Mynet | Blog Anasayfa | Email
Favorilerime Ekle | Giriş


Arşiv Ağustos, 2007

Kadınlar4

7 Ağustos 2007 Salı Comments Off

ÇAĞDAŞ KADIN NASIL OLMALI !!

 

 

Tüm takıları aynı anda kullanmayan (Tak takıştır, sür sürüştür!)
Havuza girerken makyaj yapmayan, (Makyajsız tuvalete bile gidilir mi!)
Ayda en az iki kitap okuyan (kitap mı o da ne. Gazetelerin hata sonu ekleri yetmiyor mu!)
Estetik için feminizme gerek duymayan, (Kadınlar birleşin. Kurtuluş birlikten geçer)
Konkeni bir yaşam biçimi yapmayan, (Olur mu. Biriç var, pişbirik var…)
Senede en az iki kez jinekologa giden, (Baş ağrısı için mi!)
Televizyonu kapanış anonsuna kadar açık tutmayan, (Reklamlar var daha)
Gazetelerin ilk ve son sayfalarını okuyan, (En güzel haberler, magazin eklerin de yer alıyor ya!)
Falan/şey/ yani gibi anlam dışı kelimeler kullanmayan, (ehem,,, O var ya o!)
Posta kodunu ezbere bilen, (Adresini tam bilen var mı acaba!)
Kızları ile yarışmayan (Ayna ayna güzel ayna. Söyle benden güzel var mı)
Tanık olmadığı olayları anlatmaktan kaçınan, (Komşunun evine gelen hizmetçi dedi ki!)
Vücut bakımını yaz tatilleri ile sınırlamayan, (Her gün kuaföre gidip bakımını abartanlara ne demeli)
Örtünmekle giyinmek arasındaki farkı bilen, (moda üstünüze yakışandır dediler!)
Gökyüzü ile ilgilenirken bilimsellikten uzaklaşmayan, (Falında ne çıktı şekerim; Yükselenin ne!)
Moda yöntemlerle zayıflamaya çalışacağına, doğru gıda alıp spor yapabilen, (Ben bol bol su içiyorum!)
Erkekleri sadece kendine bakmakla yükümlü sanmayan, (olur mu. Erkek dediğin evin para musluğudur!)
Üretkenliği yalnızca çocuk doğurmak olarak algılamayan, (Fanteziler var mı!)
Telefon konuşmalarını dakikalara sığdırabilen, (En iyi konuşma 30 dakikadan az olmamalı!)
Çocuklarının da kendisi gibi olmasını istemeyen, (En doğru söz)
Güzelliğin en önemli şartının doğallık ve sadelik olduğunu bilen, (kim! Türk genç kızları ve kadınları mı!
Tatil kavramı ile lüks otelleri eş anlamı ile kullanmayan, (Tatilde 5 + bir yıldızlı yer isterim…Deniz olmasa da olur!)
Evi döşerken gösterişten çok işlevselliğe önem veren, (minimalistler yaşadı)
Alkol kullandığında zarafetini bozmayan, (Var mı böyle birisi!)
Sokakta da çöp kutusunun olabileceğini düşünen, (Bunu yapıyorlar!)
Patronundan iş yaşamı dışında beklentileri olmayan, (Bilinmez ki!Belki olabilir!)
Parfüm seçimi kadar, kullanılan miktarın önemini bilen, (Parfüm dediğin şişe şişe harcanmalı ki kokusu çıksın!)
Klasik hayaller kurmadan da erkeklerle arkadaşlık edebilen, (Evetttt!)
Boş zamanı olmayan, (Dedikodu yapmaktan sonra mı!)
Ve her şeye rağmen -bu yazdıklarımdan sonra- gülümsemeyi becerebilen!

(Parantez içinde yazılanlar birer espriydi! :-)

İDEAL KADINLAR Bu cümleleri sakın söylemeyin !

Eğer eşiniz ya da sevgilinizle aranızda tartışma yaşanmasını istemiyorsanız, aşağıdaki cümlelerden kaçınmalısınız…

Futbolculara milyon dolarlar verilip, bir topun peşinde koştuklarına inanamıyorum.

Bilgisayar oyunları beyin hücrelerine zarar verir.

Cep telefonunu aradım, bütün gün kapalıydı.

Yan masadaki kadını tanıyor musun, sürekli sana bakıyor…

Beni gerçekten seviyor musun?

Artık beni eskisi kadar çekici bulmuyor musun?

Daha geçen ay arkadaşlarınla buluşmuştun.DİNLEMEYİ VE KONUŞMAYI ÖĞRENECEKLER !!

 

İki araba birbirlerine yaklaşıyorlardı…Birinin içinde bir adam diğerinde bir kadın…Tam yan yana geldiklerinde adam camı açıp kadına "DOMUZ!!!" diye bağırdı ve konuşmasına devam edecekken kadın çok sinirlendi ve o da camı açıp adama "HAYVAN!" diye cevap verdi ve arabalar yollarına devam ettiler.Kadın tam virajı dönmüştü ki yolun ortasında duran kocaman bir DOMUZ’a çarptı..

Bu hikayeden çıkarılacak sonuç :
1- kadınlar dinlemeyi bir öğrenebilseler…
2- erkekler de konuşmayı bir öğrenebilselerONLARI MEMNUN ETMEK ÇOK ZOR !!!

 

Tatile çıkmış bir grup kız arkadaş, beş yıldızlı bir otelin önünden geçerken bir an duraklarlar. Otelin kapısında; "Yalnızca bayanlar için…" yazan bir afiş asilidir. Yanlarında esleri ya da erkek arkadaşları olmadığı için, bu otelde konaklamaya karar verirler. Resepsiyondaki akıllara ziyan derecede yakışıklı genç, bayanlara otelin "usulleri" üzerine küçük bir brifing verir: "Otelimiz beş katlidir. Teker teker katları çıkın. Arzunuza hitap eden katta kalabilirsiniz. Hangi katta ne olduğunu açıklayan küçük tabelalar size yardımcı olacaktır. Yalnız dikkat edin, bir kez üst kata çıktınız mi, bir daha bir alt kata inemezsiniz.“ Mükemmel adamın peşinde…

Bizimkilerin içini bir heyecan kaplar. Bu epey ilginç bir tatil olacağa benziyordur. Hemen merdivenlere davranırlar. Birinci kattaki tabelada; "Bu kattaki erkeklerin hepsi kısa boylu ve vasat tiplidir," yazmaktadır. Hep birlikte burun kıvırıp, ikinci kata doğru hamle ederler. Buradaki tabela da çok parlak şeyler vaad etmez: "Bu kattaki erkeklerin hepsi kisa boylu ve yakisiklidir." Kadinlar elbette ki buna da bir omuz silkerler. Ücüncü kata geldiklerinde gözlerine uzerinde; "Bu kattaki erkeklerin hepsi uzun boylu ve vasat gorunumludur," yazan tabela carpar… "Dogal olarak" dördüncü katta sanslarini dememeye karar verirler.

Nihayet karsilarina; "Bu kattaki erkeklerin hepsi uzun boylu ve yakisiklidir," yazan ilan cikar. Kadinlar, hormonlari bedenine dar gelen ergen kizlarin coskusuyla bagirisir ve birbirlerine sarilirlar. Fakat yinede o galeyan icinde, hala yukarida bir kat daha kalmis oldugunu hatirlarlar… Kisa ama yogun bir istisare sonucu, son katta sanslarini denemeye karar verirler. Oyle ya, sonucta her ciktiklari kat, bir öncekinden daha iyi bir "cesit" vaad etmektedir. Heyecanla besinci ve sonuncu kata tirmanirlar. "Zirve"deki tabelada yazanlari dehset icinde okurlar: "Burada erkek falan yok. Bu kat, yalnizca kadinlari memnun etmenin bir yolu olmadigini kanitlamak amaciyla insa edilmistir…"KADINLARA VERİLMESİ GEREKLİ KURSLAR

 

1. Alisveris yapmadan hayatta kalma yöntemleri.
2. Hamamböcegi bir insani yutabilir mi?
3. Karar verme teknikleri. Ne giyecegine karar verme üzerine uygulama.
4. Direksiyonu hiç döndürmeden ileri gidip tekrar geri gelindiginde araba bikip usanip da düzgün park eder mi?
5. Annesinin yaptigi böregi yemek ile esine ihanet arasyndaki kavramsal farklar.
6. Telefonda kisa konusma teknikleri
7. 12 çiftten daha az ayakkabi ile hayatta kalma teknikleri
8. Paket paket diyet bisküvi yiyerek neden kilo verilmez?
9. Ocakta birakilip gidilen tencerenin neden bir süre sonra dibi tutar?
10. Duble hamburgerin yaninda içilen kolanin diyet olup olmamasi neden önemli degildir?
11. Bellek gelistirme teknikleri. Cep telefonu pin kodu nasil akilda tutulur?
12. Karmasik teknoloji ürünlerini kullanabilme. Cep telefonunda numara kaydetme üzerine uygulama. Televizyon kumandasinda kanal kaydetme üzerine alistirma.
13. Final maçinin oynandigi saatte besinci tekrar oynayan diziyi seyretmemek bir sey kaybettirir mi?
14. Kredi kartiyla satin alma ve bedava alma arasindaki farklar.
15. Hiçbir zaman giyilmeyecek bir pantolonu indirimde yari fiyatina almakla kim kâr eder?

Kadınlar3

7 Ağustos 2007 Salı Comments Off

KADINLAR İÇİN NE SÖYLEMİŞLER !!!

 

 

iyi bir kadın bir erkeği etkiler zeki bir kadın onda ilgi uyandırır güzel bir kadın büyüler anlayışlı bir kadın ise ona sahip olur. Helen Rowland

Kadın kendi basına ne gül goncasıdır, ne de diken. Koklamasını bilirsen gül, tutmasını bilmezsen diken olur. Refik Halid Karay

Kadın, insanin gölgesi gibidir; kovalarsanız kaçar, kaçarsanız kovalar. Chamfort

Kadınların gözleri keskin, zekaları uyanık, düşünceleri vesveseli olur. Guy de Maupassant

Kadınlarda feci olan şey, ne onlarla ne de onlar siz yaşanabilmesidir. Byron

Kadınlar sevmedikleri adama hiç acımazlar. Alexandre Dumas Files

Bir kadın ya sever, ya da nefret der; ortası yoktur. Pubillius Syrus Kadın öyle bir konudur ki, onu ne kadar incelersen incele her zaman yepyenidir. Tolstoy

En mükemmel kadın, çocuklarına babalarının yokluğunda baba olabilecek kadındır. Goethe

Anlamadığım bir şey var, kadınlar peruk takarlar, takma kirpik takarlar, çelik sütyenlerle göğüslerini olduğundan büyük gösterirler, sonrada artık gerçek erkek kalmadı diye şikayet ederler.

Hiçbir kadın aynı erkekle 50 yıl evli kalamaz, 25 yıl sonra o artık aynı erkek değildir.

Kadın yarış atı gibidir, Erkekler hızlı olanından hoşlanır.

Kadınlar artık erkeklerle para için evlenmiyor aksine para için boşanıyor.

Erkek için mutluluk karısının harcadığından fazla kazanmak, kadın için ise böyle bir koca bulmaktır.

Hiçbir kadın bir erkekten. pırlantalarını iade edecek kadar nefret etmez.

En iyi koca arkeologdur, kadın ne kadar eskirse erkeğin ilgisi o kadar artar.

Para aşkı satın almaz doğru, ama çok güzel bir pazarlık pozisyonuna getirir.

Evlilik askere yazılmak gibidir. Herkes şikayet eder,ama tezkere bırakanların sayısını bilseniz şaşarsınız.
KADINLARIN ÖZELLİKLERİ !!

 

 

Kadınlar vitrinde gördükleri "İndirim" lafına dayanamaz. İndirimdeki mal kadında mıknatıs etkisi yapar. 10 tane benzer pabucu olsa indirimde gördüğü ayakkabıyı alır, siz, "Bunların aynısı dolabında var" deseniz "Sen gerçekten hiç anlamıyorsun" lafını yapıştırır.

Kadınlar ağlar. Ancak tek başına bir köşeye çekilip de -yalnız- ağlamaz.Kadınlar, sadece sevdiği erkek duyabilecekse ağlar.

Bütün kadınlar kesin bir cevabı olmayan konularda soru sormakta müthiş ustadır. Maksat, siz kendinizi sürekli suçlu hissedin.

Kadınlar asla sır saklayamaz. Daha doğrusu, kadınlar için bir sırrı en yakın üç arkadaşlarına söylemek sırrı açık etmek kapsamına girmez. Bu mantıkla hepsi en yakın arkadaşlarına söylediklerinden sonunda sırrı bilmeyen kalmaz.

Kadınlar telefona cevap vermeyi sevmez, uzun uzun çalsa dahi rahatsız olmadan açmayabilirler. Lakin telefonda dünyanın en uzun konuşmalarını yapanlar da yine kadınlardır.

Kadın yatağa yatmadan "evvel" saçını tarayan tek yaratıktır.

Kestirme yola sapıldığında her kadına bir "kaybolacağız" korkusu gelir.

Kırmızı ışık, kadınlar için, "makyaj molası" işaretidir.

İstisnasız her kadın vermesi gereken bir-iki kilo olduğunu düşünür.

Kadınlar durup dururken eve bir buket çiçekle gelen kocadan şüphelenir.

Kadınlar tuvaletin kapağını küçük bir hareketle indirmek yerine tuvaletten salona kadar yürür, kocasına söylenir ve tuvalete geri döner.

Erkek konuşurken kadın lafın ortasından konuşmaya dalar ve devam eder. Aynı şeyi erkek yapacak olsa kıyamet kopar.

Düğünlerde kadın kadına dans edenleri görünce kimsenin aklına bir şey gelmez. Erkekler için durum aynı değildir.

Karısının gözucuyla bir başka adama baktığını yakalayabilmiş erkek yoktur. Oysa kadınlar erkeklerini başka kadına baktığı an saniyesinde yakalarlar.

Kadınların erkeklerden daha çok para kazandığı tek meslek vardır: Top modellik.

Kadının dondurmayı nasıl yediğine bakarak karakter testi yapabilirsiniz.

Evde saatlerce kendi giyimiyle ilgilenen kadın, sokağa çıktığında saatlerce başka kadınların elbiseleriyle ilgilenir.

"Yok bir şey"in anlamı kadınlarda, erkeklerinkinden, tamamen farklıdır.

Kadınlar her konuda erkeklerle eşit olmak isterler. Üç istisna: Erkek tuvaletlerine girmek, çöpü indirmek ve hesabı ödemek.

Kadınlar asla haksız değildir… En haksız olduğu konuda bile "Kendime göre nedenlerim var" der.

Tabiatta kadınlara karşı son sözü söyleyebilecek tek bir doğal yapı vardır: Yankı!

Kadınlar kendilerine neler verildiğine değil, onlar için nelerden vazgeçildiğine bakar.

Zengin adam, karısının harcadığından daha çok kazanabilen erkek demektir.

Kadınlar "Erkeklerle eşitiz" iddiasını sürekli tekrarlamaktan vazgeçtikleri anda, erkekler kadınları kendilerinden üstün gördüklerini söyleyebilme fırsatını yakalayacak.

Kritiklere başlayan kadın, kritik bir yaşa gelmiş demektir.

Evlilikler aynen kazalar gibidir, iki şahit ister.

Kadın elinizi tuttuğu anda, bilin ki, eninde sonunda tepenize çıkacaktır.İDEAL KADIN..!!

 

 

Her şeyden önce bir Türk kadını eğitimli olmalı….. Eğitim,özellikle kadınların eğitim eksikliği ülkemizin en büyük sorunlarından birisi. Eğitim almış bir kadın iyi ve kültürlü bir eş,eğitici,yaratıcı bir annedir.Aynı zamanda ayakları üzerinde durabilen güçlü bir kadındır O. Bence bir kadın erkeğinin (eşinin)her şeysi olabilmeli.

Eğitim almış ve aynı zamanda çalışan bir kadın işinde başarılı olduğu kadar,evinde de mükemmel olmalı.Anneliğini ve bir kadın (bir eş) olduğunu unutmamalı. ‘’Bende çalışıyorum’’ ‘’Para kazanıyorum’’kadınların görevlerini asla unutturmamalı. Eşine, annesi kadar karşılıksız sevgi ve ilgi gösterebilen,arkadaşı (dostu)kadar vefalı,saygılı; sevgilisi kadar her an sıcacık ve heyecan dolu bir kadın mükemmel kadındır. Erkeğinin varlığına ve yokluğuna kanaat eden, daima eşine destek ve güç veren, sevgi ve saygı dolu,eğitimli çalışan kadın; hele ki evinde zevkle çalışan, çocuklarını en iyi şekilde yetiştirmek için çabalayan sadık bir eş,önünde şapka çıkartılacak kadındır. Kadın ,Erkek eşitliği bence yoktur.

Erkekler ve Kadınlar görevlerini bildiği sürece, saygı var olduğu sürece sorunlar azalacak hatta tamamen Ortadan kalkacaktır. Olağan üstü durumlar dışında,(hastalık vs.)erkeklerin kadınların işlerini yapmalarını pekte uygun bulmuyorum.Kendisi istediği,eşiyle mutfakta yada o iş yaparken geçireceği süreyi birlikte geçirmek adına karısına yardım eden erkeklere ne ala…..Ama kadının eğitim almış ve çalışıyor olmasını gerekçe göstererek Erkeğinden ille de yardım beklemesine,hatta kadının görevlerini erkekle paylaşmasını hiç doğru bulmuyorum. Anadolu’daki ve köylerimizdeki kadınlarımız tipik Türk kadını,örnek bir eş ve ideal bir annedir.Vefalı,sadık saygı dolu…….Onların tek eksikliği eğitim alamamış olmalarıdır.Eğitim alma fırsatı tüm kadınlara verildiğinde; İşlerinde, evlerinde mükemmeller yaratan eşler,anneler göreceksiniz. ÇÜNKÜ KADINLAR ÇOK KUTSAL VE SON DERECE FEDAKAR,ÜRETKEN VARLIKLARDIR….!!!

Kadınlar2

7 Ağustos 2007 Salı Comments Off

ERKEKLERE EN ÇOK SÖYLEDİKLERİ

 

Ihtiyacim var………..Istiyorum.
Ne istiyorsan onu yap………..Nasil olsa bedelini ödetecegim.
Konusmaya ihtiyacim var……..Onaylanmaya ihtiyacim var. Konusmaya ihtiyacim var……
Kıyafete ihtiyacim var. Sinirli degilim……………….Elbette sinirliyim aptal herif.
Romantik olup su isigi söndürürmüsün?…….Sarkan yerlerim var da.
Bu mutfak çok kullanissiz………Yeni bir ev istiyorum. Yeni gece ayakkabisina ihtiyacim var….
Öbür 60 çift tozlu. Beni seviyormusun?……………..
Bir seyler istemek üzereyim. Beni ne kadar seviyorsun?………
Bugün bi haltlar karistirdim. Bir dakika içinde hazirim sevgilim…..
Kalinca bir kitaba baslayabilirsin. Kalçalarim büyük mü?…….
Bana güzelsin de. Bir iletisim problemimiz var…..Benimle derhal uzlas

 

TANRI VE KADIN

 

Tanrı önce yerküresini yaratır. Bakar ve der: GüzelSonra atmosferi yaratır. Kenardan bakar ve yine der:"Güzel…"

 

Daha sonra toprakları, dağları ve denizleri yaratır. Bakar ve der:"Güzel…"

 

Erkeği yaratır, bir baştan sona seyreder:"Güzel…"

 

Sonra kadını yaratır ve bir hayli baktıktan sonra der:"Önemli değil, boyanır…"
EY TÜRK KADINI !

 

 

BİRİNCİ VAZİFEN BULAŞIK,ÇAMAŞIR VE KOCANA SAHİP ÇIKMAKTIR. MEVCUDİYETİNİN YEGANE TEMELİ BUDUR.KOCAN EN KIYMETLİ HAZİNENDİR. SENİ BU HAZİNEDEN MAHRUM ETMEK İSTEYECEK KAYNANAN,KAYNATAN VE GÖRÜMCELERİN OLABİLİR.

BİR GÜN EVLİLİĞİNİ KURTARMAK MECBURİYETİNE DÜŞERSEN,VAZİFEYE ATILMAK İÇİN BULAŞIK VE ÇAMAŞIRI DÜŞÜNMEYECEKSİN. BU DURUM ELEKTRİĞİN VE SUYUN KESİLDİĞİ ANDA ORTAYA ÇIKABİLİR.EVLİLİĞİNE TECAVÜZ ETMEK İSTEYEN KAYNANAN KAYNATAN VE GÖRÜMCELERİN HAYATTA EMSALİ GÖRÜLMEMİŞ BİR GALİBİYETİN MÜMESSİLİ OLABİLİRLER.

HAYATTA KILIBIK KOCAN ZOR BİR İHTİMAL DE OLSA BAŞKA KARILARA GÖZ DİKMİŞ OLABİLİR. AİLENİZ FAKRU ZARURET İÇİNDE HARAP VE BİTAP DÜŞMÜŞ OLABİLİR.

EY ASİL TÜRK KADINI! İŞTE BU AHVAL VE ŞERAİT İÇİNDE DAHİ VAZİFEN YUVANI KURTARMAKTIR.

ANASININ KUZUSU OLAN KOCANI ADAM ETMEK SENİN ELİNDEDİR. İHTİYAÇ DUYDUĞUN MERDANE DOLABIN SOL ÜST KÖŞESİNDE SAKLIDIR. HADİ KOLAY GELSİN.KADIN GÖZÜYLE!!

 

 

Öperseniz beyefendi değilsinizdir,Öpmezseniz adam değilsiniz.

İltifat edersiniz"YALAN" der, Etmezseniz bırakır gider.

Her isteğine evet derseniz karaktersiz olursunuz, Karşı çıkarsanız anlayışsız.

Çok yanına giderseniz "SIKILDIM" der, Az giderseniz küser.

İyi giyinirseniz "ÇAPKINSIN" der

, Dikkat etmezseniz zevksizlikle suçlar.

Kıskanırsınız "HUYUN KÖTÜ" der, Kıskanmazsınız "SEVMİYORSUN"der,

Siz bir dakika geç kalın kıyamet kopar, Kendisi bir saat gecikirse "BUNDA NE VAR???" der.

Arkadaşınızla buluşursunuz adı ihmal olur, O buluşur "BİZİM KIZLAR" olur.

Siz başka kadına bakacak olsanız gözleriniz oyulur,

Başka bir adam ona baktığında adı "HAYRANLIK" olur.

Konuştuğunuz anda dinlemenizi ister, Dinlediğiniz anda "NEDEN KONUŞMUYORSUN?" der,

Kısacası…!!!!

Sade ama çok karışık. Zayıf gibi ama çok güçlü.

Akıl karıştıran ama hayranlık uyandıran, İnsanı çıldırtan ama mükemmel!

Bu arada tercümelerin de kadın gibi olduğunu belirtmek isterim…

Çok güzelse nadiren sadıktır, Çok sadıksa da nadiren güzel…Hayat yaşandığı kadar vardır. Gerisi ya hafızalardaki hatıra yada hayallerdeki ümittir. Hüsran ise, bir tek yerde kabullenebiliyorum, Yaşamak mümkünken yaşamamış olmakta…

1) Her şeye ağzı açık hayran budalası olarak baktıkları, söylenen her güzel lafa kolay kandıkları 17 -25 yas arası KAZ Dönemi.

2) Güzelliklerinin farkına vardıkları, o yüzden hep kapris üstüne kapris yaptıkları 25 - 35 yaş arası NAZ Dönemi.

3) Hayatı (erkekleri) tanıyıp gözlerinin açıldığı 35 -45 yas arası KURNAZ Donemi.

4) Mihrabın yıkıldığı, her şeyin bittiği 45 yaş sonrası ENKAZ DÖNEMİ.

SİZ HANGİ MEYVESİNİZ ?:)))

 

KADIN VAR ; Seftalidir, Ağızları sulandir,
KADIN VAR ; Kirazdir, Kurtluysa bulandirir.

KADIN VAR ; Vişnedir, kaynat reçel diye tabak,tabak,
KADIN VAR ; Karpuzdur, Yandın; çıkarsa kabak.

KADIN VAR ; Cins armuttur, iyi gelmez bize,
KADIN VAR ; Muşmuladır, afiyet olsun size.

KADIN VAR ; Greyfurttur, sıkarsın çıkmaz suyu,
KADIN VAR ; Keçiboynuzudur, kemir ömür boyu.

KADIN VAR ; Kestanedir, kış geçesiye sakla,
KADIN VAR ; Kavundur mutlaka kokla.

KADIN VAR ;İncirdir, yaz kış yenir,
KADIN VAR ; Muzdur, hemen soymak gerekir.

Hasılı Kelam, Dünyada Her Kadının Benzeri Bir Meyvedir.Fakat Evlenince Erkeğin Yediği Hep Ayvadır…

Kadınlar

7 Ağustos 2007 Salı Yorum yok »

Yani Kadın peşinde koşmanın zararı yoktur, Zararlı olan Onu yakalamaktır.

Kadınlar ağaçlardaki elmalara benzer. En iyisi ağacın en üstündekidir.
Birçok erkek bu iyi olanlara erişmeyi istemezler düşmekten ve yaralanmaktan korkarlar.
Onun yerine yerdeki çürük elmaları alırlar ki onlar iyi değildir ama kolaydır.
Böylece tepedeki elmalar kendilerinde yanlış bir şeyin olduğunu sanırlar. Onlar doğru adam gelene kadar yalnızca beklemelidir ki o ağacın tepesine tırmanacak kadar cesaretli olsun…İşte Kadın ZekasıBir kadınla bir adam ayrı ayrı arabalarında giderlerken çarpışırlar. İkisinin de arabası mahvolur ama şans eseri ikisi de hiç yara almadan kurtulur. Arabalarından sürünerek çıkarlar ve kadın adama bakıp:
"Çok ilginç! Sen erkeksin ben de kadın. Arabalarımız mahvoldu ama ikimize de hiçbir şey olmadı. Bu belki de tanışıp, dost olup, hayatımızın sonuna kadar huzur içinde birlikte yaşamamız için bir işarettir" der.
Müthiş heyecanlanan adam: "Evet, galiba haklısın" diye cevap verir şaşkınlıkla.
"Bak, arabam hurdaya döndü ama bir şişe şarap sapasağlam. Bu kesin bir işaret. Bu şarabı içip şansımızı kutlamalıyız" diye devam eden kadın, şarap şişesini adama uzatır. Adam şişeyi alır, açar ve yarısını içip kadına verir. Kadın hemen şişenin mantarını kapatıp adama geri uzatır. Bunun üstüne adam sorar:
"Sen içmeyecek misin?"
Kadın cevap verir: "Hayır, ben polisi bekleyeceğim!"

 

Kadının zeka raporu

1) Kadinda reglin basladigi gün, vücudu ostrojen hormonu salgilamaya basliyor. Ostrojen sayesinde rahim içi onariliyor, hücreler çogaliyor ve kan damarlari tamir ediliyor.
2) Bu onarim, adetin baslangicindan itibaren 14 gün sürüyor. 14′üncü günden itibaren de kadinin yumurtalari olgunlasiyor ve cinsel birlesmeye hazir hale geliyor.
3)Iste bütün bu süreçte kadinin zekasi inanilmaz bir düzeye çikiyor. IQ düzeyi ortalama 120′lere ulasiyor.
4) Kadin bu dönemde daha iyi düsünebilen, olaylari çok iyi yorumlayabilen, daha aktif ve dikkatli bir hale geliyor. Kiz ögrencilerin basari ortalamasi diger günlere oranla yüzde 60 daha artiyor.
5) Ancak… Bu 14 günün sonunda, eger 2 gün içinde kadin cinsel birlesme yasamazsa tüm aktivitesi düsüse geçiyor.
6) Cinsel birlesme olmamasi nedeniyle, vücut bu kez progesteron hormonu salgilamaya basliyor.
7) Bu hormon da kadinin daha sinirli bir hal almasina ve beyin aktivitesinin azalmasina neden oluyor. IQ orani 70-85′e kadar düsüyor.
8) Rapordan çikarilacak sonuç: Kiz arkadaslarinizin, sevgililerinizin, eslerinizin zeka düzeyinin düsmesini istemiyorsaniz ne yapacaginizi artik biliyorsunuz. Yada tam tersiBugün bi haltlar karistirdim. Bir dakika içinde hazirim sevgilim…..
Kalinca bir kitaba baslayabilirsin. Kalçalarim büyük mü?…….
Bana güzelsin de. Bir iletisim problemimiz var…..Benimle derhal uzlas.

 

Hikaye

6 Ağustos 2007 Pazartesi Comments Off

Gözlerini Gözlerinden Ayırma Hiç:Başladıktan tam 16 gün, 4 saat sonra şiddet durdu. Nedensiz başlamış, nedensiz durmuştu. En azından çevredekiler öyle sanıyorlardı. Askeri birlikler temkinli bir biçimde silahlarını indirdi. İtfaiye kırmızı ışıklarının tamamını söndürüp siren seslerini sonuna dek kısarak söndürme işlemine girişti. O yaygarasıyla bilinen ambulanslar bile sessizdi. Öyle söylenmişti. En ufak bir çıtırtı bile felaketin yeniden başlamasına neden olabilirdi. Son 388 saat bunu herkese çok iyi öğretmişti.’

‘Her şey başladığında henüz ortalık aydınlıktı. Belki de işin vahameti bu yüzden anlaşılamadı. Alevler ne kadar büyürse büyüsün ortalık aydınlıktı ve olayın gerçekleştiği meydana gelmeden kimse yangının ne kadar büyüdüğünü anlayamıyordu. Sürekli bir yerler, sonra yeni bir yerler tutuşuyordu arka arkaya. Eğer bu bir terörist saldırıysa, böylesi, şimdiye dek ne görülmüş, ne de duyulmuştu. Sistematik bir biçimde yayılan yangın, sokaklardan mahallelere, meydanlardan şehrin merkezine doğru neredeyse yürüme hızında yayılıyordu.

Trafik, sadece yangının olduğu ve ilerlediği bölgede değil, o şehirle komşuluğu olmayan illerde dahi tıkandı. Şehrin ulaşımı felç oldu. Böylesi bir durum daha önce hiç görülmemişti ve bu yüzden de deprem, sel baskını ve benzeri felaketler için bir planı olan yetkililerin eli ayağı birbirine dolaşmıştı. İnsanları evlerine sokmak mümkün değildi. Herkes yangının geldiği bölgelerden uzağa kaçmaya çalışıyordu. Uzağa ama nereye?

Akşam haberlerinde, önce küçük televizyon kanallarından birinde, ilginç bir görüntü yayımlandı. Küçük bütçeli kanalın araba bulamayan, mesleğe yeni girmiş acemi muhabiri almıştı bu görüntüyü. Diğer muhabirler yangına bu kadar yaklaşmaya cesaret edemezken, o yanlışlıkla yüzünü yalayan alevlerin ortasında kalmıştı. Kamerasını çalıştırmış, bari ölürken kahraman olmak istemişti. Alevler uzaklaşırken ölmemiş olmanın haklı gururunu, yangın sebebinin en önemli kanıtlarıyla birlikte kamerasında taşıyordu.

Bir adam! Orta boylu, kalabalıkta dikkat çekmeyecek bir adam! Alevlerin ortasında duruyordu görüntülerde. Ama öyle diğerleri gibi sağa sola koşuşturmuyordu. Yanlışlıkla, kaçamadığı için alevlerin ortasında kalmış değildi. Zira o nereye giderse alevler de onunla birlikte gidiyordu. O, alevlerin ortasında değildi. Bir diğer deyişle alevler onun çevresindeydi.

Küçük kanalın bunu göstermesinin hemen ardından diğer televizyoncular işin üstüne atladılar. Canlı yayına belediye başkanları, valiler ve polis müdürleri bağlandı. Olayı araştırıyoruz diyordu herkes. Ama kimse bilmiyordu neyin ne olduğunu işte. Salak değil, sadece donanımsız ve bilgisizdiler.

Ertesi sabah, şehrin köprülere kadar olan kısmı alevlerle boğuşurken ilk kez ciddi fikirler ortaya atılmaya başlandı. Bunda; gece boyunca sağa sola anlamsızca koşuşturup duran televizyonların yorgunluktan bitap düşüp saçmalamayı kesmesinin, akıllı uslu gazetecilerin gazetede yazdıklarının yayımlanmasının büyük payı vardı. Piromani diye bir şeyden bahsedildiğini duymuştu bir gazeteci ve bunun olasılığı üstünde duruyordu. Bu aslında psikolojik bir terimin adıydı. Yangın çıkarmak için saplantılı olan, psikolojik bozukluğu olanlara piroman deniyordu. Diğer taraftan beyin gücüyle ısıyı belli bir noktaya odaklayarak yangın çıkarabilen kişiler için de bu sözü söylemek mümkündü. Doğruluğu bile tartışılırdı. Şimdiye dek bazı vakaların görüldüğü öne sürülüyordu ama yine de bu derecede büyük ve önemli kanıtlar ele geçirilememişti. Uzmanlar çağrıldı. Sabahtan küçülen alevler öğlene doğru yeniden göğe yükselmeye başladı. Öğlene doğru gelen uzmanlar bunun piromanın uyumasından, daha sonra da uyanmasından olabileceğini öne sürdü ki bu gayet akla yakın bir yaklaşımdı.

Öğle saatlerinde yangının ilerlemesini durdurabilmek için bu kişinin durdurulması gündeme geldi. Öyle ya, eğer alevler onunla beraber ilerliyorsa o ilerlemezse yangın da ilerlemezdi. Fikir beğenildi. Zaten şehir içi bazı limitlere gelinmişti. Şehri ortadan ikiye bölen suyun üstünden geçen geniş bir köprü vardı. Eğer neredeyse tamamı yanıp kül olmuş şehirde bir taraftan diğerine geçilmek isteniyorsa, bu köprü mutlaka kullanılmalıydı. Her ne kadar olayı kıyamet gününün habercisi olarak gören bir takım yobazlar “o gerekirse uçarak da geçer” gibi entelektüel yorumlar yapıyorsa da bu herkese çok mantıklı geldi. Acaba bir piroman suya düşerse ne olur? İşte bu, herkesin aklındaki soruydu ve köprüde durdurulmaktan bunu anlıyordu herkes. İntikam duyguları kabarmıştı insanların!

Köprünün girişinde, diğer tarafta barikat kurmuş olan tanktan bir ses duyuldu: “Suçlu! Dur ve teslim ol. Canın yanmayacak” Bu sahneler hemen tüm televizyon kanalları tarafından dakikası dakikasına çekiliyor, neredeyse bütün dünya yayını canlı olarak izliyordu. Herkes nefesini tutmuştu. Sarf edilen her kelime dünyanın değişik dillerine çevriliyor, her adım ve bakış anında canlı yayındaki psikolog ve doktor ordusu tarafından yorumlanıyordu. “Suçlu yanlış kelime” dedi uzmanlardan biri kanallardan birinde, “mutlaka bu onu daha çok kızdıracak, içindeki nefretin büyüyerek alevlere dönmesine neden olacak. Söylenecek doğru kelime “hey sen” olmalıydı!

Suçlu bunları duymamıştı. Duysaydı belki hak verirdi, ama duymadı. Ne var ki karşısında tankların arkasından emir veren sesi kesinlikle duymuştu ve şimdiden ondan nefret ediyordu. Öyle bir nefret ki! Bir önceki gün “o”ndan ettiğinden de fazla. Bunun için amyant kıyafetinin altından seslenen adama daha önce kimseye bakmadığı kadar dikkatle baktı. Kim bilir belki de bir gün önce gördüğü adam gibi başkalarının karılarıyla yatıyordu, aileleri dağıtıyordu. Kim bilirdi? Kimin neyi bilip bilemeyeceği bir yana, amyant elbisenin içinde bir parlama oldu. Neler olup bittiğini kimse anlayamamıştı ki amyant elbisenin içindeki adam elindeki hoparlöre, dünya basın tarihinin en çirkin canlı yayın çığlıklarını armağan etti. Etrafındakilerin anlamsızca çırpınmaları, “üstüne su sıkın, kum dökün” saçmalamaları arasında eriyip gidiverdi adamcağız.

Kimse yayını kesememişti. Hiçbir yorumcu olayı yorumlayamadı. Herkes ağzı bir karış açık olayı seyretti. Latin Amerika ülkelerinden birinde, oranın saatiyle gece yarısı canlı yayını seyretmekte olan 6 yaşlarında bir çocuğun “e ateş etseler ya” sözünü dinlemişçesine, çevresindeki herkesin şaşkın bakışları arasında bir askerin parmağı tetiği sıvazladı ve yüklenip horozu düşürdü. Hızla ilerleyen kurşun piromanın sol omzunun üç santim üstünden, kulak memesinin birkaç milim altından geçip gitti. Bu hareket, bardağı taşıran son nokta olmuştu. Bardak oldukça “caf caflı” bir biçimde taştı. Tüm silahların içindeki kurşunlar tetik yardımıyla değil, yolun karşı tarafında duran adamdan gelen ısı tarafından silahların içinde patladı. Orada barikat kurmuş hemen tüm güvenlik görevlileri ya öldü, ya da ikinci dereceden iyi olmayan yanıklara kavuştu.

Piroman köprüyü geçti. Şehrin diğer tarafına ulaştı. O ve onu takip eden gün boyunca ne kadar cin fikir varsa onun üstünde denendi. Dürbünlü tüfekle çok uzaktan ateş etme denemeleri, kurşunun adama varmadan bir şekilde sekmesiyle son buldu. Uzmanlar bunun kurşunun hava katmanlarının farklı sıcaklıklar yüzünden aynı suya giren bir kaşığın görüntüsünün kırılması gibi kırılması yüzünden olduğunu belirtti. Suyun üstünden seken bir taş gibi kurşun farklı sıcaklıklar arasında yön değiştiriyordu. Bunun yanında el bombaları ve hatta tank mermileri dahi ulaşamadı piromana.

“Yorulmayacak mı, gücü bitmeyecek mi” sorularının her birine sıkı bir yanıttı piromanın düz ama kararlı yürüyüşü. Otoyoldan yürümesini sağlamak, girişlere barikat kurup oradan geçmesini engellemeye çalışmayı denedi yetkililer. Ama olmuyordu işte. Zira o ağır gitse de bir otomobil değil, bir yayaydı işte. Gerekirse banketlerin üstünden atlayıp çimenlerin üstünden yürüyebiliyordu. Bütün şehir atlanan her engelden sonra daha bir paniğe kapılıyordu. Sıra kendilerine geliyordu ve üstelik kararlı adımlarla geliyordu. Nereye doğru gidiyordu sorusunun cevabı çok yoktu. Gökten takip eden helikopterlerden birinin fazlaca aşağı inmesi ve benzin deposunun parlamasıyla havadan takibin de çok akıllıca olmayacağına karar verildi. Bu karara uymayan bir televizyon helikopteri düşüp içindekiler basın şehidi olduktan sonra piroman şahıs olarak gözden kayboldu. Nereye gittiği sadece alevlerden takip ediliyordu artık.

Altıncı günde piromanın muhtemel gidiş istikametindeki tüm şehir boşalmıştı. En azından nispi olarak insan kayıpları azalacaktı bundan sonra. Zaten artık yakıp yıkma zamanları da sona ermişti. Piroman aptal bir Godzilla değildi. Onun gibi ilerliyor olsa da o bir insandı. Muhakeme yeteneği vardı. Diğerlerinin onun ateşinin takip ederek nereye gittiğini anladığını çözdü ve zaman zaman ortaya çıkarak ortalığı yakıp yıkmaya başladı.

O ana kadar yapılmış en zekice planı sekizinci gün sabahı bilim adamlarıyla konuşan yetkililer ortaya koydu. Sonuçta bu adam bir şeyler yiyip içiyordu. Restoranda garsonlardan hizmet almadığına göre yolda bulduğu şeyleri yiyip içiyordu doğal olarak. Müthiş planla piromanın gitmesi muhtemel yerlerdeki büfelere uyku ilaçlı ve hatta zehirli yiyecek ve içecekler kondu. Sonuçta piroman bir şekilde bunları yiyecek ve etkisiz hale getirilecekti. Dahice bir plandı bu. Ne var ki planı uygulamaya koyacak olanların müdürleri salaktı. Bir politikacı halkına umut verebilmek için ekranlara çıkarak “Bugün içinde piroman kesinlikle etkisiz hale getirilecektir” dedi. Gazeteciler nasılını sordular, politikacı mırın kırın etti. Gazetecilerden biri “atom bombası atıp tüm şehirle beraber onu da mı gömeceksiniz” gibi dahiyane bir komplo teorisi yaratınca (ki bu konu gerçekten de düşünülmüş ama kabul görmemişti) “Yok artık” dedi politikacı, “biz halkımız için çalışıyoruz, onu zehirleyeceğiz”.

Herkesin yüreğine su serpildi. Piroman dahil. Daha önce de belirtildiği gibi piroman ne bir hayvan, ne de salaktı. Üstelik televizyon seyredebilme yeteneğine de sahipti. Neler olup bittiğini gördü, yolunu değiştirdi, biraz da yiyecek stoku yaptı ve işin içinden sıyrıldı. Belki de insanlığı kurtarabilecek tek dahiyane plan bu şekilde çöpe gitti.

Dokuzuncu gün akşamı, büyük televizyon kanallarından birinde, inanılmaz bir haber yayımlandı. Tüm dünya bu haberi ağızları açık seyretti. Piroman bir canavar değildi. Piroman bir aile babasıydı. Çocuğu yoktu henüz ve hatta olamayacaktı da. Sorun karısındaydı ama akrabaların tanıklıklarıyla bunun sorun edilmediği öğrenilmişti. Komşuların, hayatta kalanların verdiği bilgilere göre bir süredir aile içinde kadın tarafında huzursuzluk yaşanıyordu. Kadın bir süredir ekonomik kriz yüzünden evinde oturmaktaydı. Ve evine tanımadık, bilmedik insanlar girip çıkıyordu. Sağ kolu ve bacağı erime derecesinde yanmış olan komşu, piromanı değil karısını suçluyordu. “Yazık değil mi o adama, o kadar munis kocayı sabah akşam boynuzluyordu o kadın” diyordu. Öyle bir boynuzlama ki, olay efsane boyutlarına gelmiş, sabah akşam ayrı ayrı erkeklerin geldiği bir hikaye haline dönüşmüştü. Herkesin içi kalktı bu hikayeye. Zaten olayın başlangıç noktasında bulunan erimiş ve yatağa karışmış cesetler olayı doğrular nitelikteydi. 20 yaşında bir internet müdavimi teşhis edildi olay yerinde.

Küçük ve haber yapmaya parası yetmeyen kanallar hemen olayı köpürtmeye başladı: “Sizin karınız size bunu yapsa ne kadar alev çıkarırdınız” sorusu haberlerin yerini aldı. Bir takım feminist gruplar aldatan kadının öldürülmesi doğru mu sorusunun tartışılmasını bile abes bulduysa da bütün ülkede ve hatta dünyada kadına lanet okundu. Bir takım uç görüşlü gruplar ev ahlakının gitmesiyle, özellikle internetin yaygınlaşmasıyla bu gibi olayların arttığını, dünyanın sonu geldiğini söylemeye başladı. Piroman, herkesin gözünde bir anda yakıp yıkan canavar şeklini kaybedip içindeki alevleri bastıramayan kandırılmış koca haline dönüştü. Bir anlamda sempati kazandı. Hatta yukarıda adı geçen uç gruplar için dünyanın sonunu hazırlayan mesihin ta kendisiydi piroman. Bu bilgilerin açığa çıkmasının akabinde tüm dünya bu konuyu tartıştı. Birçok ülkede karısını yakan adamlar oldu, en az iki adet kocasını yakma vakası tespit edildi.

Olayın başlangıcından 16 gün ve 3 saat sonra artık neredeyse kanıksanmıştı ülkenin başına gelenler. Her şey bütün hızıyla sürüyordu ama gazetelerin manşetlerine başka şeyler gelmeye başlamıştı bile. Artık doyasıya politika tartışılıyordu ülkede. Hatta zaman zaman spor haberlerinin dahi konuşulduğu oluyordu. Yabancı basın olayı çoktan birinci sayfalarından düşürmüştü. Dünyanın süper güçleri buna bir çare bulacaktı eninde sonunda. Ama ülkenin tüm güvenlik birimleri bu işle uğraşıyordu.

Piromanın içi hala yanıyordu. Karısını o adamla gördüğü anda yüzündeki ifade hala alev saçan gözlerinin önündeydi. Kapıyı açıp içeri girdiğinde o çocuk elbette ki duymamıştı ve görmemişti onun geldiğini. Ama karısı biliyordu onun evde olduğunu. Hatta odadan içeri girdiğinde herhangi bir toparlanma, kendine çeki düzen verme gibi bir zahmete bile katlanmamıştı. Sonuna kadar devam etmeye kararlıydı adeta. Ve hatta gülümser gibi olmuştu bıyık altından. Oysa ne güzeldi evlilikleri, nasıl yolundaydı her şey. Bu kadar kolay mıydı birini aldatmak, silip atmak!

O anda alnında bir damarın şiştiğini, öfkesinin gözlerinden boşaldığını hissetti. Yanaklarından akan göz yaşlarının yanağından buharlaştığını fark eder gibi oldu. Ve karısının o bıyık altı gülümsemesi çığlık atmak için fırsat kollayan bir bebeğinkine dönüştü. Karısının saçları tutuştuğunda hiç şaşırmadı sanki piroman. Parmak uçları erimeye başlarken gerçekten şaşırmıştı. Ama öylesine iyi gelmişti ki içindeki nefret dalgasına. Sonra adamı yaktı bağırta çağırta. Yanmanın boyutlarını da ayarlayabiliyordu. Evin kapısını yakarak çıkarken komşular üstüne üstüne geldi. Yanlarında oturan ve her akşam bağıra çağıra televizyon seyreden şişko adamın yanmasına özellikle üzülmedi. Gerisini de umursamadı zaten.

Fakat 16. gün ve 3. saatte mucizevi bir şey oldu: Ani bir kararla yolunu değiştirip hiç gitmemesi gereken bir yere doğru gidince, parlak kıyafetler giymiş yeşil gözlü bir kız çıktı karşısına. Muhtemelen bir çingene kızıydı o. Ama ne çingene kızıyd! O gözler ilk kez aklını başından aldı piromanın. Yangın dalgasının kesilmesi arkasından gelen ekibi şaşırttı ve o alana doğru yönelmelerine neden oldu. Herkes bu kıza dikkatle bakan piromanı görünce şaşkınlıktan küçük dilini yuttu. Kız korkmuş muydu, yoksa bilerek mi yapmıştı bilinmez, ama öyle put gibi dikilip kalmıştı adamın karşısında. Adama görünmeden arkadan yaklaşmayı deneyen bir özel harekat sorumlusu için gözünü ayırdığını ve yaktığını saymazsanız gözünü hiç kaçırmadan dik dik bakmayı sürdürdü adam. Görünen o ki o kıza baktıkça yangın tehlikesi uzaklaşmış oluyordu.

Tüm dünya kameraları tekrar piromanın üstüne dönerken ince, cılız, oldukça yorgun fakat umutlu bir şarkı sesi duyuldu içinde bulundukları şehir banliyösü sokaklarında piromanın ağzından:

gözlerini gözlerimden
ayırma hiç
ne olur

gözlerini gözlerimden
ayırma hiç
ne olur

düşsün üstümüze karlar
yaksın yüzünü rüzgarlar
damla damla
aksın yaşlar

gözlerini gözlerimden
ayırma hiç
ne olur

ellerini ellerimden
alma sakın
ne olur

ayrılmak olmaz hiç senden
rüyamızı bitirmeden
hasretini
bildirmeden

sen de beni ellerinden
alma sakın
ne olur

kanat çırpar kuşlar sana
koş gel bana
ne olur

kanat çırpar kuşlar sana
koş gel bana
ne olur

sensiz bitmiyor günlerim
beklemek oldu kederim
uzaklarda
durma derim

kanat çırpar kuşlar sana
koş gel bana
ne olur

Öyküler

6 Ağustos 2007 Pazartesi Comments Off

Bize hergün Bayram

Bayram ilk günü, bir hafta önceden alinan özenle saklanan yeni elbiselerimi ve ayakkabilarimi giyindim. Sandalyenin üstüne çikip bir saga bir sola dönüp kendime baktim. Boy aynasi ne gezer o zamanlar. Tuvaletin girisinde kapinin saginda bir lavabo ve üzerinde de kirik bir ayna asiliydi. Normalde parmak uçlarina kalktigimda yüzümü ancak görebiliyordum ve bu yüzden kendimi görebilmek için sandalyenin üstüne çikmak sartti.

Ne kadar dönüp baktimsa bayramliklarimi kendime begendiremedim. Yakistigi falan umurumda degil. Begenmedim iste… Alinirken kimse fikrimi sormamisti. Zaten sorulsa da bir sey diyecegim yoktu. Büyük olasilikla “Siz bilirsiniz” derdim. Bu “Siz bilirsiniz”, fikri olmaktan çok maddiydi… Simdi bu begenmedigim pantolon ve gömlegi giymek zorundayim.

Bir bayram günü için daha iyi giyecek bir seyim yok.

Olmayan dolabi açip, karsisinda dikilip çikarttigini yataga firlatarak, onca kiyafet içinde giyebilecek bir sey bulamayan simarik oglani oynama sansim yoktu. Annem beni öyle sandalyeye tünemis yakaladiginda “Aman da aman ne de yakismis” deyip durdu ama ne kendisini kandirabildi ne beni.

“Git isine anne ya” demek geldi içimden ama desem baslayacak aglamaya. Her seye agliyor zaten. Bir de ben mi aglatayim simdi. Attim kendimi yere sandalyeden. Sonra, dogru disari çiktim.

Arkadaslarim toplasmis konusuyorlar. Aralarina karisip kayboldum. Az sonra ev gezmelerine çikacaklar. El öpüp para toplayacaklar. Enver gitmez. Onlarin durumu yerinde, annesi kiziyor böyle seylere. Ben de gitmem el öpmeyi sevmiyorum.

Enver’in tepesinden inmedigi üç tekerlekli bisikleti var. Kendisine artik küçük geliyor. Bir yildir iki tekerlekli bisiklet alinacagindan söz edip duruyor. Ama hala ortada bir sey yok. Eger alinirsa kimleri bindirecegini, kimleri bindirmeyecegini anlatip duruyor. Ben binemeyecekler arasindayim. Çünkü üç tekerlekli bisiklet keyfi için onu arkadan itmiyorum. Bir tur bisiklete bindirme karsiliginda, bazen saatlerce çocuklara ittirir kendisini. Ama çogunlukla mizikçilik eder. Bir seyleri bahane eder ve kimseyi bindirmeden çekip evine gider.

Birer ikiser çocuklar evlerine giriyor. Disari çikanlar bayramliklari ile çikiyor. Enver üç tekerlekli bisikletin tepesinde, ben karsisindayim.

“Sabah yoktun, Bayram namazina gelmedin sen. Baban da yoktu…”

Duymazliga veriyorum. Ben daha bir sey demeden o ayni soruyu yeniliyor. “Iyi anladik. Sen gittin. Ne yapalim simdi.” Deyince laf bulamiyor susuyor. Belli ki namaza gitmememiz de konusuluyor mahallede…

Kerim yanima geliyor. Elindeki çata-patlardan bir kaçini bana uzatiyor. Bu içten verilen armagani yine ayni içtenlikle geri çeviriyorum. Bir yandan da korkuyorum Kerim’i kiracagimdan. Çok iyi anlasiyoruz.

Üç yil önce mahalleye daha yeni geldigimizde yine böyle bir bayram günüydü. Onarin çata-patlari duvara sürtüp ses çikarmasina özenip yerden buldugum kiremit parçalarini duvara sürterken beni yakalamisti. Hiç beni incitmeden, o duvara sürdükleri seylerin küçük kiremit parçaciklari degil çata-pat oldugunu göstermisti.

O günden beri arkadasiz. O benim sirrimi saklamis, bense onu hep digerlerinden korumustum. Artik eskisi gibi Kerim’i kimse itip kakamiyordu. Sikiysa bir yapsinlar da göreyim.

Gülbahar teyze sesleniyor. Pencereden sarkmis, avazi çiktigi kadar bagiriyor ama Enver dönüp bir kez olsun bakmiyor.

“Oglum annen çagiriyor duymuyor musun” diyorum kizarak. Dönüp annesine kiziyor çagirildigi için. Gülbahar teyze söyleniyor durmadan. Ne dedigi pek anlasilmayan söylenmeleri arasinda “Gel artik üstünü degistir” dedigini anliyoruz. Enver’in akli bizde kalacak, gidemiyor. Bizi de eve yollamanin yollarini ariyor.

“Siz eve gitmeyecek misiniz” dedikten sonra bana dönüp “sen bayramliklarini giymeyecek misin daha” diye sorunca Kerim dönüp bir bana bir üstüme basima bakti. Sustu öylece…

Zar zor bir “Yok” dedim.

Üstümdekilerin bayramlik oldugunu anlamamisti. Bayramlik bir yani da yoktu gerçi. O son bayramdi kutladigim ve son bayramliklarimdi giydigim. Daha sonraki hiçbir bayramda, yilbasinda ne alindiysa giyinmedim.

Kerim bir sirrimi daha sakladi yillarca ve o da benimle birlikte, yillarca ne alindiysa giyinmedi. Çok güzel bayramliklarimiz da oldu, içimiz gitse de giymedik. Soranlara “Bize her gün bayram” diyorduk.

Makalaler

6 Ağustos 2007 Pazartesi Comments Off

Eski günler ve eskiyenler

Hasan Kaya

Saysalar o kadar da çok olmadığımızı görürler. Üç beş kişiyiz, biz bizi biliriz. Ne kadar saklasalar da çoğu biraz yorgun, biraz kırgın, düşlerinden uzak kendine sarılmış, yalnız.

Kim ne derse desin şimdi karanlığın siyah atlarına gem vuran o çocuk susarken içimizde; “bu coğrafyada güneşin altında değişen bir şey yok” diyenlerimiz çoğalıyor.

Değişimin ortasında değişmediğimizi ileri sürerek ve hep aynı yerde olduğumuz yanılsamasıyla değiştik, değişiyoruz.

Yaşını başını almış, değirmene girmiş çıkmış, işin bir ucundan tutamamışların söyleyecek sözü yok. Onlar bildik söz dizimleri, bildik o nakaratla lafı dolandırıp hep aynı yerde soluklanıyor. İç, dış borç, terör, güvenlik sorunları, aç açık sayıp dökmeye başlıyorlar. “Ne olacak bu memleketin hali” sorusu hep ortada kalıyor.

“Düzenin köküne kibrit suyu” diyen bize özgü radikal çözümlerden çoktandır uzaklar. Kafalar biraz karışık, öneriler aklıselim; daha çok demokrasi, insan hakları, liberal ekonomi, anayasa değişikliği eğitim kadar şart. Laiklik olmazsa olmaz, dine saygılı olunmalı, ordu hep haklı…

Konular ve konuları ele alış biçimi nedense keli-felli az göbekli halimizle uyum içinde.

Hayatın damarlarına kan taşıyan, hayata anlam sevmeler, aşklar suya yazılmış. Varsa yoksa eskiler, “eskiden” diye başlayan tümceler. Eski günlerden söz etmek marifet sayılıyor ve eski günlerin rakı masalarına meze edildiği söyleşiler sabaha uzanıyor.

Sözün bittiği yerde; kendilerini unutarak, unutturmaya çalışarak çoktandır her şeyin değişmiş olduğunda karar kılınıyor. Eskinin birlik beraberliği, arkadaşlığı kalmamış. Her şey yalan dolan üzerine kurulmuş. Her şey alınıp satılabilir olmuş. Liberal ekonomi, serbest piyasada arkadaşlıklar kaç para, dostlukların ederi ne; bilen yok.

Can diyen bunlar, dost diyerek çelme takmayı marifet sanan, ayağını hazırda tutanlar, gemisini kurtarmaya çıkmış, denizin mavisinden bihaber kaptan hepsi. Sağ bacağından kendini düzenin mezbahasına asan saf koyun, kümesimizde tilki bunlar ve öteden beri “politikaya” meraklı, vekil olmayı kafaya koymuş, ilkeleri sığ deniz, geçmişleri havada unutulmuş bulut…

Nerede görsen, sormadan başlıyor eskinin zilli tefi eşliğinde sözcüklerle boyun kıran, gerdan kıvıran oryantal şov…

Hikayeler

6 Ağustos 2007 Pazartesi Comments Off

4 Kişilik İntihar

”Her şey iyiydi oysa.Her akşam yemeği evde yer, arada dışarı çıkardık.Sofrada kırmızı şarabın hep olsun isterdim.Severdin ekşi tadındaki mutluluğumuzu.Pahalı hediyeler, özel günler, küçük kaçamaklar, büyük kaçamaklar,karımdan gizli seninle buluşmalar. Hepsinden hoşnuttum. Senin de anlaşılıyordu mutluluğun…”

Notumu burada kesmek yeterli diye düşündüm. Açıklama yeterliydi ve hala seni çok seviyordum.Yasak elmayı seninle yemek, ucundan bir ısırık alıp seninle paylaşmak benim için büyük mutluluk hülyalarıydı. Şimdi o mutluluğu son bir kez daha tatmak ve göklere yükselmek istiyorum.Saatlerce elimdeki notla odada savrulmak , sırf iksir tesiri yapan sesin için…Tüm bunları yapma amacım, içimdeki pişmanlık duygusunu ortadan kaldırmak! Kabul ediyorum ve evet! Seni anlayabiliyorum. Evlilik izdivacı geçiren şu günahkar bedenimi sana ithaf ettiğim gün, yüzüme bakmakla yetinmiş, şahsıma tek bir laf etmeden savrulup gitmiştin o ılık sonbahar günü. Tıpkı düşen yapraklar gibi sararmıştın giderken. Benim kızarıp, bozarmam gerekirken, yerine kahvemden bir yudum almıştım. Bunun kendi sonumu getireceğinden habersiz yudum yudum içtim.

Kendimi günah çıkartmaya gelmiş, günahkarlar gibi hissediyorum. Yok edip, yeni günahlar eklemek için, karımdan çocuğundan özür dilemek için çıktım huzuruna. Af dileyip, kulun, huzuruna gelip beni bağışlamanı diliyorum senden.Sana geldim çünkü görmediğimi bilmeni istiyordum. Halini görmedim.Aşikar ki halimi de görmedim. Hep kırık dolaştım. Kırık gözlüğümü tamir etmeden yaşadım bunca yıl. Bu yüzden kırılan kalpleri görmedim. O gün giderken benden, düşlüyorum ki her zaman olan gidişlerdendi ve yine gelecektin…

Aramanı bekleyen dek hayatımı sürdürmeye devam edersem ızdırap ve acıdan kavrulabilirim.Şimdi notumu en belirgin köşeye bırakıp özgür olacağım. Kendi hapishanemde boğmalıydım bana hayat veren damarlarımı. Karımla, çocuklarım gelmeden bu dayanılmazlığa son vermek adına kadeh kaldırmanın zamanı gelmişti. Yaşam suyumu vermek için akıttım hepsini. Kıpkırmızıydılar. Her gece yaptığımız ayinlerde , içtiğimiz şaraptan daha renkli, daha keskindiler. Etrafa yayıldıkça ziyan oluyordu. Sana ithaf etmek içindi bu geceki şarabım. Toparlamak ve sana sunmak adına gücümü toplasam da, şerefine yudumladığım her damla sarhoş ediyordu. Sarhoştum, tıpkı o gecelerde olduğu gibi yüzüme sarhoşluğun verdiği gülünç hali takındığım kesindi. Gözlerim kapanmaya yüz tutarken gardiyanlarımı gördüm. Parmaklık yoktu. Bir daha da olmayacaktı. Gardiyan ise hep vardı. Onlarla gitmeyeceklerdi. Küçük gardiyanım çığlığı bahsederken, büyüğü ve o üniformalara hiç yakışmayan, bu kadere hiç mi hiç uyuşmayan kadın ise yanıma koştu. Belli ki işinin gereğini yapıp, beni revire yatıracaktı…

Senden Adam Olmaz

“Sana her meclisinde söylerim sen mülzem olmazsın
Değil kürsiye vaiz, arşa çıksan âdem olmazsın”

Sâbit

“Her meclisinde sana söyledim. Ama sen bu söylediklerimden mülzem olmadın. Ne demek istediğimi anlamadın. Kürsiye vaiz olarak çıkıp adam olduğunu sanıyorsan yanılıyorsun. Sen kürsiye değil gökyüzüne de çıksan adam olmazsın.”

Evet, hemen hemen böyle demeye gelir ki adamlık sanatının zor olduğuna dair bir beyittir bu. Makam ve paraya sahip olan kişilerin yanılgıya düştükleri bir ince detaydır burası. Adam olduklarını zannederler; lakin öyle ucuza kapatılacak, paraya isnat edilecek bir meta değildir adam olma sanatı. Sanat diyoruz, hakikaten öyle. Dünya üstünde duran her taşın değerli olmadığı gibi omuz üstünde taşınan her baş da adam değildir. Bir hikâye:

Zamanın birinde kendi halinde yaşayan bir garip âdemoğlu varmış. Mesleği ağaçlara nizam vermek. Adına marangoz denirmiş. Günlerden bir gün kapısı çalınmış bu kişinin. Kapıyı açtığında karşısında bir kavak ağacı duruyormuş. “Buyur” demiş. Kavak ağacı:
- Ben, mobilya olmak istiyorum, demiş.
Adam:
- İyi ama senden mobilya olmaz. Fakat çok güzel bir üzüm kasası olursun, demiş.
Buna üzülen kavak ağacı dalları eğik bir vaziyette orayı terk etmiş.
Bir diğer gün, marangozun kapısı yine çalınmış. Kapıyı açan adam bu sefer karşısında bir çam ağacı görmüş. “Buyur” demiş. Çam ağacı:
- Ben mobilya olmak istiyorum, demiş. Adam:
- Hay hay, demiş. Senden her şey olur. Buyur içeri geç.

Evet, artık çam ağaçları ile kavak ağaçlarını tefrik etmek hayli güç bir hal aldı. Kavak ağaçları kendilerini kamufle ederek mobilya mağazalarını doldurdular. Ve dahi çam ağaçları artık dükkânlara bile gelemez oldular. Ve minel garaib. Ne şaşılacak bir durum değil mi?
Bir hikâye daha. Hem de çok bilindik bir hikâye:

Adamın biri, haylaz mı haylaz bir oğluna sürekli adam olmayacağını dillendirirmiş. Buna hayli içerleyen evlat babasını utandıracak bir tutum arayışına girmiş. Sonucu okuyarak büyük bir mevki sahibi olmakta görmüş. Zaman su gibidir, akar gider de arkadan gelen yeni zamanın devamıyla bunun pek farkına varamazsınız. Yani zaman çabuk geçer demek istiyoruz ve de aynen öyle olmuş. Bu çocuk, okumuş ve kaymakam olmuş. Kendi memleketlerinin civarındaki bir yere kaymakam olarak ataması yapılmış. Bunu babasına gösterip onu utandırmak için de adam gönderip makamına getirtmiş. Babası içeri girdiğinde:
- İşte, gördün mü baba ben kaymakam oldum, demiş.
Babası:
- Oğlum, ben sana kaymakam olamazsın demedim ki… Adam olamazsın dedim. Adam olsaydın beni ayağına çağırtmazdın, demiş.

Adamlıktan dem vurup kıvamımızı bulmuşken iki beyit daha hatırlatarak silsile-i kelama sekte vuralım efendim!

“Ehl-i irfân arasında aradım kıldım taleb
Her hüner makbul imiş illa edeb illa edeb”

“Kabiliyyet dâd-ı Hak’tır her kula olmaz nasip
Sad-hezâr terbiyye etsen bi-edep olmaz edip”

“Kabiliyet Allah vergisidir, herkese nasip olmaz. Edepsizi bin defa da terbiye etsen o terbiyeli olmaz.”
Hayat Ağacında Bir Yaprak (sevgi İçin)

Her sabah onu görmek umuduyla gidiyordu işe. Hayatında ilk defa işe gitmekten keyif alıyordu. Eskisi gibi değildi artık, gözlerinin içi gülüyordu oysa ışığı uzun süre önce sönmüştü gözlerinin. Sevmek ne güzel şeydi, sevmek, sevilmek.
Her gün dikiz aynasında göz göze geliyordu sevdiğiyle ve utancından kızarmış yüzünü gülümseyerek indiriyordu yere. O da seviyordu belli, bakışlarında yazıyordu sevdiği.
Dilediği oldu bir gün kızın, haftalardır dikiz aynasından kesiştiği erkek aldı karşısına ve konuştu onunla.
_ Seviyorum seni, ne zamandır izliyorum, sen de boş değilsin biliyorum.
Gizlice görüştüler hep, kimse bilmedi aralarında geçenleri.
Gizli olunca daha güzel oluyor bu meret.
Bulutların üzerinden erkeğin evlilik teklifiyle bir an ayakları yere bastı kızın.
_Daha on altı yaşındayım, babam evliliğimize hayatta razı olmaz. Bekleyelim ne olur, biraz daha.
Ama beklemek kolaymıydı o kadar, dostun dostu vardır misali yayıldı ağızdan ağza kızın sırrı. Çayın demini, yemeğin tuzunu bile bahane edip huzursuzluk çıkaran babası ar yapardı bunu.
Kız anlayınca kendine yöneltilen bakışları içini korku sardı. Babasının gözleri hayalinde şimşek gibi çaktı. Kararını verdi o gün, dönmeyecekti işten eve. Kaçır beni, dedi sevdiğine, kaçır, razıyım ben her şeye.
O akşam iş çıkışı inmedi servisten, erkekle beraber gitti bilinmezliğin içine. Ama sandığı gibi öyle çok uzaklara değil, aynı şehirde bir başka mahalle.
_Gidemem, dedi erkek, işim, ailem her şeyi bırakıp gidemem, gidecek başka bir yerim yok.
Çaresiz oturdu kız, olan olmuştu artık.
Aradan geçen üç ay öyle çok da umduğu gibi olmamıştı, erkek sadece şevişmek için eve geliyormuş gibi bir izlenim oluşmuştu kızda, tamam onu çok arzuluyordu ama böylemi olmalıydı, hepsi bu kadar mıydı? Yanında olmadığı zamanlar ne yaptığını çok merak ediyordu erkeğinin, soruyor ama cevap alamıyordu, ısrar sadece erkeği hırçınlaştırıyordu.
Ailesini de çok özlemişti, özlem dayanılmaz olmaya başlamıştı. Babasının kendisini affedeceğini bilse bir dakika durmayacaktı o evde. Sevdiği erkeğin tenine doymuştu artık, bütün gizemini yitirmişti adam kızın gözünde.
Evlilik sabır isterdi, anlayış isterdi evlilik, arkadaşlıktı bir yerde, her şeyini paylaştığın tek dostunu bulduğun yerdi evlilik ama bunların hiçbirisi yoktu aralarında. Kız önce sevdiği adama tutunmak istedi , vaat edilen sevgi değildi bulduğu, ümidini kesince babasını aradı sevdiği adamda ama onu da bulamadı. Dayağını çok yemişti babasının ama yine de emindi onun sevgisinden, kimin için terk etmişti onu. Kimin için sildi bir anda çocukluğunu?
Bir akşam olmuyor dedi adam, iki evin kirasını ödeyemiyorum, annemle babamın yanına taşınalım. Sevinerek kabul etti kız bu teklifi, nesi vardı ki iki kat çamaşırından başka ‘taşınalım’ kelimesi bile komik gelmişti kulağına.
Gittiler apar topar biraz çekinerek ama yinede mutlu girdiği ev onun beklediği gibi değildi oysa.
Soğuk bir tebessümle karşıladı anne baba, birde kadınla çocuk vardı içeri buyur edenlerin arasında. Kim diye sorasıya kalmadı, öğrendi canını çekip çıkaran gerçeği.
Ne yapmalıydı şimdi, on altı yaşında sevip inandığı, yanına sığındığı adamın koynunda geçecek bir ömür.
Siz deyin metres, ben diyeyim kuma….

Ailelerinin, anlayışsız ve şiddete meyilli olmasından dolayı evlerini terk eden birçok insan var. Önce anlayış

Burçlar

6 Ağustos 2007 Pazartesi Comments Off

Burçlar Hakkında

Aslında hemen hemen herkes on iki burç hakkında bir bilgiye sahiptir.

Tam doğum anınızda Güneşin Zodyak’a göre Koç, Boğa, İkizler, vs. gibi belirli bir burçta aldığı pozisyon, astronomlar tarafından hesaplanır. Bunun adı astrolojik takvimdir. Güneş, her yıl aynı zamanda Zodyak ‘ın hemen hemen aynı burcunda yer alır. Böylece siz, fazlaca hesaba gerek kalmadan hangi burçtan olduğunuzu ve dolayısıyla yaşamınızı etkileyecek kişilik özelliklerinizin neler olduğunu önceden tahmin edebilirsiniz. Elbette bu, yazgınızı ön görmek anlamına gelmez. Birçok kişi hepsi birbirinden farklı olan insanların nasıl olup ta on iki kategoriye sokulabileceğini sorarak astrolojiye inanmazlar. Ama tıpatıp olmasa da insanların, burçlarındaki kişilik özelliklerini az ya ad çok taşıdıkları gözlenebilir. Bununla birlikte burcunuzu incelemeyi, kimi gazete ve dergilerde çıkan günlük fallarla karıştırmayın bunlar doğru gibi görünse de sizi kolaylıkla yanıltabilirler. Doğduğunuz günü, saati, vs. hesaplayarak çıkartılacak bir doğum haritası çok daha güvenilirdir. Tüm gezegenlerin doğum anınızda gökyüzündeki konumu, sizin doğum haritanızdır.

Astrologlar , hayatınızı gezegenlerin birbirine göre konumlarını etkilediğini söylerler. Burçların genelleştirilmiş kişilik özelliklerini bu verilere göre açıklarlar. İşte bu on iki kitaplık burçlar serinizde burcunuza göre karakter özelliklerinizi tanıyabilir, aşk ve evlilik hayatınızda nasıl daha mutlu, iş hayatınızda da nasıl daha başarılı olabileceğinizi eğlenerek öğrenebilirsiniz. Dostlarınızı hangi hediyelerin daha mutlu edeceğini tahmin eder. Burcunuzda doğmuş ünlüleri düşünerek hayale dalabilirsiniz. Ama yine de unutmayın,herşey bizim ellerimizdedir!

KUR’AN_I KERİMDE RÜYA

6 Ağustos 2007 Pazartesi Yorum yok »

KUR’AN-I KERİMDE RÜYA

Mynet Blog WordpressMU alt yapısını kullanmaktadır.