’dan Bağdat’a ve daha sonra Kûfe yolu ile Kâ’be’ye hareket etti. Hac farîzasını yerine getirdikten sonra, dönüşte Şam’a uğradı. Şam’dan sonra Malatya, Erzincan, Sivas, Kayseri, Niğde yolu ile Lârende’ye (Karaman) geldiler. Karaman’da Subaşı Emir Mûsâ’nın yaptırdıkları medreseye yerleştiler.
1222 yılında Karaman’a gelen Sultânü’/-Ulemâ ve ailesi burada 7 yıl kaldılar. Mevlâna 1225 yılında Şerefeddin Lala’nın kızı Gevher Hatun ile Karaman’da evlendi. Bu evlilikten Mevlâna’nın Sultan Veled ve Alâeddin Çelebi adlı iki oğlu oldu. Yıllar sonra Gevher Hatun’u kaybeden Mevlâna bir çocuklu dul olan Kerrâ Hatun ile ikinci evliliğini yaptı. Mevlâna’nın bu evlilikten de Muzaffereddin ve Emir Âlim Çelebi adlı iki oğlu ile Melike Hatun adlı bir kızı dünyaya geldi.
Bu yıllarda Anadolunun büyük bir kısmı Selçuklu Devleti’nin egemenliği altında idi. Konya’da bu devletin baş şehri idi. Konya sanat eserleri ile donatılmış, ilim adamları ve sanatkarlarla dolup taşmıştı. Kısaca Selçuklu Devleti en parlak devrini yaşıyordu ve Devletin hükümdarı Alâeddin Keykubâd idi. Alâeddin Keykubâd Sultânü’I-Ulemâ Bahaeddin Veled’i Karaman’dan Konya’ya davet etti ve Konya’ya yerleşmesini istedi.
Bahaeddin Veled Sultanın davetini kabul etti ve Konya’ya 3 Mayıs 1228 yılında ailesi ve dostları ile geldiler. Sultan Alâeddin kendilerini muhteşem bir törenle karşıladı ve Altunapa (İplikçi) Medresesi’ni ikametlerine tahsis ettiler.
Sultânü’l-Ulemâ 12 Ocak 1231 yılında Konya’da vefat etti. Mezar yeri olarak, Selçuklu SarayınınGül Bahçesi seçildi. Halen müze olarak kullanılan Mevlâna Dergâhı’ndaki bugünkü yerine defnolundu.
Sultânü’I-Ulemâ ölünce, talebeleri ve müridleri bu defa Mevlâna’nın çevresinde toplandılar. Mevlâna’yı babasının tek varisi olarak gördüler. Gerçekten de Mevlâna büyük bir ilim ve din bilgini olmuş, İplikçi Medresesi’nde vaazlar veriyordu. Vaazları kendisini dinlemeye gelenlerle dolup taşıyordu.
Mevlâna 15 Kasım 1244 yılında Şems-i Tebrizî ile karşılaştı. Mevlâna Şems’de "mutlak kemâlin varlığını" cemalinde de "Tanrı nurlarını" görmüştü. Ancak beraberlikleri uzun sürmedi. Şems aniden öldü.
Mevlâna Şems’in ölümünden sonra uzun yıllar inzivaya çekildi. Daha sonraki yıllarda Selâhaddin Zerkûbî ve Hüsameddin Çelebi, Şems-i Tebrizî’nin yerini doldurmaya çalıştılar.
Yaşamını "Hamdım, piştim, yandım" sözleri ile özetleyen Mevlâna 17 Aralık 1273 Pazar günü Hakk’ ın rahmetine kavuştu. Mevlâna’nın cenaze namazını Mevlâna’nın vasiyeti üzerine Sadreddin Konevî kıldıracaktı. Ancak Sadreddin Konevî çok sevdiği Mevlâna’yı kaybetmeye dayanamayıp cenazede bayıldı. Bunun üzerine, Mevlâna’nın cenaze namazını Kadı Sıraceddin kıldırdı.
Mevlâna ölüm gününü yeniden doğuş günü olarak kabul ediyordu. O öldüğü zaman sevdiğine yani Allah’ına kavuşacaktı. Onun için Mevlâna ölüm gününe düğün günü veya gelin gecesi manasına gelen "Şeb-i Arûs" diyordu ve dostlarına ölümünün ardından ah-ah, vah-vah edip ağlamayın diyerek vasiyet ediyordu.
"Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde aramayınız!
Bizim mezarımız âriflerin gönüllerindedir" |
|
|
30 Nisan 2008 , Çarşamba
Kategori (Din)
İnanmayanlara Allah’ın varlığını nasıl anlatabiliriz?
“Yazar Dr. Furkan Aydıner’ in ateist bazı gruplara Allah’ı anlatırken tutmuş olduğu görüşme notlarını içeren kitabından özetlenmiştir.”

Farklı dinlere mensup insanların kafalarındaki yanlış “Tanrı” inancı ile Kur’an’ ın tarif ettiği “Allah” arasındaki farklar ve İslama göre Yaratıcı’ nın özellikleri nelerdir?”
Kur’an bu soruya çok kısa, ancak derin manası olan bir sure (İhlas suresi) ile cevap verir. Bu sureyle, Allah, insanlar arasındaki çok yaygın bir yanlışı düzeltmeyi murat ettiği gibi, Müslümanları da Hıristiyanların düştüğü hataya düşmekten muhafaza ediyor. İhlas suresinde Allah, yukarıdaki sorumuza, mealen, şöyle cevap verir: “De ki, Allah birdir. O Samed’dir. Doğurmamıştır ve doğurulmamıştır. O’nun hiçbir dengi yoktur.” Birinci ayet, Allah’ın bir olduğunu ve birden fazla olmadığını söyleyerek her türlü şirki reddediyor. İkinci ayet, O’nun hiçbir şeye muhtaç olmadığını, ancak her şeyin, her an, O’na muhtaç olduğunu ifade ediyor. Üçüncü ayet, teslis inancının yanlış olduğunu, doğan ve doğuran bir şeyin ilah olamayacağını belirtiyor.(1) Dördüncü ayet, O’nun yaratıcı olarak, bütün yaratıklardan farklı olduğunu ifade ederek O’nu herhangi bir şeye benzetmenin doğru olmadığını söylüyor.
Kur’an, her an yaratma halinde olan ve Kayyum isminin tecellisiyle kâinatı an be an varlık aleminde tutup devam ettiren aktif bir yaratıcıdan bahsediyor. Kainatı saat gibi kurup kendi haline bıraktığını iddia eden deistlere cevap verircesine Kur’an şöyle diyor: “Göklerde ve yerde bulunan herkes, O’ndan ister. O ise, her an yaratma halindedir.” (Rahman Suresi, 29) Ayet, ilginç bir şekilde, bütün mahlûkatın her an Allah’tan ihtiyaçlarının giderilmesini talep ettiğini ve Allah’ın da bu isteğe cevap verdiğini söylüyor. Ayeti sondan başa okuduğumuzda ise, sürekli yaratma olmasaydı, varlıkların dua etmesinin bir anlamı kalmazdı manası çıkıyor. Yaratılan kainatın her an Kayyum ismiyle varlık aleminde tutulduğunu şu ayetler haber veriyor: “Allah, kendisinden başka ilâh olmayan daima diri ve yarattıklarını koruyup idare edendir” (Bakara Suresi, 255 ve Âli İmran Suresi, 2).
“Allah kainat’ı neden yarattı?” , “Varlığını bize bildiren deliller nelerdir?
Bir Hadis-i Kudsi’de Allah şöyle buyuruyor: “Ben gizli bir hazineydim. Bilinmek, tanınmak istedim; bundan dolayı da beni tanımaları, gizli güzellik ve mükemmelliğimi bilmeleri için varlıkları yarattım.”(2) Bu ifadeye göre, Rabbimiz kendini bize bildirmek ve tanıttırmak için bizi ve içinde bulunduğumuz kâinatı yaratmış. O halde, sonsuz kudret sahibi olan Rabbimiz her türlü yolla kendini bize tanıttırarak yaratılış gayesini yerine getirmiş olmalı.
Beni üç hafta öncesinde hiç biriniz tanımıyordunuz. Şimdi kısmen tanıyorsunuz. Sizinle yüz yüze görüşüp sözlerimle kendimi anlatmak yerine, başka iki yolla da kendimi tanıtabilirdim. Birincisi, size bir elçi vasıtasıyla, bir mektup göndererek kendimden bahsedebilirdim. İkincisi, hiç kimsenin taklit edemeyeceği eserlerimi size göstererek kendimi tanıtabilirdim. Sizler de eserlerime bakarak ne tür maharetlere sahip biri olduğumu öğrenebilirdiniz. Teşbihte hata olmaz, aynen bu misaldeki gibi, Rabbimiz de, hem peygamberler vasıtasıyla göndermiş olduğu mesajlarla (ilahi kitaplarla) hem de kâinatta her an cereyan eden sonsuz icraatlarıyla (kâinat kitabıyla) kendini bize tanıtıyor. Hz. Muhammed’in (a.s.m.) şahsında tüm insanlığa gönderilen ilk emrin “oku” olması da bu sırdandır. Aklı başında bir insan, ilahi kelam olan “Kur’an-ı Kerim’i” ve kâinat kitabı olan “Kitab-ı Kebir’i” okuyarak Rabbini tanıyabilir. Bu anlamda, Hz. Muhammed (a.s.m.), Rabbimizi bize bildiren iki kitaptaki ayetleri ders veren bir öğretmen ve bir rehberdir.
Kâinatta gördüklerimiz, doğal yasalara göre işleyen doğal kuvvetlerin etkileşimiyle oluşan nesnelerdir. Kâinatta her şeyin Allah’ın eseri olduğunu nereden biliyoruz?
Her şeyin Allah’ı gösterdiğini görmek için seküler bilimin bize taktığı “tabiat ve tesadüf gözlüğünü” çıkarmamız gerekir. Onun yerine, her şeyin hakikatini gösteren “iman gözlüğünü” takmamız lazım. Determinist bilim, her şeyi, sebep-sonuç ilişkisi içinde açıklayarak sıradanlaştırıyor. Kur’an ise, görünürdeki sebepler perdesini aralayarak her şeyin harikulade olduğunu gösteriyor. Einstein’ın ifade ettiği gibi, “hayatınızı yalnızca iki şekilde yaşayabilirsiniz; birincisi, her şeyin sıradan olduğunu düşünerek; ikincisi, her şeyin olağanüstü veya mucize olduğunu görerek”. Kur’an, bize ikinci yolu gösteriyor. İçinde yaşadığımız alemde “her şey”in harikulade ve mucize olduğunu söylüyor. Bu sırdandır ki, Kur’an, ısrarla, “düşünmez misiniz!”, “akletmez misiniz!”, “akıl sahipleri için şüphesiz bunda ibretler vardır!” manasındaki ayetlerle(3) insanı kâinattaki mucizeleri görmeye teşvik eder.
“Neden her insan Allah’ı gösteren Ayetleri kolaylıkla göremiyor?”
Kanaatimce, Allah’ı bildiren ayetleri görmemize en büyük engel seküler bilimin sebep-sonuç ilişkisine dayalı determinist yaklaşımıdır. Örneğin, bir elma, Allah’ı bize bildiren mucizevî bir meyve iken, seküler bilim, elmanın elma ağacından, ağacın çekirdekten ve çekirdeğin DNA’daki programdan, DNA’nın moleküllerin farklı dizilişinden ve moleküllerin de atomlardan oluştuğunu açıklayarak sıradanlaştırır. Bir insan, sebepler perdesini kaldırıp bir elmanın sonsuz kudret sahibi Allah’ın ilim, kudret, hikmet ve rahmetinden geldiğini anlayabilir. Seküler bilim, her şeyin sebebini araştırarak gizemini çözdüğünü düşünüyor. Yani, gördüğünüz nimetlerin arkasında bir Mün’im (nimet verici) aramayın, onlar şu sebepler zincirinin sonuçlarıdır, diyor. Oysa elmayı elma ağacından bilmek, elma suyunu içinde bulunduran “akıllı makinelerin” (vending machine) elma suyunu yaptıklarını söylemek gibidir. Akıllı makinelere parayı koyup elma suyu kodunu girdiğinizde, makine bize elma suyu veriyor. Para yerine, elma ağacına su ve gübre verdiğimizde, ağaç bize elma veriyor. Akıllı makineler, elma suyunu yapacak ilme ve kudrete sahip olmadığı gibi, elma ağacı da, bütün bilim adamlarının bile yapmaktan aciz kaldığı elmayı yapamaz. Akıllı makinelere meyve sularını yerleştiren ilim ve kudret sahibi biri olduğu gibi, Allah’ın akıllı makineleri olan meyve ağaçlarına da meyveleri takan sonsuz ilim ve kudret sahibi biri vardır.(4) Seküler bilim, meyveyi ağaca vermekle ahmakça bir hüküm vermiş oluyor.
Seküler bilimin bu yaklaşımında çok büyük bir yanılgı vardır. Bir örnekle ne demek istediğimi açıklayayım: Hayalen Afrika’nın en ücra bir köyüne yolculuk yapalım. Hayatında televizyon görmemiş bu insanlara, uzaktan kumandalı bir televizyonu hediye olarak beraberimizde götürelim. Bir haftalığına köydeki zeki insanları toplayıp seküler bilimin determinist yaklaşımını anlatalım. Daha sonra da televizyonun bilimsel olarak nasıl çalıştığına ilişkin bir teori geliştirmelerini isteyelim. İçlerinden zeki olanı şöyle bir bilimsel teoriyle gelsin: “Televizyon dediğiniz ekran kutusunda gördüğümüz görüntünün nedeni uzaktan kumandadır. İnanmıyorsanız, tezimizi test ediniz. Her seferinde kumandaya bastığınızda ekranda bir görüntü çıkıyor ve tekrar basınca görüntü kayboluyor. O halde, görüntünün sebebi kumandadır.” Muhtemelen, birçok insan bu teoriyi kabul etmek zorunda kalacaktır. Ancak televizyondaki programların çok yüksek ilim ve hikmet içerdiğini görenler böyle bir teoriyi kabul etmekte zorluk çekecekler. Onlar, kumandanın bu denli yüksek ilim ve hikmet sahibi olduğunu makul görmediklerinden bu teoriye şiddetle karşı çıkacaklar.
İşte bu misalde olduğu gibi, bizler de akıl sahipleri olarak düşündüğümüzde göreceğiz ki, ağaçlara veya hayvanlara takılan neticeler onlardan değildir. En yüksek ilme sahip bilim adamlarının yapamadığını inekler veya sinekler elbette yapamazlar. O halde, televizyondaki görüntü bir stüdyodan geldiği gibi, kâinat televizyonunda bize görünen her şey başka bir alemden geliyor. Televizyon programları hayat, ilim, akıl sahibi insanların eseri olduğu gibi, kâinattaki hakiki görüntüler de sonsuz ilim, kudret ve hikmet sahibi Bir’inin eserleridir.
Rabbimiz kâinatı, her an değişen filmlerin oynandığı, dinamik ve canlı bir sinema salonu şeklinde yaratmıştır. Gösterdiği bütün filmlerle kendini bize tanıtmak istiyor. Televizyon ve kumandayı yapan, kasıtla ve hikmetle ikisi arasında bir ilişki kurduğu gibi, kâinatın sahibi de hem sebebi hem de sonucu beraber yaratarak aralarına, hikmeti gereği bir ilişki koymuştur.(5) Aklı başında olan insan, televizyondaki görüntüyü kumandaya mal etmediği gibi, kâinattaki görüntüleri ve nimetleri de sebeplere havale edemez.
Bize Allah’ı bildiren deliller nelerdir?
İlginçtir, Allah, hem Kur’an’daki cümlelerini hem de kâinat kitabındaki eserlerini “ayet” diye nitelendiriyor. Kur’an’da en sıklıkla söz edilen kâinat ayetlerinin başında gökyüzü gelir. Allah, herkesin her zaman gördüğü ve çoğunlukla hayran kaldığı gökyüzüne sıklıkla dikkatimizi çeker: “Üstlerindeki göğe bakmazlar mı, onu nasıl bina edip süsledik…” (Kaf Suresi, 6) Bir başka ayette ise şöyle buyurur: “Göklerin ve yerin yaratılışı ile dillerinizin ve renklerinizin farklılığı da yine O’nun ayetlerindendir. İlim sahipleri için elbette bunda deliller vardır.” (Rum Suresi, 22). İlk ayet, gökyüzüne bakmamızı ve onun nasıl yaratıldığını düşünmemizi emrediyor. İkinci ayet ise, göklerin ve yerin yaratılışı konusunda ilim elde eden ve bu ilmini kullanarak tefekkür eden insanların Allah’ın varlığına ilişkin deliller göreceğini söylüyor. Bu ayetler nazil olalı on dört asırdan fazla süre geçti. O günden bu yana, insanoğlunun uzay hakkındaki bilgisinde çok büyük ilerleme oldu. Astronomi diye ayrı bir bilim alanı gelişti. Bu bilgilerin hepsini burada anlatma imkânımız yok. Bir misalle, uzay hakkında edindiğimiz yeni bilgileri kullanıp, Allah’ın ayetlerini nasıl okuyacağımızı anlamaya çalışalım.
Gökyüzü ve Uzaydan Allah’ın Varlığına Deliller
Gökyüzüne baktığımızda bir açıdan muhteşem bir kubbe gibi görünüyor; bu dünya sarayının, yıldızlarla yaldızlanmış bir kubbesi hükmünde. Bir başka açıdan, milyonlarca uzay gemisinin içinde büyük bir hızla seyahat ettiği bir “uzay denizi” gibi görünüyor. Bir başka açıdan bakılırsa, insan yapımı uçaklardan milyarlarca defa büyük ve çok daha hızlı uçakların bulunduğu muhteşem bir “uçak filosu” gibi görünüyor.
Hiç düşündünüz mü gökyüzünde kaç yıldız olduğunu? Şimdiye kadar bu soruya cevap vermek için çok teşebbüs olmasına rağmen, hiç kimse kesin bir cevap verememiştir. 2003 yılında, Avustralya Ulusal Üniversitesi’ndeki bir grup araştırmacı, en son teknolojik aletleri kullanarak bir tahmin yapmışlar. Buldukları rakam şöyle : 70.000.000.000.000.000.000.000 (yetmiş seksilyon).(6)
Aynı bilim adamlarına göre, gökyüzündeki yıldızların sayısı yeryüzündeki kum tanelerinin 10 katından daha fazla. Uzay ölçeğinde düşününce, bizim yeryüzündeki hâkimiyet kavgamız, çocukların bir kum tanesini paylaşamama kavgasına benziyor. Sonuçta, bütün dünyanın hakimi dahi olsak, elde edeceğimiz, uzay ölçeğinde, bir kumun onda biri kadar bile değildir. Peki, bu kadar yıldız ve sayısını bilemediğimiz kadar gezegen bize neyi ifade ediyor? Allah, bizim dikkatimizi onlara çevirerek, onların nasıl var olduğunu ve böyle muntazam bir sistem dahilinde nasıl hareket ettiğini düşünmemizi istiyor. Biz, sahip olduğumuz kabiliyetler, edindiğimiz bilgi ve tecrübeler ışığında, sayısız denecek kadar çok olan bu yıldızları bir perspektife koyabiliriz. İnsan yapımı olan bir şeyle bu gök cisimlerini mukayese ederek nasıl var olduklarını anlayabiliriz.
İnsan, henüz bir yıldız yapamadı; ancak bütün ülkeler güçlerini birleştirerek Uluslararası Uzay İstasyonu adını verdikleri bir “minyatür gezegen” yapmaya çalışıyor. O halde, yıldızların ve gezegenlerin nasıl var olduklarını, insan yapımı minyatür gezegene bakarak bir derece anlayabiliriz. Minyatür demekle, insanoğlunun en muhteşem eserlerinden birini küçümsediğimi sanmayın. Doğrusu, bir ömür harcasam dahi nasıl yaptıklarını anlamaktan mahrum kalacağım bu şaheserden dolayı, insanlık adına onur duyuyorum. Dünya ve diğer gezegenlerle kıyaslandığında “minyatür” olduğunu söylemek istiyorum. Buradaki insanlar ikinci bir uzay istasyonu yapmaya kalkışsa, hiç kuşkusuz muvaffak olamayacaklar; çünkü bunun için gerekli olan yüzlerce, binlerce bilim adamı ve mühendisimiz yok. Gerekli aletleri üretecek fabrikalarımız yok. Demek ki, minyatür gezegeni yapmak için fizik, mühendislik, biyoloji, matematik gibi birçok bilim alanında ileri derecede bilgi sahibi olmak gerekir. Aynı zamanda, bu bilgiyi uygulamak için kas ve makine gücüne ihtiyaç var. Kısacası, minyatür gezegenimiz yüksek bir ilim ve büyük bir gücün eseridir. O halde, Uluslararası Uzay İstasyonu’ndan çok daha büyük ve çok daha muhteşem olan trilyonlarca yıldız ve gezegen, sonsuz ilim ve sonsuz kudret sahibinin eseridir.(7)
Gökyüzüne dikkatle bakan biri, Arapça “Lailaheillallah” yazısından daha parlak birşekilde Allah’ı bildirdiğini görür. Çünkü, eğer dünya bir saraya benzetilirse, ay bizim gece lambamız; güneş, sobamız ve çok parlak elektrik lambamız; diğer yıldızlar ise gök kubbemizi süsleyen yaldızlı, süslü lambacıklarımız. O halde, bu yıldızları, güneşi, ayı ve dünyayı kim yapmıştır? Kur’an bu soruya şöyle cevap verir: “(Allah) gökleri ve yeri hak ile yarattı. O, koştukları ortaklardan münezzehtir” (Nahl Suresi, 3). “O, geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı sizin hizmetinize verdi. Yıldızlar da Allah’ın emriyle hareket ederler. Şüphesiz bunlarda aklını kullananlar için pek çok deliller vardır.” (Nahl Suresi, 12). “Ne güneş aya yetişebilir, ne de gece gündüzü geçebilir. Her biri bir yörüngede yüzerler” (Yasin Suresi, 40). “Güneş, kendisi için belirlenen yerde akar (döner). İşte bu, aziz ve alim olan Allah’ın takdiridir” (Yasin Suresi, 38). Son iki ayet, güneşin dönüşüne işaret eder. Astronomi bilimi güneşin döndüğünü 20. yüzyılda keşfetmesine rağmen, okuma yazması olmayan Hz. Muhammed’in (a.s.m.) bunu on dört asır öncesinden haber vermesi, peygamberliğinin bir delilidir.
Modern astronomiye göre, güneş saniyede 225 km, dakikada 13.500 km ve saatte 810.000 km hızla hareket ediyor. En hızlı yolcu uçaklarının saatte kaç km hız yaptığını düşünürsek, güneşin en hızlı uçaktan yüzlerce kat daha hızlı gittiğini anlayacağız. 2005 yılında bir Yunan yolcu uçağı seyahat halindeyken, soğuk hava tertibatı bozulduğu için iki pilotu da donarak ölmüş ve uçak birkaç dakika içinde dağa çakılmıştı. O halde, bizim uçaklarımızdan milyarlarca kat daha büyük ve binlerce defa daha hızlı trilyonlarca gök uçakları, pilotsuz oldukları halde, nasıl çarpışmadan ve düşmeden hareket edebiliyorlar? İnsan yapımı uçaklar veya uzay gemileriyle, yıldızları ve gezegenleri kıyasladığımızda anlayacağız ki, ancak sonsuz ilim, sonsuz kudret ve sonsuz hikmet sahibi Bir’i gökyüzündeki yıldızları halk etmiştir ve her an kontrolünde tutup tedbir ve idaresini görmektedir. Bu sırdandır ki, Kur’an: “Şüphesiz Allah gökleri ve yeri, nizamları bozulmasın diye tutuyor. And olsun ki onların nizamı eğer bir bozulursa kendisinden başka hiç kimse onları tutamaz” (Fatır Suresi, 41). Beşer eseri olan füzelere karşı savunma sistemi geliştirmemize rağmen gökyüzünden üzerimize yağacak “semavi füzeleri” seyretmekten öte bir şey yapamıyoruz.
Bitkiler Aleminden Allah’ın Varlığına Deliller
Sadece yıldızlar değil, etrafımızda gördüğümüz her şey, farklı dillerle, bize Rabbimizi anlatıyor. İçinde yaşadığımız mavi gezegende Allah’ı bize bildiren en muhteşem ayetler bitkiler, hayvanlar ve insanlardır. Hepsindeki ortak ilahi mühür olan “hayat”, her şeyiyle bize Allah’ı gösteriyor. Hayatı veren ve devam ettiren, Hayy ve Kayyum olan Allah’tır. Kur’an bu hakikati şöyle ifade eder: “(Allah) su sayesinde sizin için ekinler, zeytinler, hurmalar, üzümler ve diğer meyvelerin hepsinden bitirir. İşte bunlarda, düşünen bir toplum için büyük bir ibret vardır” (Nahl Suresi, 11). Bu ayet açıkça, bitkilerin Allah tarafından sudan yaratıldığını ve düşünenler için bunda büyük bir ibret olduğunu söylüyor. Bilim, günümüzde hayatın kaynağının su olduğunu kabul etmesine rağmen, hayatın ne olduğunu tam olarak anlamış değildir. Oysa gezegenimizin her karışını sıksanız hayat sahibi bitki veya hayvanlar çıkar.

2004 yılı itibariyle bitkibilimciler yaklaşık 350 bin ayrı bitki türünün varlığını tespit etmiş bulunuyorlar. Bütün bu bitkiler, hem birbirinin aynısı hem de birbirinin gayrisidir. Hepsinin benzer atom, element, molekül ve hücrelerden yapılması aynı olduklarını gösterirken, hepsinin farklı bir şekli ve nispeten farklı bir DNA kodunun olması da ayrı olduklarını gösteriyor. Bitki deyip geçmemeli. Bir bitkinin
yaptığını hiçbir insan yapamaz. Yaptığı işe göre isimlendirme yapmak gerekirse, her bir yeşil yaprağa “oksijen ve yemek fabrikası” demek daha uygun düşer. Her yeşil yaprağın milyonlarca yıldır yaptığını, insanoğlu ancak geçen asrın ortalarında bir nebze öğrenebilmiştir. Dr. Calvin, bir yaprağın birçok marifetinden birini açıkladığı için Nobel ödülü almıştır.(8) Başka bir deyişle, asırlarca devam eden gayretler sonucunda, ancak en zeki insanlar bir nebze yeşil otların ne yaptığını anlamışlar. Buna rağmen hiçbir bilim adamı bir otun yaptığını yapamaz. O halde, aptal ve tembel insanlara “ot gibisin” demekle aslında onlara iltifat, ota hakaret etmiş oluruz. Belki de, Nobel ödülü alacak kadar zeki ve çalışkan olanlara “ot gibisin” demek daha makul olur!
Hem ot deyip aşağıladığımız bitkiler bizim için kendilerini feda eden hizmetkârlardır. Sürekli çalışıp zaruri ihtiyacımız olan oksijeni ürettikleri gibi, vücudumuz için gerekli vitamin ve proteinleri üretip yiyecek olarak kendi hayatlarını bizim hayatımızın devamı için feda ediyorlar. İnsanoğlu, kırk binin üzerinde bitki ve hayvanı besin olarak kullanıyor. Ağaçlar, muhteşem fabrikalar gibi çalışıp bize rızık yetiştiriyor. Üzerinde düşünmediğimiz için, bitkilerin bize yaptıkları hizmeti tam takdir edemiyoruz. Sebepler perdesiyle, meyveyi ağaçtan ve sebzeyi bostandan bildiğimiz için, onların hakiki kıymetini bilemiyoruz. Oysa eğer bir meyveyi fabrikada yapmaya kalkışsak tanesini milyon dolara alamazdık! Rızkın bol olması, kıymetsizliğini değil, rahmetin çokluğunu gösterir. Nitekim bizim için en kıymetli gıda olan oksijen, bedavadır; ancak kıymetsiz değildir.(9)
Her bir bitki, her bir meyve ve her bir sebze harikulade bir ihsan-ı ilahidir, muhteşem bir hediye-i rahmanidir. Örneğin bir firma “çekirdekli bisküvi” imal etse, siz de bisküvinin çekirdeğini toprağa ektiğinizde “bisküvi ağacı” çıksa hayret edersiniz. Eminim bütün gazetelerde manşet olur ve bütün televizyonlar böyle bir ağaçtan bahseder! Doğrusu, çekirdekli bisküviye hayret edip binlerce çekirdekli meyve ve sebzeyi sıradan görene hayret etmek lazım!
Seküler bilim ve dinsiz felsefe, her açıdan mucize olan İlahi eserleri, tabiat ve sebepler perdesi arkasına saklayıp sıradanlaştırıyor. İnsanın, mevcut olanı farklı şekle sokarak yaptığı eserlerini de olağanüstü gösteriyor. Allah, gönderdiği en son kitabında otuz bir defa tekrarla bize soruyor: “Rabbinizin hangi bir nimetini inkâr edersiniz?” (Rahman Suresi). Eğer, aklımızı başımıza alıp her bir nimetin kıymetini idrak etsek hiçbirini inkâr edemeyiz. Oysa bu nimetleri tabiat ve tesadüfe havale edince hepsini inkâr ederiz. Hayvan ve insanların muhtaç olduğu vitamin ve proteinleri içeren, onların damak tadına, ağzına, dişine, midesine münasip yüz binlerce bitki türü, Allah’ın rahmetinin en aleni burhanlarıdır. Aklı başında bir insan, bir tek elmayla bile, Rabbini bulabilir. Nanoteknoloji(10) ile inşa edilen elmanın atom, molekül ve hücre boyutundaki harikulade yapısı, sahibinin sınırsız ilmini, kudretini ve hikmetini gösterdiği gibi, insanın gözü, dişi, damağı ve midesiyle olan irtibatı ve ittifakı, O’nun sonsuz rahmeti, şefkati ve inayetini gösteriyor.
Aklını yerinde kullanan bir insan bir tek elmadan hareketle bile Rabbini bulabilir. Evet, sadece bir elmayı dahi tam olarak idrak edebilen, Rabbinin varlığını idrak edebilir. Yine, bir elma deyip geçmeyin. Bir elmayı yapmak için dünya büyüklüğünde bir fabrika kurup içerisine canlı hücrelerden oluşan bir ağaç dikmeniz gerekir. Bir hücreyi bile yapamayan, elbette milyarlarca hücreden dokunan bir ağacı yapamaz. Faraza bunu yapsa bile, güneşe hükmü geçip onu hassas bir ölçüyle dünya mutfağına fırın yapamayan elbette elma meyvesini pişiremez. Bir elmayı yapmak için daha bunun gibi binlerce koşul sıralayabiliriz.
Bu ifade ettiklerimizi Bediüzzaman Hazretleri aşağıdaki veciz ifadelerle dile getirmiş:
“Bir elmayı halk edecek (yaratacak), elbette dünyada bütün elmaları halk etmeye ve koca baharı icat etmeye muktedir (kudretli) olmak gerektir. Baharı icat etmeyen, bir elmayı icat edemez. Zira o elma, o tezgâhta dokunuyor. Bir elmayı icat eden, bir baharı icat edebilir. Bir elma bir ağacın, belki bir bahçenin, belki bir kâinatın misal-i musaggarıdır (küçük bir numunesidir). Hem sanat itibarıyla koca ağacın bütün tarih-i hayatını taşıyan elmanın çekirdeği itibarıyla öyle bir harika-i sanattır (sanat harikasıdır) ki, onu öylece icat eden, hiçbir şeyden aciz kalmaz.”(11)
Bu sırdandır ki, Kur’an, sadece mideyi doldurmak için yemek yerine, yediklerimizin nasıl oluştuklarını düşünerek yememizi istiyor: “İnsan yediklerine bir baksın. Biz suyu bol bol indirdik. Toprağı yardıkça yardık. Ondan daneler, üzümler ve sebzeler, zeytinlikler ve hurmalıklar, bol ağaçlı bahçeler, çeşit çeşit meyveler ve otlar bitirdik; size ve hayvanlarınıza rızık olsun diye” (Abese Suresi, 24-32).
Hayvanlar Aleminden Allah’ın Varlığına Deliller
Aklımızı ve ilmimizi kullanarak hayvanlara baktığımızda her birinin muhteşem “makineler” veya “yürüyen fabrikalar” olduğunu söyleyebiliriz. Sanayi devriminden bugüne insanoğlu teknolojik aletler üretmekte müthiş mesafe aldı. Bir asır önce hayal bile edemediğimiz televizyon, cep telefonu, bilgisayar gibi aletler, günümüzde hayatımızın bir parçası haline geldiler. Her gün yenisine şahit olduğumuz “teknoloji harikaları” çağında yaşıyoruz. Seküler bilim bile, insanın ihtiyaç ve arzularını gidermek için karmaşık aletler yapma kabiliyetini, onu hayvandan ayıran temel unsur olarak kabul ediyor. Uçaklar, arabalar, hızlı trenler, gökdelenler, bilgisayarlar bu kabiliyetin meyveleridir. Herkes kendi tecrübesinden bilir ki, insan yapımı en basit alet bile ilim ve gücün eseridir. Aletler karmaşık hale geldikçe, daha çok ilim ve kuvvet gerektirir. Örneğin, tahtadan oyuncak bir arabayı, çok az bir ilim ve kuvvet sahibi bir çocuk yapabilir. Ancak binlerce çocuk bir araya gelse bile en basit motorlu bir arabayı yapamaz. O halde kendi eserimiz olan “teknoloji harikalarıyla” hayvanları kıyaslayalım.
Hayatımızın her karesinde görebildiğimiz, hayvanat bahçelerinde televizyon belgesellerinden sürekli telhir halinde bulunan hayvanların yaratılışını ve marifetlerini düşünerek Rabbini bulmak bizler için daha kolay olabilir. Kur’an-ı Kerim hayvanlarda ibret verici işaretler olduğunu bize şu ayetiyle bildiriyor: “Şüphesiz göklerde ve yerde inananlar için birçok ayetler vardır. Sizin yaratılışınızda ve (Allah’ın) yeryüzünde yaydığı canlılarda, kesin olarak inanan bir toplum için ibret verici işaretler vardır” (Casiye Suresi, 3-4).
Doğrusu, hayvanlara dikkatle bakıp aklını kullananlar için, Allah’ı bize anlatan ibretli işaretleri görmek hiç de zor değildir. Kur’an, inanmayanları, kör olarak tabir ederek onların, iman yoluyla gözleri hakikate açılmadığı sürece, bu ayetleri ve işaretleri göremeyeceklerini ifade ediyor. Aklımızı kullanarak, bir iki misal ile hayvanlardaki ibretli ayetleri okumaya çalışalım.
Hayvanları araştıran bilim adamları bugüne kadar yaklaşık 2 milyon ayrı hayvan türünü tespit edip isimlendirmişlerdir. Tahminlere göre, bu rakam mevcut hayvanların ancak yüzde 20’sine denk geliyor. Yaklaşık 10 milyon ayrı hayvan türü olduğu tahmin ediliyor.(12)
Hayvanları inceleyen bilim adamlarının bizlere anlattığına göre, en küçük bir hayvan dahi, işleyişi itibariyle, bizim en büyük teknoloji ürünümüzden binlerce derece daha harikadır. Başka bir deyişle, “beşeri teknolojik aletler” ile “ilahi teknolojik aletler” diyebileceğimiz hayvanları kıyasladığımızda aralarında çok büyük farklar görürüz. Yaptığı “yüksek teknolojilerle” gururlanan insanoğluna Allah göndermiş olduğu kitabında meydan okuyor: “Ey insanlar! (Size) bir misal verildi; şimdi onu dinleyin: Allah’ı bırakıp da yalvardıklarınız (taptıklarınız) bir araya gelseler bile bir sineği dahi yaratamazlar. Sinek onlardan bir şey kapsa, bunu ondan geri de alamazlar. İsteyen de aciz, kendinden istenen de!” (Hac Suresi, 73). Bir sinek yapmak şöyle dursun, o sineğin en küçük bir hücresini yapmak bile mümkün olmamıştır bugüne kadar. O halde Kur’an’ın ayetiyle soralım: “Yoksa onlar bir yaratıcı olmaksızın mı yaratıldılar? Veya kendi kendilerini mi yaratıyorlar?” (Tur suresi, 35).
Hayvanların harika vücut sistemleri Allah’ın varlığına, milyonlarca türleri sayısınca, belki tüm hayvanlar sayısınca işaret ettiği gibi, hayvanlardaki faydalar ve neticeler de Allah’ın hikmet ve rahmetine şahitlik yapar. Kur’an bu hakikati şöyle ifade eder: “Ehli hayvanlarda da sizin için birer ibret vardır. Onların karınlarında, kan ile fışkı arasından çıkan ve içenlerin boğazından kolayca geçen halis bir sütle sizi besleriz” (Nahl Suresi, 66). Demek ki, öyle hayvan deyip geçmemeliyiz! Kızdığımız insanlara da “hayvan!” deyip hayvanları aşağılık mahlûk gibi görmemeliyiz! Hayvanları yaptıkları işlere göre isimlendirirsek inek, koyun ve keçiye “süt ve et fabrikası”, tavuğa “yumurta ve et fabrikası”, ipek böceğine “ipek fabrikası”, arıya da “bal fabrikası” dememiz daha münasip olur! Doğrusu, bu hayvanların diğer faydalarını düşündüğümüzde, bu tarzda bir isimlendirme bile noksan kalır.
Yukarıdaki ayette Allah, inek de dahil olmak üzere, evcil hayvanlarda ibretler olduğunu söylüyor. Doğrusu bu hikmetleri anlamak için veterinerlik diye ayrı bir bilim dalı gelişmiş. Binlerce bilim adamı şimdiye kadar bu hikmeti anlamaya çalışmalarına rağmen henüz bitirmiş değiller. Örneğin, ineğin nasıl süt yaptığını anlamaya çalışan Dr. Virtanen, süt yapamadı, ancak inekten nasıl daha çok süt alacağımızı keşfetti. Bundan dolayı kendisine Nobel ödülü verdik.(13) Şimdi size soruyorum, ineğin yaptığını bir derece anlayan, ancak yapamayan birine Nobel ödülü verilirse, her bir ineğe acaba nasıl bir ödül vermek lazım?
Kanaatimce, ineklerin yaptığını bir derece de olsa anlayan her insan, onlara büyük saygı duymak zorundadır. Doğrusunu isterseniz, ineğe tapan Hinduların (her ne kadar yaptıkları küfür de olsa) neden taptıklarını az-çok anlayabiliyorum. Bence, ineği sıradan bir varlık olarak görmek, ineğe tapmak kadar şaşılacak bir şeydir.
Bediüzzaman Hazretlerinin ifade ettiği şu veciz ifadeler buraya kadar anlattıklarımızın özeti gibi:
“Başta inek ve deve ve keçi ve koyun olarak süt fabrikaları olan validelerin memelerinde, kan ve fışkı içinde bulaştırmadan ve bulandırmadan ve onlara bütün bütün muhalif olarak hâlis, temiz, safi, mugaddî (gıdalı), hoş, beyaz bir sütü koymak; ve yavrularına karşı o sütten daha ziyade hoş, şirîn, tatlı, kıymetli ve fedakârane bir şefkati kalplerine bırakmak; elbette o derece bir rahmet, bir hikmet, bir ilim, bir kudret ve bir ihtiyar ve dikkat ister ki; fırtınalı tesadüflerin ve karıştırıcı unsurların (elementlerin) ve kör kuvvetlerin hiçbir cihetle işleri olamaz.”(14)
“İnsan”ın Allah’ın Varlığına Delilleri
Allah’ı bildiren bir başka delil, belki de en önemlisi, bizim iç dünyamızda gerçekleşiyor. Her insan kendi yaratılışını ve kendisine her gün verilen nimetleri düşünerek Rabbini bulabilir. İnsanın kâinat içinde her bir şeyde gördüğü delillere “afakî”, yani “dışsal” deliller; kendi şahsında gördüğü ve hissettiği delillere ise, “enfüsi”, yani “içsel” deliller denir. İçsel deliller, anlaşılması daha kolaydır, çünkü şahsi tecrübeye dayanır. Maalesef, birçok insan, kendi varlığı üzerinde düşünmediğinden bu delilleri görmekte zorluk çeker. Oysa Kur’an, birçok ayette insanın yaratılışındaki ibrete dikkatimizi çekiyor: “Sizin yaratılışınızda ve (Allah’ın) yeryüzünde yaydığı canlılarda, kesin olarak inanan bir toplum için ibret verici işaretler vardır” (Casiye Suresi, 4). Modern teknolojinin esamesinin olmadığı bir dönemde, insanın yaratılışı “ilahi ültrasonla” gözlemlenmiş gibi Kur’an’da tarif ediliyor: “Sonra nutfeyi alaka (aşılanmış yumurta) yaptık. Peşinden, alakayı bir parçacık et haline soktuk; bu bir parçacık eti kemiklere (iskelete) çevirdik; bu kemikleri etle kapladık. Sonra onu başka bir yaratışla insan haline getirdik. Yapıp yaratanların en güzeli olan Allah pek yücedir” (Müminun Suresi, 14). İnsanın ana rahmindeki bir damla sudan insan haline getirilişini ilk defa müşahede eden bilim adamı gördüklerini “mucize” olarak tabir etmiş. İlginçtir, bu konuda seküler anlayışla hazırlanan belgeseller bile, “hayat mucizesi” demek zorunda kalmışlar.(15)
İnsanların büyük bir çoğunluğu, kendi hayat yolculuğunda yaşadığı bu mucizeyi unutarak, sanki gökten zembille inmiş gibi, gafil ve nankör bir şekilde yaşıyor. Kur’an’daki şu ayet aklı başındaki insanları bu gafletten uyandırıp kendi yaratılış mucizesini görmeye teşvik ediyor: “Görmedi mi o insan; Biz onu bir damla sudan yarattık da sonra o, Bize apaçık bir düşman kesiliverdi?” (Yasin suresi, 77). İnsanın bir damla sudan yaratılışı ancak sonsuz ilim, kudret ve hikmet sahibi Bir’inin eseri olabilir. Aksini iddia eden varsa bir damla sudan bir insan yaparak veya insanın tek bir hücresini yaparak iddiasını ispat edebilir. Kur’an, on dört asırdır inanmayanlara bu konuda meydan okuyor.(16) Şimdiye değin, bu meydan okuyuşa bir cevap verilemediği gibi, çok ileri teknolojiye rağmen, buna cevap verilebileceğini söyleyen de yok. Bu, hem Kur’an’ın ilahi kitap olduğunu hem de Allah’ın bütün canlıların Yaratıcısı olduğunu ispat ediyor.
İnsanın yaratılışı mucize olduğu gibi, doğduktan hemen sonra, ona validesinin memelerinden “anne sütünün” ikramı da ayrı bir “rahmet mucizesi”dir. Birçoğumuz bunu sıradan görüyoruz. Şöyle bir düşünün, annelerin memelerinden süt değil de “portakal suyu” gelseydi ne yapardık! Herhalde, hayret eder ve herkesle paylaşırdık. Eminim, televizyon kanallarında birinci haber haline gelirdi! Oysa annelerin memelerinden “portakal suyu” yerine “süt” gelmesi, binlerce kat daha harika ve hayret edilmesi gereken bir şeydir. Bilim adamları henüz “anne sütünün” yerini tam olarak tutacak hiçbir şey bulamadıkları için annelere çocuklarını emzirmelerini tavsiye ediyorlar. Anne sütü örneğinde olduğu gibi, birçok şey, belki de her şey, aslında harikulade ve mucize olmasına rağmen sürekli gördüğümüz için onları sıradan bir şey gibi algılıyoruz. “Akıl gözünü” dikkatle açanlar, “sıradanlık perdesini” aralayarak her şeyin arkasındaki mucize fiilleri ve onların Faili’ni görebilir.
İçsel delillere bir örnek daha vermek istiyorum. Her insan kendi bedeni üzerinde düşündüğünde Rabbini bildiren ayetleri görebilir. Vücudumuzun her azası, muhteşem yapısı ve işleyişi, düzeni ve sayısız hikmetleri ve faydalarıyla bize sonsuz ilim, hikmet, rahmet ve kudret sahibi Bir’inden haber veriyor. Sizinle yakın zamanda yaşadığım bir hadiseyi paylaşarak ne demek istediğimi açıklayayım. Benim ağzımda “insan yapımı” dişler ve “diğer dişler” var. İnsan yapımı dişlerimi, sokakta karşılaştığım bir insana yaptırmadım. Diş hekimliği fakültesinden mezun olup kendi alanında yıllarca tecrübe edinen bir “diş hekimine” yaptırdım. Niye sıradan bir insana gitmedim de bir diş hekimine gittim? Cevabı gayet basit: Çünkü diş için en uygun malzemeyi bularak onu diğer dişlerimle uyumlu bir kalıba sokup sonra da damağıma yerleştirmek, öyle basit bir iş değil. Herkesin elinden gelmez. Diş konusunda derin bilgisi ve diş yapıp yerleştirecek aletleri olmayan biri bu işi yapamaz.
Şimdi “insan yapımı” dişler ile “diğer” dişleri kıyaslayalım. Hangisi daha iyi? Hangisi daha sağlam? Hangisi daha mükemmel? Elbette “diğer” dişler. Bunun en bariz örneği, eğer sağlam dişleriniz varsa, hiçbir dişçi, gelin bu dişleri çıkaralım, ağzınıza teknoloji harikası dişler yerleştirelim demez. Şimdi, aklımızı başımıza alıp düşünelim: “İnsan yapımı” dişler yüksek bir ilim ve kudretle oluyorsa, onlardan her açıdan daha mükemmel olan “diğer” dişler kendi kendine veya tesadüfen olabilir mi? İlim ve şuurdan mahrum, cahil ve aptal doğal kuvvetlerin eseri olabilir mi? O halde, insan yapımı olmayan her bir dişimiz bize Allah’ı bildiriyor. İnsan vücudunun en basit parçalarından biri olan dişler bu şekilde bize Rabbimizi bildiriyorsa, göz, burun, beyin gibi yüzlerce organımızın Allah’ı nasıl bildirdiklerini de sizin zekâvetinize havale ediyorum.
Yazımızın başından buraya kadar anlattıklarımızı özetleyecek olursak: Rabbimiz kainatı muhteşem bir kitap haline getirip, ondan yazdığı sayısız cansız ve canlı varlıkların kelimeleriyle (ayetleriyle) kendini bize tanıtıyor. Bu kitabı kebir-i kainatın manalarını Kur’an-ı Kerimle tercüme etmiş ve Hz.Muhammed (asm) gibi bir mualim-i ekberle bu kitabı nasıl okuyacağımızı ders vermiştir. Bizler, tesadüf ve tabiatın kapkara gözlüğünü çıkarıp, Kur’anın sunduğu şeffaf gözlükle kainat kitabını okuduğumuzda herbir şeyde Rabbimizi görebilir, icraatlerini müşahede edebilir, hikmetlerini tefekkür edebiliriz. O’nu hem hadsiz mükemmel eserleriyle tanıyabilir ve hem de sonsuz nimetleriyle sevebiliriz.
Bu yazı yazarın Nesil Yayınları’ndan çıkan 11 Eylül’e Rağmen Amerika’da Yükselen İslam isimli kitabından alınmıştır.
|
|
30 Nisan 2008 , Çarşamba
Kategori (Din)
Kalbin Sorumluluğu
“İş veya çalışma” dendi mi zihnimizde hemen gözle görülen faaliyetler canlanır. Yazı yazmak bir iştir. Bu iş, el, kâğıt ve kalem üçlüsüyle ortaya çıkmıştır. Biz bu yazıya bakarız da o yazının insan zihninde planlandığını, ilimden, hafızadan yardım alındığını, edebî kabiliyetin onu şekillendirdiğini pek hatırlamayız. Bunlar da birer iştirler, hem de birinciden çok daha önemlidirler. Çünkü, yazı gerçekte bunların ürünüdür, ama açığa çıkması ve başkalarına da görünmesi için “kalem, kağıt ve el” üçlüsü devreye girmişlerdir. Böylece, o görünmez mana bu görünen eşya ile kendini hissettirmeye, okutmaya başlamıştır.
“Ef’al-i ibad” (kulun fiilleri, işleri) konusunda, insana ait işler ikiye ayrılarak incelenir; birisi ihtiyari, diğeri ıstırarî fiiller. Birincisinde insan o işi kendi iradesiyle icra etmiştir, ikincisinde ise insan iradesinin her hangi bir etkisi söz konusu olmadan, o iş ortaya çıkmıştır. Kalem tutan elimizin faaliyeti birinciye, saçımızın uzaması ise ikinciye bir örnektir. İnsan, eliyle icra ettiği işlerden sorumludur, ama saçının akından karasından sorumlu değildir.
Bir ayet-i kerimede şöyle buyrulur: “Göklerde ve yerde ne varsa Allah’a aittir. Gönlünüzde olanı açığa vursanız da gizleseniz de Allah sizi ondan sorguya çeker. (Sonra) dilediğini bağışlar, dilediğine de azap eder. Allah her şeye kadirdir.” Bakara Suresi, 284
Fahreddin Razi hazretleri bu ayetin tefsirinde şunları kaydeder:
“Kalbe gelen düşünceler iki kısımdır. Bir kısmını, insan kalbine iyice yerleştirir ve gerçekleştirmeye azmeder. Bir kısımsa,…. insanın hoşlanmadığı, fakat içinden bir türlü söküp atamadığı şeylerdir. İnsan birinci kısımdan sorumludur, ikinciden değildir.” (Tefsir-i Kebir, 6/74)
Sorumlu olduğumuz kısım için de şöyle bir açıklama getirir:
“Allahu Teala … “Allah onunla sizi hesaba çeker” buyurmuş, fakat … “onunla sizi muaheze eder, sorumlu tutar” buyurmamıştır. …. Buna göre ayetin manası, “Allah Teala kalplerde saklı ve gizli olan şeyleri bilir” şeklinde olur .” (s.75)
Bu ayet hakkında Elmalı Hamdi Yazır, tefsirinde şu noktaya dikkat çeker:
“İzhar ve ihfa efal-i ihtiyariyeden oldukları için insanların iradesi ile alakası olan amal-i zahire ve batına dahil olup gayr-ı iradi olanlar muhasebeden hariç kalır.” (s.991)
Yani, açığa vurma ve saklama insanın kendi iradesiyle icra ettiği birer fiildir. Ameller zahirî (görünen, açıkça yapılan) ve batınî (görünmeyen) olmak üzere ikiye ayrılır. Bunlardan irade dışında ortaya çıkanlardan insan sorumlu değildir; kendi iradesiyle icra ettiklerinden ise sorumludur.
İnsan denilince ruhla bedeni birlikte hatırlarız. Ama çok iyi biliriz ki, insanda esas olan ruhtur; beden onun hanesi, yahut elbisesi hükmündedir. Buna göre kulun fiilleri denilince de en önce ruhun işleri hatırlanmalıdır. Ancak, ne ruh ve ne de onun işleri gözle görülmediğinden bu ifade bize öncelikle “bedenle yaptığımız faaliyetleri” hatırlatır. Kaldı ki, bedenle yapığımız işler de yine ruhtan gelen emirle, onun irade etmesiyle ortaya çıkmaktadır.
Ruhumuz dilemedikçe ayaklarımız yürümez, elimiz bir şeyi tutmaz, gözlerimiz bir tarafa yönelmezler. Nitekim, görünen ve görünmeyen bütün faaliyetlerin kaynağı ruhtur ve “sorumluluk” da ancak ruh için söz konusudur; bir şey dileme ve icra etme gücüne sahip olmayan organlar için değil.
Şu var ki, kalbe gelen vesveselerle kalbin kendi işlerini birbirine karıştırmamak gerekir. Vesvese kalbin değil şeytanın fiilidir. Onun içindir ki insan, kalbine gelen pis hatıralardan, çirkin sözlerden sorumlu değildir. “Kimsenin bir başkasının yükünü yüklenmeyeceği” temel bir hükümdür, buna göre şeytanın işini kalp yüklenemez, yani vesveselerden kalp sorumlu olmaz.
Hiçbir günahkâr, başkasının günah yükünü yüklenemez. (Necm Suresi, 38)
Nur Külliyatında, vesveseye düşen hassas kişileri rahatlatacak harika bir tespite yer verilir:
“…O çirkin sözler senin kalbinin sözleri değil. Çünkü senin kalbin ondan müteessir ve müteessiftir.” (Sözler)
Kafamıza taş atılmışsa ve biz onun yarasından acı duyuyorsak, bu atışı başkası yapmış demektir. Kendi kafamızı kendi elimizle kırıp, sonra da oturup üzülmemiz söz konusu olamaz.
Yukarıdaki güzel tespite göre, kişi kalbine gelen kötü şeylerden rahatsızlık duyuyorsa, bu demektir ki o sözler kalbin değil şeytanındır.
Kalbin sorumluluğunu ortaya koyan diğer bir ayet-i kerime: “Hakkında bilgin bulunmayan şeyin ardına düşme. Çünkü, kulak, göz ve gönül, bunların hepsi, yaptıklarından sorumludur.” (İsra Suresi, 36)
Ve bu ayetteki haberi destekleyen bir başka ferman: “Zulmedenlere meyletmeyin. Aksi halde, size ateş dokunur.” (Hud Suresi, 113)
İnsan kendi iradesiyle haram sözleri dinliyor ve haram şeyleri seyrediyorsa bu fiillerden sorumlu olduğu gibi, kalbiyle harama meylediyor ve zihninde onu icra etmek için planlar kuruyorsa ruhun bu icraatlarından da sorguya çekilecektir.
“… kalbine gelen fenalığı kabul edip kararlaştırarak hariçte vücut bulmasına çalışırsa bundan mesul olur, velev (isterse) hariçte vücut bulmasın.” (Hülasatül Beyan, Mehmed Vehbi, s.529)
Zulme meyil de kalbin bir fiilidir ve ikinci ayet-i kerimede bundan sakınmamız emredilmekte, aksi halde ateşin bize de dokunacağı haber verilmektedir.
Nur Külliyatından Meyvenin Dördüncü meselesinde bu konuda şöyle bir açıklama getirilir:
"Bazen bu harp boğuşmalarını merakla takip eden, bir tarafa kalben taraftar olur. Onun zulümlerini hoş görür, zulmüne şerik olur.”
İşin önemli bir yanı da şudur: Bu risale yazıldığında iki gayr-ı müslim ordu birbiriyle çarpışmaktadır. Bunlardan birinin diğerine zulmetmesini hoş görmek bile insanı sorumlu kılmaktadır.
Adalet zatında güzel olduğu gibi zulüm de zatında çirkindir. Adil bir gayr-ı Müslim, imansızlığından dolayı cehenneme girse bile, orada çekeceği azap, zalim bir gayr-ı müslimin azabından kinden daha az olacaktır. Cennetteki nimet dereceleri gibi cehennemdeki azap dereceleri de bir değildir. Aynı şekilde zalim bir müslüman da sonunda cennete gitse bile, zulmünün hesabını mutlaka verecektir.
Kalbin en güzel fiili iman etmek, en çirkini ise küfrü ve şirki kabullenmektir. Bu iki kaynaktan gelen ve sonsuz diyebileceğimiz kadar çok “güzel ve çirkin fiiller” vardır.
Kanaat, sabır, rıza, teslim, tevekkül, tevazu, hüsn-ü zan kalbin güzel fiilerinden olduğu gibi, haset, kin, hırs, sabırsızlık, kibir, su-i zan da onun kötü işlerindendir.
Bazı hassas kişileri heyecanlandıran bir noktayı tekrar hatırlatarak yazıyı noktalayalım:
Kalbe gelen kötü hatıralar kabin işi değildir. İrade dışında ortaya çıkan bu sonuçtan kalp sorumlu da değildir. Çünkü bunlar birer vesvesedirler, vesvese ise kalbin değil şeytanın fiilidir.
|
|
30 Nisan 2008 , Çarşamba
Kategori (Din)
Samimiyet Testi
GENÇSİNİZ, EVLENİYORSUNUZ, düğününüz yapılıyor… Akrabanız ve sizi seven dostlarınız düğününüzde. Yalnız babanız yok. Babanız siz küçükken ölmüş. Düğününüzde bulunan anneniz ve akrabanız “Keşke babası yaşasaydı da oğlunun (veya kızının) mürüvvetini görseydi…” derler miydi?
İşte 70 milyon vatandaşımız… Anket yapın, sorun; bakın ne cevap alacaksınız? Eminim, 70 milyonun tamamı da “Keşke babası yaşasaydı da oğlunun (veya kızının) mürüvvetini görseydi…” diyecektir.
Ahiret yurdunun varlığı konusunda iki farklı inanç var:
İnsanlardan bir kısmı Hz. Kur’an’ın mesajına inanıyor ve “Dünyadan sonra bir ukba gelecek, hayat kesintisiz devam edecek. Bu nedenle ölüme öcü gibi bakmamak lâzım. Ölümle her şey bitmeyecek; gayretlerimiz, alın terlerimiz heba olup gitmeyecek. Ölümle ölümsüz bir hayatın başladığı diyara gidiyoruz.” diyorlar.
İnsanların diğer bir kısmı ise Hz. Kur’an’ın ahiret müjdesine inanmıyorlar. Ölümle her şeyin biteceğini söylüyorlar. İnanmayan insanlara göre ölüm, ebedî bir yokluk, ebedî bir hicran, ebedî bir ayrılık, ölümden sonra her şey karanlık…
İnanmayanların iddiası böyle. Ancak bugüne kadar iddialarını kuvvetlendirecek bir delil gösteremediler. Oysa her iddia sahibinden, iddiasını haklı gösterecek delil göstermesi beklenir…
Diyelim ki inanmayan insanlar fiziği, kimyayı, biyolojiyi, teolojiyi, jeolojiyi, anatomiyi, astronomiyi, antropolojiyi, morfolojiyi ve nice bilim dallarını en ince ayrıntıya kadar incelediler ve ahiretin varlığına dair en küçük bir iz, bir belirti bulamadılar. Bu durumda halay çekip oynamaları mı gerekir, yoksa üzülmeleri mi?… İnanmayan insanlar ciddî ve samimî bir çalışmadan sonra ahiretin olmadığı kanaatine varmış olsalardı, ifadelerinde “Maalesef bir iz bulamadık.”, “Ne yazık ki ahiret yok…”, “Üzgünüz, ahiretin varlığına dair bir belirti bulamadık!” şeklinde bir teessür havası olması gerekmez miydi?
Oysa inançsız insanlarda bu samimiyeti görmüyoruz. Bu durumu nasıl yorumlayacağız?
Maaşını aldığın gün içinde maaşın cüzdanını kaybedince üzülüyorsun, ölümle hayatını ebediyen kaybedeceğini öğrenince üzülmüyorsun; bunu anlamak mümkün değil. Belki de kalplerinin derinliklerinde ahiretin varlığına inanıyorlardır kimbilir!
İnanmayanlar “Ahiret yok, işte delilim.” diyemedi; hâlbuki ahiret yurduna inananlar, bu inançlarını kuvvetlendirecek, güçlendirecek yüzlerce binlerce iz gördüler.
Başta, mucizelerle donanımlı binlerce peygamberi tanıdılar. Onların “peygamber” olduklarına şeksiz şüphesiz inandılar. Zira hiçbir peygamber, “Lütfen beni peygamber olarak kabul edin.” veya “Rica ediyorum, peygamberliğime inanın.” diye kimseye yalvarmadı. Her peygamber mucizeyle geldi. Topluma verdikleri dersi ilk önce harfiyen kendileri yaşadılar. Her konuda model oldular. Her devrin toplumu, bir kendi âdetlerine baktılar, bir de peygamberlerin önerdiği ve örnek oldukları yaşam biçimine baktılar. Akılları, kalpleri, mantıkları, vicdanları teslim oldu. Gördükleri mucizelerle de kalpleri itminan oldu, huzur buldu.
Peygamberlerden ve semavî kitaplardan ders alan topluluklar dünyaya ve kâinata daha dikkatli bakmaya başladılar. Her bir tohumda, her bir çekirdekte “ölümden sonra yeniden dirilme”nin örneklerini gördüler. Akıllar “yeniden diriliş”in modelleriyle rahatladı. Kışın beyaz kefen giyen zemin yüzünde baharda yeniden dirilişe tanık oldular. İnsanın yaratılmasında ilk harcı olan sperm ve yumurtanın toprak menşeli olduklarını görünce, topraktan tekrar çıkmanın mümkün olabileceğini anladılar. Yine gördüler ki toprak kökenli gıdalar insandaki hafıza oluşumunda görev yapıyorlar ve Allah hafızayı toprakla besliyor. Toprak hafızanın oluşumunda vesilelik yapıyorsa, insanın toprak altında korunmasında da bir vesilelik yapabilir.
Evet, aynı toprak, insanı yeniden dirileceği güne kadar izni İlâhî ile hıfz edip koruyacaktır.
Öte yandan insanlarda bulunan “adalet” duygusunun dünyada tatmin olmaması, bu duygunun tatmin olacağı bir diyarın varlığına çok büyük bir delildir. Masumların, mağdurların, hakları gasp olmuş yetim ve zayıfların hakları alınmazsa içimizdeki “adalet” duygusu hiçbir zaman tatmin olmayacaktır. Zalimlerden, firavunlardan, nemrutlardan ve onların yolunda gidenlerden hesap sorulacağı bir diyara gidiyoruz. Ölen insanların rüyalarımıza girip ötelerden haber vermeleri, bir başka âlemin varlığına dair izlerdendir.
Ahirete inananların inançlarını besleyecek birçok kaynak bulup göstermelerine rağmen, inanmayanların inançsızlıklarını besleyecek hiçbir kaynakları yoktur—Kuru inattan başka… Körü körüne inat, medenî ve akıllı bir insanın yapacağı bir iş olmamalı. Zira insanoğlu, okuluna veya işine giderken belediye otobüsünü kaçırdığında üzülüyor; aynı insan, ebedî bir cenneti kaçırınca hiç üzülmeyeceğini mi sanıyor? Yine insanoğlu, tırnağını keserken birazcık derinden kesse biriki gün rahatsızlığını hissediyor; Allah (c.c.) muhafaza eylesin, ebedî cehennemin sadece bir şaka olduğunu mu düşünüyor?…
|
|
30 Nisan 2008 , Çarşamba
Kategori (Din)
Bu yıl, dünya Mevlânâ yılı. Bütün dünyada o gönül dostu yeniden hatırlanacak. Herkes onun bir yönünü uluslararası konferanslarda dile getirecek; kendisine övgüler yağdırılacak.
Bir büyük İslam mürşidinin her din ve inançtan kişi tarafından anılması elbette çok güzel ve çok sevindirici. Bu güzel atmosferi sadece Hazreti Mevlânâ’ya hayran olmaktan, onun şahsî kemaline nazar etmekten kurtarıp, o mükemmel insanı meyve veren İslam’a ve Kur’ana nazarları çevirebilirsek, Mevlânâ kutlamaları İslam’ın tebliği için en güzel bir zemin olur. Aksi halde bir dahinin, bir feylesofun, bir fikir adamının anılmasından ileri gitmez ve fazla bir fayda da sağlamaz.
Mevlânâ denilince hemen herkesin aklına öncelikle hoşgörü ve insan sevgisi gelir. Bunlar aslında sadece Mevlânâ’ya has üstünlükler değil, bütün hidayet öncülerinin ortak özellikleridir. Şu var ki, Hazreti Mevlânâ, bu manaları eserlerinde çok güzel işlemiş, yazıya dökmüş, örneklerle zihinlerde ve kalplerde en müessir bir şekilde nakşetmeyi başarmış ve onun bu samimi ve içten gayreti güzel meyveler vermiş ve onu asırlar sonra bütün dünyanın halâ coşkuyla andığı bir gönül dostu yapmıştır.
Gerçek yönüyle tam anlaşılamamak yahut yanlış anlaşılmak birçok büyük insanın adeta ortak kaderi gibidir. Hazreti Mevlânâ da bunlardan biridir.
Mevlânâ’yı yanlış anlayanların iki gruba ayrıldığını görüyoruz. Bunlardan büyük ekseriyet, o büyük mürşidi bütün yanlış inançlara toleransla bakan eşsiz bir hümanist olarak görür ve onu böylece tanıtmaya çabalarlar. Böyle bir anlayış Mevlânâ’ya iftira olur. O büyük insan, yanlış düşüncelere, batıl inançlara değil bunların sahiplerine karşı tolerans göstermiş, kendilerine gerçeği anlatmak üzere onları dergâhına davet etmiştir. O düşünce fakirlerine ve mana hastalarına şefkat kucağını açmış, yanlış yoldan dönmeleri için büyük bir gayretin içine girmiştir.
Onun, “Gel!” çağrısının birçok kesimlerce yanlış yorumlandığını görüyoruz.
Hazreti Mevlânâ, nice insanların güle oynaya ateşe doğru koşuştuğunu görünce içi yanar ve onlara “Gel!” diye seslenir. Yanmaya can atan o gafillerin kim olduklarına, neci olduklarına bakmaz. Çünkü hepsi insandır. O zavallıların kurtarılmalarından Rabbünnas (insanların terbiye edicisi) olan Allah’ın da razı olacağı şüphesizdir. Nitekim Allah, nice azgın kavimlerin kurtuluşu için peygamberler göndermiş, onlara doğru yolu göstermek için kitaplar indirmiştir. Bütün Hak elçileri ve bütün İlahi fermanlar insanları doğruya, güzele, hidayete, kurtuluşa çağırmışlardır. Mevlânâ’nın “Gel!” çağrısı da o büyük velinin kendi asrındaki insanları kurtuluşa davet etmesinin simgesi olmuştur. Bu insanlar dinsiz de olabilirler, mecusi de olabilirler, bir başka sapık yolun yolcusu da olabilirler. “Gel!” çağrısı bunların tümünedir.
Hazreti Mevlânâ, Allah kelamında ahsen-i takvim üzere yaratılığı haber verilen insanların, böyle ters yollara girmelerinden ve o üstün mahiyetlerini zayi etmelerinden büyük bir rahatsızlık duymuş ve kendilerine bir şeyler anlatmak üzere onları yanına çağırmıştır; “Gel!” diye.
Eğer onu yanlış takdim edenlerin zannı gibi, o kimselerin yanlış yollarını hoş görseydi bu çağrıyı yapması anlamsız olurdu. “Gel!” diyeceğine “Herkes kendi yoluna devam etsin.” derdi; isterse bu yolların sonu o dehşetli cehennem azabına çıksın. Mevlânâ’nın şefkati buna izin vermemiş, o felaket yolcularını yanına çağırmıştır.
Onun bu çağrısını doğru değerlendirmek için öncelikle şu sorunun cevabını doğru verilmesi gerekiyor:
Hazreti Mevlânâ “Gel!” diye seslendiği o kişileri neye davet etmektedir?
Bu konuda keyfînce hayaller üretmeye, indî görüşler sergilemeye gerek yoktur. Bu sorunun cevabı, onun eserlerinde işlediği temalardır. Onun temel eseri olan Mesnevî ve özel sohbetlerinin toplandığı Fihi ma fih dikkatle incelendiğinde, her ikisinde de İslâm ahlâkının en güzel şekilde takdim edildiği görülür. O halde Mevlânâ, insanları İslâm’a ve onun ahlâk modeline çağırmaktadır.
Yazdıkları ortada iken onun bu çağrısına farklı yorumlar getirmek, hele o büyük veliyi yazdıklarının dışında bir şahsiyet olarak takdim etmek kendisine yapılacak en büyük haksızlıktır.
Mevlânâ’yı yanlış anlayan ikinci grup ise, onun verdiği bazı temsilleri kendilerince ahlâka zıt görüp o büyük insanı, güya İslam adına, insafsızcasına tenkide kalkışırlar. Bu gibi kimseleri Üstad Bediüzzaman hazretleri “Dinde mutaassıp muhakeme-i akliyede noksan,” şeklinde tarif eder.
Önce şunu ifade etmek isterim: Çirkin şeyleri açıklamak için çirkin örnekler vermek hikmete uygun bir ifade tarzıdır. Mesela, Mevlânâ, “şerrin yaratmanın şer olmadığını” anlatmak için bir temsil getirir. Bu temsilde çirkin bir adamdan söz eder. Şerri, çirkinlikle açıklama yoluna gider. Özetle şöyle der:
“Çirkin bir adamın resmini aslına en uygun şekilde çizen bir ressam takdir edilir; o çirkin resim için ona övgüler yağdırılır. Çizdiği resim çirkindir, ama çirkin adamı aslına en uygun şekilde çizmek güzel bir sanat göstergesidir.”
Bu konuda Mevlânâ’nın hemen aklıma gelen iki temsilini de nakletmek isterim:
Kendi yanlış görüşlerine ters düşen ve yine kendi bozuk ahlak anlayışlarıyla uyuşmayan kişileri tenkit edenlere şöyle bir örnek verir:
“Adamın biri gül bahçesine girer girmez bayılır. Çevresindekiler ne yaparlarsa uyandıramazlar. Durum kardeşine haber verilir. Kardeşi eline bir parça, kurumuş sığır gübresi alarak kardeşinin yanına gelir. Elini onun burnuna yaklaştırdığında hemen gözleri açılır.
Olayı hayretle seyredenlere şu açıklamada bulunur:
Kardeşimin bütün günü ahırda, hayvan pislikleri içinde geçiyor. Kendisi gül bahçesine girince bu yeni koku ona dokunda ve bayıldı.”
Sefih ortamlarda yaşayanların nezih toplumlara karşı çıkmalarını Hazreti Mevlânâ bu örnekle çok güzel bir şekilde ifade etmiş oluyor.
Onun en hoşuma giden diğer bir temsili de şu: İlk bakışta birinci örnekteki gübre gibi çirkin görünüyor, ama ondan ibret ve hikmet gülleri çıkabiliyor.
“Adama sordular, ‘Ananı niçin öldürdün?’ diye.
‘Onu yabancı bir erkekle birlikteyken yakaladım.’ dedi.
Tekrar sordular: ‘Ananı öldüreceğini o adamı öldürseydin ya!?’
“O zaman,” dedi, “her gün bir adam öldürmem gerekecekti.”
Mevlânâ, “nefsin her kötülüğün anası olduğunu” bu örnekle enfes bir şekilde ortaya koyuyor ve nefsini öldürmeyenlerin çok kötülüklerle baş başa kalacaklarını harika bir şekilde ders veriyor.
Bu önemli dersi almak yerine, meseleyi kendi aklınca ahlâk boyutuyla ele alıp o büyük veli hakkında haddi aşan şeyler söylemek kişiye hiçbir şey kazandırmaz, ama çok şey kaybettirir. Konunun su-i zan ve gıybet boyutu bir yana, onun o güzel derslerinden istifade edememek başlı başına bir zarardır.
Şunu da önemle ifade edeyim ki, bu tarz örnekler Hazreti Mevlânâ’nın eserlerinde çok az görülür. O, çoğu örneklerinde hayvanları konuşturur, onlar arasındaki maceralarla insanlara dolaylı bir şekilde ders verir.
Şu bir gerçek ki, insanoğlu doğrudan nasihati pek kabul etmiyor. Gurur ve enaniyeti buna kolay kolay izin vermiyor. Bunun yerine, bir eserden nakil yapmak, karşılaştığı bir olayı anlatmak muhatabın daha rahat dinlemesini sağlayabiliyor.
İnsanın bu psikolojisini çok iyi bilen Hazret-i Mevlânâ, hayvanlar aleminden verdiği ibretli örneklerle dolaylı anlatımı mükemmel bir şekilde kullanıyor ve insanlık alemine ışık tutuyor.
***
Mevlânâ yılı kutlamalarına ben de bir kısa yazıyla olsun iştirak ediyor ve bu anma törenlerinin nice insanların hidayetine vesile olmasını diliyorum.
|
|
30 Nisan 2008 , Çarşamba
Kategori (Din)
GELDİM SANA ALLAH’IM,
BURUK VE UTANGACIM.
KALBİM O KADAR BOŞ Kİ,
YANLIZ SANA MUHTACIM.
SANA LAYIK DEĞİLİM,
YÜZÜM YOK İSTEMEYE,
LAKİN BAŞKA KAPI YOK,
GİDİP DE DİLENMEYE
SEN HER ŞEYİN ÜSTÜNDE,
HER ŞEYDEN ÖTE GÜÇSÜN.
SEN HAKİM VE KADİR’SİN,
HER ŞEYE MUKTEDİRSİN.
SANA KIRIK KALBİMLE,
BÜKÜK BOYNUMLA GELDİM.
KABUL EDİLMEK İÇİN,
İŞTE BUDUR ÜMİDİM
SEN’DEN İSTENMESİNİ,
VERMEYİDE SEVERSİN.
SEN,SANA GELENLERİ,
ELİ BOŞ ÇEVİRMEZSİN.
ÇARESİZ VE BİKESİM
YALNIZ SEN’DE ÜMİDİM.
EY YANLIZLARINRABBİ,
HİMAYENE AL BENİ.
RÜMEYSA ERANIL
|
|
30 Nisan 2008 , Çarşamba
Kategori (Şiir)
Bir yağmur serpintisi
Fırtına bekleyen titrek titrek yüreğimin tortularına
Umutlar devşiren sabinin hayali
Saklıydı kimsesiz yarınlarına
Boyalı
Maskelerin kabuğuna asılı gözler
Söylesene gören mi var,matruşkanın saçına
Ve gecenin ıslak elmaslarını
İçindeki utangaç erguvanlar saklıyor nisanlar
Damla damla ağlıyor gül
Yabancının omuzlarında!..İnsanlar
Kırmızıya vurgun!..alem-i mana durgun
Doloşıp fırtınanın dudaklar buluttan gerdanlıklarda
Sonra pinokyo olur meltemler
Oyalı
Karganın sıkımlık serzenişlerini özler
Onlar,yüzler ve bedenler evlerin yılkı mazbutları
Meskeni böceklerin boş tabutları
Bir ölü için tartışır iki kalem
Yeniden doğar papatya gözbebeğinin birinde
Sarı-beyaz uzlaşır merhemdir
Diğerinde….
Bir çift yarasa nasıl da çeker ciğerinin kırmızısını
Can bulur gecenin yaslı seyrinde
Yalı
Susar,susar,susar da susar
Buluttan yatağında ve sedece sağında bir gece kadar
Varmaz farkına ne yeşilin ne toprak bir elin
Leyleğin ayağındaki pembeyi bekler
İçindeki bebeğin beşiği için
Kapalıdır kapılar pencerelerden bulut girmesin diye
Çığlıklar çıkar ayyuka!…Mabedim verilmez ki hediye
Sunar cam fanusta beynin kirini
Alı
Versinler koşarken suda ayak izini
Bıraksınlar cüzdanımın beyaz yalanlarını
Tek sıçrayışla tamamladım okyanus dibindeki gezimi
Kapatamam ellerimi hatırlamadım ellerini
Güneşler sakladım tülüm altında
Güvercinler besledim ey!…Gülüm adında..
MEHMET RIZAOĞLU
|
|
30 Nisan 2008 , Çarşamba
Kategori (Şiir)
Bir yağmur serpintisi
Fırtına bekleyen titrek titrek yüreğimin tortularına
Umutlar devşiren sabinin hayali
Saklıydı kimsesiz yarınlarına
Boyalı
Maskelerin kabuğuna asılı gözler
Söylesene gören mi var,matruşkanın saçına
Ve gecenin ıslak elmaslarını
İçindeki utangaç erguvanlar saklıyor nisanlar
Damla damla ağlıyor gül
Yabancının omuzlarında!..İnsanlar
Kırmızıya vurgun!..alem-i mana durgun
Doloşıp fırtınanın dudaklar buluttan gerdanlıklarda
Sonra pinokyo olur meltemler
Oyalı
Karganın sıkımlık serzenişlerini özler
Onlar,yüzler ve bedenler evlerin yılkı mazbutları
Meskeni böceklerin boş tabutları
Bir ölü için tartışır iki kalem
Yeniden doğar papatya gözbebeğinin birinde
Sarı-beyaz uzlaşır merhemdir
Diğerinde….
Bir çift yarasa nasıl da çeker ciğerinin kırmızısını
Can bulur gecenin yaslı seyrinde
Yalı
Susar,susar,susar da susar
Buluttan yatağında ve sedece sağında bir gece kadar
Varmaz farkına ne yeşilin ne toprak bir elin
Leyleğin ayağındaki pembeyi bekler
İçindeki bebeğin beşiği için
Kapalıdır kapılar pencerelerden bulut girmesin diye
Çığlıklar çıkar ayyuka!…Mabedim verilmez ki hediye
Sunar cam fanusta beynin kirini
Alı
Versinler koşarken suda ayak izini
Bıraksınlar cüzdanımın beyaz yalanlarını
Tek sıçrayışla tamamladım okyanus dibindeki gezimi
Kapatamam ellerimi hatırlamadım ellerini
Güneşler sakladım tülüm altında
Güvercinler besledim ey!…Gülüm adında..
MEHMET RIZAOĞLU
|
|
30 Nisan 2008 , Çarşamba
Kategori (Kadın)
s.yildiz34 sanada diğer arkadaşlarımada hakkım helal olsun.Sizlerde bana lütfen haklarınızı helal edin.Sizleri yazılarımla kırmış üzmüş veya izinsiz yazılarınızı kullanıp yazmış olabilirim özürdilerim.Ben şunu belirtim yazılarımı posta gazeti
şok gazetesi
ailem dergisi
sızıntı dergisi
yağmur dergisi
ve bazı hazır sitelerden araştırıp alıntılar yaparak yazıyorum.İyi-kötü-güzel-çirkin tüm yorumlarınıza teşekkür ederim.
Allaha emanet olun.
|
|
30 Nisan 2008 , Çarşamba
Kategori (Şiir)
Günün birinde
Dürülünce güneş
Uçuşunca yıldızlar
Nurunu aheste tamamlarken ay
Bir baştan bir başa çatırdayacak yer
Sözün esasını
O zaman söyleyeceğim
Divan kurulurken
Kitap verilirken
Oa zaman söyleyeceğim
Nefsimi kurban edip ghönlümde sakladığım sırrı
And olsun ki söyleyeceğim
Sararmış benzimle
Güllerin nasıl solduğunu
Kalplaerin nelerle doldyrulduğunu
Bir volkanın nasıl söndürüldüğünü
Isısı alınmamış güneşin feryadını
Bir de parçalanmış ayı alıp yanına
Dolaşacağım bütün münkirleri
Yeri yarıp gelen ağaçların gölgesinde
O’nun adıyla
Kaldıracağım şehadet parmağımı göğe
Sonra lime lime olmuş yıldızlara
Bakacağım doya doya
Haykıracağım dolunaya
Şahit olun diyeceğim
Şahit olan
Ey bu fezanın sakinleri
Söyleyemedim
Söyleyemedim
Doğarken söylemem gerekenleri
ŞEREF YILMAZ
|
Sayfalar : [1] 2 3 4 5 6 ...
|
|