Mynet | Blog Anasayfa | Email
Favorilerime Ekle | Giriş


Arşiv Eylül, 2007

Arıların Bir Bildiği Var

21 Eylül 2007 Cuma Comments Off

Image Hosted by ImageShack.us

 

1. Arılar 1 gram bal için çiçeklere en az 7000 uçuş yapıyorlar.

Sen ömür boyu mutluluk için yüzlerce kez pişman olmayı, binlerce kez naz çekmeyi, onlarca kez kavga etmeyi, anlaşmazlığa düşmeyi, hayal kırıklığına uğramayı, çiçekler getirmeyi, çikolatalar almayı, yüzlerce kez özür dilemeyi, binlerce kez sözünü geri almayı, binlerce kez "affet beni" demeyi, on binlerce kez "seni seviyorum" demeyi göze almalı değil misin?

 

2. Bir kg bal için ise 40 bin tane arı, 6 milyon çiçeği dolaşıyor.

Sen bir tutam sevda için, hiç bitmeyecek bir aşk için, en az beş duyunla, onlarca duygunla, binlerce güzel sözle, yüzlerce bakışla, susuşla, dinleyişle, dokunuşla, sevdiğinin beş duyusunu dolaşmalı, yüzlerce beklentisini karşılamalı, onlarca duygusuna karşılık vermeli, hayal kırıklıklarına, tedirginliklerine, nazlarına, kaprislerine, hüzünlerine, pişmanlıklarına, taşkınlıklarına, vurdumduymazlıklarına, kararsızlıklarına, korkularına, kaygılarına doğru yolculuk etmeli, onun kalbinin bütün köşelerini, aklının bütün kıvrımlarını, ruhunun bütün vadilerini dolaşmalı değil misin?

 

3. Bal arıları bir peteği doldurabilmek için 100 milyon çiçeğin nektarını emiyor ve 100.000 km kanat çırpıyor.

Evinde mutluluğu ağırlayabilmek için, kalbine aşkı doldurabilmek için, hayattan umduğunu bulabilmek için, çokça zahmete katlanmalı, çokça engelleri aşmalı, eşini anlamak için, onu bir çiçek kadar özel görmeli, ona konuşurken en az bir arı kadar seçici olmalı değil misin? Çiçekler nektarlarını gizlerler; arı çalıştığı için özlerini bala çevirirler; sen de eşinde saklı olanı açığa çıkarmak için çalışmalısın, sürekli kanat çırpmalısın.

 

4. Arılar bu çalışmanın arasında birbirlerine bakıp bakıp "Neden hep ben çalışıyorum?" demiyorlar. Her biri kendisinden bekleneni yapıyor o kadar.

Sen "hep ben bir şeyler yapıyorum, peki ya sen?" derken, eşine de aynı soruyu sorma hakkı tanımış olduğunun farkında değil misin? Sen sana düşeni yap; ona düşen ise ona kalsın. Sen kendinden bekleneni yapınca, hiç olmazsa eksik olan bir yarıyı tamamlamış olacak değil misin? Ama "önce sen yap ki…" dedikçe, elinde yarım bile olmayacak, sonuçta daha çok eksiğin olacak.

 

5. Bir arı kolonisinin 1 kg bal üretebilmesi için 8 kg bal tüketmesi gerekiyor. Bu da koloninin 6 kez dünya çevresini dönmesi anlamına geliyor.

Sevgiyi biçmek istediğin yere sevgi ekmelisin. Mutluluk almak istediğin tarlaya emek vermelisin. Dünyanın en güzel çiçeği bile bakımsız kalınca soluyor, renklerini kaybediyor. Arılar nasıl başkalarına verecekleri 1 kg bal için 8 kg balı kendileri için harcıyorlarsa, sen de 1 kg bal tadında aşk beklediğin eşinin hiç olmazsa 1 kg’lık (aslında 8 kg olması gerekiyor!) bal tadında aşkı almasına izin vermelisin. Korkma, bunun için dünya çevresini 6 kez dönmen gerekmiyor! Onu sarıp kucaklaman, kalbini çepeçevre kuşatman yeter de artar bile.

 

6. Arılar bunu binlerce yıldır yapıyorlar; çünkü onların fıtratına vahyedilmiştir bal yapmak.

Sen hiç olmazsa sadece bugün arılar gibi davran. Dün arılar gibi davranmamış olsan da önemli değil; dünkü gün geçti. Dün yaptıkların/yapmadıkların bugün yapacakların konusunda ayağına çelme takmasın. Arılar gibi davranmak için yarını da bekleme. Şunu kesinlikle bil ki, yarın hiç gelmeyecek; gelince adını "bugün" diye değiştirmiş olacak. Buna göre, "yarın" yaptığın bir şey olmayacak. Ne yaparsan "bugün" yaparsın. Bugün yaptığın her iş bir ömür boyu yaptığın iş olur.

Sabrın ancak bugünün hakkını vermeye yeter. Üstelik kalbini dinlersen, kalbine sevmek için vermek gerektiğini söyleyen "sözler" kazındığını sen de fark edeceksin. Senin fıtratına da sıradan işlere bile aşkla başlamak, olağan şeylere bile olağanüstü hayranlıkla bakmak vahyedilmiştir.

 

7. Arılar iğnelerini ancak hayatları tehlikeye girdiğinde kullanıyorlar ve sadece bir kez kullanıyorlar.

Sen de kendini tehlikede görebilirsin. İğneni kullanmakta kendini haklı gördüğün zamanlar olabilir. Ama, unutma ki iğnenin en tehlikeli ucu kendine batmaktadır. Eşinin canını yakman senin canını da yakıyor olmalı. Sevdiklerine acı vermen en başta seni acıtıyor olmalı. Mutsuzluk üretenlerin hiçbiri mutlu değildir; unutma. Oysa mutluluk ne kadar bulaşıcıdır!

 

8. Bir arı kendi ağırlığının 330 katı yük çeker.

"Bunca sözün bana faydası yok ki…" diyorsan, "Artık sabrım kalmadı, dayanamıyorum!" diye düşünüyorsan, bir kez daha bak kendine; belki de kapasitenin hepsini kullanmıyorsun. Taşıdığın yük taşıyabileceğinin hepsi değil belki de…

 

9. Arılar çiçekleri sever, kovana elleri boş dönmezler.

Sen de, sevdiğin de çiçekleri seviyorsanız; eve elin boş dönme.

 

10. Arıların bu yazıdan haberleri yok.

Senin haberin olsun.

 

SENAİ DEMİRCİ

Ramazan Güzeldir!

21 Eylül 2007 Cuma 1 Yorum »

Image Hosted by ImageShack.us

 

Ramazan guzeldir.

  Dindar olmasan da guzeldir Ramazan.

Iskalanmamasi, tadina varilmasi gereken cok ozel bir donemdir.

Ramazan;

sicak pide kuyrugundaki sabirsiz bekleyistir. Posta kutunda davulcularin fotografli ilan savaslari;elinde tokmak, kapina dayanmis biyiklidir.

Eski gunlerdir;

anneannendir, dedendir,

oradan oraya kosturan ac annendir.

Gun dogumuna yakin; uykulu gozlerle ictigin cay,

televizyondaki Turk filmi, radyodaki turkuler ve

oyun havalaridir.

Gun batimina yakin; mutfaktan gelen mis gibi kokular,

tertemiz masanin uzerindeki zeytin tabagi, bekledigin ezandir.

Alis veris sonrasi verilmis imsakiye,

abur cubura uzun aradir.

Minarelerdeki renkli floresanlar,

aksam sokakta atilan volta,

cigerin en derinine cekilmis dumandir.

Yetisilememis bir iftar, uyanilamamis bir sahur,

erken kopartilmis bir lokma ekmektir kimi zaman.

Bir ortaklik duygusudur Ramazan.

Yalniz, yapayalniz olmadiginin duygusudur.

Hep birlikteliktir.

Aciya, sIkintiya beraber katlanma,

odulunu de beraber paylasmadir.

Cevrende onca gonulle ac kalmis insan varken,

"sizinleyim – ben de yemiyorum !" dur.

  Arkasindan gelen bayram

opulen eller, acilmis kollar,

belki bir daha asla olamayacak simsIki kucaklasmalardir.

"Iyi dilekler"dir Ramazan.

Yuzyillardir suregelen bir paylasma donemini iskalamayin.

Dindar olmasan da,

 tek dua bilmesen de,

  cok guzeldir Ramazan.

ŞİİR

21 Eylül 2007 Cuma Yorum yok »

Image Hosted by ImageShack.us

Eller var.

Karıştırıcıdır. Her şeyi karıştırır. Münasebetsiz ellerdir bu eller. Olur olmaz yere sokulur. Girmemesi gereken yerlere girer. Karıştırıcı eller, pislikten kurtulmaz. Çünkü karıştırma aşkı her şeyi kapsadığı için, bunlar arasına pislik de girer. Bu tür eller bulaştığı pisliğin faturasını kendi karıştırıcılığına kesmez. "Oralarda ne arıyordun?" diyene, "Öyle her şeyi ve her yeri karıştırırsan, boyuna kadar necasete batarsın" diyene söyleyecek bir sözü yoktur.
Eller var.
Düzenleyici ve düzelticidir. Çapak gördüğü göze yumruk olmaz. Kimseye hissettirmeden, bir ana şefkatiyle o çapağı alır. Yüzün ve gözün güzelliğini çapağa feda etmez. Değdiğini bozmaz, düzeltir. Düzelteceğim diye "düz" hatta "dümdüz" etmez. Çünkü bu eller, amuda kalkıp da dünyayı düzeltme iddiasına soyunan "ters"lerin elleri değildir.
Eller var.
Hiçbir taşın altına girmeye yanaşmaz. Nice taşlar, kayalar, dağlar kaldırılır. O pamuk eller arazi olmuş, ortalardan tüymüştür. Ara ki bulasın. Israrla o elleri arar gözleriniz, ama yok. Sıkıntıya gelemez pamuk eller. Fakat dağlar gibi taşları taşımaktan yorgun ve bitap düştüğü için ayağı sürçenleri, tökezleyenleri görmeye görsün bu eller. Hemen ovuşturma vaziyetine girerler. Utanmadan yakasına sarılır, tokatlamaya yeltenirler. Utanmaz eller. Taşın altına sokmaya gelince toz olan bu eller, yakaya sarılmaya gelince aslanpençesi kesilir. Kırılası eller o eller.
Eller var.
Pamuk değil, nasır tutmuştur. Neden olacak? Elbet, her yarım kalmış yükün altına girdiği için. Her hayırlı teşebbüsün ucundan tuttuğu için. Her yükü ağıra el atığı için. Her yolda kalmışın kolundan tutup kaldırdığı için. Her dermanı tükenmişe derman kattığı için. Öpülesi eller o eller.
Eller var.
Vuracağı yeri bilmez, duracağı yeri bilmez. Kabarmış bir koltuğun elleridir bunlar. Sürekli tokat halinde gezer. Hiçbir şey bulamazsa, havayı tokatlar, suya yumruk atar. El ele vermişler zincirine girip, diğer ellerle birleşmez bu eller. Aksine birleşmiş elleri çözüp ayırır, kırıp koparır. Kırıp koparacağı başkalarının eli tükenirse, bu kez kendi ikizine yönelir, onu kırar, ona vurur.

Eller var.
Vuracağı yeri de bilir, duracağı yeri de. Dostu da tanır, düşmanı da. Yalnız dosta değil, düşmana bile rahmettir o eller. Yara sarar, ayıp örter. Bir ananın elleri gibi, okşayacak yetim, yaşını silecek öksüz, sıvazlayacak kırık yürek arar. Yıkılmışları yapar, dağılmışları toplar, yarımı tamamlar, tamamı kucaklar, ayrılanı birleştirir, birleşeni sıklaştırır.
Eller var.
Her önüne gelenden bir şeyler ister. Hiç işe girişmez, hep beleşe girişir. Sürekli istemek için açılır. Almaya bayılır, vermekten nefret eder. Bu ellerin bildiği tek dua "Rabbena hep bana"dır. Böyle elleri bin kez de doldursanız, bin birinciyi ister. Hapsini de kendi cebine boşaltır. Başka elleri de görmek gibi bir derdi yoktur. Bencil eller bu eller.
Eller var.
Hep almaz, ama hep verir. İddialı değildir, fakat kararlıdır. O elleri herkes ortalarda görmez. Muhatabının gözüne sokulmaz. Alkışı hak edeni alkışlamaktan çekinmez, fakat kendisi alkış istemez. Verirken görünmemek için köşe bucak saklanır. O eller, bir Allah’tan ister, başkasından istemektense taş kesilmeyi tercih eder. Fedakâr eller o eller.
Eller var.
Sürekli bedduaya durur. Bedduaya duran, suizanna ayarlı, kara yüreklere bağlı eller bunlar. Armudun sapı der, beddua eder. Üzümün çöpü der, beddua eder. Kusursuz kadı kızı arar, fakat kendisi pür-taksirdir. Herkese beddua için açılan bu uğursuz eller, herkesin ellerinin kendisi için duaya kalkmasını bekler. Bunu bulamadığında da yumruk olur, sağa sola saldırır. Haddini bilmez, kadir bilmez eller.
Eller var.
Sürekli duaya durur. Peygamberlerin ellerinden bir hisse kapmıştır. Dostlarına değil sade, düşmanlarına bile duaya durur. Sevdiği güllerin dikenleri tarafından kanatılınca, gülü kökünden sökmeye kalkışmak gibi bir cinayet işlemez bu eller. Aksine, gülünü sevdiği için, kendini kanatsa da, dikenini de sever. İçinde hayır olan bir yüreğe bağlı eller bunlar. İçinde umut ve sevgi olan bir yüreğe bağlı eller…
Ellerinize bakın, kendinizi tanıyın! Zira onlar, sizin aynanızdır.
Allah’ım! Ellerimizi bırakma!

Kendini Sev

21 Eylül 2007 Cuma Comments Off

 

Kendine mektuplar yaz yanıt beklemeden

Kartlar gönder kendine her gittiğin uzaklardan

Sevgilim diye başlayıp öperim diye biten

Senin senden başka kimin var ki arasın

 

inince trenden yada uçaktan yalnızlığın

Sevinçle karşıla yalnızlığını garlarda havaalanlarında

Ayrılışlarda da sarılıp öpüş yalnızlığınla

Uğurla kendikendini dönüşsüz yolculuklara

Bekle kendini uzak yolculuklardan dönersin diye

Senin senden başka kimin var ki beklesin

 

 

Düşmanların saldırılarından yuvarlandıkça yerlere

Tutup kendi saçlarından kaldır kendini

Seni sana bildirecek kimsen yok başka kendinden

ölünce senin bile haberin olmayacak öldüğünden

Haber ver kendine ki öldüğünü bilesin

Kimin var ki senin sana öldüğünü söylesin

 

Kendikendinin hem konuğu hem evsahibisin

Zamanın varken ağırla kendini sarılıp öperek

Biliyorsun nasıl olsa yakın o gelecek

Kimileri yaa öyle mii ne zaman vahvah diyecek

Daha şimdiden sev kendini sev kendini sev

Kimin var ki seni senden başka sevecek

 

AĞIZ KOKUSUNDAN 10 ADIMDA KURTULUN

21 Eylül 2007 Cuma Comments Off

Özellikle ramazan ile birlikte ağız kokularında artış görölüyor. Fakat uzmanlar bu konunun ramazan ile ilgili olmadığını aksine ağız kokuların temelinde ciddi sağlık problemlerinin olduğuna işaret ediyor.

İstanbul Özel Hizmet Hastanesi Ağız ve Diş Hastalıkları Bölümü’nden Diş Hekimi Doğan Kontacı’ya göre alınacak 10 kolay önlemle beraber ağız kokusu ortadan kalkabiliyor.
Ağız kokusunun öncelikle sebebi teşhis edilmeli ve buna göre tedavisi yapılmalıdır.

Ağız içi kaynaklı kokularda yapılması gerekenler


• Tüm diş çürükleri tedavi edilmeli.
• Diş eti hastalığı tedavi edilmeli. Dişeti cebi ve diş taşları elimine edilmeli.
• Gömük ve yarı gömük 20 yaş dişleri çekilmeli.

• Hatalı yada eskimiş köprü ve protezler yenilenmelidir.

Ağız Kokusunun Diğer Sebepleri

· Özellikle sinüs ve akciğer kaynaklı enfeksiyonlarda,

· Şeker hastalığı (aseton kokusu gibidir),

· Böbrek yetmezliği (balık kokusu gibidir),

· Karaciğer yetmezliği,

· Metabolizma bozuklukları (teşhisi zor olabilir, zaman zaman ortaya çıkan kötü bir balık kokusu),

· Açlık, diyet, ağız kuruması, oruçlu olmak (Sıvı gıda eksikliklerinde vücuttaki yağ ve protein çözünmeye başlar, bu metabolizmanın yan ürünleri kötü ağız kokusu olarak yansır).

Ağız Kokusunu Önlemek İçin
1-Dişlerinizi ve dişetlerinizi koruyun


Diş çürükleri, diş eti iltihapları ağız kokusunun önemli nedenlerindendir. Ağız içi herhangi bir enfeksiyon bakteri üremesini artıracağı için daima ağız kokusuna neden olur. Bu nedenle diş hekimizin önerilerini mutlaka dinlemelisiniz.

2-Ağızda var olan protez ve köprüleri kontrol ettirin

 

Ağız içinde var olan eskimiş köprü ve protezle zamanla gıda birikmesine yol açacağından kötü kokulara neden olabilir. Bu durumlarda yenilenmesi gerekenleri değiştirmeli, eksik olan dişlerin yerleri için gerekli tedavileri yaptırmalısınız.

3-Sakız çiğneyin


Tükürük ağız kokusu ile savaşmanın en güçlü yoludur. İçinde yemek parçacıklarını yerinden söküp mideye gönderecek güçlü enzimler, güçlü bakteri öldürücü antibiyotikler vardır. Bu nedenle şeker gibi bazı hastalıklarda, pek çok ilacın yan etkisi olarak ortaya çıkan kuru ağızlar daima kötü kokuludur. Sabahları niçin ağzınızın kötü koktuğunu merak ediyorsanız yanıt buradadır; gece boyunca tükürük salgısı azalır ve ağzınızın içindeki yemek parçacıkları uzun süre burada durur. Bakteriler de onları afiyetle kullanır ve çürütür. Böylece sabahları ağzınız kötü kokabilir. Şekersiz sakız çiğnemek tükürük salgınızı artırarak ağız temizliğinize yardımcı olur. Nane şekerleri ve tatlı sakızlar genellikle işe yaramaz ve durumu daha da kötüleştirir. Ancak xylitol içeren sakızlar da bu konuda size yardımcı olabilir.
4-Tarçın kullanın


İçeceklerinizde ve uygun yiyeceklerinizde tarçın kullanabilirsiniz. Tarçın ağız içi bakterilerle mücadelede önemli bir silahtır. Eğer varsa tarçınlı şekersiz sakızlar da uygun bir öneri olabilir.

5-Daha fazla su için


Özellikle yaşla artan vücut kuruması pek çok yönden dikkat edilmesi gereken bir durumdur. Çok su içmek onlarca diğer yararının yanında dilinizin kurumasını da önleyerek ağız kokusu ile mücadelede önemli bir silah olarak kullanılabilir. Su ağız içindeki bakterilerin minimumda tutulması için direk yardımcıdır. Ayrıca tükürük salgısını artırarak da yardımcı olur.
6-Asla burnunuz tıkalı uyumayın


Sinüzit gibi hava yolu rahatsızlıkları ve burun tıkanmasına neden olan diğer durumlar geceleri ağızdan nefes almamıza neden olur. Bu durum ağzı ve boğazı kurutarak bakterilerin üremesi için ideal bir ortam oluşturur. Azalan tükürük salgısı durumu daha kötü hale getirir. Bu nedenle kesinlikle burnunuz tıkalı uyumamalısınız.
7-Basit şeker tüketiminizi azaltın


Beyaz un, beyaz şeker, glukoz/fruktoz şurubu ile tatlandırılmış tüm hazır gıdalar ağız içindeki bakteriler için inanılmaz bir hazinedir. Bu tür şekerleri çok kolay kullanarak hızla çoğalırlar. Basit şekerler (atıştırmalık tüm şekerli gıdalarda olduğu gibi) diş çürüklerine neden olur ve ağız sağlığını büyük bir süratle bozarlar. Bu nedenle basit şeker tüketiminizi azaltmalısınız. Bu da su içmek gibi size onlarca yararın yanında ağız kokunuzun azalmasına da yardım edecektir.
8-Lokmaları iyi çiğneyin


Bu sayede yiyeceklerle tükürük salgısı iyice karışır ve ağızda yemek parçası kalma olasılığı düşer. Daha çok çiğneme hareketi daha çok bakterinin yerinden koparak mideye gitmesine yardımcı olur.
9-Diş ipi kullanın


Diş ipi sayesinde fırçanın çıkaramadığı yerlerdeki bakteri ve yemek artıklarını sökebilirsiniz. Özellikle diş gövdeleri arasındaki dar bölgelerde biriken yemek artıkları hızlı bakteri çoğalmasına neden olabilir.
10-Sigara içmeyin


Sigara içmek ağız kuruluğuna neden olduğundan ağız kokusuna sebep olur. Ayrıca diğer bir ağız kokusu nedeni olan diş eti hastalıklarına da zemin hazırlar

Aşk Tadında 2

21 Eylül 2007 Cuma Comments Off

Aşkı Sonsuza Dek Sürdürmek Mümkün mü ?

Birbirini çılgınca seven iki insanı sıfır noktasına getiren, çözümsüzlüğe ve dolayısıyla ayrılığa sürükleyen bir sürü neden var. Belki de bu nedenleri yeterince iyi tanımıyor ve onlarla nasıl başa çıkacağımızı bilmiyoruz.
Ne ile ve nasıl mücadele etmemiz gerektiğini öğrenirsek belki her şey çok farklı hale gelecek. O halde olmayan umudumuzu yoktan var edelim ve ilişkilerimizi katletmek için pusuya yatmış bekleyen 5 düşmanı mercek altına alalım.

• Boşvermişlik ilişkiyi sıradanlığa sürüklüyor

Zaman her acının ilacı ama aynı zamanda da her aşkın birinci dereceden katil zanlısı… Yeni bir ilişkiye başladığınız anda şunu bilin ki saatli bomba da geri sayıma başladı. Cicim aylarının bitmesinden sonra gelen boşvermişlik, o tuhaf "Nasıl olsa benimle!" duygusu, ilişkiye ve birbirine alışmanın getirdiği umursamazlık ve özensizlik her ilişkiyi sıradanlığa sürüklüyor ve bu sıradanlık, taraflardan biri "Beraberliğimizin bir anlamı kalmadı," diyene kadar sürüyor. ilişkiyi bir bebek gibi düşünün. Bebeğinize birkaç yıl bakıp sonra "Nasıl olsa kendi kendine büyüyor," deyip bir kenara mı atacaksınız? Aşkınıza sahip çıkın ve her aşamasında ona emek vermeye hazır olun. Birbirinizle ilgilenin, birbirinizi özleyin, konuşun, fikirlerinizi paylasın ve sorunları, büyüyüp çözümsüz hale gelmeden oturup tartışın. Kısacası, ikiniz de gayret gösterin, yorulun, terleyin.

• Cinselliği rutine dönüştürmeyin

Tabii söner, körüklenmeyen her ateş gibi… Seksin seyrekleşmesi uzun ilişkiler için oldukça normal ama bu seyrekliğin rutine dönüşmesi değil. Hele cinsel ilişkiden zevk almamanın, yalnızlık ve katlanma duygusunun cinsel tatmin ve birlikte bir bütün olma hissinin yerini alması arzu ateşini söndüren ve mutlu aşkı mutsuz sona sürükleyen en önemli etkenlerden biri. Sorunun temeli belki de şu; erkekler sekse ulaşmak için aşık oluyor, kadınlarsa aşka ulaşmak için seks yapıyorlar. Ancak sonuçta iki taraf da mahremiyet ve yakınlığa ihtiyaç duyuyor. Cinsel isteği körüklemek için bu ihtiyaçtan yola çıkılabilir: Birbirinize yakınlık gösterin ama "iş" icabı sadece yatakta değil yatak dışında da… Hissettiklerinizi, sıkıntılarınızı, özlemlerinizi paylaşın. Yatakta tek başınıza fantezi kurmak yerine birlikte fanteziler geliştirin. Böylece cinsel yaşamınız sıcaklığım "9,5 hafta"dan daha uzun süre koruyabilir. Ama sakın seksi "Kim daha iyi sevişiyor?" gibi bir güç mücadelesi ve baskı aracı haline getirmeyin çünkü henüz seks olimpiyatları düzenlenmiyor!

• Bırakın sorumluluk alsın

Kızgınsınız, hem de çok… Sevdiğiniz erkek birlikte oturmaya başladığınızdan beri nedense alışveriş, yemek pişirme, çamaşır yıkama, evi toplama gibi işleri sizin yapacağınızı varsayıyor, üstelik sizin mesleğiniz de onunki kadar zorken… Peki, ne oldu? Ne olacak, toplumsal rollere teslim oldunuz. Anne babalarımız ve toplum aracılığıyla bilinçsizce aldığımız "doğru kadın" ve "doğru erkek" rolleri, bir anlamda beynimize işler ve duygusal ilişkilerimizde ortaya çıkar. Siz içgüdüsel bir biçimde üzerinize düşen her işi yaparsınız ama onlar aslında ikinizin de üzerine düşen işlerdir. Ona evle ilgili çeşitli görevler verin ve bu görevleri gerçekten üstlenmesini sağlayın. Markete uğramayı unutup eve mi geldi? Sakın siz kalkıp markete gitmeyin, bırakın o gitsin. Mutfağı temizlemekte başarısız mı? Bırakın temizlesin. Gerekirse siz sonra gidip bir daha yaparsınız. Önemli olan onun da birtakım sorumlulukları olduğunu hissetmesi. Yoksa yaptığınız her iyilik, bir süre sonra kaçınılmaz bir biçimde göreviniz haline gelir ve bu da sizi ilişkinizden soğutmaya başlar.

• Eski sevgilinin gölgesini yok edin

Bazen geçmişteki bir ilişkinin gölgesi bugünün mutlu aşkının üzerine düşebilir. "Yeni sevgilim doğru insan mı? Yoksa benim için hala mücadele eden eskisine mi dönmeliyim?" gibi kuşkular güzel giden bir ilişkiyi bir süre sonra zehirlemeye başlar. Büyük bir ihtimalle yeni büyük aşkın diğer kahramanı bu kararsızlıktan, bu gidip gelmeden sıkılır, hevesi kaçar ve ilişkiyi bitirir. Eğer eski sevgilisiyle ilgili tereddütleri olan sizseniz tavsiyemiz; onu unutun! Çünkü aynı suda iki kere yıkanılmaz. Kendinize ve yeni aşkınıza gerçek bir şans tanıyın. Eskisiyle kıyaslamak gibi bir hataya düşmeyin, onun yerine yeni sevgilinizin olumlu özelliklerini keşfedin, bu daha heyecan verici… Bu arada eski erkek arkadaşınız askıntı olmaya devam ediyorsa onunla görüşmeyi tamamen kesin. Demek ki, henüz arkadaş kalmaya hazır değil, üstelik bu durum yeni erkek arkadaşınızı da fazlasıyla rahatsız edebilir.

• Ya olduğu gibi kabul edin ya da çekip gidin

Farklı ilgi alanları, geleceğe dair bambaşka beklentiler, hayaller ve birbirine ters bakış açılan çoğunlukla ayrılığa sebep oluyor. Yani "Zıtlar birbirini çeker," sözü tam bir palavra! Tabii ki, karakterleriniz aynı olmak zorunda değil. Mesela siz daha neşeli ve dışa dönüksünüzdür, o ise daha sakin ve çekingen, bu durum bir problem yaratmaz. Fakat hayata ve dünyaya bakışınız, beklentileriniz, zevkleriniz ve planlarınız uyuşmuyorsa işiniz bayağı zor.

Beraberliğinizi sürdürmeyi gerçekten istiyorsanız ve bu şekilde de aşkta mutlu sona ulaşabileceğinize inanıyorsanız, o zaman önce sevgilinizi değiştirme fikrini unutun. Onu şu anki haliyle, hiçbir şekilde başka bir insan yapmaya çalışmadan ve size ters gelen davranışlarından şikayet etmeden kabul etmelisiniz, tabii o da sizi… Eğer ikiniz de bunu başarırsanız belki ilişkinizi uyum içinde sürdürebilirsiniz.

Aşk Tadında

21 Eylül 2007 Cuma Comments Off

Kavganın Ince Ayarı

Birlikteliğinizin çürümesini önlemek ve yılların örümcek ağlarını temizlemek için, ilişkinizi ara sıra sallamaya ne dersiniz? Nasıl mı? Sıkı bir kavgayla elbette…

Seslerin yükseldiği gerçek bir tartışmanın süresi, on beş dakikayı geçmemeli.

Uyuşukluktan sıyrılın ve sakin suları hareketlendirmenin yollarını keşfedin. Uzun süre evli kalan ve mucizevi bir şekilde boşanmamış çiftlerin hayatlarına hiç dikkat ettiniz mi? Çoğu otomatiğe bağlanmış bir şekilde yürür. Sanki fabrikanın üretim bandından geçer gibi, hep aynı görevler aynı soğukkanlılıkla yerine getirilir. Bir süre sonra ilişkinin ruhu monotonlaşır ve yaşam robot modunda akmaya başlar. Fikir tartışmaları, anlaşmazlıklar yerini, üzüm üzüme baka baka kararır misali, birbirinin karbon kopyası olmuş fotokopi çiftlere bırakır. “Serkan bana anneler gününde katı meyve sıkacağı satın aldı, ne kadar düşünceli” ya da “Karım Brad Pitt’e bayılıyor” gibi aslında kavga sebebi sayılabilecek, ancak birbirine karşı ateşini kaybetmiş bir çift için, sıradan sayılan cümlelere etrafımızda sık denk geliyoruz. Kimse birbiri hakkında kötü düşünmüyor, herkes birbirini onaylıyor ve sinirlerini aldırmış gibi duygusuz bir evlilik sürüp gidiyor. Canlanın biraz! Hangi kadın, aslında hediye olarak katı meyve sıkacağından memnun olabilir, ya da hangi erkek, özünde karısının Brad Pitt’e olan hayranlığına tepkisiz kalabilir ki? Tartışmak ya da ara sıra kavga etmek, her ilişkiyi canlı tutar. Ayrıca ne gibi bir sakıncası olabilir ki? İki kişilik hayatınızın ilk başladığı dönemlerdeki halinizle, şimdiki durumunuzu kıyaslayın.

Monotonluğa doğru ilerlediğini, ya da çoktan ruhunu kaybettiğini düşünüyorsanız, canlandırmak için önerilerimizi deneyin ve sıkı bir tartışma çıkarın.

Neden bağırmak gerek?

Çünkü kelimeler, sinirler ve hayat birbirinden ayrılamaz. Ya da sadece Einstein’ın dediği gibi “sürtünmeden enerji doğar”. Romeo ve Juliet, Tristan ve Iseult gibi efsane olmuş çiftleri ele alın. Asla birbirlerine karşı yüksek sesle konuşmamışlar, anlaşmazlığa düşmemişler ama trajik sonlarına bakın. Tüm sosyologlar, karı koca tartışmalanın olumlu sonları olduğuna inanıyor. Gerilimi atmak, çiftin ilişkisini yeniden biçimlendirmeye katkı sağlamak, periyodik olarak kuralları limitleri yenilemek, ilişkiyi ileriye götürmek…

Kavga etmekten ve tartışmaktan çekinen çiftlerin riski ise, çok büyük. Birbirlerine karşı gizli bir nefret besleme ihtimalleri çok yüksek.

Söylenmeyen cümleler, bastırılan tepkiler, zamanla birikerek sevginin yok olmasına sebep olmaz mı?

Kavgadan kaçmayın

Tartışmanın ideal sıklığı ne olmalı? Sağduyunun sesine, ayda iki ya da dört tartışma düşüyor.

Şu şekilde olmalı

Seslerin yükseldiği gerçek bir tartışmanın süresi, on beş dakikayı geçmemeli. Bunlar minik tartışmalar. Ancak dozu aşmamaya dikkat etmelisiniz. Çünkü fazlası yarar getireceği yerde ilişkinizi yoracaktır.

Bir tartışmayı nasıl başlatmalı?

Kesinlikle saçma ve mantıksız sebepler olmalı. Ağır ve çok ciddi sebepler yüzünden çıkan tartışmalar, ilişkiyi yıpratacağı gibi, gerçek bir öfkeye de neden olabilir. O zaman da başlangıç noktasındaki amaçlardan, yani ilişkiyi yeniden şekillendirmekten, yeni limitler çizmekten ve ilişkiyi alevlendirmekten sapmış olursunuz.

Tartışma konusunun gerçekten saçma olup olmadığını nasıl anlarsınız? Ortaya çıkan problem, eşinizi sinirlendirmesine rağmen, sizi gerçekten sinirlendirmiyorsa, bunu sonuna kadar kavga nedeni olarak kullanın. Örneğin kayıp ya da unutulmuş anahtarlar, eşinizin dakikliği, kedi ya da köpeğin mama saati ya da aşısı, arabanın içinde kaybolan otoyol bileti..

Aslında her konuda tartışmak mümkün, ancak rastgele bir biçimde değil. Unutmayın ki, karşınızdaki sizin sevdiğiniz adam (kadın) ve onu gerçekten kıracak konularda hassas davranmalısınız. Evliliğinizin geleceği, şişmanlık, seksüel performansı, annesi, müzik, edebiyat ve sinema zevki, otomobil kullanma biçimi gibi, dengelerin çok ince ayarlandığı konulara girmemeyi tercih edin.

Tartışmanın şiddetini ayarlayın

Teorik olarak, bir tartışma başlar ve ardından şiddetlenerek devam eder. Bunu zaten siz de biliyorsunuz ve kullanma kılavuzuna ihtiyacınız yok. Ancak zekice bir tartışmada ses tonu, sözlerin yoğunluğuyla birlikte artmalıdır. Çoğu insan ciyak ciyak bağırmayı marifetten sayar. Oysa yapmanız gereken şey, birbiri ardına mantıklı cümleler sıralamak. Ancak asla aynı cümleyi ikinci kez tekrar etmeyin. Anlamsal bütünlüğünüzü yitirmemeli ve tartışmayı bir sonuca bağlamayı bilmelisiniz. Yani belli bir mantık çerçevesinde, tartışmanıza en baştan bir giriş gelişme ve sonuç hazırlamalısınız. Örneğin klasik bir konu ile ilgili saldırıya geçiyorum. “Sevgilim bu Kemal Sunal filmini neden 22’inci kez izlediğini anlamıyorum.” Devamında ise, gelecek cevap ne olursa olsun, siz kendi kurgunuz doğrultusunda gitmelisiniz. “Kırk yılda bir televizyonda ilgimi çeken bir program var ve izleyemiyorum.” “Benim de senin kadar gevşemeye ve televizyon karşısında yayılmaya ihtiyacım var.” Ve son olarak da “Artık beni sevmiyorsun. Eskiden birlikte salondaki pufun üzerinde kucak kucağa kitap okurduk.”

Dinleyen söyleyenden alim olsun

Çiftlerin en büyük yanılgısı, tartışma sırasında sarf edilen, hoş olmayan kelimelerin, gerçek düşünceleri yansıttığını düşünmek. Bu çok saçma!

Kızgın bir koca, karısını provoke etmek için fazla ileri gidebilir. Ancak “sen işe yaramayan aptalın tekisin, tıpkı annen gibi” bir cümle kurduğunda, sizin gibi zeki bir kadının bu sözleri üzerine alınmak yerine anlaması gereken şey, kocanızın keyfinin yerinde olmadığı ve içinde biriken stresi atmaya ihtiyacı olduğudur. Oysa genelde insanlar, kavga sırasında söylenen sözlerden onda birinin gerçek düşünceleri yansıttığına dair, yanlış bir inanışa sahiptir. Örneğin; size “güneş sistemindeki en büyük cadaloz sensin” demesi, şöyle de tercüme edilebilir: “Sen benim güneşimsin!” Sizin kadınlığınıza iltifat ediyor da olabilir. Aslında söylenen sözlerin hiçbir anlamı yoktur. Karı koca kavgalarında asıl endişe verici olan, kocanızın tartışmaktan kaçınmasıdır. Beti benzi atmış ve suskun duran bir koca, yaralayıcı sözler söyleyenden çok daha tehlikeli olabilir. Eğer durum böyle ise kendinizi sakının, çünkü gerçekten çok kızmış demektir.

Geçmişten kalan problemlere dikkat

Kafanıza şu altın kuralı iyice kazıyın: Geçmişten süregelen problemler karı-koca kavgası için ideal sebep değildir. Bırakın tencere ve tavalar raflarında kalsın, çünkü geçmişe dayalı çözümsüz problemler can yakabilir. Eski bir kıskançlık meselesine ya da “sen zamanında bana şunu da yapmıştan” gibi konulara kesinlikle girmeyin. Gezegendeki ülkeler bile, geçmişte kalmış problemlerini çözemedikleri ve hazmemedikleri için birbirleriyle savaşıp durmuyor mu? Tartışma başlatırken seçtiğiniz konunun, ikinizin ortak geçmişindeki böyle gizli kalmış ve çözülememis bir soruna dokunacak olmasına dikkat edin.

Pek çok çift, hep aynı şekilde didişip durur. Yüzyüze, mutfakta, ayakta ve en yüksek desibelden. Ve hep aynı zamanlarda. Tatilin sonu, günün sonu. Tabii hep aynı konularda… Çocukların eğitimi, hafta sonu tatili, istenmeyen arkadaşlar… Sonuç bezdiricidir.

Tartışmalarınızı yenilemek için, hayalgücünüzü kullanmayı deneyin. Örneğin sürpriz doğumgünü partisinde, arkadaşlarının arasında, size cevap veremeyeceği bir durumda, hem de “neden bu mavi renkli çirkin gömleği giydin sanki” gibi anlamsız bir sebeple, hiç beklemediği bir anda saldırabilirsiniz. Cevap veremediği için, bunu içinde biriktirip yalnız kaldığınız ilk fırsatta tartışma başlatacaktır. Bu tip bir tartışmanın sonu, çok hoş bir barışma ile sonuçlanacaktır.

Bir tartışmadan çıkmayı bilmek gerekir. Tartışan çiftleri çoğunlukla üç farklı durum bekler:

Ağlamak, surat asmak ya da yakınlaşmak… Diyelim ki, bizim tartışma başlatmaktaki amacımız, ilişkiyi alevlendirmek ve tabii üçüncü şık. Bunun için de bir önerimiz var. Tartışmayı başlatacağınız günü, konuyu ve söyleyeceklerinizi önceden belirleyin. Bu şekilde kontrolü elinizde tutup, tartışmanın gereksiz uzamasını engelleyebilirsiniz. Sonuca bağladığınız noktada ise, kollarınızı sevdiğiniz erkeğin boynuna dolayıp, uzun bir öpücükle tartışmaya son verebilirsiniz. Hepsi sizin kişisel becerinize ve kocanız üzerindeki etkinize kalmış.
Aslında Aşk Bir Sınav !

İşini kaybetti, bütün gece eve gelmedi, ailesiyle aranız nane molla… Bazı zamanlar, birbirinize ne kadar aşık olduğunuz önemini yitiriverir. Özellikle ilişkinizin ilk dönemlerinde karşınıza çıkacak olan bazı engelleri aşmanız şart. Bunları birer sınav olarak düşünün. Başarıyla geçerseniz ödülünüz sevgiliniz olacak.

Ailesiyle tanışmak için evlerine akşam yemeğine gittiniz. Size olan tavırları oldukça soğuk. Ya da sabahın beşine kadar onun evini aradınız ama kimse telefona cevap vermedi. Onun için endişeleniyorsunuz. Bu durumda ne yaparsınız? Belki telefonu bozuktur deyip içinizi rahatlatmaya mı çalışırsınız, acaba kaza mı yaptı diyerek iyice mi telaşlanırsınız, yoksa kimbilir kiminle beraber diye düşünüp canına okuma planlarını mı yaparsınız? Vereceğiniz tepki, ilişkinizin gidişatını tamamen etkileyecektir. Evet uzun süreli bir ilişki istiyorsanız, yazımıza göz atmalısınız…

1. İlk Büyük Kavganız:
O tam bir sinir küpü, sizse inanılmaz kızgınsınız.

Ne Yapmalı?

Sakin Olun: Ne kadar zor olsa da bazen biraz susmak ve konuşmak için daha uygun bir zamanı beklemek ikiniz için de iyi olur. Sinirle söyleyeceğiniz bir çift söz hem ilişkinizde kapanmayacak yaralar açabilir, hem de yine siz üzülebilirsiniz. En iyisi siz içinizden ona kadar saymayı deneyin.

Ona Zaman Ayırın: Eğer sorunları görmezden gelirseniz, dönüp dolaşıp yine başınıza iş açabilirler. Bir süre sonra birbirinizi düşman gibi görmeye başlarsınız.

Her Zaman Kazanan Olamazsınız: Kavgada en çok sesi duyulan değil, sorunu çözen kişi kazanmış sayılır. Önce onu anladığınızı belli edin. Böylece onu dinlediğinizi ve sorundan haberdar olduğunuzu anlayacaktır. Bu tavır karşısında, o da suçlayıcı yaklaşımından vazgeçecek ve suçun kendine ait olan kısmını kabul edecektir.

Problem Üzerinde Yoğunlaşın, Onun Karakteri Üzerine Değil: Eğer ev işlerinde size yardımcı olmamasından şikayetçiyseniz, bunu belli etmenin değişik yolları var. “İşten geldikten sonra temizlik yapmak beni gerçekten yoruyor. Sen de biraz yardımcı olsan işim kolaylaşırdı, ne dersin?” diyerek açın konuyu. Asla “Sen zaten benim hayatımı kolaylaştıracak hiçbir şey yapmazsın” derseniz, sorunu asla çözemezsiniz.

Fazla Uzatmayın: Eğer özür dilediyse ya da o gün konuşma modunda değilse, üzerine gitmeyin. Fazla uzatmak başınıza başka sorunlar çıkarabilir, dikkatli olun.

2. Birlikte Yaşama Kararı:
Birlikte yaşama ya da evlenme kararını verme aşamasında, birçok çiftin ilişkisi sona ermiştir. Bu göründüğü kadar kolay bir iş değildir.

Ne Yapmalı?

Eğer Stresliyse: Ona bu kararı vermek için aceleniz olmadığını hatırlatın. Eğer istemeye istemeye aynı çatı altında yaşamaya başlarsanız bu sizin için de zor olur. Çünkü o yaşadığı hayattan zevk alamazsa sizi de mutlu etmesi imkansızlaşır.

Eğer İsteksiz Taraf Sizseniz: Eğer niyetiniz varsa ama kararsızsanız, kendi evinizi kapatmadan, bir iki aylığına anlaşmalı olarak aynı eve taşınabilirsiniz. Asla onun size taşınmasına izin vermeyin. Çünkü mutsuz olursanız onu evden göndermeniz zor olur ama siz evden rahatlıkla gidebilirsiniz.

Endişelerinizi Belli Edin: Bütün endişe ve korkularınızı anlatın ve onun da kendini rahat hissetmesini sağlayın. İkiniz de kendinizi hazır hissettiğinizde tekrar geri dönmek üzere konuyu kapatın.

3. Ailesi Sizden Nefret Ediyor:
Onunla çok mutlusunuz ama ailesi sizden hiç hoşlanmıyor ve yaptığınız her şey onlara batıyor. İlişkiniz ciddileşiyor ve bu konu artık sizi çok üzmeye başladı…

Ne Yapmalı?

Onu Elçi Tayin Edin: Erkek arkadaşınıza, ailesiyle konuşmasını söyleyin. Onlara gittiğiniz zaman kendinizi rahatsız hissettiğinizi, bu nedenle onlardan gittikçe soğuduğunuzu anlatın.

Hemen Savunmaya Geçmeyin: Asla savunmaya geçmeyin. Sık sık onların haklı olduğunu ima edin.

Topu Onlara Atın: Oğlunuzla çok iyi anlaşıyoruz ve aynı şekilde sizinle de aramın iyi olmasını isterim. Bu benim için önemli. Umarım sizin için de önemlidir. Sizi üzecek bir şey yapıyorsam, düzeltmek için elimden geleni yaparım şeklindeki bir yaklaşım onların size karşı tavırlarının değişmesini sağlayacaktır, göreceksiniz.

4. Uzak Düştünüz:

Gözden ırak olunca gönülden de ırak olunur, derler. Unutmayın, hasretin bağlılığı güçlendirdiği de bir gerçektir.

Ne Yapmalı?

Karşılıklı Özlem Çektiğinizi Unutmayın: Suçu ona yükleyip sinirinizi ondan çıkarmakla hiçbir yere varamazsınız. İkiniz de aynı durumdasınız.

Fedakarlık Zamanı: Birbirinizi daha sık görmek için yollar arayın. Mesela evinizi satıp daha ucuz bir ev alabilir, fazla mesai yapıp para biriktirebilirsiniz. Böylece hafta sonu için bile olsa birbirinizi görmek için uçak bileti alabilirsiniz.

Kendinizi Teknolojinin Ellerine Bırakın: Önce internet olayına girip, telefondan daha ucuz bir iletişim sağlayabilirsiniz. Telesekreterine ya da e-mail adresine seksi mesajlar bırakarak aşkınızı canlı tutabilirsiniz.

5. İşten Kovuldunuz:

İşsiz kalmak, insanları depresyona sokan nedenlerin başında gelir. Birbirinize anlayışlı olmalısınız. Maddi açıdan birbirinize destek olmaktan asla kaçınmamalısınız.

Ne Yapmalı?

İşini Kaybeden Oysa: Onu kariyeri ya da parası için değil, kendisi olduğu için sevdiğinizi göstermenin tam zamanı.

Kum Torbası Olmayın: O işini kaybetti ve bunalımda diye, sizi kum torbası yerine koymasına izin vermeyin. Anlayışlı olmakla enayi olmak farklı şeylerdir. Morali bozuk diye size bağırıp çağırması ve sizi ezmesi haksızlık. Onu güldürmeyi deneyin ama asla taviz vermeyin. Yoksa, işler yoluna girdiğinde de her şeyin aynı kalmasını isteyebilir, unutmayın.

İşini Kaybeden Sizseniz: Erkekler bütün sorunların çözümünü bildiklerini düşünürler. Rahatsız olduğunuz zaman bunu ona söyleyin ve her şeyin kontrolünüzde olduğunu hatırlatın.

Neye İhtiyacınız Olduğunu Söyleyin: Yalnız kalmaya, maddi desteğe ya da onun şefkatli kollarına ihtiyacınız olabilir. Bunu onun bilmesini sağlayın ama asla emredici olmayın.

Birbirinizi Sevdiğinizi Unutmayın: Aranızda oluşan gerginliğin stresten ve dış etkenlerden kaynaklandığını sık sık birbirinize ve kendinize hatırlatın. İşsizlik dahil bütün sorunlar geçici, aşk kalıcı…

6. Arkadaşları Sizden Önce Geliyor:

Erkek arkadaşınızın arkadaşları sizden ön planda mı?

Ne Yapmalı?

Savaş Çıkarmayın: Onun tatil anlayışı 24 saat sörf tahtası üzerinde geçirmek, sizinki de arabaya atlayıp diyar diyar gezmek olabilir. Birbirinizi zorlamanın hiç gereği yok. Anlayışlı davranın ve savaş çıkarmayın.

Bunun Hoşunuza Gitmediğini Belli Edin: Sizin de arkadaşlarınızla birlikte vakit geçirmekten hoşlandığınızı ama onunla daha sık birlikte olmaya ihtiyacınız olduğunu söyleyin. Boş zamanlarınızı iyi planlarsanız, hem arkadaşlarınızla hem de birbirinizle vakit geçirebilirsiniz.

Oyunu Karşılıklı Oynayın: Eğer hislerinizi anlamıyorsa, sizin gibi hissetmesini sağlayın. Sizinle olmayı planladığı bir zamanda arkadaşlarınızla hafta sonu tatili için plan yaptığınızı söyleyin. Onu sık sık yalnız bırakın ve size sıraladığı bahaneleri sıralayın. Böylece sizin hissettiklerinizi anlayacak ve durumu düzeltmek için girişimde bulunacaktır.

7. Geç Saatlere Kadar Dışarıda:

Bir iş yemeğine çıkıp saat 04:00’de eve geldiği yetmiyormuş gibi bir de size “Uykun kaçtı herhalde, ben sana geç saatte yemek yeme demiyor muyum?” diyor.

Ne Yapmalı?

Tavrınızı Koyun: Aptalca kıskançlık krizlerine girip onu daraltmayın. Nerede olduğunu ve kaçta geri geleceğini bilmeye hakkınız olduğunu hatırlatın. Aksi takdirde kendisini çok merak ettiğinizi ve o gelene kadar gözünüze uyku girmediğini söyleyin. Tek endişenizin başına bir şey gelmesi olduğunu, yoksa ona güvendiğinizi anlamasını sağlayın. Niyetinizin onu kontrol altına almak olmadığını anlayınca, gidiş geliş saatlerini ve nerede, kiminle beraber olduğunu size bildirmek konusunda daha hassas davranacaktır.

Behçet Hastalığı

21 Eylül 2007 Cuma Comments Off

Behçet hastalığı 1937 yılında Prof. Dr. Hulusi Behçet tarafından, ayağında ve cinsel bölgeler-de yaraları, gözde iltihabı bulunan üç hasta üzerinde yapılan ayrıntılı incelemeler sonunda bulunmuştur. Prof. Dr. Hulusi Behçet bu hastalığın ayrı bir hastalık olduğunu ileri sürmüş ve sonunda da hastalık, literatürlere “Behçet Hastalığı” olarak geçmiştir.

Günümüz tıbbının hala nedenini bulamadığı; her hastada farklı şekillerde gözlemlenebilen bir hastalıktır.Birçok organa ait değişik şikayet ve bulgularla teşhisi konulabilmekte ve bu neden-le de teşhis konusunda oldukça zorlanılmaktadır.

Ağız yaraları (Aftlar), cinsel bölge yaraları (Genital Ülserler), deri altı yumrulu belirtiler, deri üzeri irinli sivilce benzeri belirtiler, göz tutulumu, eklem tutulumu, toplardamar tutulumu, atardamar tutulumu, merkezi sinir sitemi tutulumu, mide-bağırsak tutulumu, kalp-böbrek tutu-lumu ve akciğer tutulum gibi farklı bölgelerde kendisini gösterir.
Behçet hastalığı hiç bir şekilde bulaşıcı değildir.

Belirtilerdeki bu çeşitlilik nedeniyle teşhisi oldukça zordur. Buna bir de hastalığa dair bir KÜRSÜ’ nün olmayışı ve tedavi merkezlerinin bulunmayışı eklendiğinde Behçet hastalarının oldukça zorlu bir tedavi mücadelesi vermesi gerektiği ortaya çıkmaktadır.
Tedavi merkezlerinin olmayışı; hastanın farklı tutulumları için farklı anabilim dalları arasında dolaşmasına sebep olmakta, kullanılan ilaçların pahalı olması ve hastaların hastalık sonrası sosyal güvencelerinin olmayışı da tedavi için büyük bir handikap oluşturmaktadır.

Teşhiste de, tedavide de büyük sorunlar yaşanmaktadır. Hala hastalığın tedavisi anlamında bir çözüm yolu bulunmamaktadır. Sadece farklı tutulumlara yönelik farklı ilaçlar denenerek has-tanın en azından bazı kayıpları engellenmeye çalışılmaktadır..
Hastalığın 20’li yaşlarda aktive olduğunu düşündüğümüzde,hastanın yaşayabileceği sorunları söylememe gerek yok sanırım.

Hastalığın tekrarlama ve kendiliğinden iyileşme gibi dönemleri vardır. Ne tekrarlama ne de iyileşme dönemleri önceden bilinemez, bu nedenle de hastanın günlük yaşamını sürdürme-sinde büyük sorunlar ortaya çıkar. Yaşanan bu gelgitler hastaların sabit bir psikoloji ve yaşam biçimi sürmesini engellemektedir.

Bir diğer önemli sorun da, Behçet hastalarının ÖZÜRLÜ kapsamında değerlendirilip değer-lendirilemeyeceği tartışmasıdır. Oysa sağlığı iş göremeyecek kadar bozuk olanlar için bu tür tartışmalar çok anlamsızdır. Ve tabi ki Behçet hastaları da ÖZÜRLÜ haklarından yararlanma-lıdır.

Ülkemizde oldukça yaygın halde görülen hastalığın hala ciddi anlamda ele alınmıyor olması, bölümler ve merkezler arasındaki gerek tedavi gerekse istatistiksel çalışmalar açısından koor-dinasyonsuzluk, hastaların birer denek gibi kullanılıyor olması,………vs. Behçet hastalarının yok sayılması gibi bir sonucu ortaya çıkartmaktadır. Buna bir de -hastaların sadece %50’sinin hastalığı ciddi sayılabilecek etkilerle yaşamasından kaynaklı- çoğunluğun sağlanamaması eklendiğinde, hayatlarını düzenleyici adımlar atmak yönünde destek bulma girişimlerinde ve kamuoyu oluşturmakta etkisiz kalmaktadırlar.
İnsanlar hastalanıncaya kadar bizlerin yaşamlarını ne anlayabiliyor ne de bunun çözümüne dair bir şeyler yapıyorlar.

Herkesin bir gün ciddi bir rahatsızlık geçirme tehlikesi olduğu düşünüldüğünde; BİZ’ lerin bu şekilde görmezden gelinmesi ve yaşamamıza dönük hiçbir şeyin yapılmıyor olmasını anlamak mümkün değil!!

Ferruh BATI

Amyotrophic Lateral Sclerosis (ALS) Hastalığı(Engelli)

21 Eylül 2007 Cuma Yorum yok »

  [Lou Gehrig olarak da biliniyor] Türkiye’de Fenerbahçeli Sedat Balkanlı’nın hastalanmasıyla daha fazla bilinir hale gelen ALS, Steven Hawking’in de uzun yıllardır mücadele ettiği bir hastalık.

ALS yani Amyotrophic Lateral Sclerosis, ilk kez 1874 yılında tanımlandı. İlerleyici bir sinir sistemi hastalığı olan ALS motor sinirleri etkileyerek felce neden oluyor.
 
  ALS NEDIR?
  Amyotrophic Lateral Sclerosis (ALS) aynı zamanda Motor Nöron Hastalığı olarak anılıyor. Hastalık, merkez sinir sisteminde medulla spinalis ve beyin sapı adı verilen bölgede motor hücrelerin (nöronlar) kaybından ileri geliyor. Bu hücrelerin kaybı kaslarda zaaf ve erimeye yol açıyor. Ayrıca erken ya da geç hareketin birinci nöronu (piramidal yol) da hastalanıyor. Zihinsel fonksiyonlar ve bellek ise bozulmuyor.
  Kaslardaki zayıflık ellerde ya da bacaklarda ağız yutak bölgesinde ya da dilde başlayabiliyor ve sürekli ilerleyerek yayılıyor. Bu yayılma bülber alandaki kasları da tutabileceği için konuşma ve yutma güçlüğüne neden olabiliyor. İleri devrelerinde solunum yetersizliğine de yol açabiliyor. Genellikle erişkin yaşlarda (40-50) ve erkeklerde kadınlara göre biraz daha fazla görülüyor. Sıklığı 100.000 de 1-1,5 civarında. (İnsidans) Daha genç ve daha ileri yaşlarda da ortaya çıkabiliyor ve genellikle zayıf insanlarda görüldüğü dikkat çekiyor

  SORULARLA ALS HASTALIĞI

  NTV’nin sağlık raporu programına konuk olan Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi ve ALS Çalışma Grubu Başkanı Prof. Dr. Ersin Tan, Sibel Güneş’in sorularını yanıtladı.
 
  Hastalığın oluşum sıklığı açısından bir bilgi verir misiniz? Hem dünya için hem Türkiye için hasta sayısıyla ilgili kesin veriler var mı?
  Prof. Dr. Ersin Tan: Türkiye için böyle bir kesin veri yok. Ama dünya geneline baktığımız zaman yüzbinde 8 ila 10 düzeyinde olduğu görülüyor. Bu oranı Türkiye’ye yansıtabilirsek, Türkiye’de yaklaşık 6 ila 7 bin arasında bir hasta olduğu düşünülmüştü.

  Neden olan faktörler dikkate alındığında saptanmış genler söz konusu mu? Hep gen mutasyonunun bu tip dejeneratif hastalıklarda etkili olduğu ileri sürülür. Burada kesin bir genden söz edebiliyor muyuz? Ve bunun dışında çevresel faktörler böyle bir hastalıkta ne kadar etkili?
  Prof. Dr. Ersin Tan: ALS oluşmasında bir gen bozukluğu faktör olarak kabul ediliyor. Özellikle 20. kromozomda bulunan süperoksit dismutaz tip 1 genindeki bir mutasyon. Ama bu mutasyon ailevi ALS vakalarının yaklaşık yüzde 20’sinde bulunabiliyor. Bunun dışında da muhtemelen bildiğimiz ve bilmediğimiz çeşitli faktörler var. Bahsettiğiniz gibi çevresel faktörler olabiliyor. Bağışıklık sistemiyle ilgili bazı faktörler olabiliyor. Bazı glutamat eksitotoksisitesi, özellikle kurşun veya cıva, alüminyum zehirlenmelerinde ALS oluşumunda katkısı olduğu kabul edilmekte.

  Hastalığın oluşum mekanizmasından söz eder misiniz? Hastalığa neden olan faktör ortaya çıktıktan sonra omurilik ve sinir hücreleri bundan nasıl etkileniyor?
  Prof. Dr. Ersin Tan: Glutamat eksitotoksisitesi, bugün için gösterilmiş en etkin yolu, glutamat dediğimiz bir uyarıcı aminoasidin sinir sisteminde fazla salgılanması. Bu, aminoasit normalde vücudumuzdaki sinir sisteminin çalışması için gerekli bir aminoasit. Ama bir laf vardır, azı karar çoğu zarar bunun için geçerli bir laf. Çünkü aşırı miktarda salınması veya yıkılmasının gecikmesi sonucunda glutamat eksitotoksisitesi oluyor. Çok fazla birikiyor. Ve sinir hücrelerinin ölümüne neden oluyor. Özellikle omurilikteki sinir hücrelerinin ölümü hastalığın oluşmasına katkıda bulunuyor.

  Belirtilerine gelirsek, bu oluşum mekanizması öncelikle hangi kasları etkiliyor, hastalığın ilerleme süreci dikkate alındığında?
  Prof. Dr. Ersin Tan: ALS’nin klinik belirtileri bazen sırf konuşma bozukluğu veya yutma bozukluğuyla başlayabileceği gibi ellerde ve ayaklarda kas gücünün kaybıyla da ortaya çıkabilir. Asimetrik başlangıçlı bir hastalık. Genellikle elde beceriksizlik, anahtar çevirmede zorluk, konserve açmada zorluk gibi şikayetlerle ortaya çıkabilir. Zamanla bacağa yayılabilir. Ve zamanla yutma ve konuşma fonksiyonlarının da kaybı söz konusu.

  Tanı koyduğunuz zaman hastalık açısından ne kadar bir süre geçmiş oluyor? Türkiye’deki sağlık sisteminin kendi handikapları içerisinde çok bilinen sorunlar bile zamanında tanı konulamadan atlanıyor. Bu hastalıkta da böyle bir problem söz konusu mu?
  Prof. Dr. Ersin Tan: Maalesef bu hastalık Sedat’ın hastalığı olarak bilininceye kadar halk arasında pek kabul edilmeyen veya bilinmeyen bir hastalıktı. Fakat Sedat’ın hastalığı medyada yeraldıktan sonra hastalar daha dikkatli olmaya ve doktorlar daha dikkatli olmaya başladılar. Genellikle Türkiye’deki en büyük sağlık problemi semptomlar ortaya çıktıktan ve geciktikten sonra hastaya başvurmaktadır. Burada biraz önce söylediğim gibi vücutta ortaya çıkabilecek seğirmeler, kas güçsüzlükleri, yutma ve solunum bozuklukları ilk belirti olarak ortaya çıkabiliyor. Ve hasta, bazen göğüs hastalıkları uzmanına gidebiliyor. Sağlık ocağı hekimlerine gidebiliyor ve sonunda direk olarak bu hastalığın nörolojik bir hastalık olduğu bilinerek nöroloğa başvuruyorlar.

  Tanısında kullandığınız yöntemler neler? Sedat Balkanlı’ın tanısı da burada konuldu. Kesin tanıda hangi yöntemler etkili?
  Prof. Dr. Ersin Tan: Özellikle nörolojik muayene çok önemli. Hastanın nörolojik muayenesi zaten ALS olup olmadığı konusunda bize yardımcı oluyor. Onun dışında yardımcı tanı metotları içerisinde de uyguladığımız elektrofizyolojik çalışmalar, elekronöromiyografi bizim için çok önemli. Onun yardımıyla ve bazı laboratuvar testleriyle de bu teşhisi koymamız mümkün. Burada belirtmek istediğim bir şey var. Yurtdışında da çare aranıyor, sonuçta ALS’li hastaların tedavisi yurtdışında neyse Türkiye’de de aynı.

  Tedavideki yaklaşım nedir? Hastalığın oldukça hızlı bir seyri söz konusu? Bu süreci etkileyen hangi tip ilaçlardan veya yöntemlerden yararlanıyorsunuz?
  Prof. Dr. Ersin Tan: Hastalık, çok kısa seyirli de gidebiliyor. Veya Steven Hawking’in vakasında olduğu gibi çok uzun yıllar da gidebiliyor. Bu nedenle, bu hastalarımıza ömür biçmek doğru değil. Bazen hastalığın özelliği başlar ve bir yerde durur. Ve artık onun dışında ilerleme göstermeyebilir. Veya çok hızlı bir şekilde seyredebilir. O nedenle hastayı hasta bazında kişi olarak değerlendirmemiz lazım. Bu hastalarımızın ne çok umutlu ne çok umutsuz olması gerekiyor. Bu hastalıkta başlangıçtan sonraki yaşam süresi değişebiliyor. Bunları engelleyebilmek ve süreyi uzatabilmek için çeşitli tedavi metotları var. Bu tedavi metotlarının psikolojik rehabilitasyondan tutunuz, ilaç tedavisine ve fizik tedaviye kadar değişik boyutlarda incelemek gerekir. İlaç tedavisi içinde bugün için geçerli olan tek bir tedavi var. Biraz önce söylemiş olduğumuz uyarıcı glutamat birikmesini önleyen bir ilaç kullanılıyor. ALS hastalığının sıkıntılarının ilerlemesini durduran ve yavaşlatan tek ilaç bugün için bu…

  Sürece katkısından söz eder misiniz? Kullanan hastalarla kullanmayan hastalar arasında yapılmış çalışmalardan?
  Prof. Dr. Ersin Tan: Çok çeşitli çalışmalar var. Ama bugün için toplanan çalışmalarda analiz sonuçlarına göre riluzol tedavisiyle bu hastaların yaşam sürelerinin iki yıla kadar uzatıldığı gösterildi. Ama yaşam sürelerini uzatan bir diğer faktör de solunumun çok iyi kontrol edilmesi, solunum egzersizlerinin yapılması. Hastanın sigara içiyorsa bırakması ve enfeksiyondan uzak durması.

  Bu hastaların hastalık hakkında bilgilendirilmesi, hasta yakınlarının hastalık hakkında bilgilendirilmesi de herhalde tedavi kadar önemli. Çünkü çok iyi bilinen bir hastalık değil. İnsanların rahatlıkla paniğe kapılabileceği bir sağlık sorunu. Türkiye’de de bu konuda kurulmuş bir dernek var. Sizlerin de katkısının olduğu bir dernek. Bu çalışmaların öneminden söz eder misiniz?
  Prof. Dr. Ersin Tan: Kamuoyunu bu konu hakkında uyarmak, aynı zamanda meslektaşlarımıza bu konudaki güncel bilgileri iletmek üzere bir dernek kuruldu. Daha doğrusu bir çalışma grubu kuruldu. ALS çalışma grubunun en önemli görevi, aynı zamanda motor nöron hastalığı ve ALS Derneği’ndeki hasta ve hasta yakınlarıyla birlikte bu hastalığı tüm Türkiye’ye tanıtabilmek. Ve bu hastaların sorunlarına çözüm üretebilmek. Bu konuyla ilgili olarak çeşitli toplantılar düzenliyoruz, yurt genelinde çeşitli yerlerde konuşmalar yapıyoruz. Dernek toplantıları yapılıyor. Yeni bir web sayfası oluşturduk. Bu web sayfası hem hasta ve hasta yakınları hem de meslektaşlarımıza yönelik iki ayrı web sayfamız var. Bir diğer hastalarımızın sorularına ve sorunlarına çare bulabilmek için bu internet sayfamızdan bize e-mail yoluyla ulaşabilecekleri gibi ücretsiz bir telefon hattıyla da bizlere ulaşabilecekler.

  Hasta ve hasta yakınlarından size en fazla hangi konularda soru geliyor?
  Prof. Dr. Ersin Tan: Bize en fazla gelen soru hastalığın yaşamıyla ilgili olarak. Onu bir kez daha vurgulamak istiyorum. Bu hastaların yaşam sürelerini şimdiden bilmek mümkün değil. Çok kısa sürebilen de var, çok uzun yıllar da yaşayabilenler var. İkinci soru, genetik olup olmadığı konusunda. Yüzde 10 vakada bu hastalığın genetik özellik taşıdığını zaten biliyoruz. Ama genetik özellik için ailede bir kişinin olması yeterli bir bilgi değil. Ailede çeşitli nesillerde genetik geçiş için hastalığın bulunması lazım. O nedenle hastalar, çok panikliyorlar. Biraz zor bir hasta, bakımı zor bir hastalık. O açıdan hasta yakınlarının en fazla sordukları yaşam süreleri ve genetik geçiş gösterip gösteremeyeceği.

  İlaçtan sözettiniz. Türkiye’de bu tip sağlık sorunlarında bazen sosyal güvenlik şemsiyesine alınmasıyla ilgili sorunlar olabiliyor. Hastaların hem solunum cihazının hem de sözünü ettiğiniz ilacın karşılanmasında sosyal güvenlik kurumlarının desteği var mı?
  Prof. Dr. Ersin Tan: Evet, var. Herhangi bir problemle karşılaşmıyoruz.

  Hastalarda solunum ve yutma güçlüğü söz konusu olduğunda neler öneriyorsunuz?
  Prof. Dr. Ersin Tan: Hastada yutma ve solunum güçlüğü olduğu zaman bir an önce doktorlarına haber vermeleri gerekiyor. Çünkü solunum sıkıntısını giderebilmek için yardımcı solunum cihazlarına ve beslenme içinde gastronomi dediğimiz bazı müdahalelere gerek duyuyorlar. Onun dışında hastada yemek yememe ve soluk alamama problemleri hayatı sonlandırmaya yeterli oluyor.

  Körfez savaşından sonra savaştan dönen Amerikalı askerlerde ALS hastalığının görülme sıklığında bir artış olduğu iddiası söz konusuydu? Bu konuda bilimsel bir gerçek söz konusu mu? İkinci bir savaş kapıda…
  Prof. Dr. Ersin Tan: Bilimsel bir gerçek söz konusu değil. Ama bu şekilde anektodal söylentiler var. Şöyle söyleyelim. Körfez savaşı sırasında kullanılan cephanelerin ve çevre kirliliğinin de belki bu hastalığın görülme sıklığını arttırdığını kabul etmemiz mümkün olabilir.

  Elimizdeki bilgiler çok yeterli değil ama kullanılmasını önereceğiniz herhangi bir vitamin veya mineral var mı? E vitamini Q enzim gibi vitaminlerin etkili olduğu konusunda iddialar var.
  Prof. Dr. Ersin Tan: Kreatin ve özellikle bu hastalarda vitamin E’nin yüksek dozlarda alınmasının hastalığın seyrini yavaşlatıyor şeklinde yayınlar var ama tam olarak bilimsel gerçek değil.

NTVMSNBC.COM

Engelli Olmak

21 Eylül 2007 Cuma Comments Off

Ampütasyon

  Amyotrophic Lateral Sclerosis (ALS)

  Ankilozan Spondilit (AS)

  Artrit Hastalığı

  Asperger Sendromu

  Behçet Hastalığı

  Bürger Hastalığı

  Cam Kemik Hastalığı (Osteogenesis Imperfecta)

  Charcot-Marie Tooth Sendromu (CMT)

  Cücelik (Dwarfism)

  Çocuk Felci (Post polio sekeli)

  Distoni

  Doğuştan Ortopedik Şekil Bozuklukları

  Down Sendromu

  Epilepsi (Nöbetler)

  Frederich Ataksisi

  Görme Sorunları
          Körlük
          Az Görmek

  Hemofili

  Hodgkin Hastalığı

  İşitme Sorunları
          Duyan, ama Konuşamayan
          Duymayan, ama Konuşan
          Duymayan ve Konuşamayan (lal)

  Kas Hastalığı (Müsküler Distrofi)

  Lösemi Hastalığı

  Madde Bağımlılığı

  Multipl Skleroz (MS)

  Omurilik Felci

  Organ Yetmezlikleri/Kayıpları

  Otizm

  Parkinson

  Prematüre Bebekler

  Psikiyatrik Bozukluklar

  RETT Sendromu

  Sanfilippo Sendromu

  Sekel Cerebellar

  Serebral Palsi (Spastik-SP)

  Skolyoz-Kifoskolyoz

  Spina Bifida

  Talasemi Hastalığı

  XLH

  Zekâ Geriliği

Mynet Blog WordpressMU alt yapısını kullanmaktadır.