Mynet | Blog Anasayfa | Email
Favorilerime Ekle | Giriş

Arşiv ‘Şiir’


YALIM ÜSTÜNE YAĞMUR

Dönüşü olmayan bir gidiş senin ki
Düşlerimde görebildiğim kâbus bu
Yokluğunda bir bilinçaltı
Beynime kazınmış bir yokluk
Yürek yokluğun yalımında
Gün olur sorulacak soru kalmaz
Hasretin cevabı var mı ki
Varsa da biz hiç bilmedik
Dönüş diyorum ama boşa
Gelmeyen sen bekleyen ben
Yanıyorum yalımlardayım
Bir İstanbul sabahında
Sokaklara haykırıyorum sevdamı
Sesim taş bloklara takılıyor
Ve insanlar içinde
Yalnızlığımı düşünüyorum
Ve saplanıyor yüreğime
Yalım üstüne yağmur gibi
Bu hasret
Üşüyorum yokluğunda
Nerdesin…

Yusuf Sausen

Özlüyorum Barış ve Kardeşliği

Öylesine dertliyim ki
aktarabilsem içimdekileri
hüzünler elvan elvan olmuş
paylaşamıyorum ki
acılarım kanatır yüreğimi
korkuyorum akacak dışarı
durduramıyorum ki…

Sevmesem
aldanmasam artık insanlara
bakmasam gözlerine
görmesem riyaları
dur diyebilsem
yaşamdaki çirkinliklere
öylesine mutsuzum ki
özlüyorum dünyada
barış ve kardeşliği

ağlıyor tüm dünya
unutulmuş mutluluk
yasaklanmış insanoğluna gülmeler
ben gülümsesem
kahkahalar atsam
katılırlar mı bana bilmiyorum ki….

Sarılabilsem umutla geleceğime
sevgimle yoğursam tüm insanları
sihirli değnek olsam
yok etsem mutsuzlukları
mutlu olurlar mı bilmiyorum ki…..

düşman olmuş kardeş kardeşe
elimizin kiri olan para
girmiş aramıza
yıkmak yakmak marifet sayılmış
hokus pokus yapsam
durdurabilir miyim bilmiyorum ki…..

Ulu bir çınar olsam
yuvalar kursam kimsesizlere
baş eğmeyen dallarımın arasında
ılık ılık sevda olsam essem
sevdayı unutmuş yüreklere
umut olsam gelecek olsam
konsam onlar istemeden ellerine
sıkıca sarmalayıp
bırakmazlar mı beni bilmiyorum ki….

Kasırga olsam
yıkıp geçsem tüm kötülükleri
yağmur olsam
silip götürsem tüm acıları
ışık olsam
aydınlatsam karanlık beyinleri
davet ederler mi beni bilmiyorum ki….

Mektup olsam
ulaşsam sevdalılara
kitap olsam okunsam
bilgi sunsam köhnemiş beyinlere
fısıltı olsam söylesem
yolunuz sevgi yolu
buyurun gelin
gelirler mi bilmiyorum ki….

Yıldız olsam
parlasam her gece gökyüzünde
yakamoz olsam
dans etsem okyanuslarda
gökkuşağı olsam
sarmalasam dünyayı boydan boya
dilekler tutun desem
sevgi barış kardeşlik için
dediğimi yaparlar mı bilmiyorum ki….

Kuş olsam
uçsam sonsuzlukta anlatsam özgürlüğü
ekin olsam toprakta
beslesem aç kalmış bebeleri
ağaç olsam
engellesem erozyonları
çağlayan olsam
çağlasam gürül gürül tüm evrende
dalga olsam
vursam kıyılara gümbür gümbür
uyanın artık desem
inanmayın yalanlara
girin halaya tutun el ele
koşun kardeşliğe
severler mi beni bilmiyorum ki…!

Seni Seviyorum…

Sana uzak kentlerden birinde zamanın bir yerinde seni ve senli günleri anımsattı aksam güneşi…
Onca zamanın üstünde eskimeyen bir düşüncesin şimdi
İnsan hergün anımsarmı aynı gözleri
SENİ SEVİYORDUM ve senin haberin yoktu
Saçlarını izliyordum uzaktan, kulağının arkasına düşüşü ve burnun, herkesden sevgibaşkaydı işte…
Güldüğü zaman yukarıya bakardı;
Yukarı kalkan başın ve gülen gözlerin vardı…
Ne güzeldiler sen bilmiyordun…
Ben SENİ SEVİYORDUM…
Kalbime sığmıyordu aklımdan geçenler
Duvarlara, vitrin camlarına, kaldırımlara çarpıyordu
Geri dönüyordu, çoğalıyordu
Senin sesini duyduğum masalarda erteliyordum herşeyi, herseyi erteleyişim oluyordun
Kalp ağrısı oluyordun,
Birlikte soluduğumuz sokak isimleri oluyordun,
Mevsimler değişiyor ve büyüyorduk,
Dönemeçler geçiyor, köprüler göze alıyorduk ve bazen tekin olmayan suların üzerinden atlıyorduk
Cesurduk…
Ufuk çizgisi maviydi, gün batımı hep turuncu ve kırmızıydı bütün karanfiller…
Ben SENİ SEVİYORDUM sen bilmiyordun…
Sevinçlerim oluyordun ara sıra sen hiç bilmiyordun
Sonra herhangi biri oldun, bütün sevinçlerim bittikten sonra
Yağmurlar yağdı serin haziran aksamlarına
Derken bir gün uzaktan gördüm seni…
Saçların bana inat başın herşeye meydan okuyarak işte yine aynı
Kalbimi acıttı her zaman ki gibi…
Değiştik sanıyordum ve sen yine bilmiyordun
Şimdi bunları anlatsa sana birileri kim bilir yada boşver bilme en iyisi…

BENİ TANIRSIN

Çok zamansiz zamanlardan geçtim
Samani mayalanmadan saklanmis zamanlardan.

Beni tanirsin sen!
Vaatlerin yanar döner hiçligini,
Daglari atese veren arzularin kallesligini,
Masumiyetin can yakan dönekligin bilmisligim de
Ayni zamanlardan…

Çocuklugumdan da uzak simdi
Sevdaya hasretligim
Askta kaybetmeyi marifet bilmisim
Ve yüregimin limanina sokulan her kadini
Seve seve kaybetmisim.
Ben bana gelene degilde
Nedense hep benden geçene yeltendim
Bir yanim günaha
Bir yanim aciya öykünürdü
Aklima hep düsende
Düsünüm gül yüzüydü…

Beni tanirsin sen!
Acinin tadini sigarayla sevdim
Sigarasiz acilar çekemedim
Içinde yar olmayan sarkilari ezberlemedim
‘Sigaramin dumani, yoktur yarin imani’
Bütün hüzzam sözleri sanki ben besteledim.
Ud oldum, kanun oldum
Sadece ve ancak tellerime vuruldukça inledim
Unutamadigim en güzel sarkiydi keza
Bana agladigin efkarli sesin…
Sen bilirsin
Mardin’de unuttugum gençligim
Mardin’de yandigim cehennemim
Gözünü sevdigim, gamli yarim
Mardin’in yasinda son nefesim

Beni tanirsin sen!
Küfür ederken de utanmadim
Cigerlerimi patlatip aglarken de
Bir, seni seviyorum derken kizarirdi cemalim
Hala da içimden sevmeyi tercih ederim.

Beni bilirsin sen!
Ne param kaldi ne anam kaldi yitirmedigim
Hep söylerim, benim kaybetmisligim dogustan
Ne dostlarim, ne sen mahalle
Sadece biri vardi mazide
Bileceksin adini sende
Bilecek adini herkes
Inan hiç kimse degil
Bir o kaldi geçmisin içinde
24 yil yasli Mardin’e ugramadim
Ayriliklarin anasini belledim
Adam gibi bir ayrilik daha görmedim.

Çok zamansiz zamanlardan geçtim
Samani mayalanmadan saklanmis zamanlari bildim
Yanginim asklarin anasini satmisligimdi benim

Bak gülüm!
Inanma sakin! !
Zaman her derde derman degil
Içinden zaman geçmeyen yaralar var
Zamanin ugramadigi diyarlar.

Beni Tarihle Yargıla

‘Titrek bir mum alevinin havaya bıraktığı bulanık bir is,
Ve göz gözü görmez bir sis değildik biz
Beni bilimle anla iki gözüm, felsefeyle anla,
Ve
tarihle yargıla…’

Bal değildir ölüm bana,
İdam gül değildir bana,
Geceler çok karanlık,
Gel düşümdeki sevgilim,
Ay ışığı yedir bana…

”Ahh… Ben hasrete tutsağım,
Hasretler tutsak bana
Bıyığımdan gül sarkmaz,
Bıyık bırakmak yasak bana,
Mahpus bana, sus bana.
Yağlık ilmek boynuma…
Sevgili yerine
Koynuma idamlar alır, idamlar alır yatarım,
Ve sonra sabırla beklerim,
Bulutları çekersiniz üstümden,
Suçsuzluğumun yargılayıcılarını yargılarsınız,
Ve o güzel geleceği getirirsiniz bana…
Ölüm tanımaz işte o zaman sevgim,
Tırnaklarımı geçirip toprağın sırtına, doğrulurum,
Gözlerimde güneş koşar,
Ve çiçekler ekersiniz, çiçekler ekersiniz toprağıma…”

Duygu bana, öykü bana,
Roman gibi her an bana
Hücremde yalnızım gel,
Gel düşümdeki sevgilim,
Soyunup hazırlan bana.

“Biraz sonra asmaya götürecekler beni,
Biraz sonra dalımdan koparıp öldürecekler
beni,
Hoşçakalın sevdiklerim;
Dört mevsim, yedi kıta, mavi gök…
Bütün doğa hoşçakalın…
Hoşçakalın sevdalılar,
Çocuklar, üniversiteliler, genç kızlar,
Sonsuz uzay, gezegenler ve yıldızlar,
Hoşçakalın…
Hoşçakalın senfoniler, oyun havaları,
Sevda türküleri ve şiirler.
Bildirilerimizin ve seslerimizin yankılandığı şehirler.
Dağlarında yürüdüğümüz toprak,
Yalınayak eylem adımlarıyla geçtiğimiz nehirler hoşçakalın…
Hoşçakalın ağız tatlarım;
Sıcak çorbam, çayım, sigaram…
Havalandırma sıram, banyo sıram, kelepçe sıram…
Parkamı, kazağımı, eldivenlerimi, ayakkabılarımı,
Ve kalemimi, ve saatimi,
Ve kavgamı bıraktığım sevgili dostlar
Hoşçakalın, hoşçakalın…”

Dostum bana, sevdam bana,
Soluğunu geçir bana,
Uyku tutmuyor gözüm,
Anılar sıraya girdi.
Gel anne süt içir bana.

”Hoşçakalın anılarımı bıraktığım insanlar,
Mutluluğu için dövüştüğüm insanlar,
Yedi bölge, dört deniz,
Yedi iklim, altmış yedi şehir,
Okullar, mahalleler, köprüler, tren yolları…
Deniz kıyıları, balıkçı motorları, takalar,
Asfalt yolu boyu dizilmiş fabrikalar,
Ve işçiler ve köylüler…
Hoşçakal ülkem
Hoşçakal anne, hoşçakal baba, kardeşim,
Hoşçakal sevgilim, hoşçakal dünya,
Hoşçakalın dünyanın bütün halkları,
Sınırlı olmayan mekâna,
Sınırlı olmayan zamana gidiyorum ben;
En sevda halimle, en yaşayan halimle,
Gidiyorum dostlarım,
Hoşçakalın, hoşçakalın…
Beni yaşamımla sorgula iki gözüm,
Beni yüreğimle, beni özümle,
Bilimle anla
beni, felsefeyle anla beni,
Tarihle anla beni,
Ve öyle
yargıla.

Son mısrada umutlarım

Hayat şiirinin son mısrasında hayallerim
Ertelenen umutların boynu büküklüğü sinmiş içime
Bir elin tersiyle red edilen bir çiçek misali yüreğim,
Ve artık anlmasız bakan gözlere tiryakidir yorgun bedenim..
Artık bu şehir kaldıramaz varlığımı
Artık ayrılık denecek adımın baş harfine,
Sırtlamış bendenimi ruhum
Ağır ağır seyretmekte bilinmezlere.
Artık her sokak lambasının
Huzur veren ışığında göremeyeceksin beni.
Artık mutlu bakan gözlerde olmayacak hayalim.
Hayatın son deminde
Ve son mısrasında yaşayacak ismim senden habersiz.
Şiirler yazacağım sana
Şairini merak eden gözlerle bakacaksın mısralara.
Ömrümün vazgeçilmez sevdası
Yabancı gelecek gözlerime.
Ve her şiirin son mısrası beni söyleyecek mahzunca,
Hayat beni terk edecek ümitlerimle
El dahi sallamayacak yüreğim çaresiz bedenime.
Bak hayat şiirinin son mısrasında umutlarım..

ZAMANSIZSIN

Beni öyle sevki…
Sende kalmanın mutluluğu ile,
Yalnızlığa vurulan demli çay kıvamında,
Yorgunluğumdaki dinginlik kadar,
Yenilenmeliyim ….

Sende kalmanın bedeli;
Özgür olmak..
Yeşeren ilkbaharımda,
Güller ve karanfillerde inat,
Asi kartaneleri olmak.

Dünde buğünde, yarında çoğalan,
Çiçek çiçek açıp, mis gibi kokan,
Aşk başlayanın olmak! ..
Hüzne doydum sevgili,
Değiştir mevsimlerimi …
Olmalı senle;
Yüreğim bayram yeri.

Mutluyum Arnavut bakışlı
Sen…
Zamansızsın,
Ama her dem,
Yaşamak istediğim zaman dilimi…..

Siverekli Şeyho

Sokulsan rahmanların Şeyho dağ rüzgârı kokardı;
Öpsen kıl’dı Şeyho, koklasan duman.
Bilmezdi şalvarının renginin neden değiştiğini
ve kentte duvar yazılarının neden eksildiğini…

Siverek ovasına akşam inerdi;
Şeyho, avluda tütün sarardı geceleri.
Sorsam birilerine:
“-Şeyho ne bilir! ” derdi;
Oysa
o,
bildiği kadar
ve bildiği gibi yaşardı
ilkmayıs sabahlarının güzelliğini.
Bozkırı,
yağmuru
ve nal seslerini…

Daha çınlar kulaklarımda bir buruk ezgi;
öksüzlüğümdü kuşatılmış siverek geceleri…

Yılmaz Odabaşı

Ceset Kokan Kadınlar

 

Ne demeli?..
Nasıl anlatmalı?..
Ne yazmalı bu dar ve parlak yüzeye?..
Sıradan bir yalnızlık benimkisi…
Kiminkinden farkı var?..
Kelimelerden cümle kurma yeteneğim,
benim yalnızlığımı sadece belgelenmiş bir "anı" yapar…
Herkesinki gibi bir yalnızlık bu…
Yangın yerinde hareket edememek gibi…
Hiçbir teselliye boyun eğmeyen…
Laftan, sözden anlamayan bir yalnızlık bu da…
Asi… Onurlu… Ümitsiz…
Hiç kimseninkinden farkı yok…
Sabah ezanından hemen sonra…
Durduk yere arabanın camını açıp…
İstanbul’un tam ortasında, sesim kısılasıya
geceye O’nu bağırmak…
"Seni seviyorum"u öfkeye dönüştürmek…
Bu koca kente O’nu haykırmak…
Dudaklarımın önce titremesi…
Sonra gözlerimin dolması…
En fazla ağlamak ıslak caddelere…
Elimin ayağıma dolaşması…
Salaklaşmak…
Farklı mı yapar benim yalnızlığımı?…
Duysaydı… Belki…
Duymadı… Duyulmadı…


Mynet Blog WordpressMU alt yapısını kullanmaktadır.