Mynet | Blog Anasayfa | Email
Favorilerime Ekle | Giriş

Aşk

24 Eyl

Kan

 
Bir damla kan geleceğini kurtarıyor

Bebeklerin doğduktan ve beslenmeye başladıktan 24-72 saat sonra topuklarından alınan bir damla kan ile teşhis edilebilen hastalık erken teşhis edilirse, ilaç niteliğindeki özel mamalarla tedavi edilebiliyor.

Sağlık Bakanı Recep Akdağ, yaptığı yazılı açıklamada, yeni doğan bebeklerde görülen “fenilketonüri” hastalığının tedavi edilebilir zeka geriliklerinin en önemli nedeni olduğunu kaydetti. “Fenilketonüri”nin kalıtsal bir metabolizma hastalığı olduğunu vurgulayan Akdağ, hastalığın erken dönemde tanımlanması ve tedavisine başlanabilmesi için Sağlık Bakanlığı’nca yürütülen “Ulusal Yenidoğan Fenilketonüri Tarama Programı” kapsamında, yeni doğan bebeklerin tarama testlerinin ücretsiz yapıldığını bildirdi.
Hastalığın bebeklerde, fenilanin enzimi eksikliği sonucu ortaya çıkarak ileri derecede zeka geriliğine neden olduğunu belirten Akdağ, fenilketonüri hastalığının, erken teşhisle önlenebildiğini kaydetti. Bebeklerin doğduktan ve beslenmeye başladıktan 24-72 saat sonra topuklarından bir damla kan alınması ve incelenmesinin zorunlu olduğuna dikkati çeken Akdağ, şunları kaydetti:

“Tedavi edilmeyen fenilketonüri hastası bebeklerin zekalarındaki gerileme, 5 ve 6. aylardan sonra belirgin hale geliyor. Akranlarından farklı olarak, oturma, yürüme ve konuşma gibi becerileri kazanamayan fenilketonüri hastası bebekler için tedavi, erken teşhis ile mümkün oluyor. Hastalık belirtileri, bebeklerin ilk aylarında anne ve babalar tarafından fark edilmiyor. Hastalık, ailelerin dikkatini çekmeye başladığında ise tedavi için geç kalınmış oluyor. Ancak, hastalık erken teşhis edilirse, ilaç niteliğindeki özel mamalarla hastalık tedavi edilebilmektedir.”

Hastalığın önlenebilmesi için sağlık personelinin sürekli olarak hizmet içi eğitimden geçirildiğini ifade eden Akdağ, hedeflerinin yenidoğan her bebeğin tarama testlerinin yapılması olduğunu belirtti.

Akdağ, doğum yapılan hastaneler, ana çocuk sağlığı ve aile planlaması merkezleri, sağlık ocakları ve evlerde doğan bebeklerden kan alınarak tarama merkezlerinde incelendiğini, hastalık tespit edilirse, ileri tetkikler yapılarak tedaviye başlandığını ifade etti.

24 Eyl

Annelik

Çocuklarınıza bağırmayın

Sık sık tekrarlanan bağırmalar, azarlamalar çocuğun belki de annesinden nefret etmesine neden olur. Eğer çocuğunuza bağırdıktan sonra hata yaptığınızı farkederseniz, hiç çekinmeden ondan özür dileyin.

Çocuklarına söz geçirememekten yakınmayan bir anne var mıdır? Küçük afacanlar, ayaklanıp dillenince, kendilerini dünyanın hakimi sanıp başta aile büyükleri olmak üzere çevrelerindeki herkese meydan okumak isterler. Yarının gençlerine iyiyi kötüyü, doğruyu yanlışı öğretmek için öncelikle sabır ve soğukkanlılık gerekli. Çocuklara disiplin uygularken hatalardan kaçınmalısınız. Hatalar neler mi? Onları Amerikalı Pedagog Tamara Elberlein sıralıyor.

Yetişkinleri çileden çıkarmayı bilirler

Çocuklar, yetişkinleri çileden çıkarmakta ustadırlar. Bazen öyle şeyler yaparlar ki, büyüklerin sabrı biranda tükenir ve avaz avaz bağırmaya başlarlar. Evet, hepimiz çocuklarımızın karşısında çaresiz kalınca, kurtuluşu bağırmakta buluyoruz. Ama hemen belirteyim, annenin bağırması, çocuğu istenmeyen hareketleri yapmaya yönlendirir. Siz ona bağırdıkça o da inatla, sizi kızdırmaya devam eder. Ve bu zıtlaşmadan o küçücük haliyle büyük zevk alır. Annesine meydan okumak, çocuğun kendine güvenini artırır.

Bazı anneler, çocuklarına bağırmak için fırsat kollarlar. Çocuklarının birer robot gibi büyüklerin istekleri doğrultusunda hareket etmelerini beklemek çok yanlıştır. Ama bu yanlışı annelerin büyük bir çoğunluğunun sık sık tekrarladıkları da bir gerçek.

Çocuğun oyuncaklarını toplamasını istemek için bile ona ‘Şu oyuncaklarını toplasana’ diye avaz avaz bağırmanın hiç bir anlamı yoktur. Çocuk bu bağırışlardan hem gizli gizli zevk alır, hem de içindeki isyan duygusu birden tetiklenir.

Çaresizlik yetişkinlere hata yaptırabilir

Peki ama anneler çocuklarına neden bağırıp dururlar? Uzmanlara göre, yetişkinler çocukların karşısında kendilerini çaresiz hissettikleri için bağırma yolunu seçiyorlar. Bu da yetişkinlerin kendilerini savunmak için seçtikleri bir yol. Ve tabii yanlış bir seçim. Çaresizlik öfkeyi yaratır, öfkenin dışa vurumu ise bağırmaktır. Bağırmakla bir sonuç elde edilemeyeceğini ise öfkelenen büyükler bir türlü kabul etmezler. Bağırışların dozu arttıkça, durum daha da kötüye gider.

Bu arada bir noktaya değinmek istiyorum. Çocuklar istenmeyen, hoş olmayan bir hareket yaptıkları zaman genellikle yetişkinler bunların kendilerine karşı yapılmış bir hareket olduğunu düşünürler. Öfkelenip avaz avaz bağırmalarının en önemli nedeni de budur. Bir anda çocukla annesi birbiriyle savaşan iki düşman ordu kimliğine bürünür. Anne bağırarak savaşı kazanmak ister, çocuk bağırışlardan etkilenmediğini, zaferi kendisinin kazanacağını düşünerek, annesini kızdıran hareketi tekrarlamaya başlar.

Kötü alışkanlıklardan kurtulmak için

Bağırıp çağırmanın hiç bir şeyi değiştirmediğini anlayan annenin, bu alışkanlığından vazgeçmesi mümkün mü? Elbette mümkün. Ama bir insan ‘bağırmayacağım’ deyip de, bu alışkanlığından hemen vazgeçemez ki. Karşı tarafta, kurnazca, istediğini yapmayı başaran bir afacan vardır. Onun karşısında yenik duruma düşmek de anneyi endişelendirir.

Çocuklara her fırsatta bağırmanın yanlış olduğunu anlayan bir anne, sabır, kararlılık ve denemeler sayesinde kendini değiştirebilir. Ama bunu bir gün içinde başarması elbette imkansızdır.

Her şeyden önce, annenin kendini iyi tanıması gerekir. Eğer düzenli olarak çocuğunuza sesinizi yükseltiyorsa, kendi hayatınızı gözden geçirin. Çocuğunuza gerçekten kızdığınız için mi bağırıyorsunuz, yoksa, başka sorunlarınızın acısını farkına varmadan çocuğunuzdan mı çıkarıyorsunuz?

Annelerin çocuklarına bağırmalarının arkasında, annenin hayatındaki olumsuzluklar, sıkıntılar yatabilir. Şimdi sizin yapmanız gereken şey, çocuğunuza bağırdığınız zamanlar, içinde bulunduğunuz ruh halini saptamak.

Gerçekçi yaklaşım yeterli olur

Biliyorsunuz, çocuklar insanı bazen delirtirler. Ama durun hemen delirmeyin. Biraz da çocuğunuzun o hareketi neden yaptığını anlamaya çalışın. Olaya bir de çocuğunuzun gözleriyle bakmayı deneyin. Ve tabii, küçük afacanı iyi tanımaya da çalışmak zorundasınız. Çocuğun bazı hareketleri neden yaptığını anlamak o kadar da zor değil. Her çocuğun farklı bir kişiliğe sahip olacağını unutmayın. Çocuğunuzun davranışlarını gerçekçi bir gözle değerlendirin. Çocuğun neleri yapabileceğini neleri yapamayacağını bilirseniz, ona boş yere bağırmazsınız.

Neden öfkelisiniz

Çocuğu yüksek sesle azarlamak, ya da bağırarak bir şeyi yapmamasını söylemek çocuk üzerinde olumsuz etki yaratabilir. Hele küçük yaştaki çocukları bu tür uygulamalar korkutabilir. Çocuğun kendine güveninin sarsılması, birden kendini çaresiz ve yalnız hissetmesi, onun sosyal bakımdan gelişmesine zarar verir. Sık sık tekrarlanan bağırmalar, azarlamalar, çocuğun annesine karşı kendini savunmaya çalışmasına ve de ondan belki de nefret etmesine neden olur.

Bir çocuğun annesinden nefret etmesi, onun yaşam boyu çevresindeki kişilere karşı düşmanca duygular beslemesine yol açabilir. Çocuk kendini korumak için bazı önlemler alacaktır. Örneğin annesi bağırmasın diye ona yalan söylemeyi akıl eder. Gerçekleri gizlemeye çalışır. Küçücük dünyasının kapılarını kapatıp, büyüklerini dünyalarına almamayı denerler. Çocuklarınıza bağırmaya başlarken, bunları iyice düşünün. Yaptığınız hatanın sonuçlarına katlanmayı göze alın. Ve tabii, hiçbir suçu olmayan çocuğun da sizin hatanız yüzünden sorunlar yaşamasına izin vermeyin.

Eğer çocuğunuza bağırdıktan sonra hata yaptığınızı farkederseniz, hiç çekinmeden küçük afacandan özür dileyin. ‘Şu anda kendimi çok kötü hissediyorum. Önce kendimi toplayayım, sonra seninle güzel güzel konuşuruz’ şeklinde bir açıklama çok yararlı olur. Hem siz öfkenizi bastırırsınız, hem de çocuk önemsendiğini farkeder. Çocuk, kendisine değer verildiğini anladığı zaman, küçücük aklıyla kendine çeki düzen vermesi gerektiğini anlar.

Çocuğunuza bağırdığınız zaman, derin bir soluk alıp, ‘Ben neden öfkeliyim?’ sorusunu kendinize sorun. Vereceğiniz cevabın çocuğunuzla ilgisi olmadığını göreceksiniz.

24 Eyl

Kandil Mesajları

 

Bugün ellerini semaya gönlünü Mevlaya aç, bugün günahlardan olabildiğince kaç, bugün en gizli incilerini onun için saç çünkü bugün kandil, kandilin mübarek olsun.

Allah’ın aşkıyla yan bu gece, Mevlana gibi dön bu gece, secdeye varıp huzura erince, şu fakiride an bu gece. Hayırlı kandiller!

Allah’ın rahmeti, bereketi sizinle olsun, gönül güneşiniz hiç solmasın, yüzünüz aydın olsun, kabriniz nur dolsun, makamınız Firdevs, dualarınız kabul olsun. Kandiliniz kutlu olsun..

Avuçların açıldığı, gözlerin yaşardığı, ilahi esintilerin kalpleri okşadığı anın bir asra bedel olduğu bu gece dualarda birleşmek dileğiyle kandilinizi kutlarım.

Bakiler sevgiler adına nice dilekler vardır. Ölümü bile ayırır saymayan gönüller vardır. Mesafeler araya set çekmişse ne çıkar, dualarda birleşen gönüller vardır. Hayırlı kandiller..

Biçarelere, dul ve aceze hatunlara bakmak için çalışıp, çabalayan kimsenin; gece sabaha kadar namaz kılan, her gün oruç tutan, meydan-I gazada cihad eden gibi Allah yanında rütbesi vardır.

Bir kandil gülü savur sevdiklerine, size onlardan gülücükler getirsin öyle içten öyle samimi ol ki göz yaşlarını bile tebessüme çevirsin. Kandiliniz mübarek olsun.

Borçlarımızdan, ceza ve günahlarımızdan kurtulmak için bu gece dua edelim.. Allah affeden ve bağışlayandır, unutmayalım.. Eller semaya kalkıp, yürekler bir atınca bu gece, gözler sevinç yaşlarıyla dolacak.. Kandiliniz mübarek, dualarınız kabul olsun!

Bu gece kulun yalvarış ve yakarışlarını Yüce Mevla’ya sunacağı ve O’nun sonsuz affından, merhametinden, iyiliğinden bol bol yararlanacağı umut, huzur ve müjde gecesidir. Kandiliniz hayırlı olsun!

Bu günlerin feyzi üzerinize, rahmeti geçmişinize, bereketi evinize, nuru ahiretimize, sıcaklığı yuvamıza dolsun. Kandiliniz mübarek olsun..

21 Eyl

Öyküler

HIRKANIN ALTINDAKI / Rahime Dilek

Yillardir uykusuna kar yagar !..

Perdelerin arasindan isigi sizdiran o ince çizgiye uydurup sol gözünü, bakar içeriye ! Odun sobasina iyice sokulmus, kalin sislerini takirdatarak keyifle yün ören o kadini görür her defasinda. Sislerin birinden ötekine hizla bosaltir ilmekleri. Tam da sabirsiz ruhlara göre, çabuk üreyen, insani sagaltan bir örgüdür bu. Sobanin üstünde buhar püskürten bir demlik ve elindeki resimli kitaba dalmis küçük bir çocuk da vardir orada.

Yumusak basli kadinin dinginlik içinde oturusuna hayran kalir. Onun, yumagiyla oynayan kedi yavrusuna gülümseyisinden daha etkili bir terapi tanimamistir ömründe.

***

Kurulu bir makine gibi, her gece bu düsü görmüs olarak sabahin üçünde uyanir. Yalniz yasadigi için bunu kendinden baska bilen, ve kendisi kadar sasan kimse yoktur.

Üçü üç geçe kalkmaya dikkat eder. Sürekli titreyen bedeni yüzünden giyinmesi, yatagini toplamasi, banyoda ufak tefek sabah temizligini yapmasi öyle çok zaman alir, onu öyle bitkin birakir ki; kahvaltidan önce biraz dinlenmeye mecbur olur.

Kahvaltida, tereyagli üç dilim ekmekle üç bardak çaya tutkundur. Çaylarin her birine üç küp seker atmaya özen gösterir. Kahvaltidan sonra gidip daire kapisina yeni sikistirilmis olan gazeteyi alir. Her an aglayacakmis gibi duran bugulu ve yorgun gözleriyle önce basliklari tarar. Çogunlukla gazetenin tamamini okur.

Sabirsizlikla bekledigi 3 Mart’in gelmesini iyiden iyiye geciktiren 2 Mart Çarsamba günü, basliklardan öteye gidemedi. Dünya otuz yil önce neyse, simdi de oydu ! Üzerinde kurumus kan lekeleri, yapisip kalmis et parçalariyla ögürtüler yaratan igrenç, hantal, pas renkli koskoca bir kiyma makinesi !

Sokaktaki saticilarin birbirine karisip uzaklasan sesleriyle birlikte gözkapaklari agirlasti, gazetesi elinden kaydi.

***

Saat on ikiye dogru kendiliginden uyandi. Gözlerini ovusturdu. Düs görüp görmedigini merak etti: Hayir, gündüzleri düs görmüyordu. Ille gece ! Ve ille, hep o ayni düs ! Su içmek için kalkip masaya gittiginde saatin on ikiyi geçmek üzere oldugunu gördü. Bin bir güçlükle hazirlanip apar topar evden çikti.

***

Üç kisiydiler !..
Üçgen biçimindeki koca binanin üçüncü katinda üç kisi !
Birbirini çok noktada kesip labirente benzeyen koridorlardan üçüncüsünün sonunda, kapali bir kapinin önündeydiler.
Yasli adam beceriksiz, güvensiz, sarsak sarsak geldiginde; iki kisi olduklarini görüp cani sikildi. Sonra sayinin kendisiyle birlikte üç ettigini düsünüp sevindi. Parkinsonu tarafindan yutulacagini bile bile basiyla selam verdi onlara. Incecik vücudunu yasinin üstünde giysilerle donatmis olan sik bayan, selam midir degil midir anlayamadi; ama yine de çok hos bir gülümsemeyle egdi basini. Uzun bacaklarindaki pantolonun ütü çizgilerini denetleyen, paçalarinda çamur lekeleri bulunup bulunmadigini arastiran genç adaminsa selamla falan isi yoktu.
Yasli adam duvarin dibine dizilmis sandalyelere dogru gitti, durup çevresine bakindi; genç adam simdi pantolonunu birakmis, elindeki renkli kâgitlari sol avcunda saklatmaya baslamisti. Iki küçük adim daha atip kapiya en yakin olan sandalyenin önünde durdu. Dizlerini hafifçe kirip vücudunu geri birakti. Son anda, tutunacak bir yer varmis gibi eliyle boslugu arandi. Genç adam, yaslisini o sirada fark edip kiza bakti; kiz da ona bakiyordu. Hemen anlastilar; sesli gülmek yok !
Genç adam kizin koluna girdi; bilimsel toplantilar ve ögrencilerle ilgili kararlarin duyuruldugu panoya dogru götürdü onu. Adimlarini birbirine uydurup kafa kafaya vermis, fisildasarak kikirdesmeye baslamislardi. Panonun önünde durup yazilara söyle bir baktilar; bir ara belli etmemeye çalisarak yavasça arkalarina döndüler ve artik kahkahalarini tutamadilar.

Yasli adam irkilerek bakti onlara.

Üçü birden koridorun öbür basinda ince bir gicirtiyla açilan küçük kapiya döndüler. Bilindik bir halk türküsünün radyodan çikan ezgileri üçüne de ulasti. Yasli adam tiksinir gibi yüzünü burusturdu. Mavi önlüklü uyusuk bir odacinin koridora çikip ardindan kapiyi kapatmasiyla beraber, ezgiler de usulcacik, gerisingeri içeriye çekildi.
Uzun bir süre yüzü mahkeme duvari gibi oturdu yasli adam. Hep ayni zaman diliminde dönenip durmaktan bikmisti. Yeterdi artik, yeter !

Gerçekten yeter !

Söz verdi kendine, düsünmeyecek ! Sanki kafasindakileri kovar gibi elinin tersiyle boslugu öteledi.

Yasli adam, gençlere kahkaha attiran nedenlerden biri olan uzak gözlügünü kocaman burnunun üstünden çekip aldi. Ikinci nedenin; boynundaki ipin ucunda sallanan –bir türlü alisamadigi; ama üçlerin uguruna olan inanci yüzünden çikarip atmayi da beceremedigi- camlarinin alt kismi yakini, üst kismi uzagi gösteren gözlüklerinin üstüne birakti. Üçüncü ve asil neden olan; kahverengi lekelerle beneklenmis çiplak basinin tepesinde duran yakin gözlügünü alip takti. Ceketinin cebinden burus burus bir poset çikardi. Sonra daha da burusuk bir kâgitla bir tükenmezkalem. Titreye titreye bir seyler yazmaya basladi.

***

Enerji dolu genç çift kikirdesmeyi sürdürürken, adam umutla günün üçlerini saymaya basladi: Üçü üç geçe kalkmis, üç dilim ekmegini yiyip üç bardak çayini içmisti. Buraya gelebilmek için yolu uzatmis, üç otobüs degistirmisti. Her otobüsten üç durak sonra inmis, biraz yürümüstü. Saat tam üçü üç geçe kapinin önünde olmus, simdi üzerinde bulundugu sandalyeye hemen oturmustu.

***

Yasli adam saat dörde dogru, tam üç dakika vardi dörde, üçüncü koridorun basindan gelen aceleci topuk seslerini tanidi. Sevinçten içi titredi. Çalisma odasinin kapisi önünde yasli adami görünce Psikiyatri Profesörü’nün cani sikildi. Bu kez kararliydi: kesinlikle bakmayacakti. Zaten kurallara da aykiriydi. Üstelik hiç zamani yoktu. Hani bitisikteki bina fakültenin hastanesi olmasa, neyse ! Ille haftada en az bir kez bu kapinin önünde bekleyecek kendisini.

Yasli adam doktorunu karsilamak için ayaga kalktiginda, kucagindaki burusuk kâgit kalemle birlikte yere, gençlerle söylesmeye baslamis olan doktorun rugan ayakkabilarinin hemen önüne düstü. Kulagi gençlerde olan doktor hiç düsünmeksizin egildi, kâgidi ve kalemi aldi. Kâgida söyle bir göz atip yasli adama döndü: Elindekileri ona uzatirken bakislari ilgiyle yüklenmis, gençler geri plana kaymisti.

Gittikçe hizlanan günlük yasam içinde, kimsenin kimseyi umursamadigi bir dünyada, bilgisayardan çikarilmis eski bir muayene fisinde görevlilerin önemsiz bularak doldurmadigi kisisel bilgilerini yasli adamin titrek el yazisiyla tamamlamasi doktorun içine dokundu.

Bir psikiyatri uzmani olarak, ‘malulen emekli edilmis subay’i geri çeviremeyecegini anladi.

Yasli adam doktorun odasindaki önceligin girisken gençlerde oldugunu anlamis, uysal uysal siranin kendine gelmesini bekliyordu. Doktor yer gösterinceye dek, ayakta durup titremeyi sürdürdü.

Az önce koridorda genç adamin avcunda saklattigi brosürler simdi masada duruyordu. Yasli adamin gözü en üsttekine ilisti. Yildirim çarpmis gibi sarsildi; inanamadi. Vücudunu masaya egip bir daha bakti. Taktigi acaba yanlis gözlük müdür, diye eliyle bir yokladi. Hayir, iste bal gibi de metal çerçeveli yakin gözlügü !

Eklemleri sismis parmagini, kugu gibi uzun ve bembeyaz boynu tokadan siyrilmis sarisin buklelerle süslü olan kadinin üzerine koyup, “Bu kim ?” dedi heyecanla.

Çalistigi sirketin ilaçlarini yerlesmis bir aliskanlikla hizli hizli öven genç sustu.

Üzerinde toplanan bakislara aldirmadan yineledi yasli adam, “Kim bu ?”
Yanitlayacak olan kiza zaman tanimayan genç adam, “Neden sordunuz ?” dedi aceleyle.

Büyük bir üzüntünün ilk anlarindaymis gibi bitkin, “Bu, yasiyor mu bu ?” dedi yasli adam.

Genç, çapkin çapkin gülümsedi. “Amca çok begendinse sana da verelim; istedigin kadar !” diyerek birkaç brosür uzatti.

Yasli adam ona kinle bakti. Sonra kiza dönüp, yumusacik ve umut dolu bir sesle, “Yasiyor mu yoksa ?” dedi.

Gözleri kivilcimlar içinde kalan kiz, “Taniyor musunuz siz onu ?” dedi.
Yasli adam doktoruna kuskulu bir bakis atip, “Hayir !” dedi duyguyu kovan bir kesinlikle. “Hayir tanimam, ama benim için çok önemli, yasiyor mu ?”
“Bilmiyorum !” dedi umutlari kirilan kiz. “Bilmiyorum.”
“Peki, bu resmi nerden buldunuz küçükhanim ?”
“Aile fotograflarinin bulundugu albümden çikardim. O benim en büyük teyzemmis. Ben dogmadan yillar önce, Balkanlar’daki savasta kaybolmus. Çocuklugumdan beri beni etkilemistir bu fotograf ! Sanki çevresinde sise benzeyen, hüznü çagristiran belirsiz bir tabaka var; degil mi ?

Resmi brosürlerde kullanmak benim fikrimdi. Sefimiz müdüre, müdür de sirketin yönetim kurulu üyelerine bir öneri olarak götürdü bu konuyu. Piyasaya yeni sürdügümüz depresyon ilacinin tanitimi amaciyla kullanilmasini onayladilar. Renk düzenlemesi yapilsin diye basimevine verdik. Siz neden ilgilendiniz onunla ?”

Yasli adam kafasini kabuguna çeken yüz elli yasinda bir kaplumbaga gibi iletisime kapali, “Hiiç !” dedi. Ve bu ilgisi hastaligina yorulabilsin diye, utangaç utangaç gülümsedi.

Tanitimci çift tüm gücüyle doktora odaklaninca, yasli adam da kendi geçmisine gömülüverdi.

“Bir zamanlar ben de gençtim !” diye düsündü.
Dogru, az önce koridora yayilan türküyü emrindeki erlerle birlikte dagi tasi inleterek söylediginde gençti. Coskuyla egitim yaptirdigi günlerin gerilerde, memlekette kalmasiyla beraber, kendini Balkanlar’daki Baris Gücü karmasasinin içinde buldugunda da gençti. Hatta, askeri mahkemede yargilandiginda bile genç sayilabilirdi. Otuz üç yasinda… Yani iki üç yan yana ! Üç sayisinin uguruna olan inanci, o günlerde kendiliginden, engellenemez bir biçimde beliriverdi ruhunda. Salt bu yüzden iplemiyordu mahkemeyi. Yargi üyelerini çileden çikartti, parlak askeri gelecegine inanan üstlerini saskina çevirdi.
Daha kirkina varmadan edindigi parkinson, en yakin arkadaslarinin o günlerden biraktigi bir armagandir. Her sabah saat üçte gelir; üç saat boyunca, esir kampi yerine hastaneye götürüp biraktigi üç kisinin hesabini sorarlardi. Iki çocuk ve çatlak bir kadin ! Emrin, esir kampi oldugunu bile bile neden hastaneye ! Üstelik bir subayken ! Ve neden emrine verilen cipi soförü varken kendi kullanarak ! Neden ! Neden !

Hastaneye neden !

Bilse söylerdi. O da bilmiyordu nedenini. Ölüme yaklasmis iki çocuk söz konusuyken dakikalarca vicdaniyla vurusmus; ama bir türlü karar verememisti. Üstünde lime lime olmus hirkasiyla o genç kadin da eklenince; karar belleginde kendiliginden olusmus, o yalnizca uygulamisti.

Emre itaatsizlikten verildigi mahkemeden doktor raporlariyla saliverildiginde tam üç yil geçmisti. Bir üç yil sonra psikiyatrik tedaviyi kabullendiginde, “Aslinda öyle bir kadin yok !” dedi kendine. Sonra ekledi, “Yani aslinda var da, ben onu yün örerken hiç görmedim.”

***

Yasli adam, kimsenin görmedigini sanarak en üstteki brosürü cebine indirdi.

Yillardir uykusuna kar yagar !
Çünkü yillardir, o kadin her gece düsüne girer !
Tam da yumagiyla oynayan kediye gülümsedigi gibi simdi cebindeki brosürde gülümseyen kadindir o !

Açliktan ölmek üzere oldugu hastanede anlasilan, agzina girecek her lokmayi peltelesmis kan sanarak reddeden kadin !
Balkanlar’in dondurucu sogugunda ve o amansiz savasin ortasinda yün bulabilseydi eger, yoklugun çoktan aldigi varliga örerdi. Takir takir örerdi hem de! Sagaltarak örerdi.
Onu isitamadigini pekâlâ biliyordu kadin. Doyuramadigini da biliyordu. Bilmedigi tek sey, hastane görevlilerinin bir türlü üzerinden çikarmaya ikna edemedikleri hirkasinin altindan gelen o igrenç kokunun nedeniydi !

***

Gençler gidip de sira ona geldiginde, yeni gelistirdigi yöntemlerin tümünü denedi; ama reçetesine bir ilaç daha ekleterek haplarin sayisini üçe çikarmayi o gün de basaramadi.

Doktor tüyleri diken diken olarak muayeneyi bitirdiginde, iki ilacin yalnizca dozlari artmisti.

ASIRLIK ÇINARLARIN ANISINA / A. Tahir Akinci

En son 27 temmuz 2003 de kendimi böylesi mutsuz hissetmistim kendimi. Pek çok kez açilan çukurlara girmekte sakinca görmeyen ben ikinci kez o çukura bakmak bile istemiyordum. Yasadiklari zaman diliminde her ikisi de sinirlari zorlarmisçasina yasamislardi. Güllerle bezenmis hayatlarinda tatmadiklari çok az bir sey birakip gidiyorlardi. Her defasinda ölüm sessizliginin çöktügü o evlere girdigimde öncesinden paylasilmis o güzel anlar burukluga dönüserek aralamisti o kapilari. Artik onlar güncelleyemedikleri hayatlarini yasamayi reddederek noktalamayi seçmislerdi. Ikisi de dünya tatlisi birer sirine idi, kucagima alarak merdivenlerden indirdigim yegane son iki güzellikti. Ikincisi de birkaç gün önce digerinin yasina ulastiginda hayata gözlerini yumdu. Bu gibi durumlarda çaresizlik içinde bir kösede eriyip kaybolmak istemisimdir hep. O ortamda agir çekim vardir herkes birbirine yabancidir agizlari biçak açmaz açsa bile manasiz bir takim klise olmus söylemler dökülür dudaklardan yüreginiz burkularak baktiginiz yatakta örtülü çarsafin hareket ettigi hissine kapilirsiniz bir an, sanki çarsafi bir hamlede firlatip atacak ve neler oluyor burada diyeceklermis gibinize gelir ama bundan daha fazlasi da yoktur zaten.

NAFTALIN SINMIS ÖYKÜLER / Nesrin Özyayci

Eskiler, narin, ince…. Incelikli, itinali, el emekli göz güherli… Bin bir umutlu, ilmek ilmek sevgili, kivrim kivrim hayalli… Dalip gittim çocuklugumun bez bebekli günlerine. Nasil da otururdum annemin dizinin dibine…

Oturur, çeyiz sandigimiz için hazirladigi el isi göz nuru nakislara nasil da bakardik… Üç kiz kardese paylastirilmis bohçalar… Özene bezene katlanmis nadide eserler denilse daha anlamli… Yanlis yerde yanlis zamanda dünyaya gelmis ve kadri bilinmemis dahi ressam misali biçare bir Anadolu kadinin elinden, yüreginden, sanatinda çikma… O yamali bohçalarin içindekilerin öyküsü nedir, kim bilir… Bilen bilir, degil mi? Bilen bilir…

Ipek de anasiyla, ninesinin kizi… ‘Kurt ulusuna çeker’ derler, dogru herhalde. Tutturdu, illa da elbise dikecek… Kumas ister… Çekistirip durur elimden… Açtik sandigi birlikte. “Su benim çeyizim, su ablamin…” diyor. Ablasi ilgisiz simdilerde. Dört sikli seçeneklere hapsoldu yavrucak ve onun gibi daha niceleri. Çeyiz meyiz, pek o taraklarda bezi yok. Küçük, evcimen. Son derece. Hayirlisiyla bir büyüseler… Açtik ceyiz oyma sandigi bakiyoruz; baktikça ne sahaneler görüyoruz, ne güzellikler, emekler…

Her bohçanin üzerinde bir etiket… ‘Igne isleri’, ‘mutfak takimi’, ‘oyali yazmalar’, ‘yatak takimlari’… Amannn… Ne sabir, ne göz nuru dökülmüs; ne büyülü hayaller sürülmüs üzerlerine… Rahmetli annem, “Sunu da ananiz, öz cani için islemis, bakin…” derdi, sag olsaydi. Okuldan gelip is güç bitti mi, el isleriyle ugrasmak marifetti biz gibi sark kizlari için. Yaz tatillerinde, gergef basina oturur nakis islerdik… Nakis, igne isi, Antep isi. Biraz daha detaylara inmeli: Kartopu, ciger deldi, çin ignesi, kus gözü, dolama, sarma, bebekli… Nasil güzel isimler böyle… Hepsi de ya dogadan ya bir acidan, hayalden alinmis bir bir… Doganin, hislerin beze, iplige yansimasi. Bu ne güzel cefa, ne hos çile… Ipek kumasin ipliklerini igneyle çekilerek kuyu kazma isi, bir güzelligi aramak için… Göz, el, beyin arasi bir çalisma, bir genç kizin hülyalarina bir umut rengi katmak için… Büyük bir ustalik, sanat. Zevkli, paha biçilmez degerler…

Su sirma sabahlik. Bunlar sirma bohçalar… Sunlar da tel isi yastik tepeleri… Rahmetli annemin vasiyeti, “Sirma islerini naftalinli sandiga koyma!” sözleri daha dün gibi kulaklarimda. Nasihatini unutup naylon posetlere sarmisim, ama bereket, bir sey olmamis. Kararmamislar, hala ilk günkü gibi. Yoksa, anaminki batil itikat mi? Bilemiyorum. Hele su Halep isli namazliklar, antika bir servet. Bilemiyorum kaç yüzyillik olduklarini. Ninem rahmetlinin ninesinden kalma. Birinin kenari sararmis. Anam da yanimizda olsaydi, “Seytan götürmüs, vah vah! Basima tas!..” diye diye dövünürdü. Yillar yili bekleye bekleye insan sararir solar, degil ki kumas… Peki, kutnu kumastan diktigim sabahligim nerede ola?.. Anadolu folklörünün sembolü.

Baska?.. Keten üzerine paha biçilmez, parayla ölçülmez göz nuru akmis. Genç kiz Nermin’in akittigi pürü pak nurlar, cevizden bir sandiga, umutlu bir gelecege… Peki ya kizlarim?.. Onlarin dünyasi baska. Devir degismis. Iste ben, duvara asmisim, karsimda. Üzerinde bir etek; bir bluz, askili…

Ipek ne kadar dügme, boncuk varsa alip yere dösemis, ilik kutusundan. Rengarenk bir gece elbisesi üzerinde çalisiyor. Simdilerde giyilmesi olanaksiz, ama nefis bir dizgi… Babamin sesi kulaklarimda… “Yeter! Kaldir su dökük saçiklarini, ayaklarimiza igne batacak!” diyor… ‘Gözüne yazik, ugrasma!’ tavirlari… Oysa simdi, nasil müsfik babam… Keske yaslanmasaydi da söylenseydi eskisi gibi. Tükenmeyen, tükenmis çocuklugum, gençligim ah!.. Agzi zor kapanan su sandiga mi sikisip kaldiniz? Çeyizim. Güzel, ince, ama bu kadar çaba kime, neye? Ele güne karsi mi? “Kenari çevrili bir çaputu da yokmus!” demesinler diye mi? Dolup dolup bosalan gelin bakmalarda gögsünü gere gere göstermek için mi? Sinameki Antep kadinlarinin agzini hayranliktan bir karis açtirmak için mi? Yeni gelini görmeye gidilirdi, mahalleden mahalleye. Bu da güzeldi, ayri bir keyifti. Pek yok artik o gelin görmeye gitmeler… Adi degisti böyle geleneklerin. Kermeslere dönüstü! Tas merdivenlerden tirabzanlara tutunarak inen ayagi takunyali bir yeni gelinin kinali parmaklarini görüyorum simdi, donuk bir dünyanin gerisinden… Donuk, soguk simdi her sey… Savaslarin, çekismelerin sogugu isitiyor dünyamizi… Sevinç, hüzün kinalari silinmis, çekip gitmis uzak diyarlara… Kinalar… Nelere kina yakardik biz? Dönülmeyecek sözlerimize… Askere, geline, damada, kurbanlik koyuna… Çogu degerden, sözden dönülür oldu maalesef… Sözler yok, özler yok, özlemek yok, kadir kiymet bilmek yok… Sevgisizlik çok, samimiyetsizlik çok, riya çok, yalan çok, çok…

Açtik yamali bohçamizi. Içi yama yapilacak kumas dolu. Nur içinde yatasin anam. Devir degisti. Nerede yama, nerede sen?.. Nerede o Sümerbank basmalari?.. Hepsi güzel bir hayaldi, hayallerde kaldi. Aklim gitti aklim. Geçmisimin salincak ipleri kirildi. Ipek alabildigi kadar kumas aldi. Bohça bosaldi. Geriye sadece yamalikli bohça kaldi. Sandigin üzerini iyice kapattik, kalin bir örtüyle. Bir de baktim ki, ne göreyim, yerde bir naylon dosya, içinde üç öykü. Ilgimi çekti. Unutmusum neden sakladigimi bu dosyayi… Daldim gittim geçmisimin alacakaranligina. Kimmis yazan? Kime yazmis? Ikisinin adini okuyamadim. Solmus, sararmis harfler. Üçüncüsü, ‘seçgel’, ninemin dedigi gibi. Okunakli yani. Gözüm seçmekte. Silinmemis yazilari. Bir mektup. Kime? Bu nakislar her kimeyse ona… Bir ilk göz agrisina belki, bir onulmaz gönül yarasina belki, bir hayal kirikligina, bir imkansiza… Dosyayi da birakayim, diyorum, oldugu yere. Bu dünyadan göçüp gittigim vakit, kizlarim sandigimi açinca isterlerse, varsin okusunlar. Ne çikar? Analarinin gönlünden geçip giden, yüregini delip parçalayan bir his, bir hatira yadigar kalsin…

Her seye naftalin sinmis. Oymali sandigima da, hayallerime de, umutlarima da naftalin sinmis. Sevgiliye de… Geçmisin acisini, agir izlerini gün gelir usul usul silerim demistim. Iste bu gün, açilan bir sandikla, açilan bir yara gibi; kumasa batan bir igneyle bir deseni çizer gibi yeniden çizildi. Yeniden örüldü üzerime, bütün varligimi saran bir dantel motifi gibi. Göz yaslarimi saklamaya çalistim…

Ne KaDaRiMiZ GeRçEk ?? HaNgI YaNiMiZ GeRÇeK ??? / Mehmet Aksu

Adi önem tasimayan karanlik tabanli düsünce merkezleri tarafindan kusatilmis aydin geçinme telasinda olanlarin görmezden geldigi sayilari azalmayan sinsi bir kusatma ile çevrelemeye çalisan dimag engelli zihniyetin hezeyan boyutundaki incileri;

"Halk bir piyondan öteye gitmemistir. Bunu baslatan Atatürk’tür. Saltanat kaldirilmis, yerine Cumhuriyet adli ideolojik bir devlet kurulmustur."

‘Kemalizm ideolojisi, Kemalizm zehirlenmesi sonucunda en azindan devlet yönetiminden çekilmek zorunda kalacaktir.’

‘Bugün ülkede sonsuz problemler varsa, nedenini Kemalist düzenin yapisinda aramalidir.’

‘Devrim kanunlari bugünkü Türkiye’nin en fazla sorgulamasi gereken konularin basinda gelmektedir.’

‘Cumhuriyet dönemiyle birlikte Türkiye’de dini siyasete alet eden ilk politikaci Atatürk’tür.’

‘Atatürk iktidara gelebilmek için Erbakan’la ayni kulvarda gitmistir. Her iki lider arasinda hiçbir fark yoktur.’

‘Kemalizm ideolojisi herkesi zehirlemeye devam ediyor.’

‘Devrim kanunlariyla bu milletin genetik sifresi degistirilmis, DNA yapisi bozulmustur.’

‘Tüm medeniyetlerin tetikleyicisi dindir.’

‘Cumhuriyetle birlikte halka karsi devrim yapilmistir.’

Bu zihniyetin umarsiz ve ayni zamanda dumura ugramis dahili ve harici bedbahtlari bilmelidirler ki Ulu önder ATATÜRKÜN tutusturdugu Demokrasi, uygarlik ve çagdas olabilme atesi karanliga karsi her daim yanmaya devam edecektir. Yillardir süregelen ve bir türlü dengelenemeyen siyasi sistem nedeniyle en önemli kirilma noktasini KÖY ENSTITÜLERI nin kapatilmasiyla (her ne kadar fanatik CHP liler siddetle karsi çiksalar da, 1948 sayilari 21 bulan köy enstitüleri dönemin Milli Egitim Bakani Resat Semsettin Sirerin kurulus felsefesini sabote edecek sekilde degistirmesi ve hemen ardindan 1942 yilin da açilan HASANOGLAN YÜKSEK KÖY ENSTITÜSÜ nün 1947 yilinda kapatilmis olmasi da tarihi gerçegi tüm çiplakligiyla kaydetmistir. Tüm Fanatik CHP lilere duyrulur.) yasayan bu Talihsiz ülke, aydinlanmamin en önemli kriteri olan islevselligi degisime uygarlasmaya çagdaslasmaya direnen karanligin baronlarina imkan tanimamak olan halkin dolayisiyla köylünün bilinçlenmesinden korkan bilinçlenmis bireylerin mevcut olan siyasi kadrolara seçimlerde geçit vermeyecegini düsünen dar kafali öngörüsü statiko olan siyasi otorite öncüleri bindikleri dali fütursuzca kesmekte bir beis görmemis ve bu günkü tablonun olusmasinda en temel belirleyici olmuslardir. MUSTAFA KEMAL ATATÜRKÜN gençlige hitabesi günü geldiginde ANYASA olarak masanin üstüne kondugunda bu ülkenin sessiz dinamikleri (GENÇLERI) ESSIZ ÖNDER ATATÜRKTEN aldiklari güçle karanligin baronlarini, KARANLIGA GÖMMEKTE BIR AN BILE tereddüt etmeyeceklerdir.

21 Eyl

Hikayeler

Gözlerini gözlerimden ayırma hiç!..

 
Başladıktan tam 16 gün, 4 saat sonra şiddet durdu. Nedensiz başlamış, nedensiz durmuştu. En azından çevredekiler öyle sanıyorlardı. Askeri birlikler temkinli bir biçimde silahlarını indirdi. İtfaiye kırmızı ışıklarının tamamını söndürüp siren seslerini sonuna dek kısarak söndürme işlemine girişti. O yaygarasıyla bilinen ambulanslar bile sessizdi. Öyle söylenmişti. En ufak bir çıtırtı bile felaketin yeniden başlamasına neden olabilirdi. Son 388 saat bunu herkese çok iyi öğretmişti.’

‘Her şey başladığında henüz ortalık aydınlıktı. Belki de işin vahameti bu yüzden anlaşılamadı. Alevler ne kadar büyürse büyüsün ortalık aydınlıktı ve olayın gerçekleştiği meydana gelmeden kimse yangının ne kadar büyüdüğünü anlayamıyordu. Sürekli bir yerler, sonra yeni bir yerler tutuşuyordu arka arkaya. Eğer bu bir terörist saldırıysa, böylesi, şimdiye dek ne görülmüş, ne de duyulmuştu. Sistematik bir biçimde yayılan yangın, sokaklardan mahallelere, meydanlardan şehrin merkezine doğru neredeyse yürüme hızında yayılıyordu.

Trafik, sadece yangının olduğu ve ilerlediği bölgede değil, o şehirle komşuluğu olmayan illerde dahi tıkandı. Şehrin ulaşımı felç oldu. Böylesi bir durum daha önce hiç görülmemişti ve bu yüzden de deprem, sel baskını ve benzeri felaketler için bir planı olan yetkililerin eli ayağı birbirine dolaşmıştı. İnsanları evlerine sokmak mümkün değildi. Herkes yangının geldiği bölgelerden uzağa kaçmaya çalışıyordu. Uzağa ama nereye?

Akşam haberlerinde, önce küçük televizyon kanallarından birinde, ilginç bir görüntü yayımlandı. Küçük bütçeli kanalın araba bulamayan, mesleğe yeni girmiş acemi muhabiri almıştı bu görüntüyü. Diğer muhabirler yangına bu kadar yaklaşmaya cesaret edemezken, o yanlışlıkla yüzünü yalayan alevlerin ortasında kalmıştı. Kamerasını çalıştırmış, bari ölürken kahraman olmak istemişti. Alevler uzaklaşırken ölmemiş olmanın haklı gururunu, yangın sebebinin en önemli kanıtlarıyla birlikte kamerasında taşıyordu.

Bir adam! Orta boylu, kalabalıkta dikkat çekmeyecek bir adam! Alevlerin ortasında duruyordu görüntülerde. Ama öyle diğerleri gibi sağa sola koşuşturmuyordu. Yanlışlıkla, kaçamadığı için alevlerin ortasında kalmış değildi. Zira o nereye giderse alevler de onunla birlikte gidiyordu. O, alevlerin ortasında değildi. Bir diğer deyişle alevler onun çevresindeydi.

Küçük kanalın bunu göstermesinin hemen ardından diğer televizyoncular işin üstüne atladılar. Canlı yayına belediye başkanları, valiler ve polis müdürleri bağlandı. Olayı araştırıyoruz diyordu herkes. Ama kimse bilmiyordu neyin ne olduğunu işte. Salak değil, sadece donanımsız ve bilgisizdiler.

Ertesi sabah, şehrin köprülere kadar olan kısmı alevlerle boğuşurken ilk kez ciddi fikirler ortaya atılmaya başlandı. Bunda; gece boyunca sağa sola anlamsızca koşuşturup duran televizyonların yorgunluktan bitap düşüp saçmalamayı kesmesinin, akıllı uslu gazetecilerin gazetede yazdıklarının yayımlanmasının büyük payı vardı. Piromani diye bir şeyden bahsedildiğini duymuştu bir gazeteci ve bunun olasılığı üstünde duruyordu. Bu aslında psikolojik bir terimin adıydı. Yangın çıkarmak için saplantılı olan, psikolojik bozukluğu olanlara piroman deniyordu. Diğer taraftan beyin gücüyle ısıyı belli bir noktaya odaklayarak yangın çıkarabilen kişiler için de bu sözü söylemek mümkündü. Doğruluğu bile tartışılırdı. Şimdiye dek bazı vakaların görüldüğü öne sürülüyordu ama yine de bu derecede büyük ve önemli kanıtlar ele geçirilememişti. Uzmanlar çağrıldı. Sabahtan küçülen alevler öğlene doğru yeniden göğe yükselmeye başladı. Öğlene doğru gelen uzmanlar bunun piromanın uyumasından, daha sonra da uyanmasından olabileceğini öne sürdü ki bu gayet akla yakın bir yaklaşımdı.

Öğle saatlerinde yangının ilerlemesini durdurabilmek için bu kişinin durdurulması gündeme geldi. Öyle ya, eğer alevler onunla beraber ilerliyorsa o ilerlemezse yangın da ilerlemezdi. Fikir beğenildi. Zaten şehir içi bazı limitlere gelinmişti. Şehri ortadan ikiye bölen suyun üstünden geçen geniş bir köprü vardı. Eğer neredeyse tamamı yanıp kül olmuş şehirde bir taraftan diğerine geçilmek isteniyorsa, bu köprü mutlaka kullanılmalıydı. Her ne kadar olayı kıyamet gününün habercisi olarak gören bir takım yobazlar “o gerekirse uçarak da geçer” gibi entelektüel yorumlar yapıyorsa da bu herkese çok mantıklı geldi. Acaba bir piroman suya düşerse ne olur? İşte bu, herkesin aklındaki soruydu ve köprüde durdurulmaktan bunu anlıyordu herkes. İntikam duyguları kabarmıştı insanların!

Köprünün girişinde, diğer tarafta barikat kurmuş olan tanktan bir ses duyuldu: “Suçlu! Dur ve teslim ol. Canın yanmayacak” Bu sahneler hemen tüm televizyon kanalları tarafından dakikası dakikasına çekiliyor, neredeyse bütün dünya yayını canlı olarak izliyordu. Herkes nefesini tutmuştu. Sarf edilen her kelime dünyanın değişik dillerine çevriliyor, her adım ve bakış anında canlı yayındaki psikolog ve doktor ordusu tarafından yorumlanıyordu. “Suçlu yanlış kelime” dedi uzmanlardan biri kanallardan birinde, “mutlaka bu onu daha çok kızdıracak, içindeki nefretin büyüyerek alevlere dönmesine neden olacak. Söylenecek doğru kelime “hey sen” olmalıydı!

Suçlu bunları duymamıştı. Duysaydı belki hak verirdi, ama duymadı. Ne var ki karşısında tankların arkasından emir veren sesi kesinlikle duymuştu ve şimdiden ondan nefret ediyordu. Öyle bir nefret ki! Bir önceki gün “o”ndan ettiğinden de fazla. Bunun için amyant kıyafetinin altından seslenen adama daha önce kimseye bakmadığı kadar dikkatle baktı. Kim bilir belki de bir gün önce gördüğü adam gibi başkalarının karılarıyla yatıyordu, aileleri dağıtıyordu. Kim bilirdi? Kimin neyi bilip bilemeyeceği bir yana, amyant elbisenin içinde bir parlama oldu. Neler olup bittiğini kimse anlayamamıştı ki amyant elbisenin içindeki adam elindeki hoparlöre, dünya basın tarihinin en çirkin canlı yayın çığlıklarını armağan etti. Etrafındakilerin anlamsızca çırpınmaları, “üstüne su sıkın, kum dökün” saçmalamaları arasında eriyip gidiverdi adamcağız.

Kimse yayını kesememişti. Hiçbir yorumcu olayı yorumlayamadı. Herkes ağzı bir karış açık olayı seyretti. Latin Amerika ülkelerinden birinde, oranın saatiyle gece yarısı canlı yayını seyretmekte olan 6 yaşlarında bir çocuğun “e ateş etseler ya” sözünü dinlemişçesine, çevresindeki herkesin şaşkın bakışları arasında bir askerin parmağı tetiği sıvazladı ve yüklenip horozu düşürdü. Hızla ilerleyen kurşun piromanın sol omzunun üç santim üstünden, kulak memesinin birkaç milim altından geçip gitti. Bu hareket, bardağı taşıran son nokta olmuştu. Bardak oldukça “caf caflı” bir biçimde taştı. Tüm silahların içindeki kurşunlar tetik yardımıyla değil, yolun karşı tarafında duran adamdan gelen ısı tarafından silahların içinde patladı. Orada barikat kurmuş hemen tüm güvenlik görevlileri ya öldü, ya da ikinci dereceden iyi olmayan yanıklara kavuştu.

Piroman köprüyü geçti. Şehrin diğer tarafına ulaştı. O ve onu takip eden gün boyunca ne kadar cin fikir varsa onun üstünde denendi. Dürbünlü tüfekle çok uzaktan ateş etme denemeleri, kurşunun adama varmadan bir şekilde sekmesiyle son buldu. Uzmanlar bunun kurşunun hava katmanlarının farklı sıcaklıklar yüzünden aynı suya giren bir kaşığın görüntüsünün kırılması gibi kırılması yüzünden olduğunu belirtti. Suyun üstünden seken bir taş gibi kurşun farklı sıcaklıklar arasında yön değiştiriyordu. Bunun yanında el bombaları ve hatta tank mermileri dahi ulaşamadı piromana.

“Yorulmayacak mı, gücü bitmeyecek mi” sorularının her birine sıkı bir yanıttı piromanın düz ama kararlı yürüyüşü. Otoyoldan yürümesini sağlamak, girişlere barikat kurup oradan geçmesini engellemeye çalışmayı denedi yetkililer. Ama olmuyordu işte. Zira o ağır gitse de bir otomobil değil, bir yayaydı işte. Gerekirse banketlerin üstünden atlayıp çimenlerin üstünden yürüyebiliyordu. Bütün şehir atlanan her engelden sonra daha bir paniğe kapılıyordu. Sıra kendilerine geliyordu ve üstelik kararlı adımlarla geliyordu. Nereye doğru gidiyordu sorusunun cevabı çok yoktu. Gökten takip eden helikopterlerden birinin fazlaca aşağı inmesi ve benzin deposunun parlamasıyla havadan takibin de çok akıllıca olmayacağına karar verildi. Bu karara uymayan bir televizyon helikopteri düşüp içindekiler basın şehidi olduktan sonra piroman şahıs olarak gözden kayboldu. Nereye gittiği sadece alevlerden takip ediliyordu artık.

Altıncı günde piromanın muhtemel gidiş istikametindeki tüm şehir boşalmıştı. En azından nispi olarak insan kayıpları azalacaktı bundan sonra. Zaten artık yakıp yıkma zamanları da sona ermişti. Piroman aptal bir Godzilla değildi. Onun gibi ilerliyor olsa da o bir insandı. Muhakeme yeteneği vardı. Diğerlerinin onun ateşinin takip ederek nereye gittiğini anladığını çözdü ve zaman zaman ortaya çıkarak ortalığı yakıp yıkmaya başladı.

O ana kadar yapılmış en zekice planı sekizinci gün sabahı bilim adamlarıyla konuşan yetkililer ortaya koydu. Sonuçta bu adam bir şeyler yiyip içiyordu. Restoranda garsonlardan hizmet almadığına göre yolda bulduğu şeyleri yiyip içiyordu doğal olarak. Müthiş planla piromanın gitmesi muhtemel yerlerdeki büfelere uyku ilaçlı ve hatta zehirli yiyecek ve içecekler kondu. Sonuçta piroman bir şekilde bunları yiyecek ve etkisiz hale getirilecekti. Dahice bir plandı bu. Ne var ki planı uygulamaya koyacak olanların müdürleri salaktı. Bir politikacı halkına umut verebilmek için ekranlara çıkarak “Bugün içinde piroman kesinlikle etkisiz hale getirilecektir” dedi. Gazeteciler nasılını sordular, politikacı mırın kırın etti. Gazetecilerden biri “atom bombası atıp tüm şehirle beraber onu da mı gömeceksiniz” gibi dahiyane bir komplo teorisi yaratınca (ki bu konu gerçekten de düşünülmüş ama kabul görmemişti) “Yok artık” dedi politikacı, “biz halkımız için çalışıyoruz, onu zehirleyeceğiz”.

Herkesin yüreğine su serpildi. Piroman dahil. Daha önce de belirtildiği gibi piroman ne bir hayvan, ne de salaktı. Üstelik televizyon seyredebilme yeteneğine de sahipti. Neler olup bittiğini gördü, yolunu değiştirdi, biraz da yiyecek stoku yaptı ve işin içinden sıyrıldı. Belki de insanlığı kurtarabilecek tek dahiyane plan bu şekilde çöpe gitti.

Dokuzuncu gün akşamı, büyük televizyon kanallarından birinde, inanılmaz bir haber yayımlandı. Tüm dünya bu haberi ağızları açık seyretti. Piroman bir canavar değildi. Piroman bir aile babasıydı. Çocuğu yoktu henüz ve hatta olamayacaktı da. Sorun karısındaydı ama akrabaların tanıklıklarıyla bunun sorun edilmediği öğrenilmişti. Komşuların, hayatta kalanların verdiği bilgilere göre bir süredir aile içinde kadın tarafında huzursuzluk yaşanıyordu. Kadın bir süredir ekonomik kriz yüzünden evinde oturmaktaydı. Ve evine tanımadık, bilmedik insanlar girip çıkıyordu. Sağ kolu ve bacağı erime derecesinde yanmış olan komşu, piromanı değil karısını suçluyordu. “Yazık değil mi o adama, o kadar munis kocayı sabah akşam boynuzluyordu o kadın” diyordu. Öyle bir boynuzlama ki, olay efsane boyutlarına gelmiş, sabah akşam ayrı ayrı erkeklerin geldiği bir hikaye haline dönüşmüştü. Herkesin içi kalktı bu hikayeye. Zaten olayın başlangıç noktasında bulunan erimiş ve yatağa karışmış cesetler olayı doğrular nitelikteydi. 20 yaşında bir internet müdavimi teşhis edildi olay yerinde.

Küçük ve haber yapmaya parası yetmeyen kanallar hemen olayı köpürtmeye başladı: “Sizin karınız size bunu yapsa ne kadar alev çıkarırdınız” sorusu haberlerin yerini aldı. Bir takım feminist gruplar aldatan kadının öldürülmesi doğru mu sorusunun tartışılmasını bile abes bulduysa da bütün ülkede ve hatta dünyada kadına lanet okundu. Bir takım uç görüşlü gruplar ev ahlakının gitmesiyle, özellikle internetin yaygınlaşmasıyla bu gibi olayların arttığını, dünyanın sonu geldiğini söylemeye başladı. Piroman, herkesin gözünde bir anda yakıp yıkan canavar şeklini kaybedip içindeki alevleri bastıramayan kandırılmış koca haline dönüştü. Bir anlamda sempati kazandı. Hatta yukarıda adı geçen uç gruplar için dünyanın sonunu hazırlayan mesihin ta kendisiydi piroman. Bu bilgilerin açığa çıkmasının akabinde tüm dünya bu konuyu tartıştı. Birçok ülkede karısını yakan adamlar oldu, en az iki adet kocasını yakma vakası tespit edildi.

Olayın başlangıcından 16 gün ve 3 saat sonra artık neredeyse kanıksanmıştı ülkenin başına gelenler. Her şey bütün hızıyla sürüyordu ama gazetelerin manşetlerine başka şeyler gelmeye başlamıştı bile. Artık doyasıya politika tartışılıyordu ülkede. Hatta zaman zaman spor haberlerinin dahi konuşulduğu oluyordu. Yabancı basın olayı çoktan birinci sayfalarından düşürmüştü. Dünyanın süper güçleri buna bir çare bulacaktı eninde sonunda. Ama ülkenin tüm güvenlik birimleri bu işle uğraşıyordu.

Piromanın içi hala yanıyordu. Karısını o adamla gördüğü anda yüzündeki ifade hala alev saçan gözlerinin önündeydi. Kapıyı açıp içeri girdiğinde o çocuk elbette ki duymamıştı ve görmemişti onun geldiğini. Ama karısı biliyordu onun evde olduğunu. Hatta odadan içeri girdiğinde herhangi bir toparlanma, kendine çeki düzen verme gibi bir zahmete bile katlanmamıştı. Sonuna kadar devam etmeye kararlıydı adeta. Ve hatta gülümser gibi olmuştu bıyık altından. Oysa ne güzeldi evlilikleri, nasıl yolundaydı her şey. Bu kadar kolay mıydı birini aldatmak, silip atmak!

O anda alnında bir damarın şiştiğini, öfkesinin gözlerinden boşaldığını hissetti. Yanaklarından akan göz yaşlarının yanağından buharlaştığını fark eder gibi oldu. Ve karısının o bıyık altı gülümsemesi çığlık atmak için fırsat kollayan bir bebeğinkine dönüştü. Karısının saçları tutuştuğunda hiç şaşırmadı sanki piroman. Parmak uçları erimeye başlarken gerçekten şaşırmıştı. Ama öylesine iyi gelmişti ki içindeki nefret dalgasına. Sonra adamı yaktı bağırta çağırta. Yanmanın boyutlarını da ayarlayabiliyordu. Evin kapısını yakarak çıkarken komşular üstüne üstüne geldi. Yanlarında oturan ve her akşam bağıra çağıra televizyon seyreden şişko adamın yanmasına özellikle üzülmedi. Gerisini de umursamadı zaten.

Fakat 16. gün ve 3. saatte mucizevi bir şey oldu: Ani bir kararla yolunu değiştirip hiç gitmemesi gereken bir yere doğru gidince, parlak kıyafetler giymiş yeşil gözlü bir kız çıktı karşısına. Muhtemelen bir çingene kızıydı o. Ama ne çingene kızıyd! O gözler ilk kez aklını başından aldı piromanın. Yangın dalgasının kesilmesi arkasından gelen ekibi şaşırttı ve o alana doğru yönelmelerine neden oldu. Herkes bu kıza dikkatle bakan piromanı görünce şaşkınlıktan küçük dilini yuttu. Kız korkmuş muydu, yoksa bilerek mi yapmıştı bilinmez, ama öyle put gibi dikilip kalmıştı adamın karşısında. Adama görünmeden arkadan yaklaşmayı deneyen bir özel harekat sorumlusu için gözünü ayırdığını ve yaktığını saymazsanız gözünü hiç kaçırmadan dik dik bakmayı sürdürdü adam. Görünen o ki o kıza baktıkça yangın tehlikesi uzaklaşmış oluyordu.

Tüm dünya kameraları tekrar piromanın üstüne dönerken ince, cılız, oldukça yorgun fakat umutlu bir şarkı sesi duyuldu içinde bulundukları şehir banliyösü sokaklarında piromanın ağzından:

gözlerini gözlerimden
ayırma hiç
ne olur

gözlerini gözlerimden
ayırma hiç
ne olur

düşsün üstümüze karlar
yaksın yüzünü rüzgarlar
damla damla
aksın yaşlar

gözlerini gözlerimden
ayırma hiç
ne olur

ellerini ellerimden
alma sakın
ne olur

ayrılmak olmaz hiç senden
rüyamızı bitirmeden
hasretini
bildirmeden

sen de beni ellerinden
alma sakın
ne olur

kanat çırpar kuşlar sana
koş gel bana
ne olur

kanat çırpar kuşlar sana
koş gel bana
ne olur

sensiz bitmiyor günlerim
beklemek oldu kederim
uzaklarda
durma derim

kanat çırpar kuşlar sana
koş gel bana
ne olur

Domates

Korkunç bir trafik kazasıydı. Oysa her şey ne kadar da güzel başlamıştı. Ailelerden ilk defa beraber tatile çıkmak için izin almışlardı. Arabayı götürme iznini de kopartmıştı babasından erkek. Kız ailesine yalan söylemişti tabii “okuldan kız arkadaşlarla tatile gidiyoruz” diye. Arabada mutlu birkaç gün geçirebilecekleri o sakin kıyıya doğru yol almaktaydılar. Hayat çok güzeldi. Ama trafik kazası korkunçtu.

Tam o hızla gidilen yolun üstünde kavşaklardan birinde direksiyon kendi istediği gibi dönmeye başladı. Araba onların istemedikleri bir yöne doğru gitmeye başladı. Sanki araba durdu, yolun kenarındaki banketler arabaya doğru geldi. Geldi, geldi, geldi, geldi… Sanki üç dört saat boyunca geldi bu banket üstlerine. Korkunç ve çok sesli bir trafik kazası oldu.

İnsan kaza anında nasıl hisseder, bunu kaza yapmayanlar asla bilemez. Arabayı kullanan erkek direksiyonun kendi kontrolünden çıkmasından sonra, bariyerlere çarpamadan hemen önce kozla göz göze geldi. “Yapabileceği bir şey yok kusura bakma” gibi bir bakış attı ona. Kız çığlığını atmadan önce “senin suçun olmadığını biliyorum” gibi bir bakışla cevap verdi ona. Çarpışma anında candan fırlayan kızın son mantıklı sözleri oldu bunlar. Erkek kızın camdan çıktığını görür gibi oldu. Sonra direksiyon yüzüne doğru yaklaştı, yaklaştı, önce burnunda bir acı… Sonrası karanlık.

Erkek gözünü açtığında duvarda sıvaları dökülen bir hastanede buldu kendini. Başında sargılar vardı, tek gözü kapalıydı. Doktorlar sağa sola koşuşturuyordu. Bir an anne ve babasını görür gibi oldu ve bir ses yankılandı kafasının içinde: “Ameliyatı bu iğrenç hastanede yaptırmam. Şehire götürelim onu… Kızı tanımıyorum ama…” Sonra tekrar derin bir karanlık.

Derin bir sessizlik ve soğuk. Sabah yatağında yattığını, üztünün açık olduğunu düşündü ilk önce. Hani neredeyse yorganını arayacaktı. Ama elini kaldıramadı. Elinin üstünde bir yığın kablo ve ıvır zıvır vardı. Gözlerini açmadan diğer elini yatağın kenarlarında gezdirdi. Etrafında iskeleler örülmüştü. Hastane yatağıydı bu. Evi olmadığı kesindi yani. “Ayılıyor” gibi bir ses duydu. “Artık zamanı gelmişti” dedi karizmatik diğer bir ses. Midesi bulanıyordu. Kusmak istedi ancak midesinde kusacak bir şey yoktu ve tekrarkendinden geçti.

Yavaş yavaş kendine geldiğinde hemşireler belinin altına yastık koyup yemek yiyebilmesi için yatağına doğru portatif bir masa yaklaştırıyorlardı. Ama canı kesinlikle yemek yemek istemiyordu. Önce hangi yılda olduklarını sordu. Aynı yıldalardı. Aylardan ne olduğunu sordu. Evet ay da değişmemişti. Ama ya günler… Kazadan sonra yaklaşık yirmi gün geçmişti. Kendi için biraz üzüldükten sonra aklına kız arkadaşı geldi. Hemşire bilemiyorum kim olduğunu deyip odadan çıktı. Hemşirenin çıkmasıyla beraber içeri annesi girip hasretle sarıldı. Sanki birkaç zamandır görüşemeyen iki eski dost gibi kucakaştılar. “Anne o nasıl” dedi sesindeki korkuyu gizlemeye çalışarak. “Bir şeyi yok” dedi annesi. Annesine camdan çıkarı insanların genellikle kötü olacaklarını hatırlatınca annesinin dili çözüldü.

Kız arkadaşı arabanın camından çıktıktan sonra başını çok kötü vurmuştu. İlk kaldırıldıkları hastanedeki yetersiz imkanlar yüzünden hemen beyin ameliyatına girmesi de mümkün olamamıştı. Doktorlar bu yüzden kesin bir beyin ölümünden bahsetmişlerdi bir ara. Katatoni denilen ve insanın senelerce sürecek bir uykuda kalmasına neden olabilecek bir hastalık. Ama kızın anne ve babası Amerikalardan en büyük profesörlerini, cerrahları getirdiler. En azından katatoniden çıkmıştı kız. Artık uzun süreli uykularda yatıp kalmayacaktı. Peki kendinde miydi? Henüz değil.

Aradan iki ay geçince hastaneden çıkmasına izin verdiler erkeğin. Hava, tatile gittikleri günkü gibi değildi artık. Mevsim yavaş yavaş yağmura dönmeye başlamıştı. Dışarının isli kokusu, hastanenin ilaçlı kokusundan bin kat daha iyiydi. Uzun zamandır haber alamadığı kız arkadaşını görmeye gidecekti. Eve uğramadan gidecekti. Anne ve babasına itiraz hakkı tanımadığını, eğer itiraz ederlerse eve dönmeyi reddedeceğini de söylemişti. Anne ve babası çok kalmaması şartıyla onu kız arkadaşının yanına götürmeyi kabul ettiler.

Kız arkadaşının anne ve babası onu ilk önce soğuk karşıladılar. Öyle ya bu zibidinin kötü kullandığı araba yüzünden kızlarının başından iğrenç bir kaza geçmişti. Bu zibidinin buraya gelmesini bile yasaklarlardıya… Doktor onlara kızın sevgilisini görmesinin iyi olabileceğini söylemişlerdi. Hele ki bu haldeyken. Erkek kızın odasına ilk girdiğinde kızı gülerek kendini karşılamak için bekler buldu. Ama içeri girip yatağın yanına kadar geldiğinde kızın aslında gülmediğini, yüzündeki gülümsemenin mutluluktan çok bilinçsizlikten gelen soğuk bir bakıştan farksız olduğunu anladı. Kız hiçbir şey hatırlamıyor, hiçbir şey söyleyemiyordu. Sadece gözleriyle etrafındakilere bir şeyler anlattığı sanılıyordu profesör tarafından. O da belki.

Erkek kızın yatağının bayşının ucuna gelerek ona bir süre baktı. Eliyle gözlerinin etrafında daireler çizdi dikkatini çekebilmek için. Sonra aklına daha parlak bir fikir geldi ve kızın serum yemekten incelmiş bileklerine birer öpücük kondurdu. Kız gözlerini kıstı, kapattı, bileklerini kendine çekip serum şişesini yere devirdi. Kızın annesi tam “ne yaptın kızıma” diye çocuğun üstüne yürüyordu ki doktor araya girdi: “Durun kızınız ilk defa bariz bir tepki veriyor!..”

Evet kız gerçekten de bu öpücüklere tepki veriyordu. Gözlerindeki donuk bakışlar yerini isabetli göz kaydırmalarına bırakmıştı. Ve erkekle kızın gözleri bir noktada buluştu. Kız ona bakarak dilini damağına sürttü. Dudakmlarını o şeklinde büzdü. “Aman Allahım bu bir mucize, bize bir şey söylemeye çalışıyor” dedi doktor. Anne “evet kızım ne istiyorsun kızım söyle hadi bize” deyip oturuverdi kızının başucuna. Baba uzakta sessizce ağlıyor kazadan beri ağızından düşürmediği tanrıya şükürler ediyordu şimdi.

Kız yaklayık dört dakikalık bir uğraştan sonra “domates” deyiverdi. Domates mi? Evet diye onayladı kız. Domates. Bunu derken yanında oturmaya bile korkan erkek arkadaşını gösteriyordu. “Domates istiyorsan hemen getireyim” dedi annesi. Kız isterik bir çığlık atarak erkek arkadaşını gösterdi. “Do-ma-tes” Erkek de dahil olmak üzere odadaki kimse kızın ne dediğini tam olarak çözememişti. Hemşire babadan aldığı talimatla elinde bir iki kızarmış (belki biraz hormonlu) dev gibi domatesle içeri girdi. Kız hala erkek arkadaşına bakıp domates diyordu. Hemşirenin uzattığı domatesler kızın kucağına kondu. Kızın gözleri o ana kadar ilk defa güldü. Böylesine konuşmaya çalışmak onu gerçekten yormnuştu ve bu belli oluyordu. Ancak tecrübeli doktor odada bu mucizeye sebep olan şartların bir ya da birkaçı değişmeden önce bir mucize daha bekliyordu: Acaba kız şuurlu bir biçimde mi konuşuyordu yoksa bu da doğanın insafsızca bir şakası mıydı?

Kız kucağında duran domatesi güçlükle eline aldı. Yavaşça kaldırarak yanağına sürdü. Sanki onu yiyecekmiş gibi değil, sevecekmiş gibi duruyordu. Sevdi de. Yanağında yukarıdan aşağı dolaştırdığı domatesi alıp erkek arkadaşının yanağına sürdü. Ve tekrar domates dedi. Önce baba kızım yaşayacaaaaak” diye bağırarak inletti odanın içini. Anne “kurtuldu kızım kurtuldu. Geri zekalı değil o”dedi. Fizik tedavi uzmanı “yaşasın motor hareketlerinde bir sorun yok. İnce detaylara kaçmadan hemen her şeyi yapabiliyor” dedi ortalık yere. Erkeğin anne babası bu sevince ortak olabilmek için kızın anne babasına sarıldılar.

Erkek “bana diyor” deyince odada bir sessizlik oldu. “Beni domates diye seviyor. Bana espri yapıyor…” Beyin cerrahı olan doktor “o zaman bilincinin yerinde olduğunu ve bunu da sizin sevginizin yaptığını söylemeliyiz” dedi göz yaşlarını tutamayan bir biçimdi. “Değerini bil oğlum bak şu an bu kelimeyi etmek onun için dişleriyle bir uçağı çekmek kadar zor. Bu domates kelimesi senin hayatında yeni bir dönüm noktası olabilir. Ve bundan sonra öğrendiği her kelime senin başarın olacaktır” dedi.

Bir an içi gururla doldu erkeğin. Kızın o zayıflıktan bitmiş vücuduna dokunmak istedi. Ama bunu yapamadı. çünkü göz yaşlarına boğulmuştu. O artık ebediyyen kız arkadaşının domatesiydi.

Kız hastaneden çıktıktan sonra erkek arkadaşı da yanında olmak üzere yoğun bir eğitim programından geçti. Temel ihtiyaçlarını karşılayabilecek minicik bir kaç kelime öğrenebildi bu kadar hayatı boyunca. Ancak erkek arkadaşı hala onun domatesiydi. “Domates domates” diye bağırıp duran kızın ağızının kenarından akan saylayarı büyük bir özveriyle silen genç “Haydi bana bir kez daha domates de bakayım” diyerek ona olan sevgisini sınamak istedi. Hayatta hiçbir kelime bundan daha romantik ve anlamlı olmamıştı.

21 Eyl

Şiirler

ANILAR

Terk edemem sensiz kalan hatıraları
Bana senden kalan bu güzel anıları
Gidemem gölgenin bile düşmediği diyarlara
Sen istesende veremem sevgimi bir başkasına
Biliyorum yanımda olamazsın asla
Dönmeni istesemde dönmezsin bir daha
Senden istediğim hatırları bırakman sadece bana
Şimdi gitesende uzaklara
Biliyorum ki anıların kalacak hep yanımda

Gönderen: Murat

ADAM GIBI

Ben seni hic sevmedim ki,
Yorgun aksamlarda söyledigimiz sarkilari sevdim.
Bir cicege gülmeni, bir güle benzemeni sevdim.
Bir de yildizlari sevdim,
Eylül aksamlarinda gelip gözlerinde durdular.
Ben seni hic sevmedim ki…

Beni yola koydugunda ayrilmayi sevdim,
Kursunlari sevdim beni vurdugunda.
Aglamayi sevdim unuttugunda.
Yalniz oldugumu anladigimda
Ayakta kalmami sevdim…
Yikilmami sevdim seni her hatirladigimda…
Ekmegi sever gibi sevdim sensizligi.
Su gibi özledim temmuz günesinde sesini.
Ikindide yagmur gibi,
Geceleyin rüzgar gibi sevdim seni sevdigimi.
Ben seni hic sevmedim ki…

Kuslara sarkilar ögretmeni sevdim
Menekseyle konusmani,
Nisani hatirlatmani,
Baharin bir adinin da yalnizlik olmadigini.
Düstügüm zaman kanayan yanlarimi,
Ve tuhafligimi üsüdügüm zaman.
Sakiz satan cocuklari,
Yeni cikan sarkilari,
Her kaybettiginde kazanan yanlarini sevdim…
Denize düsmüs gül gibi düstüm atese
Ben yangini sevdim.
Yandigim zaman böyle iste
Ben seni hic sevmedim ki…

Bir gece bir ceylan indi dagdan kalbine,
Bir gece bir siir gibi kibrit alevinde,
Alemin ortasinda, kimsesizligin sesinde.
Bugusunda sabahin,
Acimasizliginda bir ahin,
Aglayan yüzünde Isa’nin,
Ferahlatan gücüyle duanin,
Korkutan yaniyla narin…

Incirin, zeytinin ve kalbin üstüne,
Gülün üstüne,
Tutundugum umudun üstüne,
Korkunun üstüne,
Senin üstüne,
Hepsinin üstüne,
Hep senin üstüne,
Ben seni hic sevmedim ki…

Gittigin zaman,
Gitmeni sevdim.
Evreni sevdim geldigin zaman
Kalmani sevmedim…
Korkuyordum sana alismaktan.
Yine de sevdim gülümsemeyi,
Mendilimi sallarken seni götüren trenin arkasindan.
Kirlara ilk kar düstügü zaman,
Ölümünün ne güzel oldugunu sevdim,
Seni icimde öldürdügüm zaman…
Ben seni hic sevmedim ki.
Yorgun aksamlarda söyledigimiz sarkilari sevdim.
Bir cicege gülmeni, bir güle benzemeni sevdim
Bir de yildizlari sevdim,
Eylül aksamlarinda gelip gözlerinde durdular…
Ben seni hic sevmedim ki,
Kuslara sarkilar ögretmeni sevdim.
Menekseyle konusmani, nisana hatirlatmani,
Baharin bir adinin da yalnizlik olmaligini.
Düstügüm zaman kanayan yanlarimi,
Ve tuhafligimi üsüdügüm zaman.
Sakiz satan cocuklari, yeni cikan sarkilari,
Her kaybettiginde kazanan yanlarini sevdim.
Denize düsmüs gül gibi düstüm atese,
Ben yangini sevdim,
Yandigim zaman böyle iste…
Ben seni hic sevmedim ki.
Ben sevdim mi,
Adam gibi severim…

AŞK
Ask sana sarildigimda bedenimin gucsuz kalmasiydi…
Ask beni ozledigini soyledigin zaman kalbimin durmasiydi…
Ask karsimda oturdugunda ayakta duramamamdi…
Ask sana olan sevgimi tanimlayamamamdi…

Ask senin yanaklarini degilde dudaklarini opmek istememdi…
Ask seni birakmak istemememdi…
Ask seninleyken huzurlu olmamdi…
Ask soylediklerinin beni mutlu etmesiydi…

Ask benim icin sendin…
Ask sana degindi…
Ask sendin…
Sen benim icin asksin…

bağışla beni
farkında olmadan seni kırdıysam,
bilmeden üzecek birşey yaptıysam,
eğer ayrılığa sebeb olduysam,
pişmanım ne olur bağışla beni,
nedir seni bana düşman eden,
bir söz bir bakışmı seni küstüren,
dönüşü olmayan yola girmeden,
pişmanım ne olur bağışla beni,
yeniden doğmaktır sana sarılış,
gel sarıl boynuma bağışla beni,
ya bir çağrı say,ya bir yakarış,
bitirme bu aşkı bağışla beni

Gonderen: münevver yurdanur bayır

ÇOCUGUM

Şimdiden öğrenme!
Merak etme büyüklerin ne yaptığını.
Zaten büyüdüğünde hepsini biliyor olacaksın
ÇOCUĞUM!
Bırak o tatlı tebessüm yüzünde kalsın!
Kaşlarını çatmayı,
Yumruklar sıkmayı,
Dişlerini gıcırdatmayı
Şimdiden öğrenme sakın!
Minik yüreğindeki sevgin,
hep seninle kalsın!
Kinle, nefreti
İnsanları hor görmeyi,
Acı sözler söyleyip, öfkeyi
Şimdiden öğrenme sakın!
Anlamı olmasada,
Yanaklara kondurduğun
zamanlı, zamansız öpücüklerin,
Minik kollarınla sarılışlarının
Boncuk gözlerindeki ışıltıların
Bırak seninle kalsın!
Büyüklere özenipte,
Yüreğinde çoşkun akan sevgi pınarını
Şimdiden kurutma sakın çocuğum

21 Eyl

Peygamberler

Hz. Âdem (as)
Âdem Kelimesi Hz. Âdem’in Çocukları Nasıl Evlendi
Hz. Âdem’in Yaratılışı Kardeş Şimdi Neden Yasak Edildi
Hz. Âdem’e Ruh Verilmesi Hz. Havva’nın Eğe Kemiğinden Yaratılması
Hz. Âdem’e İsimlerin Öğretilmesi Ve Alleme Âdeme’l-Esmâe Külleha Ayeti
Hz. Adem’in Cennete Yerleştirilmesi Hz. Adem’i Hz. Havva mı Baştan Çıkarttı
Kitab-ı Mukaddes’e Göre Hz. Âdem Hz. Âdem ve Şeytan
Hz. Âdem’in Peygamberliği Hz. Adem’in Kıssasından Ders ve İbretler

Âdem Kelimesi

"Allah Âdem’e bütün isimleri, (eşyanın adlarını ve ne işe yaradıklarını) öğretti. Sonra onları önce meleklere arzedip, ‘Eğer siz sözünüzde sâdık iseniz; şunların isimlerini bana bildirin’ dedi." (2/Bakara, 31)
        "Âdem" kelimesinin hangi dilden geldiği ve hangi kökten türemiş olduğu konusu müslüman dilciler arasında tartışmalıdır. Arap dilcilerinin çoğu, bu kelimenin Arapça asıllı olduğunu, "esmerlik" ve "ülfet" anlamına gelen "üdme" veya "tip, örnek" anlamına gelen "edeme" kökünden türediğini savunurlar. Başka bir görüşe göre, "bir şeyin dış yüzü" anlamına gelen "edîme" kelimesinden türetilmiştir. Âdem kelimesinin Arapça’ya Süryânîce veya Ârâmîce’den geçtiğini savunanlar da olmuştur.

İlk insan ve ilk peygamber Hz. Âdem’e İslâmî kaynaklarda insanlığın atası olması sebebiyle "Ebü’l-Beşer", Kur’an’da Allah’ın seçkin kulları arasında sayılmış olduğundan (3/Âl-i İmran, 33) "safiyyullah" ünvanlarıyla da anılmaktadır. Âdem kelimesi, Kur’an-ı Kerim’de 25 yerde geçmektedir. 

Hz. Âdem’in Yaratılışı

Kur’an-ı Kerim’e göre Hz. Âdem’in yaratılışının diğer insanlarınki gibi olmadığı kesindir. "Allah nezdinde (yaratılış bakımından) İsa’nın durumu Âdem’e benzer. Allah, onu topraktan yarattı; sonra ona ‘ol!’ dedi ve oluverdi." (3/Âl-i İmran, 59) Bu ayet, bu iki peygamberin yaratılışlarındaki olağan üstü duruma işaret eder. Allah, Hz. Adem’i topraktan yarattı (11/Hûd, 61; 20/Tâhâ, 55; 71/Nuh, 18). Yüce Allah yeryüzünde bir halife yaratacağını meleklerine bildirdiği zaman; ilim, irâde ve kudret sıfatlarıyla donatacağı bu varlığın yeryüzüne uyum sağlaması için maddesinin de yeryüzü elementlerinden olmasını dilemiştir. "Sizi (aslınız Adem’i) topraktan yaratmış olması O’nun âyetlerindendir. Sonra siz (her tarafa) yayılır bir beşer oldunuz." (30/Rûm, 20) 

Genellikle sahih kabul edilen bir hadis-i şerife göre Allah, Âdem’i yeryüzünün her tarafından alınan toprak örneklerinin birleşiminden yaratmıştır. Bu toprağın çeşitliliğinden dolayı da Âdem’in nesli değişik karakterler taşır. "Allah Teâla Adem’i yeryüzünün her tarafından avuçladığı bir avuç topraktan yarattı. Bunun için Ademoğulları kendilerinde bulunan toprak miktarına göre, kimi kırmızı, kimi beyaz, kimi siyah, kimi bunların arasında bir renkte; (tabiat/huy bakımından da) kimi yumuşak, kimi sert, bazıları kötü, bazıları da iyi olarak geldiler."  (bkz. Ebû Dâvud, Sünnet 16; Tirmizî, Tefsir 1, 3; Müsned-i Ahmed, IV/400, 406).  

Allah Teâlâ, Hz. Âdem’i yaratırken maddesi olan toprağı çeşitli hal ve safhalardan geçirmiştir:  

1- Türâb (toprak) safhası "Sizi (aslınız Adem’i) topraktan yaratmış olması O’nun âyetlerindendir." (30/Rûm, 20) 

2-Tîn safhası. Tîn: Toprağın su ile karışımıdır ki, buna çamur ve balçık denilir. Bu safha insan ferdinin ilk teşekkül ettirilmeğe başlandığı merhaledir: "O (Allah) her şeyi güzel yaratan ve insanı başlangıçta çamurdan yaratandır." (32/Secde, 7) 

İnsan hayatının ruh üflenmesinden/candan sonra iki temel unsuru su ve topraktır. "Allah her canlıyı sudan yarattı. İşte bunlardan kimi karnı üzerinde yürüyor, kimi iki ayağı üstünde   yürüyor,  kimi  de  dört  ayağı  üzerinde  yürüyor. Allah ne dilerse yaratır. Çünkü Allah her şeye hakkıyla kaadirdir." (24/Nur, 45) "O (Allah) sudan bir beşer (insan) yaratıp da onu soy-sop yapandır. Rabbin her şeye kaadirdir." (25/Furkan, 54) Yeryüzünün 3/4′ü su ile kaplıdır. İnsan vücudunun da % 75′i sudur. Demek ki dünyadaki bu düzen, aynen insana da intikal ettirilmiştir. "Andolsun biz insanı (Âdem’i) çamurdan süzülmüş bir hülâsadan yaratattık." (23/Mü’minun, 12) İşte ilk insan, yaratılışının mertebelerinde, önce böyle bir çamurdan sıyrılıp çıkarılmış, sonra hülâsadan (bir soydan) yaratılmıştır. 

3- Tîn-i lâzib: Cıvık ve yapışkan çamur demektir. Toprağın su ile karıştırılıp çamur olmasından sonra, üzerinden geçen merhalelerden birisi de "tîn-i lâzib" yani yapışkan ve cıvık çamur safhasıdır. Hz. Allah, bu süzülmüş çamuru cıvık ve yapışkan bir hale getirdi. "Biz onları (asılları olan Âdem’i) bir cıvık ve yapışkan çamurdan yarattık."  (37/Saffat, 11)  

4- Hame-i Mesnûn: Sûretlenmiş, şekil verilmiş, değişmiş ve kokmuş bir haldeki balçık demektir. "Andolsun biz insanı kuru bir çamurdan, sûretlenmiş ve değişmiş bir çamurdan yarattık." (15/Hicr, 26-28) Böylece Allah, Adem’i topraktan yaratmaya başlıyor. Bunu da su ile karıştırarak tîn-i lâzib yapıyor. Sonra bunu da değişikliğe uğratarak kokmuş ve şekillenmiş hame (balçık) haline getiriyor.  

5- Salsâl: Kuru çamur demektir. Cenab-ı Hak, kokmuş ve sûretlenmiş çamuru da kurutarak "fahhâr" (kiremit, saksı, çömlek, porselen) gibi tamtakır kuru bir hale getir. "O Allah insanı bardak gibi (pişmiş gibi) kuru çamurdan yaratmıştır." (55/Rahman, 14) 

Hz. Âdem’in hangi günde yaratıldığı Kur’an’da belirtilmemekte, ancak hadislerde onun Cuma günü yaratıldığı, o günde cennete konulduğu, yine Cuma günü cennetten çıkarıldığı, aynı günde tevbesinin kabul edildiği ve yine bir Cuma günü vefat ettiği haber verilmektedir (bkz. Ebû

Dâvud, Salât 207; Tirmizî, Cum’a 1; İbn Mâce, İkametü’s-Salât 79, Cenâiz 65).

Hz. Âdem’e Ruh Verilmesi 

Cenâb-ı Allah, Hz. Adem’i yaratırken, maddesi olan çamuru, çeşitli mertebelerde değişikliğe uğratarak, canın verilmesi ve ruhun nefhedilmesine müsait bir hale getirdi. Nihayet şekil ve sûretinin tesviyesini/düzenlemesini tamamlayınca ona can vermiş ve ruhundan üflemiştir. "Rabbin o zaman meleklere demişti ki: ‘Ben muhakkak çamurdan bir insan yaratacağım. Artık onu düzenleyerek (hilkatini) tamamlayıp ona da rûhumdan üfürdüğüm zaman kendisi için derhal (bana) secdeye kapanın.’  Bunun üzerine İblis’ten başka bütün melekler secde etmişlerdi. O (İblis) büyüklük taslamış ve kâfirlerden olmuştu. Allah: ‘Ey İblis, iki elimle (bizzat kudretimle) yarattığıma secde etmekten seni alıkoyan nedir? Kibirlenmek mi istedin? Yoksa yücelerden mi oldun?’ buyurdu. İblis dedi: ‘Ben ondan hayırlıyım. Beni ateşten, onu ise çamurdan yarattın." (38/Sâd, 71-76) 

Cenab-ı Allah, böylece Hz. Adem’i en mükemmel bir şekilde yarattı. Yaratılışı tamamlandıktan sonra Allah ona, haydi şu meleklere git, selâm ver ve onların selâmını nasıl karşıladıklarını  dinle!  Çünkü  bu,  hem   senin,   hem   de   zürriyetinin   selâmlaşma   örneğidir, buyurdu. Bunun üzerine Hz. Adem meleklere: "Es-selâmü aleyküm" dedi. Onlar da "Es-selâmü aleyke ve rahmetullah" diye karşılık verdiler. Adem, insanların büyük atası olduğu için, Cennete giren her kişi, Âdem’in bu güzel sûretinde girecektir. Hz. Âdem’in torunları, onun güzelliğinden birer parçasını kaybetmeye devam etti. Nihayet bu eksiliş şimdi (Peygamberimiz zamanında) sona erdi. (Buhâri, Halk-ı Âdem 2 (IV/102); Tecrîd-i Sarih Terc. IX/76, hadis no: 1367) 

Kur’an-ı Kerim’de Hz. Âdem’le ilgili ayetlerde üç nokta dikkatimizi çekmektedir. Öncelikle Adem’in, önemsiz bir madde olan topraktan başlamak üzere bedenî ve ruhî yönleriyle tam ve kâmil bir insan haline gelinceye kadar geçirdiği safhalardan söz edilir ve bu suretle Allah’ın kudretinin üstünlüğü vurgulanmış olur. İkinci olarak Adem’in varlık türleri arasındaki mevkiinin yüksekliğine işaret edilir. Bu ayetlerde hem Adem’in hem de onun soyunun yeryüzünün halifeleri olduğu, Allah’ın kendilerine verdiği aklî, zihnî, ahlâkî meziyetlerden, dolayısıyla Allah’a ibadet hükümlerinin yerine getirilmesini sağlayan, ayrıca diğer birçok varlık türlerini kendi hizmetinde kullanabilen varlık olduğuna dikkat çekilir. Çeşitli ayetlerde Allah’ın emri uyarınca meleklerin Adem’e secde ettikleri bildirilmektedir.  

Buna göre Allah, Adem’i meleklerden daha üstün ve onların saygısına lâyık bir mertebede yaratmıştır. Bu meziyet yalnız Adem’e ait olmayıp aynı zamanda bütün insanlığa şâmil bir şereftir. Kur’an’da başka vesilelerle de insanoğlunun bu meziyetine işaret edilmiştir (bkz. İsrâ, 70; Tîn, 4).  

Kur’an-ı Kerim’in Âdem’le ilgili olarak ele aldığı üçüncü konu onun peygamberliğidir. Hz. Adem’in nebî veya rasül olduğunu açık ve kesin olarak ifade eden âyet yoksa da yine Kur’an’ın açıkladığına göre, Âdem Rabbi’nden vahiy (kelimât) almıştır (2/Bakara, 37). Allah ona hitap etmiş, yükümlülük ve sorumluluğunu bildirmiştir (2/Bakara, 33, 35; 7/A’râf, 19; 20/Tâhâ, 117). Başka bir ayette de Allah’ın Nuh, İbrahim hânedanı ve İmran’ın ehli ile birlikte Adem’i de âlemlere üstün kıldığı belirtilmekte (3/Âl-i İmran, 33), böylece dolaylı olarak onun peygamber olduğuna işaret edilmektedir.

Hz. Âdem’e İsimlerin Öğretilmesi 

Allah, Hz. Adem’i yarattıktan sonra, dünyaya yerleşip kendilerinden faydalanabilmeleri için ona eşyanın isimlerini ve özelliklerini öğretti. İsimlerin delâlet ettiği varlıkları anlama yeteneği verdi. "Hatırla ki Rabbin meleklere: ‘Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım’ dedi. Onlar: ‘Biz hamdinle Seni tesbih ve Seni takdis edip dururken, yeryüzünde fesat çıkaracak, orada kan dökecek insanı mı halife kılıyorsun?’ dediler. Allah da onlara: ‘Sizin bilemeyeceğinizi Ben bilirim’ dedi. Allah, Âdem’e bütün isimleri öğretmişti. Sonra onları (onların delâlet ettikleri âlemleri ve eşyayı) meleklere gösterip sâdıklar iseniz (her şeyin içyüzünü biliyorsanız) bunları isimleriyle bana haber verin’ demişti. (Melekler de:) ‘Seni tenzih ederiz; Senin bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir bilgimiz yok. Çünkü her şeyi hakkıyla bilen, hüküm ve hikmet sahibi olan şüphesiz ki Sensin Sen’ demişlerdi." (2/Bakara, 30-32)

Allah, Adem’i yeryüzünün halifesi yapacağını meleklerine tebliğ etmiş, Adem’i yarattıktan sonra ona eşyanın isimlerini öğretmiş, eşyanın bilgisini edinme ve beyan etme kabiliyetini  vermiştir.   Meleklerin  devamlı   olarak  tesbih  ve  takdis  vazifesiyle  meşgul olmaları ve nefislerinin olmaması sebebiyle yeryüzünde halifelik ve imtihan keyfiyetlerine Âdem ve evlâtlarının lâyık olacaklarını Allah, Âdem ile melekleri bir imtihandan geçirerek göstermiştir.

Hz. Adem ve onun soyunun diğer birçok varlıktan daha üstün ve değerli sayılmasının (bkz. 17/İsrâ, 70) temelinde, Allah’ın onlara verdiği bilgi gücü bulunduğu söylenebilir. Nitekim Kur’an’da   meleklerin,  insanoğlunu  "yeryüzünde  fesat  çıkaran  ve  kan  döken"   varlık   olarak nitelendirmeleri üzerine Allah’ın Adem’e bütün isimleri öğrettikten sonra bunları meleklere sorduğu, onlar bilemeyince Âdem’e "Ey Âdem, onlara eşyanın isimlerini bildir!" dediği ve Âdem’in isimleri onlara bildirdiği açıklanmıştır (bkz. 2/Bakara, 30-33). Tefsirlerde genellikle bu ayetlerdeki "isimler"in kavram bilgisi olduğu ve meleklerin bilmedikleri şeyler hakkında Hz. Âdem’in bilgili kılındığı, böylece onun ilimde meleklerden daha üstün nitelikte yaratıldığı yine bu ayetlerden anlaşılmaktadır. Söz konusu âyetlerin birinde, "Allah Âdem’e bütün isimleri öğretti" denilerek Âdem’in bilgisinin genişliğine işaret edilmiştir. Bilgi gibi bir meziyet ve imtiyaza sahip olmak, meleklerin bile Âdem’e secde etmesini gerektirdiğine göre, insanoğlu aynı meziyet sayesinde tabiattaki birçok varlığa ve güçlere hâkim olup eşyaya şekil verme ve onları kendi yararına kullanma kabiliyetinde yaratılmıştır.  

Kur’an’da belirtildiğine göre, Allah Âdem’i yarattığı ve ona ruh verdiği zaman meleklere, "Âdem’e secde edin!" diye emretmiş, bütün melekler bu emre uymuşlar (bkz. 2/Bakara, 34; 7/A’râf, 11; Hıcr, 29-31), ancak İblis kendisinin ateşten, Âdem’in ise topraktan yaratıldığını, dolayısıyla ondan üstün olduğunu ileri sürerek emre karşı gelmiş (bkz. 7/A’râf, 12; 15/Hıcr, 33; 17/İsrâ, 61) ve bu yüzden lânetlenerek Allah’ın rahmetinden uzaklaştırılmıştır (bkz. 38/Sâd, 74-78). Bunun üzerine, Allah’tan kıyamete kadar, düşmanı olan Âdem soyunu doğru yoldan ayırmak, kendi dostlarını çoğaltmak için mühlet istemiş (bkz. 7/A’râf, 13-18; 15/Hıcr, 34-43; 17/İsrâ, 61, 65), Allah da ona bu fırsatı vermiştir. İslâm’da Allah’tan başkasına ibadet maksadıyla secde etmek küfür olduğundan, meleklerin Hz. Âdem’e secdesi İslâm âlimlerince ibadet secdesi değil; saygı secdesi ve bir nevi biat olarak yorumlanmıştır.

Hz. Adem’in Cennete Yerleştirilmesi 

Allah, Adem ve eşini cennete yerleştirdi: "Ey Âdem, sen ve eşin cennette yerleş, otur. Ondan (cennetin yiyeceklerinden) istediğiniz yerden ikiniz de bol bol yiyin. Fakat şu ağaca yaklaşmayın. Yoksa ikiniz de kendinize zulmedenlerden olursunuz." (2/Bakara, 35; 7/A’râf, 19) "Muhakkak bu (İblis) sana ve zevcene düşmandır. Sakın sizi cennetten çıkarmasın; sonra zahmet çekersin. Çünkü senin acıkmaman ve çıplak kalmaman ancak burada mümkündür ve sen burada susamazsın ve sıcaktan bunalmazsın." (20/Tâhâ, 117-119) 

Hz. Adem ve eşine yasaklanan bu ağacın ne olduğu kesin olarak bilinmemektedir. Çünkü Allah, bu ağacın adını bize bildirmemiştir. Sadece şeytanın Âdem ve Havva’ya çirkin yerlerini göstermek için,  hangi sözlerle kandırıp vesvese verdiği ifade edilmiştir: "Rabbiniz başka sebepten dolayı değil; sırf melek olursunuz yahut ebedî kalıcılardan olursunuz diye şu ağacı size yasakladı" (7/A’râf, 20) ve "Ey Adem! Sana ebedîlik ağacını ve yok olmayacak bir hükümranlığı göstereyim mi?" (20/Tâhâ, 120) diyerek şeytanın onları yanılttığı belirtilmektedir. Bu ağacın mâhiyeti konusunda sahih hadislerde de başka bilgi yoktur. Âyetlerden anlaşılmaktadır ki, Cenab-ı Hak cennette Adem’e büyük bir hürriyet vermekle beraber yine de buna bir sınır koymuştur. Bu sınırı aştıkları takdirde, kendilerine zulüm edeceklerdir. Cennete bu yasak ağaç, yenilmek için değil; insanın hayatını disipline etmek ve bir sınırlama ve kulluk için konulmuştur.  

Âlimler, Hz. Âdem ve eşinin yerleştirildiği cennet hakkında görüş ayrılıklarına düşmüşlerdir. Cennet, lügat açısından bağ, bahçe, bahçelik yer manasına gelir. Acaba Hz. Âdem’in iskân edildiği bu cennet, yeryüzünün bağlık, bahçelik ve ağaçlık köşelerinden bir köşe midir; yoksa dünyadan ayrı ahirette mü’minlere vaad edilen cennet midir? Kur’an’da buna dair açık ve kesin bir bilgi verilmemiştir. İslâm âlimlerinin çoğunluğuna göre Hz. Adem’in eşiyle yerleştirildiği ve içinde yasak ağacın bulunduğu cennet, âhirette mü’minlere ve iyilik yapanlara vaad edilen, mükâfat yurdu olan cennettir. Çünkü:  

a) "Allah dedi ki: ‘Kiminiz kiminize (nesilleriniz birbirlerine, veya mü’minlerle şeytan birbirlerine) düşman olarak inin. Arz’da sizin için bir zamana kadar yerleşip kalmak ve geçinmek vardır. Orada (yeryüzünde) yaşayacaksınız, orada öleceksiniz, yine oradan diriltilip çıkarılacaksınız." (7/A’râf, 24-25; ayrıca bkz. 2/Bakara, 36) Bu ayetlerde "hubût" (inmek) tâbiri ve inilecek yer de arz (yeryüzü) olarak zikredilmiştir. İlk yerleşme noktası yeryüzü dışında bir yer olmalıdır ki, buradan yeryüzüne iniş söz konusu edilebilsin. Eğer Hz. Âdem ve Havva’nın yerleştikleri yer, arzdaki bir bahçe olsaydı "hubût"tan, inişten söz etmek mümkün olmazdı.  

b) Tâhâ suresi 118-119′uncu âyetlerde Hz. Âdem’in yerleştiği cennetin anlatılan vasıfları, yani acıkmamak, susamamak, çıplak kalmamak, güneşte yanmamak, sevap ve mükâfat  yurdu olan, mü’minlere vaad edilen cennete ait niteliklerdir. Bu özellikte olan bir cennet (bahçe) dünyada yoktur. Öyle ise Hz. Âdem’in yerleştirildiği cennet, âhirette mü’minlere vaad edilen cennettir.

c) Bu "cennet" lafzının başındaki elif lâm, umum için değil; ahid içindir. Bu da göstermektedir ki, cennetin manası, müslümanlar arasında bilinen ve mükâfat yurdu olan cennete delâlet eder.   

d) Yine bazı hadis rivayetlerine göre, Allah meleklerden birine dünyanın her yerinden topraklar getirterek Hz. Adem’i cennette yaratmıştır. (bkz. Ebû Dâvud, Sünnet 16; Tirmizî, Tefsir 1, 3; Müsned-i Ahmed, IV/400, 406). Hz. Âdem ile Hz. Musa’nın ruhlarının münakaşa ettiğini bildiren hadis (et-Tâc, I, hadis no: 40) de bu cennetin sevab yurdu olan cennet olduğunu açıklar.

Bütün bunlarla birlikte, Hz. Adem’in yaratılıp yerleştiği cennetin mükâfat yurdu olan cennet  veya  yeryüzü bahçesi olması mümkündür. Çünkü bu konudaki naklî deliller kesin değildir ve Kur’an’da buna dair kesin bir hüküm yoktur. Bunu Allah’tan başka kimse bilemediğine göre, şu cennettir, veya bu cennettir diye kestirip atmamak en uygunudur. Fakat, Hz. Adem ve eşinin iskân edildiği cennetin mükâfat yurdu olan cennet olduğuna dair deliller daha kuvvetlidir.

İsrâiliyât ve  Kitab-ı Mukaddes’e Göre Hz. Âdem 

Müslümanların kültürüne etki eden Hz. Âdem ve onunla ilgili olarak yaratılış, zelle, cennetten çıkarılma kıssası halka mal olduğu şekliyle maalesef büyük çapta Tevrat ve İsrailiyât kaynaklıdır. Kısâs-ı Enbiyâ gibi bazı kitaplarda da bu İsrâiliyât, İslâmî rivayetler gibi takdim edilebilmiştir.  

Kur’an, Âdem kıssasının şekil yönü ve ibret için lüzumlu olmayan teferruatı üzerinde durmamış; aksine onun, insanlık tarihi ve insan varlığı bakımından dikkate değer noktalarını belirtmiştir.  

Nice insanımızın, Kur’an’ın daha çok ders ve ibret almamız için anlattığı doğruları bilmediği ve öğrenmek istemediği  halde, efsane ve masal karışımına biraz da yahudilerin uydurmalarını ilâve ederek dinî kıssa diye öğrenip başkalarına aktarması cidden gülünmekten öte ağlanacak halimizi yansıtmaktadır. Faydalı ilim sınıfına girmeyen, kulluğumuz ve imtihanımız ile hiçbir çıkarımı olmayan, mesaj içermeyen, Kur’an’ın gereksiz görüp anlatmadığı konulara halkımız merak duyabiliyor ve bu meraklarını uydurmalarla  tatmin  ediyorlarsa,  bilen  insanlara çok büyük görev düşüyor demektir. İnsanları, masal ve efsane yığını, İsrâiliyâttan nice katmalarla dejenere edilmiş, aslındaki nice hakikatlerin de yok sayıldığı bir din, dünyada da ahirette de kurtaramaz.   

İsrâiliyât dediğimiz daha çok yahudi kaynaklarına ve hıristiyanların da kabullerine göre, kır hayvanlarının en hilekârı olan yılan, Aden’deki bahçede yaşamakta olan Havva’ya yaklaşmış, "Allah bilir ki ondan yediğiniz gün, gözleriniz açılacak, iyiyi ve kötüyü bilerek Allah gibi olacaksınız" diyerek onu yasak ağacın meyvesinden yemeye ikna etmiş, daha sonra Havva, yasak meyveden Âdem’e de yedirmiştir (Kitab-ı Mukaddes, Tekvin 1-6). Kur’an-ı Kerim’de ve hadislerde yılandan söz edilmez. Bazı İslâm tarihi kitaplarında geçen bu yılan unsuru tamamen İslâm dışı kaynaklara dayanmaktadır.  

Yine bugünkü Kitab-ı Mukaddes’e göre yasağı çiğnemelerinin sonucu olarak ikisinin de gözleri açılır, çıplaklıklarının farkına varırlar ve incir yapraklarından kendilerine örtü yaparlar (K. Mukaddes, Tekvin 7). Kur’ân-ı Kerim’e göre de yasağı çiğnemenin hemen ardından utanılacak yerleri kendilerine görünmüş ve cennet yapraklarını üst üste yamayıp üzerlerine örtmeye başlamışlardır (bkz. 7/A’râf, 22; 20/Tâhâ, 121). Bundan sonra,   müslüman halk arasında da yer etmiş Kur’an’a ters yorumlar daha önemlidir: Elimizdeki Tevrat’a göre esas suçlu kadındır, yani şeytan Havva’yı kandırmıştır; o da Âdem’i. Bundan yola çıkılarak kadınların kötülüğü ve şeytana meyli vurgulanır. Bu yüzden tüm kadınlar Allah tarafından cezayı hak eder. Eldeki Tevrat’a göre kadın için asıl ceza gebelik sıkıntıları, çocuk doğurma sancıları ve erkeğin hâkimiyetinde olmak şeklindedir. Erkek için de kadının sözünü dinleyip suç işlediğinden cezalar vardır: Geçim temini için toprakla uğraşmak, toprağa dönünceye kadar alın teriyle yiyeceğini sağlamak ve sıkıntılı bir hayat geçirme ceza olarak erkeğe yazılmıştır (K. Mukaddes, Tekvin 16-19) Kur’an’a göre ilk suçlu, esas suçlu olarak Havva validemiz gözükmez. Şeytan her ikisini kandırmış, her ikisi aynı suçu işlemişler, sonra beraber tevbe etmişler ve affedilmişlerdir. Âdem ve eşi, içinde bulundukları cennetten, belirli bir müddet yaşamaları için yeryüzüne indirilmişlerdir. (bkz. 2/Bakara, 36, 38; 7/A’râf, 24, 20/Tâhâ, 123) Zaten insan, yeryüzü için yaratılmıştır; arzda kendileri için apaçık düşman olan şeytanı ve aldatıcılığını tanıtmak için cennetteki olay yaşanmıştır.  

Hıristiyanlar Âdem’in yasak ağaca yaklaşmakla büyük bir günah işlediğine, Allah’ın gazabına uğradığına, onun bu günahının kıyamete kadar her yeni doğan çocuğa geçtiğine, dolayısıyla onların da günahkâr olarak doğduklarına, ancak vaftiz edilmek suretiyle cehennemlik olmaktan kurtulabileceklerine inanırlar. Bu aslî günah inancı, hıristiyan kültür ve felsefesinin ana fikridir. Hıristiyanlıkta insan, kötülüğün içinde rehbersiz bırakılmış, günahı ile baş başa kalmıştır. Hıristiyanlıkta insan, dünyaya artılarla (fıtrat üzere ve en şerefli varlık olarak) değil; eksilerle başlamaktadır, daha doğuştan günahkârdır. Dünyaya gözlerini açar açmaz sırtında, utanıp ezilmesine sebep olan bir kambur bulunmaktadır. Bundan daha kötüsü, bu kambur bazı insanların aracılığı olmadan insanın sırtından düşmemekte, Allah’a kendi başına tevbe ederek temizlenememektedir. Bu demektir ki, insan hiçbir zaman kendi imkânlarını kendisi kullanabilen hür bir benlik olamayacaktır. Bu kapı ona ezelden kapatılmıştır. Batı insanının dine açtığı savaş sebepleri arasında birinci sırayı, insan yaratılışına ters düşen ve insanı sahip bulunduğu soyluluğundan mahrum bırakan bu anlayış gelmektedir.

İslâm’a göre ise Allah yol gösterici, bağışlayıcı ve yardım edicidir. Zaten Âdem de cennetten çıkarıldıktan sonra birtakım kelimeler almış ve tevbesi kabul edilmiştir (bkz. 2/Bakara, 37) İslâm’a göre suç ve ceza ferdî/kişiseldir; kimse kimsenin günahından sorumlu değildir (bkz. 6/En’âm, 164). Kur’an’da, hıristiyan itikadının aksine, Âdem’in hatasının ve cezasının ferdîliği/kişiselliği, Allah’ın insanlara yönelttiği şu hitapla da belirtilmiştir: "Yalnız size benden bir hidâyet geldiği zaman, kimler benim hidâyetime uyarsa artık onlara bir korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir; inkâr edip âyetlerimizi yalanlayanlar ise ateş ehlidir, orada ebedî kalacaklardır." (2/Bakara, 38-39; 20/Tâhâ, 123)

İslâm âlimleri Âdem’in yasak ağaçtan uzak durması yönündeki ilâhî emre uymamasının Allah’a bir isyan ve büyük günah sayılıp sayılmayacağı konusunu tartışmışlardır. Ehl-i sünnet âlimlerinin çoğunluğu, bunun bir günah olduğunu, yani Adem ile Havva’nın yasağı çiğnemek suretiyle emre karşı geldiklerini ve bu yüzden âsi olduklarını kabul etmişlerdir. Ancak bazı âlimler, "Andolsun ki biz daha önce Âdem’e emir vermiştik; ancak o unuttu ve biz onu azimli bulmadık." (20/Tâhâ, 115) mealindeki ifadeyi göz önüne alarak, Adem’in yasaklanmış ağaca günah işleme azmi olmaksızın dalgınlıkla yaklaştığını belirtmişlerdir.

Nitekim Tefsir-i Kebir’de Fahreddin Razi’nin aktarmasıyla Hasan-ı Basrî, "Vallahi, o unuttuğu için âsi oldu" demiştir. Ayrıca İslâm âlimlerinin kanaatine göre bu olay, Adem cennette iken, yani peygamber olmadan önce cereyan etmiştir. O zaman ne ümmet, ne de cemaat vardı. Adem’in kasıtsız olarak işlediği bu hata, tevbe etmesi üzerine Allah tarafından bağışlanmış, yeryüzüne indikten bir müddet sonra da kendisine peygamberlik verilmiş, böylelikle o ilk insan, ilk baba ve ilk peygamber olmuştur. Aslında Hz. Adem ve eşinin şeytanın iğvâsına kapılmaları, pişmanlık duymaları gibi hâdiseler, onların soyunun dünya hayatına ait macerasının bir özeti gibidir. Bu ilk günah ve daha sonraki gelişmelerin, yeryüzünde insanlar da haramlara yaklaştıktan sonra ataları Adem gibi tevbe ederlerse tevbelerinin kabul edileceğini, günah karşısında insan için bir tevbe ve af müessesesinin daima işleyeceğini, insanın böylelikle kemale ereceğini gösterdiği düşünülebilir. (1) 

Hz. Âdem’in Peygamberliği

Hz. Âdem, ilk insan olduğu gibi aynı zamanda ilk peygamberdir. Hz. Adem, yeryüzüne indirildikten sonra, Cenab-ı Allah, insan nesillerinin hepsini onunla eşi Havva’dan türetmiştir. "Ey insanlar! Sizi tek bir candan (Âdem’den) yaratan, ondan da yine onun zevcesini (Havva’yı) yaratan ve ikisinden pek çok erkekler ve kadınlar türetip yayan Rabbiniz’e ittika edin, O’na karşı gelmekten sakının." (4/Nisâ, 1) 

Allah, insanı nefsinin şehvet ve şeytanın vesveselerine mâruz kalacak şekilde yaratmış, ona bunlara karşı koyacak akıl ve vicdan (kalp gözü) vermiştir. Cenab-ı Allah böylece insanı bu dünyada imtihan alanına koyduğu için, hikmet ve rahmetinin gereği olmak üzere hayır ve kemâl yollarına irşad edecek peygamberler göndermiştir. Cenab-ı hak peygamberler göndermekle, insanın tabiatına ve halifeliğine uygun imtihan şartlarını tamamlamıştır. Neticede insan bu dünyada yaptıklarının hesabını öldükten sonra diriltilince verecek, imanlı olan, iyilik ve sevab terazileri ağır gelenler cennete girecektir. Bunları kendilerine öğretip ikaz etmek için peygamberlere ihtiyaç vardır. İlk insanlara peygamber olmaya en lâyık olan zât, Allah’ın doğrudan doğruya vâsıtasız konuştuğu ataları Hz. Adem’di.

Hz. Adem’in peygamberliği, Kur’an âyetleriyle sâbittir. Kur’an, Adem’e Allah’ın emir ve nehiylerini haber verir. Kendisine gelen o emir ve yasaklar, vahiy vasıtasıyla bildirilmiştir. Yine Kur’an’da geçen Hz. Âdem’in iki oğlunun Allah’a kurban takdim etmeleri, ikisinden birinin kurbanının kabul olunduğunun bildirilmesi (5/Mâide, 27) Hz. Adem’e vahiy ile bildirilmiştir. Kur’an’da Hz. Âdem’in peygamliğe seçildiğinin anlatılması için  "ıstafâ" -seçti- (3/Âl-i İmran, 33) kelimesi ile "ictebâ" -seçkin kıldı- (20/Tâhâ, 122) kelimeleri kullanılıyor. Bu kelimeler Kur’an’da diğer peygamberler için de  kullanılmaktadır. Hz. Adem’in peygamber olduğunu açıkça bildiren hadisler de vardır. Ebu Zerr, Peygamberimiz’e "Ya Nebiyyallah, peygamberlerden ilk peygamber kimdir?" diye sorduğunda, Peygamberimiz (s.a.s.): "Âdem’dir." dedi.  Ebu Zerr, "Ya Rasülallah, o nebî oldu mu?" diye sorunca, Hz. Peygamber: "Evet o mükellem bir nebî (Allah’ın kendisiyle vâsıtasız konuştuğu peygamber) idi" dedi. (Müsned-i Ahmed bin Hanbel, V/265) Diğer bir hadis-i şerifte de Kıyâmet gününde, diğer nebîler gibi Hz. Adem’in de bir peygamber olarak Rasulullah’ın sancağı altında bulunacağı haber verilmiştir (Tirmizî, II/202) Hz. Âdem’in peygamberliği hususunda bütün müslümanlar ittifak etmişlerdir.  

Hz. Adem’in evlâtları onun irşâdı ile Allah’a iman etmiş, zamanlarındaki maddî ve manevî ihtiyaçlarını temin eden hükümleri ondan öğrenmişlerdi. Ebu Zerr’den rivayet edilen bir hadis-i şerifte Hz. Peygamberimiz (s.a.s.) Hz. Âdem’e on sahifelik bir kitap indirildiğini söylemiştir. 

İnsanların dinden ayrılarak ihtilâf etmeleri, hak dinin izini kaybederek bâtıl itikadlara saplanmaları, sonradan çeşitli sebeplerle meydana gelen kötü bir durumdur. Böylece beşeriyetin başlangıcının bir vahşet devri olmadığı anlaşılır. Hz. Adem’den sonra yeryüzünün çeşitli bölgelerine dağılan insanlar doğru yoldan ayrılmışlardır. Allah, onlara zaman zaman peygamberler göndermiştir. "İnsanlar (ilk önce) bir tek ümmetti. Sonra Allah, müjdeleyici ve uyarıcı olarak peygamberleri gönderdi. İnsanlar arasında, anlaşmazlığa düştükleri hususlarda hüküm vermeleri için, onlarla beraber hak yolu gösteren kitapları da gönderdi…" (2/Bakara, 213) (2) 

Vahyi inkâr eden, bilimin kaynakları arasında Allah’ın kitabını kabul etmeyen câhiliyye anlayışına göre ilk insan, yarı hayvan yarı insan ilkel mağara adamıdır. O ne konuşma, ne ateş yakma, ne dünya rızıklarından yeterince yararlanabilme ve tabii ne de okuma yazma biliyordu. Bütün bu özellikler, insanın tekâmülü ve gelişmesi sonucu çok sonraları insan tarafından keşfedildi… vs. 

Allah, yaratma, peygamberlik, halifelik, meleklerin bile saygı duyduğu yaratıkların en şereflisi… yoktur bu câhiliyyenin bilim diye takdim ettiği tarih kitaplarının, sosyal bilgilerin bilimsel(!) hükümlerinde. Hz. Adem’le ilgili olarak bir müslümanın tartışmasız kesin doğru kabul ettiği Kur’an’a dayanan ilimle; müslümanlara, müslümanların çocuklarına bilim diye öğretilen câhiliyyenin bu tavrı arasında cennetle cehennem kadar fark vardır. Vahye tümüyle ters düşen bu anlayışlara ve dayatmalara tepkisiz kalması müslümanların ihmal, gaflet ve hatta ihânetiyle ilgilidir. Kâfirler, müslüman mahallesinde salyangoz satabilmekte, hatta dolma yaparak bu salyangozları müslüman çocuklarına yutturabilmektedirler. Kur’an’a dayalı ilim ile, câhiliyyenin bilim anlayışlarının arasındaki uçurum için küçük bir örnektir ilk insan konusu. Bir de bilim seviyesinde olmadığı kendilerince de kabullenildiği halde insanımızın inancını zehirlemesine göz yumulan ilk insanın menşei ile ilgili nazariye/teori var ki evlere şenlik!  

Yukarıda âyetlerle ifade edildiği gibi Yüce Allah, ilk insan Hz. Adem’i bizzat doğrudan doğruya çeşitli safhalardan geçirerek  yaratmıştır. Darwin’ci tekâmülcülerin iddia ettiği gibi, insan maddenin kendiliğinden gelişerek tek hücreli canlı olması ve bunun da gelişerek çeşitli hayvanlar ve maymunlar oluşması ve maymunların da insana dönüşmesi yoluyla meydana gelmemiştir. Uydurma ve yakıştırmadan ibaret olan bu nazariye/teorinin doğruluğuna, deney ve gözlemlerde, delil olarak kabul ettikleri materyal fosillerinde en ufak bir ipucu bile yoktur. Bunun aksini ispat edecek fosil ve deliller ise pek çoktur. Mendel ve Pastör kanunları bunlardan sadece iki örnektir.  

Evrim teorisi, ya da eski adıyla tekâmül nazariyesi, vahy terazisinde tümden bâtıl olduğu gibi;  bilim ve akıl ölçülerinde de imkân dışıdır. Şöyle ki: Madde ve enerjide "emtropi" vardır. Yani gözlenen bütün doğal sistemlerde düzensizliğe, dağılıp saçılmaya doğru bir eğilim vardır. Bu gerçek, hem mikro ve hem de makro seviyelerde geçerlidir. Madde parçacıkları dağılıp saçılır gider. Enerji de akıllı birisi tarafından plânlı ve düzenli olarak kapalı duvarlar arasında ve borular içerisinde kontrol altına alınmazsa dağılır gider. Dışarıdan gelen güneş enerjisi de, bunu alıp kullanacak çok muazzam bir makine sistemi yoksa boşlukta dağılır. Bu bir fizik kanunudur (Allah’ın evrendeki yasalarından, tabiattaki kanunlarındandır). Aklı başında hiçbir bilgin bu kanuna karşı fikir ileri sürme cesareti gösteremez.  

Madde âtıldır (eylemsizdir), kendiliğinden bir gücü yoktur (fizikteki atâlet/eylem-sizlik prensibi). Allah’tan başka hiçbir şeyin kendiliğinden hiçbir gücü, düzen ve nizamı yoktur (lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh). Akıllı ve şuurlu birisi tarafından plânlı düzenli bir makine sistemiyle kontrol edilmeyen enerji de her şeyi dağıtır, yakar ve yıkar. Meselâ nükleer bir santralde kontrol altına alınamayan bir atom enerjisi her şeyi yakar ve yıkar, dağıtır ve boşlukta dağılır gider. Öyle ise basit bir otomobilin bir yapıcı mühendisi olmadan demir yığınları arasından güneş enerjisi veya herhangi bir enerji ile meydana gelmesi imkânsızdır. Deney ve gözlem de akıl da bunu kabul etmez.  

En basit bir canlının organizmasının (cesedinin) yanında, mükemmel bir otomobil veya en ileri seviyede yapılmış bir bilgisayar, çocuk oyuncağı gibi kalır. Bir elektronik beyin bozulduğu vakit kendi kendisini tamir edemez, kendi mislini ve benzerini, maddelerini dışarıdan toplayarak yapamaz. Çünkü âtıldır/eylemsizdir, şuuru yoktur. Bunlar akıllı birisinin yapacağı hesap ve plân işidir. Akılsız ve cansız madde kendiliğinden bir makine veya bir bilgisayarı yapamayınca, ya bunların yapıcısı olan insanı nasıl yaratabilir? İnsanın yaptığı en mükemmel bir bilgisayar, insan tarafından tamir edilip kontrol edilmezse, kendisini tekâmül/evrim ettirmek şöyle dursun, madde yığınları arasında dağılıp gider.  

Bir eser, müessirinden (yaratıcısından) üstün olamaz. Bir eser de yapıcısında bulunmayan vasıflar bulunamaz. Netice, sebebinden üstün olamaz. Taş sebep olursa, parçacıkları taşın eseri (neticesi) olur. Maddede can yoktur; insanî ruh ve bunun özellikleri olan şuur ve akıl hiç yoktur; vicdan ve bunun özellikleri olan sevgi, nefret ve üzüntü de yoktur. Bir maddenin, pek çok mükemmel makine sistemi olan bir canlının vücudunu meydana getirmesi ve ona kendisinde hiç bulunmayan canı, hele akıl, irâde ve vicdanın kaynağı olan ruhu vermesi ne kadar akıl ve imkân dışıdır. Can enerji değildir. Can, canlının duyup görmesini ve gayeli hareket etmesini sağlayan, vücudunu tamir etme, kendisini koruma ve neslini devam ettirme görevini üstlenen manevî bir cevherdir.

Bir canlı sisteminin meydana gelebilmesi için mutlaka şu şartlar gereklidir:  

1- Sistemin gelişigüzel değil; enerji ve besinleri dönüştürecek mükemmel mekanizması ve makine sistemi olmalıdır.                                                       &n