Mynet | Blog Anasayfa | Email
Favorilerime Ekle | Giriş

Aşk

17 Kas

UNUT BOŞVER

UNUT BOŞVER

 

     Bazen farkına varıyorum

Ben aslında senin gözlerinde boğuluyorum.

Mutlu olduğumu sanıp

Her an yanında, yakınında ölüyorum

 

 

Bunun farkına varanlar,

Benim neler çektiğimi anlar.

Ama "unut, boşver" diyenler

Sadece benim mutlu olmamı isterler.

 

 

Mutluluğun sebebi zaman zaman değişir.

Her an aynı sebep değildir.

Bazen bir bakış, sıcak bir tebessümdür.

Ama şu kesindir; her gülüş mutluluk sebebidir.

 

ÖZLEM 

8/B

17 Kas

Aşık Veysel

 

 
HAYATI
Veysel Şatıroğlu,1894’te Sivas’ın Şarkışla ilçesine bağlı Sivrialan köyünde dünyaya geldi. Veysel’in dünyaya geliş öyküsü, Anadolu köylerinde hemen birçok çocuğun yaşadığı olağan bir doğum biçimidir. Ama, bugün özellikle dışarıdan bakanlar için ilginçtir, olağandışıdır. Anlatmak gerekirse, annesi Gülizar Ana, Sivrialan dolaylarındaki Ayıpınar merasında koyun sağmaya giderken sancısı tutmuş, oracıkta dünyaya getirmiş Veysel’i. Göbeğini de kendisi kesmiş, bir çaputa sarıp yürüye yürüye köye dönmüştür.

Veysellere yörede “Şatıroğulları” derler. Babası “Karaca” lakaplı, Ahmet adında bir çiftçidir. Veysel’in dünyaya geldiği sıralar, çiçek hastalığı Sivas yöresini kasıp kavurmaktadır. Veysel’den önce, iki kız kardeşi çiçek yüzünden yaşamlarını yitirmiştir.

Yedi yaşına girdiği 1901’de Sivas’ta çiçek salgını yeniden yaygınlaşır; o da yakalanır bu hastalığa. O günleri şöyle anlatıyor: “Çiçeğe yatmadan evvel anam güzel bir entari dikmişti. Onu giyerek beni çok seven Muhsine kadına göstermeye gitmiştim. Beni sevdi. O gün çamurlu bir gündü, eve dönerken ayağım kayarak düştüm. Bir daha kalkamadım. Çiçeğe yakalanmıştım… Çiçek zorlu geldi. Sol gözüme çiçek beyi çıktı. Sağ gözüme de, solun zorundan olacak, perde indi. O gün bu gündür dünya başıma zindan.”

Bu düşmeden sonra Veysel’in belleğine bir de renk işler: Kırmızı. Düşerken büyük bir olasılıkla elinde sıyrık oluyor, kanıyor. Bunu eşi Gülizar Ana şöyle anlatıyor: “Bilinmez değilsin, renklerden yalnız kırmızıyı hatırladı. Gözleri gönlüne çevrilmeden önce, yani çiçek hastalığına yakalanmadan önce düşmüştü. Kan görmüştü. Kanın rengini hatırlardı yalnız. Kırmızıyı… Yeşili de elleriyle bulur ve severdi.”

Sağ gözünün görme şansı varmış, ışığı seçebiliyormuş bu gözüyle o sıralar. Yalnız yakınlardaki Akdağmağdeni’nde doktor varmış. Babasına “Çocuğu Akdağmadeni’ne götür, orada gözünü açacak bir doktor var” demişler. Sevinmiş babası.

Ne var ki, olumsuzluklar yakasını bırakmamış Veysel’in. “Bir gün inek sağarken babası yanına gelmiş. Veysel ansızın dönüverince; babasının elinde bulunan bir değneğin ucu öteki gözüne girivermiş. O göz de akıp gitmiş böylece.”

Ali adında bir ağabeyisi ve Elif adında bir kızkardeşi varmış Veysel’in. Tüm aile çok üzülmüş, günlerce gözyaşı dökmüş bu hale. Bundan böyle bacısı elinden tutarak gezdirmeye, dolaştırmaya başlar Veysel’i. Gittikçe içine kapanmaktadır Veysel. Emlek yöresi olarak adlandırılan Sivas’ın bu âşığı/ozanı bol diyarında, Veysel’in babası da şiire meraklı, tekkeyle içli-dışlı biriymiş. Veysel’in dertlerini birazcık da olsa unutacağı bir uğraş olsun diye bir saz verir eline. Halk ozanlarından da şiirler okuyup, ezberleterek avutmağa çalışırmış oğlunu. Ayrıca yöre ozanları da zaman zaman babası Şatıroğlu Ahmet’in evine uğrar, çalıp söylermiş. Merakla dinlermiş bunları Veysel. Komşuları Molla Hüseyin de sazını düzenler, kırılan tellerini takarmış.

İlk saz derslerini babasının arkadaşı olan Divriği’nin köylerinden Çamışıhlı Ali Ağa’dan (Âşık Alâ) almış. Kendini de iyice saza vermiş; usta malı şiirlerden çalıp söylemeye başlamış. Karanlık dünyasını aydınlatan ozanlar dünyasıyla Çamışıhlı Ali tanıştırıyor daha çok Veysel’i. Pir Sultan Abdal, Karaoğlan, Dertli, Rühsati gibi usta ozanların dünyalarıyla tanışıyor böylece.

“Âşık Veysel’in hayatında ikinci mühim değişiklik seferberlikte başlamıştır. Kardeşi Ali de cepheye gitmiş, küçük Veysel kırık telli sazıyla yalnız kalmıştır. Harp patladıktan sonra Veysel’in bütün arkadaşları, emsalleri cepheye koşuyorlar. Veysel bundan da mahrum…

Böylece münzevi olan ruhunda ikinci bir inziva da açılmıştır. Arkadaşsızlık acısı, sefalet, onu çok bedbin, umutsuz ve mahzun ediyor. Artık küçük bahçesindeki armut ağacının altında yatıp kalkmakta, geceleri ağaçların ta tepelerine çıkarak içindeki derdini göklere ve karanlıklara bırakmaktadır.”

O günlerini Aşık Veysel şöyle anlatır Enver Gökçe’ye;

“Eve girerim, yüzüm asık: anam babam halimi bilmez. Ben onlara derdimi, dokunmasın diye, açamam. Onlar benim kafa tuttuğumu zannederler, bense derdimi dökmekten çekinirim, öyle ki, sazdan bile farır gibi oldum.”

Bunda biraz Anadolu’da “erkek oğlan” olgusunun etkisi varsa, daha çok Veysel’in vatanseverliğinin, vatana olan borcunu ödeme duygusunun ağırlığı vardır. Sonradan şöyle dizeleştirir bunu:

“Ne yazık ki bana olmadı kısmet

Düşmanı denize dökerken millet

Felek kırdı kolumu, vermedi nöbet

Kılıç vurmak için düşman başına.

Bugünler müyesser olsaydı bana

Minnet etmez idim bir kaşık kana

Mukadder harici gelmez meydana

Neler geldi bu Veysel’in başına.”

Veysel’in annesi ve babası seferberlik sonlarına doğru “belki biz ölürüz ve kardeşi Veysel’e bakamaz” düşüncesiyle Veysel’i Esma adında, akrabalarından bir kızla evlendiriyorlar. Esma’dan bir kız, bir oğlu oluyor Veysel’in. Oğlan çocuğu daha on günlükken annesinin memesi ağzında kalarak ölüyor… Veysel’in acıları bununla da bitmiyor; aksilikler, talihsizlikler üst üste gelmeye başlıyor.1921’in 24 Şubat’ında annesi bir gün ondan onsekiz ay sonra da babası ölüyor. Bu arada bağ, bostan işleriyle uğraşıyor. Köye de bir çok âşık gelip gitmekte, Karacaoğlan’dan, Emrah’tan, Âşık Sıtkı, Âşık Veli gibi saz şairlerinden çalıp söylemektedirler. Köy odalarındaki bu âşık fasıllarından Veysel de geri kalmamaktadır.

Ağabeysi Ali’nin bir kız çocuğu daha olunca çocuklara ve işlere bakması için bir azap (hizmetkar) tutuyorlar. Bu hizmetkar ileride Veysel’in bağrında açılacak başka yaranın sebebi olacaktır. Bir gün Veysel hasta yatarken, kardeşi Ali de keven toplamakta iken, Veysel’in ilk eşi olan Esma’yı kandırarak kaçırıyor bu yanaşma. Veysel’in acılı yaşamına bir acı daha ekleniyor böylece.

Karısı bir başına bırakıp gittiğinde Veysel’in kucağında henüz altı aylık kızı varmış. İki yıl kucağında gezdirmiş Veysel onu, ne çare o da yaşamamış.

Bir şiirinde dile getirdiği gibi:

“Talih çile kadar sözü bir etmiş,

Her nereye gitsem gezer peşimde.”

Bin katmerli acılar silsilesi kısacası.

“O artık alemden, bu diyardan uzaklaşmak, göçmek isteyen bir ruh haleti içindedir.1928’de en iyi arkadaşı olan İbrahim ile Adana’ya gitmeye karar veriyorlar. Fakat Sivas’ın Karaçayır köyünde Deli Süleyman isminde birisi âşığı bu ilk seyahatinden vazgeçiriyor. Veysel’i dinleyelim:

“Bu adam, saz çalarım dinler, söze başlarım keser. Gideyim derim, ‘ah kivra, çoluk çocuk ağlaşıyor, gel gitme’ diye elime ayağıma düşer. Nihayet dayanamadım, gitmiyorum vesselam diye bu seyahatten vazgeçtim.”

Veysel’in köyünden ilk ayrılışı şöyledir: Zara’nın Barzan Baleni köyünden Kasım adında birisi Veysel’i köyüne götürerek iki üç ay beraber yaşıyorlar. Kendisini Adana’ya göndermeyen Deli Süleyman, Sivas’lı Kalaycı Hüseyin, Veysel’e yol arkadaşlığı ediyorlar. Dönüşte Veysel, Hafik’in Yalıncak köyüne ve Zara’nın Girit köyüne uğrayarak 9 liraya güzel bir saz alıyor; Sivas’tan Sivrialan’a dönerlerken arkadaşları bir “üç kağıtçı” grubuna yakalanarak bütün paralarını kaybediyorlar. Arkadaşları Veysel’in 9 lirasını da alarak kumara veriyorlar. Veysel bu hadiseden bir müddet sonra Hafik’in Karayaprak köyünden Gülizar adlı bir kadınla evleniyor.”

1931 yılında Sivas Lisesi edebiyat öğretmeni olan Ahmet Kutsi Tecer ve arkadaşları “Halk Şairlerini Koruma Derneği”ni kuruyorlar. Ve 5 Aralık 1931 tarihinde de üç gün süren Halk Şairleri Bayramı’nı düzenliyorlar. Böylece Veysel’in yaşamında önemli bir dönüm noktası işlemeye başlıyor. Denebilir ki, Veysel için A.Kutsi Tecer’le tanışması hayatında yeni bir başlangıcı işaretliyor.

1933’e kadar usta ozanlarından şiirlerinden çalıp söylüyor. Cumhuriyet’in onuncu yıldönümünde A. Kutsi Tecer’in direktifleriyle bütün halk ozanları cumhuriyet ve Gazi Mustafa Kemal üzerine şiirler düzmüşler. Bunlar arasında Veysel de var. Veysel’in günışığına çıkan ilk şiiri böylece “Atatürk’tür Türkiye’nin ihyası”… dizesiyle başlayan şiir oluyor. Bu şiirin gün yüzüne çıkışı, Veysel’in de köyünden dışarıya çıkması oluyor.

O zaman Sivrialan’ın bağlı olduğu Ağacakışla nahiyesi müdürü Ali Rıza Bey, Veysel’in bu destanını çok beğeniyor, “Ankara’ya gönderelim” diye istiyor. Veysel de “Ata’ya ben giderim” diye vefalı arkadaşı İbrahim ile yayan yola düşüyor. Karakışta yalınayak, başı kabak yola çıkan bu iki arı gönül, bu iki insan örneği, üç ay yol çiğneyerek Ankara’ya geliyorlar. Veysel Ankara’da konuksever tanıdıkların evlerinde kırkbeş gün misafir kalıyor. Destanı Atatürk’e getirmek hevesiyle geldiğini söylüyorsa da destanı Atatürk’e okumak kısmet olmuyor. Eşi Gülizar Ana: “Ata’ya gidemediğine bir, askere gidemediğine iki; yanardı ki o kadar olur…” diyor. Ancak, Hakimiyet-i Milliye (Ulus) basımevinde destanı gazeteye veriliyor. Destan gazetede üç gün boyunca yayınlanıyor. Bundan sonra da bütün yurdu dolaşmaya, dolaştığı yerlerde çalıp-söylemeye başlıyor, seviliyor, saygı görüyor.

O günleri şöyle anlatıyor: “Köyden çıktık. Yaya olarak Yozgat köylerinden Çorum-Çankırı köylerinden geçip üç ayda Ankara’ya gelebildik. Otele gitsek para yok. ‘Nere gidek? Nasıl Edek? ” diye düşünüyoruz. Dediler ki: “Burada Erzurumlu bir Paşa Dayı var. O adam misafirperverdir.” O zamanlar Dağardı diyorlardı, (şimdiki Atıf Bey Mahallesi) orada ev yaptırmış Paşa Dayı. Gittik oraya. Adamcağız hakikaten misafir etti. Birkaç gün kaldık o zaman, Ankara’da, şimdiki gibi kamyon filan yok. Bütün işler at arabalarıyla görülüyor. At arabaları olan, Hasan Efendi adında bir adamla tanıştık. O, bizi evine götürdü. Kırkbeş gün Hasan Efendi’nin evinde kaldık. Gideriz, gezeriz, geliriz; adam yemeğimizi, yatağımızı, herşeyimizi sağlar. Dedim ki: -‘Hasan Efendi biz buraya gezmek için gelmedik! Bizim bir destanımız var. Bunu, Gazi Mustafa Kemal’e duyurmak istiyoruz! Nasıl ederiz? Ne yaparız? ’

Dedi ki: -‘Vallahi ben böyle işlerle ilgili değilim. Burada bir milletvekili var. Adı Mustafa Bey, soyadını unuttum. Bu işi ona anlatmak gerek. Belki size o yardımcı olabilir.’

Gittik Mustafa Bey’e derdimizi anlattık. Öyle böyle bir destanımız var. Gazi Mustafa Kemal’e duyurmak istiyoruz. ‘Bize yardım et! ’ dedik.

Dedi ki: -‘Amaan! Şimdi şaire falan önem veren yok. Kıyıda köşede çalın çağırın. Geçin gidin! ’

-‘Yok öyle değil dedik. Biz destanımızı okuyacağız, Mustafa Kemal’e! ’

Milletvekili Mustafa Bey, ‘okuyun da bir dinleyeyim bakayım’ dedi. Okuduk dinledi. O zamanlar Ankara’da çıkan Hakimiyet-i Milliye Gazetesi’yle konuşacağını söyledi. ‘Yarın bana gelin! ’ dedi. Gittik. ‘Ben karışmam’ dedi. Sonunda kesti attı. Biz ordan döndük geldik. ‘Ne yapsak? ’ diye düşünüyoruz. Sonunda, ‘Matbaaya biz gidelim’ dedik. Saza, tel alıp takmak eski telleri yenilemek de gerekti. Ulus Meydanı’ndaki çarşıya, o zamanlar Karaoğlan Çarşısı diyorlardı. Saz teli almak için Karaoğlan Çarşısı’na yürüdük.

Ayağımızda çarık. Bacağımızda şal-şalvar, şal-ceket, belimizde kocaman bir kuşak.! Efendim polis geldi: -‘Girmeyin’ dedi. ‘Çarşıya girmek yasak! ’ Bizi tel alacağımız çarşıya sokmadı.

Polis: -‘Yasak diyoruz. Siz yasaktan anlamaz mısınız? Orası kalabalık. Kalabalığa girmeyin! ’ diye diretti.

-‘Peki girmeyelim’ dedik. Polisi güya salmış gibi yürümeye devam ettik. Adam geldi, arkadaşım İbrahim’e çıkıştı. –‘Kafadan gayri müsellah mısın? Girmeyin diyorum. Beynini patlatırım senin! ’ diye çıkıştı.

-‘Beyefendi biz dinlemiyoruz! Biz çarşıdan saz teli alacağız! ’ dedik. O zaman polis, İbrahim’e: -‘Tel alacaksan bu adamı bir yere oturt. Git telini al! ’ Neyse gitti İbrahim teli aldı geldi. Tel taktık. Ama sabahleyin çarşıdan da geçemiyoruz. Sonunda matbaayı bulduk.

-‘Ne istiyorsunuz? ’ dedi müdür.

-‘Bir destanımız var. Gazeteye vereceğiz! ’ dedik.

-‘Çalın bakayım; bir dinleyeyim! ’ dedi. Çaldık dinledi!

- ‘Ooo! Çok iyi’ dedi. ‘Çok güzel.’

Yazdılar. ‘Yarın gazetede çıkar’ dediler. ‘Gelin de gazete alın! ’ Orada bize telif hakkı olarak biraz da para verdiler. Sabahleyin gidip 5-6 gazete aldık. Çarşıya çıktık. Polisler:

- ‘Oooo! Âşık Veysel siz misiniz? Rahat edin efendim! Kahvelere girin! Oturun! ’ dediler. Bir iltifat başladı ki sormayın! Çarşıda bir zaman gezdik. Fakat yine Mustafa Kemal’den ses yok. Dedik: ‘Bu iş olmayacak.’ Amma Hakimiyet-i Milliye Gazetesi’nde destanımı üç gün birbiri üstüne yayınladılar. Mustafa Kemal’den yine ses çıkmadı. Köye dönmeye karar verdik. Fakat cebimizde yol paramız da yok. Ankara’da bir avukatla tanışmıştık.

Avukat: - ‘Ben belediye başkanına bir mektup yazayım. Belediye sizi köyünüze parasız gönderir! …’ dedi. Elimize bir mektup verdi. Belediyeye gittik. Orada bize dediler ki: - ‘Siz sanatkâr adamsınız. Nasıl geldinizse öyle gidersiniz! ’

Döndük avukata geldik. ‘Ne yaptınız? ’dedi. Anlattık. ‘Durun bir de valiye yazalım! ’ dedi. Valiye de dilekçe yazdı. Valiye dilekçemizi imzalayıp yine Belediyeye buyurdu. Belediyeye ilettik. Belediye bize: -‘Yok! ’ dedi. ‘Paramız yok! Sizi gönderemeyiz! ’ dedi.

Avukat içerledi ve kahretti: - ‘Gidin! İşinize gidin! ’ dedi. ‘Ankara Belediyesi’nin sizin için parası yokmuş; tükenmiş! ’ dedi. Acıdım avukata.

‘Nasıl edelim? Ne edelim? ’ derken bir de ‘Halkevi’ne uğrayalım bakalım. Belki oradan bir şey çıkar’ diye düşündük. Mustafa Kemal’e gidemiyok. Halkevine gidek. Bu defa, Halkevine, bizi kapıcılar bırakmıyor ki girelim. Orada dinelip duruyorduk.

İçeriden bir adam çıktı: -‘Ne geziyorsunuz burada? Ne yapıyorsunuz? ’ diye sordu.

-‘Halkevine gireceğiz ama bırakmıyorlar! ’ diye cevap verdik.

-‘Bırakın! bu adamlar, tanınmış adamlar! Âşık Veysel bu! ’ dedi.

O içeriden çıkan adam, bizi edebiyat şubesi müdürüne gönderdi. Orada: -‘Ooo! Buyurun! Buyurun! dediler. Halkevinde bazı milletvekilleri varmış. Şube müdürü onları çağırdı: -‘Gelin halk şairleri var, dinleyin.’ dedi.

Eski milletvekillerinden Necib Ali Bey: -‘Yahu dedi bunlar fakir adamlar. Bunlara bakalım. Bunlara birer kat elbise de yaptırmalı. Pazar günü de Halkevinde bir konser versinler! ’

Hakikaten bize, birer takım elbise aldılar. Biz de o Pazar günü Ankara Halkevi’nde bir konser verdik. Konserden sonra cebimize para da koydular. Ankara’dan köyümüze işte o parayla döndük.

Plağa okuduğu ilk türkü ise, Emlek yöresinin ünlü ozanlarından Âşık İzzeti’nin:

“Mecnunum, Leyla’mı gördüm

Bir kerrece baktı geçti.

Ne söyledi ne de sordum

Kaşlarını yıktı geçti

Soramadım bir çift sözü

Ay mıydı gün müydü, yüzü

Sandım ki zühre yıldızı

Şavkı beni yaktı geçti.

Ateşinden duramadım

Ben bu sırra eremedim

Seher vakti göremedim

Yıldız gibi aktı geçti.

Bilmem hangi burç yıldızı

Bu dertler yareler bizi

Gamzen oku bazı bazı

Yar sineme çaktı geçti..

İzzetî, bu ne hikmet iş

Uyur iken gördüm bir düş

Zülüflerin kement etmiş,

Yar bonuma taktı geçti.” şiiridir.

Köy Enstitüleri’nin kurulmasıyla birlikte, yine Ahmet Kutsi Tecer’in katkılarıyla, sırasıyla Arifiye, Hasanoğlan, Çifteler, Kastamonu, Yıldızeli ve Akpınar Köy Enstitüleri’nde saz öğretmenliği yapıyor. Bu okullarda Türkiye’nin kültür yaşamına damgasını vurmuş birçok aydın sanatçıyla tanışma olanağı buluyor, şiirini iyiden iyiye geliştiriyor.

1965 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisi, özel bir kanunla Âşık Veysel’e, “Anadilimize ve milli birliğimize yaptığı hizmetlerden ötürü” 500 lira aylık bağlanmıştır.

21 Mart 1973 günü, sabaha karşı saat 3.30’da doğduğu köy olan Sivrialan’da, şimdi adına müze olarak düzenlenen evde yaşama gözlerini yumdu.

Âşık Veysel’in yaşamını özetlemek gerekirse, Erdoğan Alkan’ın şu betimlemesi en güzel cümleleri oluşturur: “Kızılırmak soru işaretine benzer, Zara’dan doğar, Hafik ve Şarkışla’dan sonra Sivas topraklarını terkeder. Bir yay çizip Kayseri’yi, Nevşehir’i, Kırşehir’i, Ankara’yı ve Çorum’u sular, Samsun’un Bafra ilçesinde denize dökülür, Âşık Veysel’in yaşam öyküsü Kızılırmak gibidir. Bir ucu Bafra’dadır, bir ucu da Zara’da. Bafra’ya dek uzanan acılı bir yaşam Zara’nın doğusundaki Kızıldağ’ın gür sularıyla beslenip sona erer.”

 
ESERLERİ
En güzel şiirlerinden bazılarını ölümünden hemen önce yazdı. Şimdi Şarkışla’da her yıl adına bir şenlik yapılır. Türkçesi yalındır. Dili ustalıkla kullanır. Tekniği gösterişsiz ve nerdeyse kusursuzdur. Yaşama sevinciyle hüzün, iyimserlikle umutsuzluk şiirlerinde iç içedir. Doğa, toplumsal olaylar, din ve siyasete ince eleştiriler yönelttiği şiirleri de var. Şiirleri, Deyişler (1944) , Sazımdan Sesler (1950) , Dostlar Beni Hatırlasın (1970) isimi kitaplarında toplandı. Ölümünden sonra Bütün Şiirleri (1984) adıyla eserleri tekrar yayınl’andı.

Karacaoğlan 17.yy 

 

1606′ doğduğu, 1679′da ya da 1689′da öldüğü sanılmaktadır. Yaşamı üstüne kesin bilgi yoktur. Bugüne değin yapılan inceleme ve araştırmalara göre 17.yy’da yaşamıştır. Nereli olduğu üstüne değişik görüşler öne sürülmüştür. Bazıları Kozan Dağı yakınındaki Bahçe ilçesinin Varsak (Farsak) köyünde doğduğunu söylerler. Gaziantep’in Barak Türkmenleri de, Kilis’in Musabeyli bucağında yaşayan Çavuşlu Türkmenleri de onu kendi aşiretlerinden sayarlar. Bir başka söylentiye göre Kozan’a bağlı Feke ilçesinin Gökçe köyündendir. Batı Anadolu’da yaşayan Karakeçili aşireti onu kendinden sayar. Mersin’in Silifke, Mut, Gülnar ilçelerinin köylerinde, o yöreden olduğu ileri sürülür. Bir menkıbeye göre de Belgradlı olduğu söylenir. Bu kaynaklardan ve şiirlerinden edinilen bilgilerden çıkarılan, onun Çukurova’da doğup, yörenin Türkmen aşiretleri arasında yaşadığıdır.

Adı bazı kaynaklarda Simayil, kendi şiirlerinden bazısında ise Halil ve Hasan olarak geçer. Akşehirli Hoca Hamdi Efendi’nin anılarına göre Karacaoğlan yetim büyüdü. Çirkin bir kızla evlendirilmek, babası gibi ömür boyu askere alınmak korkusu ve o sıralarda Çukurova’da derebeyi olan Kazanoğulları ile arasının açılması sonucu genç yaşta gurbete çıktı. İki kız kardeşini de yanında götürdüğünü, Bursa’ya, hatta İstanbul’a gittiğini belirten şiirleri vardır. Yine bu şiirlerinden anlaşıldığına göre, Bursa’da ev bark sahibi oldu, evlat acısı gördü. Anadolu’nun çeşitli illerini gezdiği, Rumeli’ye geçtiği, Mısır ve Trablus’a gittiği de sanılıyor. Yaşamının büyük bir bölümünü Çukurova, Maraş, Gaziantep yörelerinde geçirdi.

Doğum yeri gibi, ölüm yeri de kesin olarak bilinmemektedir. Şiirlerinden, çok uzun yaşadığı anlaşılmaktadır. Hoca Hamdi Efendi’nin anılarına göre Maraş’taki Cezel Yaylası’nda doksan altı yaşında ölmüştür. En son bulgulara göre ise mezarının İçel’in Mut ilçesinin Çukur köyündeki Karacaoğlan Tepesi denilen yerde olduğu sanılmaktadır.

Karacaoğlan Osmanlı Devleti’nin iktisadi bunalımlar ve iç karışıklıklar içinde bulunduğu bir çağda yaşamıştır. Şiirinin kaynağını, doğup büyüdüğü göçebe toplumunun gelenekleri ve içinde yaşadığı, yurt edindiği doğa oluşturur. Güneydoğu Anadolu, Çukurova, Toroslar ve Gavurdağları yörelerinde yaşayan Türkmen aşiretlerinin yaşayış, duyuş ve düşünüş özellikleri, onun kişiliği ile birleşerek âşık edebiyatına yepyeni bir söyleyiş getirir. Anadolu halkının 17.yy’da çektiği acılar, göçebe yaşantısının yoklukları, çileleri, çaresizlikleri, şiirinde yer almaz.

Şiirlerindeki insana dönüklüğünün özünde belirgin olan tema doğa ve aşktır. Ayrılık, gurbet, sıla özlemi, ölüm ise şiirinin bu bütünselliği içinde beliren başka temalardır. Duygulanışlarını gerçekçi biçimde dile getirir. Düşündüklerini açık, anlaşılır bir dille ortaya koyar. Acı, ayrılık, ölüm temalarını işlediği şiirlerinde de bu özelliği göze çarpar. Düşten çok gerçeğe yaslanır. Çıkış noktası yaşanmışlıktır. Ona göre, kişi yaşadığı sürece yaşamdan alabileceklerini almalı, gönlünü dilediğince eğlendirmelidir. Yaşama sevincinin kaynağı güzele, sevgiliye ve doğaya olan tutkunluğudur. Güzelleri, yiğitleri över, dert ortağı bildiği dağlara seslenir. Lirik söyleyişinin özünde, halkının duyuş ve düşünüş özellikleri görülür.

Göçebe yaşamının vazgeçilmez bir parçası olan doğa, onun şirinin başlıca temalarından biridir. Yaşadığı, gezip gördüğü yörelerin doğasını görkemli bir biçimde dile getirir. Dost, kardeş bildiği, sevgilisiyle eş gördüğü, iç içe yaşadığı bu doğa, onun için sadece bir mekan olmaktan ötedir. Şiirinin başka önemli bir teması olan aşkın varoluşu, doğadaki benzetmelerle güzelleşir. Onunla yaşanan sevinç, onun getirdiği acı doğa ile paylaşılır. Sevgili, şiirinde doğanın ayrılmaz bir parçasıdır.

Şiirlerinde yer yer sıla özlemi ve ölüm temasına da rastlanır. Sevdiğinden, ilinden, obasından ayrı düşüşü özlemle dile getirir, yakınır. Ölüm de, ayrılık ve yoksullukla eş tuttuğu bir derttir.

Doğa temasının yanı sıra şirinin asıl odak noktasını oluşturan aşk/sevgili kavramını, âşık şiirinin geleneksel kalıpları dışında bir söyleyişle ele alır. Onun için sevgili, düşlenen, bin bir hayal ile var edilen, ulaşılmazlığın umutsuzluğuyla adına türküler yakılan bir varlık değildir; doğa ve insan ilişkileri içindedir. Onu, yaşamdan ve bu ilişkilerden soyutlamadan verir.

İlk kez onun şiirinde sevgililerin adları söylenir: Elif, Anşa, Zeynep, Hürü, Döndü, Döne, Esma, Emine, Hatice…Karacaoğlan bunların kimine bir pınar başında su doldururken, kimine helkeleri omuzunda suya giderken, kimine de yayık yayıp halı dokurken görüp vurulmuştur. Gönlü bir güzel ile eylenmez, bir kişiye bağlanmaz. Uçarılık, onun duygu dünyasının şiirsel söyleyişine yansıyan en belirgin yanıdır. Erotizm, şiirine sevmek ve sevişmek olgusuyla yansır. Kanlı-canlı sevgili, cinsellik motifleriyle daha da belirginleşir, şiirinde etkileyici bir biçimde yer eder. Onun sevgiye ve kadına bakış açısı, âşık şiirine yenilik getirir ve bu gelenek içinde etkileyici bir özellik taşır. Tanrı kavramı ve din teması şiirinde önemlice bir yer tutmasa bile, bu konudaki yaklaşımıyla da kendi şiir geleneğine yine değişik bir bakış açısı getirmiş ve sonraki kuşaklar üzerinde etkileyici yönlendirici olmuştur.

Karacaoğlan yaşadığı çağda yetişmiş başka saz şairlerinin tersine, dil ve ölçü bakımından Divan Edebiyatı’nın etkisinden uzak kalmıştır. Güneydoğu Anadolu insanının o çağdaki günlük konuşma diliyle yazmıştır. Kullandığı Arapça ve Farsça sözcüklerin sayısı azdır. Yöresel sözcükleri ise yoğun bir biçimde kullanır. Deyimler ve benzetmelerle halk şiirinde kendine özgü bir şiir evreni kurmuştur. Bu da onun şiirine ayrı bir renk katar. Bu sözcüklerin bir çoğunu halk dilinde yaşayan biçimiyle, söylenişlerini bozarak ya da anlamlarını değiştirerek kullanır.

Karacaoğlan, halk şiirinin geleneksel yarım uyak düzenini ve yer yer de redifi kullanmıştır. Hece ölçüsünün 11′li (6+5) ve 8′li (4+4) kalıplarıyla yazmıştır. Bazı şiirlerinde ölçü uygunluğunu sağlamak için hece düşmelerine başvurduğu da görülür. Mecaz ve mazmûnlara çokca başvurması, söyleyişini etkili kılan önemli öğelerdir.

Şiirsel söyleyişinin önemli bir özelliği de, halk şiiri türü olan mani söylemeye yakın oluşudur. Koşmalar, semailer, varsağılar ve türküler şiirleri arasında önemlice yer tutar. Bunların her birinde açık, anlaşılır bir biçimde, içli ve özlü bir söyleyiş birliği kurmuştur.

Pir Sultan Abdal, Âşık Garip, Köroğlu, Öksüz Dede, Kul Mehmet’ten etkilenmiş, şiirleriyle Âşık Ömer, Âşık Hasan, Âşık İsmail, Katibî, Kuloğlu, Gevheri gibi çağdaşı şairleri olduğu kadar 18.yy ve şairlerinden Dadaloğlu, Gündeşlioğlu, Beyoğlu, Deliboran’ı, 19.yy şairlerinden de Bayburtlu Zihni, Dertli, Seyranî, Zileli Talibî, Ruhsatî, Şem’î ve Yeşilabdal’ı etkilemiştir. Daha sonra da gerek Meşrutiyet, gerek Cumhuriyet dönemlerinde, halk edebiyatı geleneğinden yararlanan şairlerden R.T. Bölükbaşı, F.N. Çamlıbel, K.B. Çağlar, A.K. Tecer ve C. Külebi, Karacaoğlan’dan esinlenmişlerdir.

Şiirleri 1920′den beri araştırılan, derlenip yayımlanan Karacaoğlan’ın bugüne değin, yazılı kaynaklara beş yüzün üzerinde şiiri geçmiştir.

KÖROĞLU 

 

Koçyiğit, ünlü ozan Köroğlu, ünlü bir halk hikayesi, daha doğrusu halkın gönül süzgecinden yüzyıllar boyu süzülüp gelen bir halk romanıdır. Köroğlu Anadolu insanının kanında var olan coşku ve kahramanlık tutkusunu şahsında kişileştiren bir kahramandır. Ozan Köroğlu halk şiirindeki koçaklama şairlerine ortak olmuş bir şairdir. Devlet gözünde Eşkıya Köroğlu ise bir kanun kaçağı, devlete karşı gelmiş bir dağ adamıdır. Yol keser, kervan vuru. Babasının kör olmasına sebep olan Bolu Beyinin ordularını bozguna uğratır ve sık, sık Bolu’yu basa, şehrin altını üstüne getirir. Bu yaptıkları tabi ki örnek alınacak davranışlar değildir ama düzenin bu haksız gidişine, devlet makamlarında ki kişilerin halka yaptığı zulme karşı yapacak pek fazla şeyi de kalmamıştır. Bütün bu şartlara rağmen Bolu Dağları’ndaki gür sesi hiçbir zaman haksızlığa karşı hükmetmemiştir. Zaten böyle bir şey olsaydı bu günlere kadar yaşaması da mümkün olmazdı. Köroğlu’nun yaşadığı dönem devletin halkı; yöneticileri vasıtasıyla ezdiği, aldığı çifte vergilerle canından bezdirdiği dönemdir. Bu gidişe karşı Anadolu’nun çeşitli bölgelerinde Celali adı altında ayaklanmalar olmuş, devlet bunlarla savaşa dursun, halk iki taraf arasında sürekli bir eziyet halinde yaşamını sürdürmektedir. İşte bu son derece gergin ve tehlikeli ortam içinde bir kahraman çıkıyor, Bolu dağlarından kükrek bir sesle, Çamlıbelin eteklerinden ta Osmanlı sarayına kadar koçaklamalarıyla bütün haksızlıklara kafa tutuyor. Halk ise onun bu sevimli şövalye kimliğinde kendini buluyor ve onda avuntuya karışıyor. Köroğlu’nun halk tarafından sevilmesi belki de bundan dolayıdır.

Bolu Bey’i, at meraklısı bir beydir. Atçılıkta usta olan seyisi Yusuf’u güzel ve cins at aramak üzere civar köylere gönderir. Yusuf günlerce gezdikten sonra obanın birinde istediği gibi bir tay bulur.O tayı sahiplerinden satın alır, fakat tay görünüş olarak çirkin ve bakım- sızdır. Ama ileride mükemmel bir küheylan olacaktır. Yusuf bunu bildiğinden sevinerek geri döner. Bey bu çirkin ve sevimsiz tayı görünce kendisi ile alay edildiğini sanar ve Yusuf’un gözlerine mil çektirerek tayı da ona verip yanından kovar.Yusuf köye geldiğinde olup bitenleri oğluna anlatır ve oğlu da daha o günlerden Bolu Beyine karşı içinde durulmaz bir kin taşır.

Baba oğul, tayı terbiye etmeye başlarlar, yıllar geçer tay artık çok güzel bir küheylan olmuştur. Rüzgar gibi koşmakta, ceylan gibi sıçramakta, türlü savaş oyunları bilmektedir. Bu arada kör Yusuf ‘un oğlu Ruşen Ali de büyümüş, güçlü kuvvetli bir delikanlı olmuştur. Olmuştur da Bolu Beyine karşı gitgide kini artmaktadır. Bir gece Yusuf düşünde Hızır’ı görür. Hızır ona yapacağı işi söyler .Hızır’ın önerisiyle baba oğul yola çıkarlar. Bingöl dağlarındın gelecek üç sihirli köpükle hem gözleri açılacak hem de intikamını alması için gereken kuvvet ve gençlik onun olacaktır. Bunu bilen oğlu Ruşen Ali babasına haber vermeden köpükleri kendisi içer.Yusuf durumu öğrenince üzülür ama sonra kendi yerine oğlunun Bolu Beyinden öcünü alacağına sevinir. Bu sihirli köpükler Köroğlu’na sonsuz yaşama gücü, yiğitlik ve şairlik bağışlamıştır. Bir süre sonra Ruşen Alinin babası Yusuf oğluna öç almasını vasiyet ederek ölür.

Kör Yusuf’un oğlu Ruşen Ali dağa çıkar. Geleni geçeni soyarak ününü bütün bölgeye yayar. Artık o civardaki bütün kanun kaçakları ona katılmaktadır. Çamlıbelde bir kale yaptırarak, gelip geçen kervanlardan bac almaya başlar. Vermeyen kervanları soyar, üzerine gönderilen odunları bozguna uğratır.

Bir gün güzelliğini duyduğu Üsküdar Kasapbaşısı’nın oğlu Ayvazı kaçırır. Çamlıbel’e getirir, evlat edinir. Başka bir gün Bolu Beyi’nin kız kardeşi Döne Hanım’ı kaçırır, evlenirler. Aradan yıllar geçer Bolu’yu basar, her yeri yakıp yıkar ve Bolu Beyinden babasının öcünü alır. Bolu Beyi de cenkle başa çıkamadığı Köroğlu’na karşı çeşitli düzenler kurar ve bir defasında Ayvazı, bir defasında bir defasında da Köroğlunu yakalatıp zindanlara atar. Fakat her seferinde Köroğlu kurtulmayı başarır. Köroğlu ara sıra Gürcistan, Çin gibi uzak ülkelere de seferler düzenler ve yeni serüvenlere atılır. Bu arada başından büyük küçük bir çok olay geçer. Bu olaylar yıllar yılı halkın dillerinde destanlaşarak söylenir gider. Sonunda delikli demir ortaya çıkınca eski bahadırlık geleneği bozulur, dünyanın tadı kalmaz. Ve bir gün Köroğlu beylerine dağılmalarını söyler ve kırklara karışarak sır olur. İşte yıllar boyu halkın gönüllerinde yaşayan Köroğlu’nun söylencesi yine halk tarafından böyle yazılmıştır, böyle söylenir. Ve yaşlı bir çınar gibi devrilen Köroğlu’nun hikayesi böyle sona erer.

Selam edin ağlara beylere
Düşmana mert gibi durmalı imiş
Safımızda koç yiğitler var iken
Döğüşü, döğüşü ölmeli imiş, diyen Köroğlu Anadolu’da efsaneleşmiş sayılı kahramanlardan biri, devletin yönetimindeki yanlışlıklara karşı çekilmiş yalın bir kılıçtır.

Köroğlu efsanesi bir anlamda halkın çektiği acılara karşı yüksek sesle söyleyemediği duyguların ifadesidir. Halk güçsüzlülüğü ve ezilmişliğini Köroğlu efsanesinde dillendirmiş Köroğlu bir yaptıysa halk buna beş katarak efsaneleştirmiştir. Köroğlu’nun hikayesi halk dilinde nazım – nesir karışımı anlatılır. Duygusal konuşmalar ve kimi yerler türkü biçimde söylenir. Böyle yerler gelince hikayeci sazla kendi karakterlerindeki bestesiyle okur. Bu manzumelerin sanat yönü güçlü olup, edebiyatımızda benzeri az bulunur kahramanlık motifleriyle süslüdür. Eski çağların cenkleri yer, yer canlanır.,mert bir üslup ve anlatıma bürünür. Sazı düzgün, sesi kalın usta sanatçılarca okunup anlatıldığı zaman, yürekleri hoplatan bir sanat şaheseri olur.

Nesir bölümüne gelince…. Anlatanın ustalığına kalmıştır. Genel olarak bütün hikayelerde olduğu gibi cümleler kısa ve kesindir.

Köroğlu deyip de Ayvaz dememek olur mu hiç… Köroğlu bir gün bir gün Çamlıbel de savaş yorgunluğu çıkarıyordu. Aklına yeni ve yalnız başına atılacağı bir serüven geldi. Kalktı yerinden, gözünü İstanbul’a çevirdi, hayal meyal görünen sisli İstanbul tepelerinde bir şeyler arar gibiydi. Vaktiyle duyduğu üzere Üsküdar da bulunan bir kasapbaşının dünyalar güzeli bir oğlu vardı. O an kararını verdi Köroğlu, atladı Kırata ver elini İstanbul, sora, sora buldu Kasapbaşını, Kasapbaşı koyun tüccarı ya, yalandan bir sürü alacağını söyledi. Kasapbaşı oğlunu Köroğlu’nun yanına kattı, götürüp sürüyü göstermesi için derken Köroğlu bir punduna getirip Ayvazı attı terkisine ve Kıratına başını Çamlıbel yönüne çevirdi. Ayvaz yol boyunca ağladı ama geçen günler, onu Köroğlu’na yakınlaştırdı. Artık Ayvaz Köroğlu’nun oğluydu.
Köroğlu Ayvazı öylesine seviyordu ki şiirlerinin en güzellerinde onu anlattı, onu yetiştirdi, büyüttü, koçaklarının arasına kattı.

Yataktan kalkmış bir aslan
Gelir horlayı, horlayı
Buluttan çıkmış ay gibi
Gelir parlayı, parlayı

Döne seyreyle Ayvazı
Sim bilekli o zorbazı
Cılbatmış Kara Katbazı
Gelir gürleyi gürleyi

Döne Ayvaz bunun adı
Geldi bu meydanın tadı
Köroğlu’nun bir evladı
Gelir zorlayı, zorlayı

Köroğlu’nun hayatı, araştırmacılar arasında, bu gün de tartışma konusu olup gitmektedir. Kimi, on altıncı, on yedinci yüzyıllarda Bolu Dağları’nda yaşayan halkın sevgisini kazanmış bir ozan, bir yiğit Celali der, kimi de onu Selçuklular devrinde Horasan’dan Anadolu’ya gelerek zalim Bolu Beyi’nden halkı koruyan bir kahraman olarak tanıtır. İşin bu yönüyle tarihçiler uğraşa dursun, asıl önemli olanı Köroğlu’nun Anadolu kültür mozaği içindeki sanatı, yiğit kişiliği ve savaşlardaki hüneridir. Köroğlu’nu öteki destan kahramanlarından ayıran en önemli özelliği ise atının terkisinde taşıdığı sazıdır.
Bir çok savaş kahramanı etrafındaki ozanların dile getirmesine rağmen, Köroğlu kendi destanını kendisi dile getirmiştir. Saz şairleri de Köroğlu’nun etkisinde oldukça kalmışlar onu mesleğin piri saymışlardır.

Köroğlu halk musikisinde de bir bestenin adı, bağlama üzerinde de başlı başına bir tavrın isimlendirilişidir. Anadolu’da yiğitleme, koçaklama gibi kahramanlık türkülerinin bir çok Anadolu ozanı yürümüş, Köroğlu’nu bu günlere kadar bütün canlılığı ile yaşatmışlardır. Bu tarz ozanların arasında Dadaloğlu’nda da Köroğlu geleneğinin kuvvetle yaşadığı görülmüştür. Dadaloğlu gerek ruh, gerekse sanat bakımından Köroğlu geleneğinin son temsilcisidir.

Bir başka sava göre de Köroğlu halkın kendi belleğinde yarattığı bir hayal kahramanıdır. Bütün bu söylemlere rağmen Köroğlu halk tarafından öyle benimsenmiştir ki sonunda bir Köroğlu geleneği bu günlere kadar gelmiştir. Köroğlu, halkın gözünde mert bir insan, çetin bir bahadırdır. Zalimlere karşı amansız, yoksullara karşı koruyucu ve şefkatlidir. Halkı ezen derebeylerini karşısına alıp, onlarla savaşan, sevimli bir kahramandır.

Bu bakımdan, halk hikayelerinin başında gelir. Halk Köroğlu’nu gerçekte yaşamış bir kişi olarak kabul eder ve yaşasa da yaşamasa da onu canlı bir anı gibi içinde saklar.bu nedenle hayatın her devresinde ona yer verir. Öyle ki: yakın çağın saz aşıklarından bir ozan, son nefesinde oğluna “Oğul, hele üstüme bir Köroğlu oku da öyle öleyim” demiş ve yorganı başına çekmiştir.

Köroğlu her ne kadar yiğit bir koçak ise de, hiç yenilmemiş bir bahadır değildir. Halk arasında anlatılan bir hikayeye göre, Köroğlu Gürcistan üzerinde sefere giderken yolu üzerine çıkan Kars’ın Kiziroğlu köyünde konaklamıştır. Bu köyün beyi ise Kiziroğlu Mustafa Bey isimli bir yiğittir. Köroğlu’yla karşılaşmışlar, aralarındaki konuşma atışmaya, buradan da ileri geri konuşmalar neticesinde kavgaya dönüşmüş ve köy meydanında yapılan döğüş neticesinde Kiziroğlu Mustafa Bey Köroğlu’nu yenmiş. Köroğlu aldığı yenilginin neticesinde çadırına dönmüş ve sazı eline alıp Kiziroğlu’nun karısına anlatmaya başlamış,

Bir hışımla geldi geçti (peh peh peh peh)
Kiziroğlu Mustafa Bey (hey, hey, hey)
Bu dağları deldi geçti (Ağam kim, paşam kim,nigar kim, hanım kim)
Kiziroğlu Mustafa Bey

Bir atı var alapaça
Fırsat vermez Kırat kaça
Az kaldı ortamdan biçe
Kiziroğlu Mustafa Bey
v
Hay edende haya teper
Huy edende huya teper
Köroğlu’nu suya teper
Kiziroğlu Mustafa Bey

Köroğlu aldığı yenilgi sonrası, Kiziroğlu’nu çadırında karısına böyle anlatmış. O sırada çadırın dışında Köroğlu’nu dinleyen Kiziroğlu da yendiği kadar yenilgiyi de böylesine doğru bir şekilde şiirleştiren Köroğlu’nun yanına gelip, Köroğlu’yla barışmış.

17 Kas

ÖLÜ

Hangi mahallede imam yok,
Ben orada öleceğim.
Kimse görmesin ne kadar güzel,
Ayaklarım, saçlarım ve her şeyim.

Ölüler namına, azade ve temiz,
Meçhul denizlerde balık;
Müslüman değil miyim, haşa,
Fakat istemiyorum, kalabalık.

Beyaz kefenler giydirmesinler,
Sızlamasın karanlığım havada.
Omuzlardan omuzlara geçerken sallanmayayım,
Ki bütün azalarım hülyada.

Hiçbir dua yerine getiremez,
Benim kainatlardan uzaklığımı.
Yıkamasınlar vücudumu, yıkamasınlar,
Çılgınca seviyorum sıcaklığımı…


Fazıl Hüsnü DAĞLARCA.
17 Kas

ELDE DEMİR ASA YOLA ÇIKMALI

ELDE DEMİR ASA YOLA ÇIKMALI

Yüreğimi yakan kutsal çilenin,

Közlerinde yitirmişim uykuyu,

Acıyla kıvranan nice mazlumun,

Gözlerinde yitirmişim uykuyu.

 

Kurşuna dizilen dindaşlarımın,

Zincire vurulan gardaşlarımın,

Sellerle yarışan gözyaşlarımın,

İzlerinde yitirmişim uykuyu.

 

Gözümde hükmü yok dünya mülkünün,

Tek sultanı kaldı gönül köşkünün,

Can u baş koyduğum nazlı ülkünün,

Dizlerinde yitirmişim uykuyu.

 

Bir yar gibi özlüyorum sabahı,

El tetikte gözlüyorum sabahı,

Can yoldaşım oldu sabır silahı,

Gezlerinde yitirmişim uykuyu.

 

Zafere bağlanan has ümitlerin,

Cihad meydanında koç yiğitlerin,

Hakk’a can verirken gül şehitlerin,

Nazarında yitirmişim uykuyu.

 

Rahmet kapım oldu tek kıblegahım,

Lütfunla son bulsun asırlık ahım,

İman ver,sabır ver,güç ver Allah’ım!

Sözlerinde yitirmişim uykuyu.

 

“Zannetmeyin usandım ben,bıktım ben”,

İmanımla korkuları yıktım ben,

Elde demir asa yola çıktım ben,

Tozlarında yitirmişim uykuyu,

Şükür,dize getirmişim korkuyu…

Bestami YAZGAN

17 Kas

BİR BAYRAK RÜZGAR BEKLİYOR!

 

 

Şehitler tepesi boş değil,

Biri var bekliyor.

Ve bir göğüs, nefes almak için;

Rüzğar bekliyor.

Türbesi yakışmış bu kutlu tepeye;

Yattığı toprak belli,

Tuttuğu bayrak belli,

Kim demiş meçhul asker diye?

Destanını yapmış,kasideye kanmış.

Bir el ki;ahretten uzanmış,

Edeple gelip birer birer öpsün diye faniler!

Öpelim temizse dudaklarımız,

Fakat basmasın toprağa temiz değilse ayaklarımız.

Rüzğarını kesmesin gövdeler

Sesinden yüksek çıkmasın nutuklar,kasideler.

Geri gitsin alkışlar geri,

Geri gitsin ellerin yapma çiçekleri!

Ona oğullardan,analardan dilekler yeter,

Yazın sarı,kışın beyaz çiçekler yeter! Söyledi söyleyenler demin,

Gel süngülü yiğit alkışlasınlar

Şimdi sen söyle söz senin.

Şehitler tepesi boş değil,

Toprağını kahramanlar bekliyor! Ve bir bayrak dalgalanmak için;

Rüzğar bekliyor!

Destanı öksüz ,sükutu derin meçhul askerin;

Türbesi yakışmış bu kutlu tepeye

Yattığı toprak belli,

Tuttuğu bayrak belli,

Kim demiş meçhul asker diye?…

 

ARİF NİHAT ASYA

17 Kas

YATAK BAYRAM OLSA

Cinsel hayatınızın monotonlaşmasından dertliyseniz H2 imdadınıza yetişiyor. Birbirinden etkili 17 temel başlıkta topladığı süper önerilerle hem kendinizi hem de partnerinizi muhteşem bir deneyime hazırlayabilir ve cosmoturk’deki arkadaşların derlediği bu ip uçlarıyla yepyeni bir hayatın kapılarını aralayabilirsiniz.

 

ELLERİNİZİ KULLANMAYIN
"Seks sırasında ellerinizi kullanmadığınız zaman, yaratıcılığınızı zorlayıp, başka vücut kısımlarınızı kullanarak birbirinize zevk verme yollarını ararsınız" diyor seks terapisti Joy Davidson. Örneğin, göğüslerinizi göğsüne değdirin, saçlarınızla hassas bölgelerini okşayın, sakal tıraşı olmadan teninize dokumasını isteyin.

DİL DANSI EDİN
Öpüşürken, dilini emerek ağzınıza yavaşça alın. Klasik öpüşmenin bu çeşidi, bacaklarının arasına zevk dalgaları gönderecektir. "Öpüşürken genelde erkekler orta derecede sertliği tercih ederler. Bu şekilde öpüşmek ne çok hafif ne de serttir, yani tam onların istediği gibidir" diyor seksolog Logan Levkoff ve ekliyor: "Daha da fazlası, bu hareket ağzınızı başka nerelerde kullanabileceğinizi hayal etmesine yol açar.

SEKSİ GÖRÜNMEKTEN ÇEKİNMEYİN
Şunu bilin: Bir kadının seksi vücuduna bakmak, erkeğin aklını başından alır. O yüzden yatak odanızın ısısını yükseltmek istiyorsanız, soyunup giyinirken sizi seyretmesine izin verin. Bir diğer tüyo da, sevişirken ışıkları açık tutmanız. "Erkeklerin büyük çoğunluğu ışıklar açıkken sevişmeyi tercih eder, çünkü bu onlara sizi rahatça seyretme olanağı verir.

İNCİ KOLYEYİ HİSSEDİN
Bir inci kolyeyi, önce aromatik yağ sürdüğünüz elinize alın, sonra karın ve göğüs bölgesinde dolaştırın, son olarak hassas bölgelerine yuvarlayın. İncilerin yumuşaklığı, cildinde hafif bir gıdıklanma hissi yaratacaktır. "İnci sıcaklığı muhafaza edem bir cisimdir. Onlarla cildine ne kadar çok dokunursanız, o kadar çok ısınıp sıcaklık hissi verir" diyor "The Great Lover Playbook" (İyi Sevgilinin Oyun Kitabı) adlı kitabın yazarı Lou Paget.

ZEVK YASTIĞI KULLANIN
İki adet ufak yastık alıp, onları belinizin altına yerleştirin. Sevgilinizle misyoner pozisyonunda sevişin. Yastıklar vajinanızı yükselttiği için seks sırasında daha rahat olursunuz. Bu açıda sevgilinizin vücudu, klitorisinizle daha fazla temas edeceği için, orgazma daha çabuk ulaşırsınız.

ÇILGIN SEKSİ DENEYİN
Yavaş yavaş rutine girdiğinizi hissettiğinizde, tabu yerlerde seks yapmak, seks oyuncaklarıyla tanışmak veya farklı fanteziler denemek aşkınıza kaybettiğiniz heyecanı geri getirecektir. Erkekler yeniliklerden daima hoşlanırlar. Konforlu bölgenizden çıkmak zor olsa da, arada sırada yeni hisler denemelisiniz. Yaramazlık iştahını kabartmak istiyorsanız, rutin seksinize yenilikler getirebilirsiniz. Örneğin göğüslerinize bal sürebilirsiniz

ARZUNUZU HİSSETTİRİN
Misyoner pozisyonu sırasında ve sevgilinizi orgazma yakın hissettiğiniz anda, ellerinizle kalçasını tutarak, daha fazla kendinize doğru çekin. Bu hareket, onu deliler gibi arzuladığınızı gösterir. Olayı yaşadığınızın, onun kadar kendi zevkinizi de arttırmaya çalıştığınızın bir göstergesidir.

HAREKETLERİ DEĞİŞTİRİN
Klasik ileri geri hareketleri yapmak yerine, dairesel hareketleri deneyin. Bu hareketler, ilerigeri hareketlerden çok daha şehvet doludur.

YATAKTA NE İSTEDİĞİNİZİ ANLATIN
Erkeğiniz vücudunuzun bütün sıcak noktalarını keşfetmiş olsa da, sevdiğiniz bazı haraketleri es geçiyorsa, doyumsuzluğa uğramanız doğal. Kimi uzun öpüşmelerden hoşlanır, kimi yastık oyunlarından, kimi ise belli bir yerine dokunulmasından. Beğendiğiniz şey ne olursa olsun, onu istediğiniz kadar elde edemediğinizde, mutsuz, hatta sinirli ve gergin olabilirsiniz. İsteklerinizi uygun bir dille ifade etmenin bir yolunu bulmalısınız. Kulağına uygun bir tonla isteğinizi fısıldamak kolay bir çözüm olabilir. "Bu davranışla erotik ilgisini belli bir konuya çekmiş olursunuz, ama bunda bir tehlike yok. Çünkü o anda tek isteği, konsantre olduğu tek konu, sizi mutlu etmektir. Sorunlarınızı sıcağı sıcağına konuşmanızda yarar var; çünkü tepkinizi anında görebilir ve bu libidosunu daha da arttırır" diyor "52 Invitations to Great Seks" (Mükemmel Bir Sekse 52 Davet) adlı kitabında yazar Laura Corn.

YÜZÜNÜZÜ ONA DÖNÜN
Bu, köpek pozisyonun bir alternatifi olabilir. Sevgiliniz sırt üstü yatarken, yüzünüz ona dönük şekilde üzerine çıkın. Derinlik ve hız kontrolü tamamen elinizdedir, yani kendi zevkiniz için sevgilinizi kullanmış olursunuz (ki erkekler buna bayılır). Üstelik, gözlerinin önünde göğüslerinizin olması onu görsel anlamda daha fazla uyaracaktır.

ELLERİNİZİ DEĞİŞTİREREK KULLANIN
Cinsel organına ellerinizi peş peşe değiştirerek dokunmanız sevgilinize inanılmaz hisler yaşatır. Arkasında kalarak, onun mastürbasyon yaparken kullandığı açıyı elde etmesini de sağlayabilirsiniz.

ÖNSEVİŞMEYİ UZATIN
Önsevişmeyi atlamak veya onu aceleye getirmek birçok kültürde kabul edilmez bir davranış. Cinsellik uzmanı Amy Sueyoshi bu tezi desteklemekle kalmıyor, cinsel davranışların yatağa girmeden çok daha önce başlaması gerektiğini anlatıyor: "Seks sırf yatağın içinde düşünülmemeli. Gerçek bir sevgili, ilişkiye girmeden önce de partnerini zevkin doruklarına ulaştırabilir." Bu konuda Koreli kadınlar usta sayılabilir: "Okurlarımız sevgililerinin gözlerini eşarpla bağlayıp, vücutlarında ipek bir eşarp dolaştırarak onları uyardıklarını anlatıyorlar. Pelvis bölgesine ve testislere özel bir ilgi gösteriyorlar. Özellikle testislerin ipek eşarpla okşanması erkeklere inanılmaz bir zevk verir" diyor Kore Cosmopolitan’ının editörü KyungHae Yoon.
Önsevişmeyi kısa tutarsanız, seks doyurucu, ama çabuk biten bir akşam yemeğine benzer. Buna karşın, önsevişme yöntemlerinizi çeşitlendirirseniz, cinsel hayatınız gece boyunca süren bir partiye benzeyebilir.

Kama Sutra’da, önsevişme geniş bir yer tutar. Öpüşme, okşama ve oral seks en ince detaylarına kadar anlatılır. Sevgilinizden G noktanızı parmağıyla baskı uygulayarak uyarmasını isteyin. Daha fazla zevk için, klitorisinizi de diliyle uyarabilir. İlişkiye orgazm olduktan sonra girerseniz, ilişki sırasındaki orgazmınız daha şiddetli olabilir, çünkü hassas noktalarınız önceden ‘ısıtılmış’ olur.

SEVİŞMELERİNİZ DAHA ROMANTİK OLSUN
Duygu dolu, romantik bir dekorda aşkın bambaşka olduğunu bilmelisiniz. İlk önce telefonların fişini çekin, kimse sizi rahatsız etmesin. Ortamı fazla değil, ama loş bir ışıkla aydınlatın ki, göz teması kurmak mümkün olsun. Birbirinizin gözlerine bakabilmek, sevişme sırasında birbirinize daha yakın hissetmenize yol açar. Tatmin edici bir cinsellik yaşamak istiyorsanız, zaman faktörünü de göz önünde bulundurmalısınız. "Seks aceleye gelmez, öpüşmeye, birbirinize dokunmaya zamanınız olmalı. Birbirinize süper yakın hissetmek istiyorsanız, elleriniz daima partnerinizin vücudunda olmalı, onunkiler de sizinkinde. "Sürekli temas halinde olmak aranızda özel bir elektriğin oluşmasına yol açar" diyor "Sex Talk" (Seks Sohbeti) adlı kitabın yazarı Aline P. Zoldbrod .

SICAK BİR SEKS İÇİN…
Bazen seks masaja benzer: Sırt üstü uzanırsınız ve hizmet ayağınıza gelir. "Önemli olan, kendinizi tamamen serbest bırakmanızdır" diyor "The Hot Guide to Safer Sex" (Daha Güvenilir Bir Seks İçin Sıcak Bir Rehber) adlı kitabında yazar Yvonne K. Fullbright. Yatağa uzandığınız anda, kafanızdaki bütün düşünceleri silin, sadece zevk almaya konsantre olun. Tamamen rahatladıktan sonra, zevki her hücrenizde hissetmeyi başaracaksınız.

YALNIZKEN DE ORGAZMA ULAŞIN
"Everything You Know About Love and Sex Is Wrong" (Aşk ve Seks Hakkında Bütün Bildikleriniz Yanlış) adlı kitabında yazar psikolog Pepper Schwarthz bir gerçeğin altını çiziyor: "Kadınlar orgazma ulaşmayı sonradan öğrenirler. Nasıl mı? Mastürbasyon yaparak!" İlk önce sıcak bir banyo yapın. Aklınıza erotik fanteziler getirin. Klitorisinizi bulun, yuvarlak hareketlerle masaj yapın. Orgazmı bir hedef olarak kafanızda belirlemeyin, ona ulaşana kadar yaşanan zevki almaya çalışın. "Vajina kaslarınızın gerginleştiğini, klitorisin daha hassas bir hale geldiğini göreceksiniz. Bu, orgazmın yaklaştığını gösterir" diyor Schwartz. Bu hissi daha yoğun yaşamak için derin nefes alın ve kendinize dokunmaya devam edin.

FANTEZİLERİLERİNİ HAYATA GEÇİRİN
Her erkek fantezi kurar ve bunları gerçekleştirmek ister. Siz neden yaratıcılığınızı ortaya koymuyorsunuz? Sizi memnun etmek için elinden geleni yapacağını eminiz. En derin seks arzularınızı partnerinize anlatmaktan çekinmeyin, göreceksiniz aldığınız zevk ikiye katlanacak.

BACAKLARINIZLA ONU KAVRAYIN
Sırt üstü uzanın. Bacaklarınızı dizinizden kırın, öyle ki sağ bacağınız sol kalçasında, sol bacağınız sağ kalçasında olsun. Bacaklarınızı bu şekilde kırdığınız ve ona doladığınız için, onu çok daha iyi hissedeceksiniz.

17 Kas

ARAZ

ARAZ

"Yalnızım çünkü sen varsın"

"gel" desen gelirdim
gittiğin uzakta bendim
dağ gibi bir ihanetten düştüm
bu kendime son gelişim

ölümbaz öpüşler kusuyorum ceplerime
kendimi suçüstü yakalıyorum
ve kentsizliğimin isimsizliğini
Araz´a uyak düşüyorum
gözlerime senden düşler sürüyorum
ıslak bileklerim kan bayramına yatıyor
bana en büyük tehdit yine ben oluyorum
sonra bir durağa yaslanıyorum
sonra bir kente
ve sen gidiyorsun
ben kanıyorum
diyorlar ki "kendini dinleme hiçbir şey söylemiyorsun"
oysa "gel" desen gelirdim biliyorsun

yorgun Haliç´e biraz inat
biraz ihanet bırakıyorum
ellerinden bir tedirginliği bir tehdidi avuçluyorum
aklıma düşüyorsun
düşüyorum
düşünce
üşüyorum
azgın hüzünlerle körlüğüme göçüyorum
ayrılığın saati kaç geçiyor bilmiyorum
yalanlarımla bir hiçlikteyim
beni içinden kaç

bu kentte her yağmur kendini ağlar
aklıma düşsen yalnızlık oluyorum
ağzımdaki uykudan öpmüyorsun nicedir
nerde kimi üşüyorsun
artık kendini yakan bir ateşim
kendimize birbirimizden düşler yapamıyoruz
şimdi boş duraklara yaslanıyorum
boş kentlere
oysa "gel" desen gelecektim

gün düşlerime dönüşlerimde
bakışın içiyor beni gözlerimden
gövdemi düşürüyorum güz yavrusu duraklara
uzaklığına uzanıyorum
sevdiğin sonbahar geçiyor üstümden
ama artık hiçbir göğü içmiyorsun dudaklarımdan
yıkılıyorum şarkılara
"kimseler biliyor"
yalnızlık dostumdu
şimdi korkum oluyor
oysa "gel" desen gelecektim

artık her şey kımıltısız bir geceye dönüşüyor
güz artığı saçlarımda oynaşan sensizlik
göz karana yenik düşüyor en korkak yanlarımdan
kendimi yitirdikçe sana gidiyorum
göbek çukurumda sobelere karanlık uyutuyorum
düş satıcısı ispiyoncu bir ihtiyarın insafına kalıyorum
uysal yalnızlıklar satın alıyorum
gülüşümle ödeyerek
ve içimde yalancı bir katil taşıyorum
yeni utançlar biriktiriyorum eski günahlarıma
cüzamlı ruhlar cehennemine gidiyorum ben
kirli sözlerimi temize çekme
oysa "gel" desen gelecektim

gözlerim ihanete ihbar taşıyor
kuşkulu bir cinayeti fısıldıyor kaşlarına
sözü namluna sürmelisin şimdi
en yaralı yanımdan vurmalısın beni
çünkü uçmak düşmeyi göze almaktır

avlunda bıraktığım az kullanılmış intiharları deniyorum
ne vakit nikotinli ellerinden yola çıksam
susuşuna kan döküyor gözlerim
sen gözüne çiğ kaçtı sanıyorsun
oysa bilmelisin Araz´ım
kimsenin içi görünmez
ve hiç bulamadıklarını
asla yitiremezsin
bak şimdi aramızda sessiz kalıyor
söylenecek bütün sözler

her sabah akşam oluyorsun
alnından ellerine damlıyorsun
yüzündeki yağmurla iniyorsun kente
içine dert oluyorsun kentin
dışına yağmur
yüreğinde dağılıyor kristal şehirler
duvarların kan öksürüyor
ve sen
başkalarının gözlerini
yüzümde aramamayı öğreniyorsun
beni bir durağa yaslıyorsun
beni bir kente
gidiyorsun
oysa "gel" desen gelecektim

susmak en inatçısı olmaktır yalnızlığın
en susmakta neydi öyle
sen en dinlerken
biliyorum Araz´ım
insan kendini bulmamalı, hep aramalı
gittiğin yerden başlıyorum öyleyse
gece cinnetlerimi de alıp yanıma

denize bakmayı bilmeyenler
bir gün mutlaka boğulur
işte bundandır gözlerinden kaçışlarım

siz hiç yar saçının bir telinden kendinize gurbet yaptınız mı

ben şimdi gurbetim
içimde taşıyorum
heba olsa da senlerce yılım
oysa "gel" desen gelecektim

ömrümden düşürdüğüm sol anahtarlarına takılıyorum hep
ve hayat yüklü kamyonlar geçiyor üstümden
şairler ölüdür derler
inanmıyorum

en karanlık ceketimi giyiyordum
ışığa kördüm çünkü
şimdi ise güneşe ilerliyorum
dirilmek için

kimliği paslanıyor eski bir anarşistin
gecenin kör gözünden utanıyorum
hadi bana en militan kelimelerle saldır
batır içime cümlelerini
beyhude bir dehşet bırak
hak ediyorum

gizlilikten ölmek üzere olan bir akrep sızıyor içime
can kaybından ölüyorum
cenazemde namaz kılacağım
zan altındayım
yalanıma inanıyorum

yorgun söylentiler kanıyor solgun yaralarımdan
kırılır mı bilmem hüznümde taşıdığım kin
kinim kendime
susuşum sana
küsüşüm tüm dünyaya

üstü kalsın ihanetimin
"gel" desen gelecektim

yine bir tren geçiyor içimden
sen kesiliyorum gülüşümün karşılığı
saçların bir rüzgarın öyküsünü taşıyor
görmüyorum söylemiyorsun kırılıyorum
hiçliğimin etleri yolunuyor şizofrenik bir gecede
sana bir öykü çıkarıyorum ağzımdan
süsle beni ey aşk
geçtiğin yerleri öpüyorum

yarısı yanık bir aşkın küllerini taşıyorum
dişlerindeki nikotin tadı terkimde
sirenler ve ateş hatları içip
sesini peydahlıyorum kendimden ve kentimden
ıslak ceplerimi buluyorum el yordamıyla
yasadışıyım
tutukla beni gözlerimden

kalemim bitti yitirdi şiirini şuur
öldü kanımdaki mürekkep balığı
solumdaki sise intihar etti intiharlar
bir aşkı kaça katlayabilirdi ki ezik bir yürek
yaşamak için geç bir zaman
ölmek için ise erken

çok davullu bir senfoni sürçüyor
dikiş tutmaz ayrılığımda
kirpiğinden yapılma bir darağacına
geceyi asıyorum
yoksun
bu yağmurlar ıslatmıyor beni
bir durağa yaslanıyorum sensiz
gidişinin en sessiz harfinden yırtılıyorum
"gel" desen gelecektim oysa

kulaklarımdan bordo denizler dökülüyor
şimdi herkes biraz sen biraz acı
göğsümde bir vagon
gizli sözler batıyor
fırtınalar çıkıyor üstüme

şakağımda
intihar acemisi bir şairin
delilik provaları
arkandan uluyan kapılardan
söküyorum kokunu
yokluğunu kokluyorum
yokluğunu yokluyorum

çöz gözlerimi senden hadi
ücranda yak bakışımı
gözlerine bekçi sevdam
dünden ve senden kalmayım

içine her düşen
kendi keşfi sanıyor seni
oysa sen
melekleri bile kıskandıracak kadar kendinsin
ve kendini acıtmak istiyorsun
ama güller kendine batamaz
bilmiyor musun
"gel" mi diyorsun

herkes kendi gördüğüne bakar
peki hayatın rüzgarında kime yelkeniz
kıpırdamadan duramayız bir aşk boyu
hadi en kanadığımız yerden susalım
"gel" desen gelirdim
"git" dedin ve gittin

Aşka…
Rüzgara…
Ayrılığa…
Zamana…

eyvallah..

 

 Kahraman TAZEOĞLU

 

17 Kas

Bir Kadın Tanımak…

Bir Kadın Tanımak…

 

Yürekleriyle Konuşan, Gözleriyle Gülen Kadınlar

Bütün gel-gitleri, kaprisleri, küçük şımarıklıkları, korkuları, şaşkınlıkları, hercailikleri, hayal kırıklıkları, aşkları, terk edilişleri, başarıları, başarısızlıkları, kurnazlıkları, saflıkları, çocuk ağızları, şirinlikleri, küçük yalanları, büyük itirafları, kocaman yürekleri ile kendi olmaya çalışan kadınları tanımak…

Bir kadını sevmekle baslar her şey ama, bir kadını tanımakla varılır hayatın sırrına. Bir kadını tanımaya soyunmak zor ama keyifli bir yolculuğa çıkmaktır. Dört mevsimi bir yürekte buluşturur, bu yüzden de sürekli şaşırtırlar. Sürprizlerin ardı arkası kesilmez. Zordur anlamak onları. Benzemek gerekir anlayabilmek için belki de! Kendi zekasını hatırlatanları sever, sevgisini göstermekten ürkmeyenleri, sürprizlere hazırlıklı olanları bir de. Muson yağmurları gibi yağarken, Sahra’ da çöl fırtınası koparıp ardından güneş olup ısıtabilirler. Dedim ya bir dünyadır kadınlar, yürekleriyle konuşan, gözleriyle gülen…

Bir kadını sevmekle başlar her şey ama, bir kadını tanımakla anlaşılır, hayatın
sırrına ancak aşkla varılacağına. Sevgi arsızıdır kadın. Verdiğinden daha
fazlasını isteme bencilliğini gösterecek kadar sevgi arsızı… Bu yanını doyurunca şımaracağından korkanlar, birlikte çoğalacaklarını bilmeyenlerdir. Bir kadını sevmekle başlar her şey ama, bir kadını tanımakla kanat çırpılır özgürlüğün bütün maviliklerine. Kendine inananlara, aşka inananlara koşar. Hem yaman bir aşk avcısı, hem de
engebeli yollarda koşmaktan bitap aşk yorgunudur kadın. Bir kadını sevmekle baslar her şey ama bir kadını tanımakla çıkılır keyifli serüvenlere. Hayatla dalga geçmesini bilir kadın, tıpkı kendiyle dalga geçmesini bildiği gibi. Ağız dolusu gülüşlere teslim olur. Bir kadını sevmekle başlar her şey ama bir kadını tanımakla tanık olunur
tutkuların gücüne. Göze alandır kadın. Çekip gitmeyi, sahip olduklarından
vazgeçmeyi, karşılık beklememeyi…

Mücadele eder, kızar, bağırır ama hep sever. Dedim ya bir dünyadır kadınlar, yürekleriyle konuşan, gözleriyle gülen… Yüreğini sevgiye açan ve sevmekten korkmayan bütün kadınlar gibi… Şimdi bir düşünün, kaç kadını değil bir kadını tanıyabildiniz mi bugüne değin? ? ?

Tanrı, kadınlara geçmişi ve geleceği, erkeklere ise yaşadığı günü armağan etti, kadınlar geniş bir zamana yayıldıkları için huzursuz, erkekler daracık bir zamana sıkıştıkları için anlayışsız olurlar.

Ahmet Altan

 

17 Kas

YATAKTAKİ STİL DE ÇOK ÖNEMLİ!

Her seferinde aynı ritüelleri uygulayıp aynı sonuçlara varmaktan sıkıldıysanız bu rutinden kurtulmanız için birkaç seçenek sunuyoruz. Sizin tarzınız hangisi?

Tatmak, koklamak, dokunmak…Cinselliği bütün duyularınızla yaşamak istiyorsunuz. Birbirinizin vücudunu, arzularını keşfetmek.Birazcık merak ve zaman ayırarak uzun zamandır tanıdığınız bir erkekle bile yeni heyecanlar hissedebilirsiniz.

İSTEDİĞİNİZİ ALMANIN YOLLARI
Havaya sokmak için: Gün içinde ufak tefek adımlarla onu istediğiniz kıvama getirebilirsiniz. Bunun için, başka şeyler peşinde koşmanız gerekmeyen hafta sonlarını tercih etmelisiniz. Sabah birlikte duş almak, saunaya gitmek, omuzlarına masaj yapmak yumuşak seks için güzel birer hazırlık.

İPEK VE SATEN: Baş başa kalmadan önce uygun müzik ve mumlar sayesinde rahat ve çekici bir ortam yaratın. Saten ya da ipekten yapılmış gecelikler giyin, bırakın bu çekici kumaşları sizin üstünüzden o çıkarsın. Bu kumaşların verdiği hissi hem siz hem de o çok seveceksiniz.

ADIM ADIM EROTİZM: Erotizmin havada hissedilmesini sağlayın. O konuşurken siz kendinizi okşayın. Bakışlarını istediğiniz vücut bölgelerine doğru yönlendirin.

ISINMA PROGRAMLARI: Zevki yaşamak istediğiniz tarafa doğru yönlendirin. Köpüklü bir banyo mu? Su küvete dolarken, siz ipek kimononuzla ortalıkta dolaşıp etrafa tütsüler yardımıyla aromatik kokular yayılmasıyla ilgilenin. Odanın içinde ihtiyacınız olan her şeyin hazır bulunmasını sağlayın. Kumaşlar, kayganlaştırıcı jeller, losyonlar, masaj yağları, tüyler…

DEĞİŞİKLİK: Bilinmeyen yüzlerinizi göstererek sizi yeniden keşfetmesini sağlayın. Daha önce yapmadığınız ufacık bir şey: Hep gözleriniz kapalı mı öpüşürsünüz, açık tutun ya da normalde yüksek sesli mi sevişirsiniz, sessiz olun. Sonra da bunu nasıl bulduğunu sorun: Hoşuna gitmiş mi? Böyle mi devam etmelisiniz? Sonuç: Duyularınız bu ufacık değişiklikle tam uyanıklığa geçecek.

YÖNETMEN ASİSTANLIĞI:Kendinize yakın arkadaşlarınız arasından bir yardımcı seçin. Sevgilinize romantik bir sürpriz hazırlamak istediğinizi söyleyin ve bir film seti yaratırmış gibi organize olun. Siz yokken, evinizde atmosfer yaratma işiyle ilgilensin: Banyoyu suyla doldursun, mumları yaksın, dans edebilecek bir alan için eşyaları kenara çeksin. Ayrıntılardan bahsetmeseniz de olur.

VAHŞİ SEKS: Alışılmışın dışında bir şeyler yapmak istiyorsunuz, çok da yumuşak olmasın, biraz güç gösterisi olsun istiyor canınız: Isırmalı öpücükler, sert dokunuşlar istiyorsunuz

İSTEDİĞİNİZİ ALMANIN YOLLARI

HAVAYA SOKMAK İÇİN: Ufak bir çekişme uyarıcı olabilir. Tuttuğu takım yenilmiş ya da bir tanıdığınız, sevgilinizin burnunun büyük olduğunu düşünüyor… Bu konulardan bir miktar bahsettikten sonra gülmeye ve onu öpmeye başlayın. Öfkenin yarattığı adrenalin ve gülme hormonu endorfinin birleşimi sert seks için mükemmel karışımdır.

KISKANÇLIK: Kıskançlık, tutku çorbasının tuzu gibidir. Alışverişte, barda ya da restoranda dozunu fazla kaçırmamak şartıyla başka bir adamla flört edin. Arkadaşlarından biri hakkında olumlu bir görüş belirtin. Sonrasında ona dokunarak "Bir şeyin mi var?" diye sorun. Rekabet hissi testosteron akışını hızlandıracak.

Bir yarışma sahneye koyun: Bilek güreşinde kazanacağınızı iddia edin ya da 30 saniyede sizi soyamayacağını… Yarışma hissi erkeklerde en yüksek performansın ortaya konmasını sağlar.

YAKIN DÖVÜŞ: Alt dudağı emmek, enseyi ısırmak gibi ayrıntılar, "Bugün mayışmak yok" mesajının iletilmesi için en iyi sinyallerdir. Göğüs ucunu sıkıştırmak, üst kolunu sıkmak, poposuna bir şaplak atmak da sert seks isteğinizi açığa çıkartır. Sonunda kendinizi halının üstünde, nefes nefese ve terlemiş şekilde bulabilirsiniz

17 Kas

BİR KADINI ANLAMLANDIRMAK

BİR KADINI ANLAMLANDIRMAK

 

Annem yaşındaki insanların anneleri iş kadını değillerdi. Evde ve tarlada ağır işleri gören, peş peşe üç beş çocuk yapan, onca işin arasında çocuklarını büyüten, itaatkar kadınlardı. Benim yaşımdaki insanların anneleri yavaş yavaş kent yaşamıyla tanıştı. O kadınların pek azı okul yüzü gördü; babaları veya ağabeyleri uygun görmedi okul yüzü görmelerini, kitap tozu yutmalarını. Kimisi mum ışığında geceleri öğrendi okumayı, dikiş nakış öğrenmek için gittiği hocasının küçük çocuğundan öğrendi. Bunlardan biri de benim annemdir. Günün yorgunluğuna rağmen, ağabeyi görmesin diye, mum ışığında kitap resimlerine bakarak giderir okul hasretini. Kızım yaşındaki çocukların anneleri ise çok daha şanslıydılar; okumayanın iş yapamayacağı ve tek maaşla geçimin olmayacağı bir devrin çocukları olarak, okumaya özendirildiler ve okudular onca zahmetin, emeğin sonrasında.

        Bir okul bahçesinde ip atlamayı, okuyup meslek sahibi olmayı, kendi alın terini nakte çevirmeyi hayal eder hala altmışlık annem. Dayımın büyük gayretleri ile okula gidemeyen annem, kırk yaşında kavuşur ilkokul diplomasına. O diplomayı sürücü kursuna verip bütün derslerden doksan, yüz puan alarak taktı ehliyetinin üstüne, “ben de varım” güvencini. Torununa masal diye anlatıyor okul bahçesindeki düşten çiçekleri, kuşları. “Kolunda bileziği olsun, bilgeliği ziyneti olsun.” diye ediyor dualarını.

        Annemin okuma aşkı beni öylesine derinden etkilemiştir ki, tozları alırken bile rastlarım annemin okul hevesine. Yerleri silerken batar elime annemin kırık kalbinin taneleri. “Ah, ben sizin yerinizde olacaktım.” lar girer düşlerime, annemde görürüm bir ev kadının çilesini.

        Daha kimse uyanmadan kalkar, sütü yoğurtla mayalar annem. Kahvaltı hazırlar ve herkesi uğurlar dilinde hayırlarla. Yemek koyar ocağa herkesin sevdiği türden, okul yoluna bakan camları siler ve okul kokan pantolonları ütüler bir ev kadını titizliği ile. Bir anda güzelleşir ev, kül kedisi masalı gibi, yaşanılır kılar annem balkabağı evimizi. Akşam olunca çekilir herkes kendi dağınıklığına ve her şeye yeniden başlar annem, sabah kimse uyanmadan.

        Niye mi anlatıyorum bunları? Çünkü okuyunca anlar kadın, ellerinin bir iş gördüğünü. Okuyunca anlar, emeğinin değerini. Okuyunca anlamlı bulur kendi benliğini. Okuyunca artar fikri, özgüveni. Okuyunca anlar annesinin neler çektiğini. Okuyunca korkmaz gelecekten, endişesi azalır çocuklarına dair. Okuyunca daha iyi bilir, bir çocuğun ne demek istediğini. Bilgisayarı bilirse korur, çocuğunu kötü sitelerden. Kadın bilirse anlar erkeğinin ne istediğini. Kadın okursa görür, magazinin kirliliğini. Kadın okursa artar bir milletin niteliği.

        Kuru kuruya bir gün olmasın “Kadınlar Günü.” Kuru kuruya kutlanmasın kadınların büyük emekleri.

        Ben bu yazıyı bitiremiyorum, sizler bitirin, emeklerini takdir ederek. Sizler bitirin, yaşanılır kılınmış evinizin sultanlarını baş tacı ederek. Sizler bitirin yazıyı, bütün çocuklarınızı okutarak. Kızlarınızın koluna bir ziynet takarak bitirin yazıyı, onları okutarak.Hülya  YÜCEL ERGÜN

 

Sayfalar : 1 2 [3] 4 5 6 7 8 ...