Mynet | Blog Anasayfa | Email
Favorilerime Ekle | Giriş

Aşk

21 Eyl

Tıpta Gül Keşfi !

Image Hosted by ImageShack.us

 

Gül Pek Çok Derde Deva…

 

Osmanlı ve İslam dünyasında önemli yeri olan gülü tıp dünyası yeni keşfetti. İşte gülün mucizevi faydaları;

Tıp dünyası gül mucizesini yeni keşfetti. Oysa Osmanlı ve İslam dünyasında gülün sağlık alanındaki kullanımı çok yaygındı.

 

Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Deontoloji ve Tıp Tarihi Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ayten Altıntaş, gül yağı, gül suyu, gül şerbeti, gül reçelinin, binlerce yıl çeşitli hastalıkların tedavisinde ilaç olarak kullanıldığını aktardı.

5 yıldır bu alanda araştırma yapan Altıntaş, gülün faydalarını sıraladı.

 

Gül suyu:

-Ciltteki yaralanmalarda ve cilt hastalıklarının iyileştirilmesinde büyük etkiye sahip.

-Serinletici ve ateş düşürücü özelliği bulunmakta.

-Kırışıklıklara karşı ve yaşlanma etkilerini geciktirici özelliği var.

 

Gül yağı:

-Çağımızın hastalığı strese karşı iyi geliyor.

-Osmanlılar’da gül yağı psikolojik tedavilerde kullanılmış.

-Gül yağı ile baş ovulduğunda baş ağrılarına iyi geldiği gözlenmiş.

 

Gül reçeli, şurubu ve şerbeti ise mide için bire bir. Hazımsızlıkta, karaciğer hastalıklarında gül reçelinin tedavi etkisi büyük.

 

21 Eyl

işte gidiyorum….

 

Image Hosted by ImageShack.us

 

İşte gidiyorum;
Birşey demeden
Arkamı dönmeden
Şikayet etmeden
Hiçbirşey almadan
Birşey vermeden
Yol ayrılmış, görmeden GİDİYORUM!

 

Ne küslük var ne pişmanlık kalbimde
Yürüyorum sanki senin yanında
Sesin uzaklaşır herbir adımda
Ayak izim kalmadan GİDİYORUM!

Gerdiğin tel kalbimde kırılmadı
Gönülkuşum şarkıdan yorulmadı
Bana kimse sen gibi sarılmadı
Işığımız sönmeden GİDİYORUM!

 

Kazım Koyuncu

21 Eyl

Eflatun ‘un Öğüdü

Eflatun’a iki soru sormuşlar :

Birincisi; insanoglunun sizi en çok şaşırtan davranışları nelerdir?

Eflatun tek tek sıralamış:

”Çocukluktan sıkılırlar ve büyümek için acele ederler.

Ne varki çocukluklarını özlerler.

Para kazanmak için saglıklarını yitirirler.

Ama saglıklarını geri almak için para öderler

Yarından endişe ederken bu günü unuturlar.

Dolayısıyla ne bu  günü ne de yarını yaşarlar.

Hiç ölmeyecekmiş gibi yaşarlar

Ancak hiç yaşamamış gibi ölürler.”

 

Sıra gelmiş ikinci soruya;

peki sen ne öneriyorsun?

Bilge yine sıralamış:

”Kimseye kendinizi sevdirmeye kalkmayın.

Yapılması gereken tek şey sadece kendini sevilmeye bırakmaktır.

 

ÖNEMLİ OLAN ;HAYATTA EN  ÇOK ŞEYE SAHİP

OLMAK DEGİL,EN AZ ŞEYE İHTİYAÇ DUYMAKTIR.”

 

21 Eyl

BERAAT KANDİLİ

 

Image Hosted by ImageShack.us

 

HAYIRLI KANDİLLER…

21 Eyl

Ve Kapı Çalmaz

Kapı çalar…

Sabahın erken saatlerinde. Açarsınız. Sütçünüzdür gelen. Sütçünün

litreliğinden kabınıza dökülen beyazlıkta sabahın güzelliğine

kavuşursunuz. Gözünüzde pırıl pırıl bir sabah kahvaltısı canlanır.

İçinizden "Bugün kahvaltıyı bahçede yapalım" diye geçirirsiniz.

 

Kapı çalar…

Gelen postacıdır. Kucağında büyükçe bir paket. Uzattığı kağıda imza

atarsınız. Daha önceden ısmarladığınız kitaplara kavuşmanın sevincini

yaşarsınız. Zaten tatilde olduğunuzdan bu kitaplara çok ihtiyacınız

vardır. "Artık canım sıkılmayacak " deyip keyiflenirsiniz. En çok merak

ettiğinizi alıp şezlonga uzanırsınız.

 

Kapı çalar…

Kapıya koşarsınız. Yıllardır görmediğiniz bir dost gelmiştir.

Sevinirsiniz. Sohbetleriniz saatler boyu hatta bütün gün sürer. "Yaşamak

ne güzel" dersiniz içinizden. Hele böyle dostlar varken.

 

Kapı çalar…

Dürbünden bakarsınız. Kimseyi göremezsiniz. Dönüp yeniden koltuğa gömülürsünüz. Bir daha çalar. Bakarsınız, yine kimse yok. Tam o sırada bir daha çalınca kapıyı açarsınız. Komşunuzun oğlu, elindeki sopayla zile uzanmakta. Meğer tuzları bitmiş. İçeriden tuz getirirken kendi kendinize söylenirsiniz. "Elbette göremem. Keratanın boyu bir metre." Bu küçük hadise neşelendiriverir ortalığı.

 

Kapı çalar…

Düşüp bayılacak kadar şaşırırsınız. Askerdeki oğlunuz haber vermeden izne çıkmıştır. "Oğlum benim" diye hasretle kucaklarken göz yaşlarınızı

zaptedemezsiniz. Mutluluğunuz oğlunuzun izni kadar uzar…

 

Kapının her çalışında sanki mutluluğa koşmaktasınız. Huzur tüter

gözlerinizden. Her sessizlikte kulaklarınız zil sesi arar…

 

Ve kapı çalmaz…

O gün en büyük misafiriniz gelir. Adeta kapıyı kırmıştır.

 

Alıp gider sizi, şaşırırsınız. "Niye haber vermedi?" diye içinizden geçirirken;

"Doğduğundan beri zile basmaktayım" der. Bir şeyler söylemek istersiniz o an. Ama o andan sonra diliniz dönmez.

 

 

Ölüm sessiz sedasız gelivermiştir…

 

CAN DÜNDAR’dan

21 Eyl

Aşkın Dili

Hep "aşkın dili olsa da konuşsa" deriz.

İşte bir gün aşk konuşmaya başlamış ve demiş ki:

Ey insanlık hep peşimden koştunuz, bana ulaşmaya çalıştınız. Aslında bana ulaştınız ama hiç fark etmediniz. Benim için ağladığınız zaman bile size hep yalan, belki de şaka gibi geldim. Bana hep yakıştırmalar yaptınız. Size bir hikaye anlatayım. Bir gün küçük bir köpek kuyruğunu yakalamak için hep kendi etrafında dönüp duruyormuş ve büyük köpek dayanamayıp

"ne yapmaya çalışıyorsun?" diye sormuş.

Yavru köpek de,

"bana ancak kuyruğumu yakaladığım zaman mutluluğa ulaşacağımı söylediler. Ben de onun için uğraşıyorum" diye cevap vermiş.

Büyük köpek gülmüş ve

"ben de küçükken senin gibiydim. Hep kendi etrafımda döner, kuyruğumu yakalamaya çalışırdım ama bir gün durdum, düşündüm ve yürümeye karar verdim işte o zaman anladım ki zaten o benim peşimden geliyordu."

İşte şimdi anladınız mı? Aşk; bir köpeğin kuyruğu gibidir ki ona ulaşmak için peşinden koşmanız gerekmez, o zaten her hareketinizde arkanızdan gelir.

21 Eyl

Gülün Rengi

 

 

 

 

Image Hosted by ImageShack.us

21 Eyl

Aynanız Ağlıyor mu?

Duru bir sudan daha derindi ayna. Binlerce demir parçasının ateşte eritilip bir bütün demir parçası elde edildiği gibi onu da kim bilir kaç kum tanesinden elde etmişler, içine kim bilir daha neler katmışlardı.

İlk halini hatırlıyor, kendini göremiyordu… Yeni doğmuş bir çocuk gibi şuursuzdu.

Bir yanı siyah giyindiği gün içi gibi her yeri ışıldıyordu. Hele altın rengindeki çerçeveye sahip olduğu gün tacını giymiş kral gibi gülümsüyordu.

Beyaz bir duvara asıldı. Artık sırtını dayadığı duvara bir çivi ile bağlanarak onunla dost olmuştu.

Yaşamın bir penceresi olmuştu. Her şeyi olduğu gibi gerçek, tarafsız ve yorumsuz yansıtan bir pencere.

Ağlayanla ağlıyor, gülenle gülüyordu. Görmek istediği gibi bakanlar oluyordu aynaya. Onlara görmek istediklerini göstermenin, içinde açtığı yarayı anlayabilmek çok zordu.

Maskeli yüzlerin maskesiyle karşılaşmak, yüreklerindeki acımasızlığın riyanın vefasızlığın yüzlerine akseden yönleriyle karşılaşmak kolay değildi.

Özellikle geceleri, son ışık da terk edip gittiğinde, ayna sessiz sessiz ağlıyordu. Bazen kendi gözyaşlarını siliyor, bazen de yakalanıyordu. Neyse ki sıcaklık farkından oluştuğunu düşünerek siliyorlardı üstündeki damla damla yaşları. Oysa ayna ağlıyordu.

Kimi zaman yalnız başına kaldığında, bir gün dilinin çözülüp kendisine bakanlarla konuşacaklarını karşısında birine söyler gibi kendi kendine konuşuyordu:

"Siz insanlar ne tuhafsınız. Olduğunuz başka, olmak istediğiniz başka. Aradığınız başka, bulduğunuzu sandığınız daha başka. Dört bucakta aradığınız huzurun yanı başınızda olduğunu inatla görmek istemeyen garip varlıklar.

Bir gün ellerinizi şakaklarına dayayıp karşıma geçseniz… Düşünseniz… Kendi gözlerinizin içine baksanız derin derin. Her şeyin çaresini bulacaksınız. Huzurun, başarının, dostluğun, sadakatin, samimiyetin ta kendisini…

Sorun da içinizde, çözüm de… Maskeyi yırtmanın yolu da bu…

Bir kalem alıp elinize kendinizi çizseniz yüzünüzü nasıl çizersiniz. Masum çocukluğunuzun kaybolan hüznüyle mi?

Ya benim halim?… Sizi her saniye görmek istediğiniz şekille resmetmek zorundayım. En zoru da; olmak istediğinizi anlamakta çekiyorum.

Nelerinizi görmüyorum ki… Benden ayrı olduğunuzda yaptıklarınızı bile okuyorum yüzlerinizde.

Bazen uyarmak istediğim oluyor sizi, olduğunuz gibi gösteriyorum. "Şimdi kötü görünüyorum" diyorsunuz. Yine de kötü olduğunuzu kabullenmiyorsunuz. Sizin üzdüklerinizi unutup, sizi üzmekten korkarak eski halime çekiniyorum.

Az da olsa gözlerinizin içinin güldüğü oluyor. Bazen ilahi bir lütuf gibi samimice gözlerinizin yaşardığında sizi, ne çok seviyorum.

Gerçek hayatta yaptıklarınızı romanlarda, hikayelerde, filmlerde bir başkasının yaptığını gördüğünüzde; sanki onları siz yapmamışçasına mağdur olandan yana olup sizi temsil edene kızıyorsunuz. Ne büyük çelişki?.

Ben aynalığımdan utanıyorum. Ama siz…

Kendinize böyle yabancı olmasanız… Biraz olsun ruhunuzu dinleseniz karşımda. Kendinizi sorgulasanız…

İçinizden birinin dediği gibi Suçlarınız yüzünüzde görünseydi biz aynaları satın almazdınız’ Yüzünüzde maske var. Yaşlanınca maskeyi bir parça çıkarıyorsunuz. Bu kez de, aynalar yalan söylüyor diye yalancılıkla suçluyorsunuz.

Görmeyi bilseniz, görmek isteseniz, her biriniz bir ayna. Ama siyah gözlüklerle gizliyorsunuz gözlerinizi. Cenazelerde ağlamadığınız bilinmesin, dışarıda nereye baktığınız fark edilmesin diye.

Merhametin yokluğu, kıskançlığın hakimiyeti belli olmasın diye.

Yalan söyleyen dudaklarınızı boyalarla kapatıyor, kirlenen yüzünüzü fondötenlerle kremlerle örtüyorsunuz.

İmrenilecek halinizde yok değil. Siz, yanlışlarınızı bana göre çok kısa hayatınızda kolayca taşırken, ben doğruluğu sonsuza yakın taşımak zorundayım.

Fanilik bazen, ne güzel diyorum.

Bir tırtılın kelebeğe dönüştükten sonraki ömrü, gül bahçesinde de geçse en fazla bir gün.. Sizlerin de atmış, yetmiş, nihayet yüz yıl… Bu süreler içinde yer, içer çoğalır; dilediğiniz gibi yaşarsınız. Her gün üzerime konan karasinekler bile 3 gün yaşar.

Oysa ben büyüyemem, çoğalamam. Sekiz bin yıl önce Çatalhöyük’te var olan en eski atam bile sizin elinizde. Rahat bırakmamışsınız…

Sizin toprak olma hakkınız var. Biz aynaların kuma dönüşme hakkımız yok nedense?"

Ayna böyle söylüyor, kırılgan bir yürekle hayata tutunmaya çalışan insanlar gibi, beyaz duvara ufacık bir çiviyle tutunuyordu.

 

Duvar bir gün "yeter" dedi.

Çivinin prangasını çözdü.

Ayna yere düştü.

Kırıldı.

 

Şimdi ayna bir köşede özellikle geceleri, son ışık da terk edip gittiğinde, sessiz sessiz ağlıyor. Her şeye rağmen kendi doğrularıyla var olmanın mutluluk gözyaşları bir yandan; eğilenlerin, bükülenlerin açması haline yönelik hüzün bulutları diğer yandan. Sahi sizin de aynanız var mı? Aynanız ağlıyor mu? 

21 Eyl

Yitikliğimize

Birbirimize dokunmalarımız korkak kelebeklerdir,

dokununca renkleri yıkılan…

Çünkü küskün çocuklar inanmazlar.

Ki inanmak küskün bir çocuğun en büyük kan kaybıdır.

Susarım içimde bir yangın başlar.

Dokunsam arta kalan sen, kül olan ben.

Taş duvarlar yanmaz bilirim.

Büyük yangınların isini giyinirler.

 

(ama nafile…

hiçbir kalem ve hiç bir ben, sonraki sayfada aynı sen’i bulamıyoruz.

uzaklar hep uzak kalıyor sevdaya…

sen yine de artık sesime düşme).

 

Her gece gözlerimden hatıralar çalınmış.

Bir denizci ağ atmış.

Yalçınlaşmış düşlerime düşmüşüm.

Bir ses… giden gitmiştir demiş…

Susmuşum…

Bir baharın bedeliydi bu…

 

Kahraman Tazeoğlu

21 Eyl

AŞK VE AŞIK

Image Hosted by ImageShack.us

 

Her kimin yakası bir aşktan dolayı yırtılmışsa, o hırstan ve ayıptan tamamıyla temizlenmiştir.
Kimde aşk endişesi yoksa, o kanatsız kalmış bir kuş gibidir, vah ona!
Ey bizim sevdası güzel aşkımız; şad ol!..
Toprak beden, aşktan dolayı göklere çıktı; dağ (bile aşktan) oynamaya başladı, çevikleşti.
Yemyeşil aşk bağının sonu, ucu-bucağı yok; orada gamdan ve neşeden başka ne meyveler var!
Aşk dâvaya benzer; cefa çekmek de şahide. Şahidin yoksa dâvayı kazanamazsın ki!
Her ne kadar dille anlatmak aydınlatıcı ise de dile (gelmeyen) aşk, daha parlaktır.
Aşk seçkin erler için gemiye benzer. Gemiye binen kişinin bir âfete uğraması nâdirdir, çoğu zaman kurtulur.
Aşkın yüzlerce nazı, edâsı, ululuğu var. Aşk, yüzlerce nazla elde edilebilir.
Aşk vefakâr olduğu için vefakâr olanı satın alır. Vefasız adama bakmaz bile.
Aşkın beş yüz kanadı vardır. Her kanadı, arştan yer altına kadar bütün kâinatı kaplar.
Aşk, denizi bir çömlek gibi kaynatır; aşk, dağı kum gibi ezer, eritir.
Aşk, gökyüzünü çatlatır, yüzlerce yarık açar; aşk, sebepsiz yeryüzünü titretir.
Temiz aşk, Muhammed’le eşti. Allah aşk yüzünden ona "Sen olmasaydın…" dedi.
Hasılı o, aşkta tekti. Onun için Allah, peygamberler içinden O’nu seçti.
Gönüllerin dönüşünü aşktan bil. Aşk olmasaydı dünya, donar kalırdı.
Bu dünya pazarında sermaye altındır; o dünyada ise aşk ve iki ıslak göz.
Zahirî güzelliğe ait bulunan aşklar da aşk değildir; onlar sonunda bir utanç vesilesi olur.
En güzel olan Allah aşkından başka ne varsa can çekişmeden ibarettir…
Âşıklık, gönül iniltisinden belli olur; gönül derdi gibi bir dert yoktur.
Âşığın hastalığı diğerlerinden farklıdır; aşk, Hak sırlarının üsturlâbıdır.
Âşıklar ferahlık kadehini, sevgililerin eliyle öldürüldükleri zaman içerler.
Dirhem vermek cömert kişiye lâyıktır. Can vermek de esasen âşığın vergisidir.
Âşık, aşk diyarında ne söylerse söylesin, ağzından aşk kokusu duyulur.
Âşıkların varlıkla işi yoktur; âşıklar, kârlarını sermayesiz elde ederler.
Âşıklar, yoklukta çadır kurarlar; onlar, yokluk gibi bir renktedirler, bir tek ruhları vardır onların!
Âşıklara sevgilinin güzelliği müderristir; defterleri, dersleri, meşkleri de onun yüzü!
Aşk, âşıkların vücudunu inceltir, zayıflatır; sevgililerin vücutlarınıysa güzelleştirir.
Âşık, başını verince akıl kalır mı gayri? Her şey helâk bulur, yalnız O’nun hakikati kalır.
Kul, daima elbise, vergi diler; âşığın elbisesi ise daima sevgilinin cemâlidir.
Şeytan bile âşık olsa topu çeler; bir Cebrâil kesilir, şeytanlığı ölür.
Aşk, kimseye niyazı ve ihtiyacı olmayan Allah’ın vasıflarındandır. Ondan başkasına âşık olmak, geçici bir hevestir.
Çünkü mecazi aşk, altınlarla bezenmiş bir güzelliktir. Görünüşü nurdur, fakat içi dumandır.
Nur gitti de dumanı meydana çıktı mı mecazi aşk, derhal soğur; donar kalır.

Hz.Mevlana

Sayfalar : 1 2 3 [4] 5 6 7 8 9 ...
Mynet Blog WordpressMU alt yapısını kullanmaktadır.