Mynet | Blog Anasayfa | Email
Favorilerime Ekle | Giriş

Arşiv ‘Aşk’


Seni Tanımakta GüzeLdi..

 

Yaşadığımızı sandıgımızı ,aslında sürekli yıkıntılarını toplamakla ugraştıgımız bir sevgiyi sürdürmeye çalışıyoruz.Hiç yanılmam sanmıştım,sonu ne olursa olsun…Ama yıkıntılar arasında sevgiyi yaşayamamaktan yoruluyormuş insan,ve her geçen gün kendimizi de yıkıntılar arasında kaybediyormuşuz belki de hiç farkında olmadan…
Herkes sevginin fedakarlık istedigini söylese de fedakarlık için sevgiyi yaşamak gerekiyormuş,yaşanılmayan için fedakarlık yapılmaz…

Üzülmekten yoruldum.seni

üzmekten de,beklemekten yoruldum,neyi bekledigimi bilmeden özlemekten de yoruldum,en çok da düşünmekten!!!!!Susmaktan yoruldum,sürekli susup içimde avazım çıktıgı kadar haykırmaktan.Hep kendimle başbaşa kalıp,hep kendime sıgınmaktan YORULDUM……….

Ama ögrendim artık aşk yaşanıldıgı sürece vardır.Sen yoksun,ben yokum.. o zaman aşkın olmasını da beklemiyorum artık.O da olmasın artık,eger sürekli kendimi hesapsızca sorgulayacaksam eger kendi iç savaşımda sürekli kendime yenik düşeceksem eger yaşamadıgım bir aşk için sürekli üzüleceksem ve hep üzeceksem seni,OLMASIN…zaten hiç yokmuş,var oldugunu sayarak kandırmışız kendimizi,ya da ben hep kandırmışım kendimi…..

Artık seni sana bıraktım ben zaten hep kendimleydim ve hep kendimi paylaştım.Artık al kendini benden ve yaşamak istedigin gibi yaşa aşkı,hayatı,kendini.yaşamak istedigin ne varsa kendince yaşa çünkü ben yoruldum artık ben yokum…

Yıkık bir sevginin yıkıntılarını toplamakla ugraşma..hiçbir zaman yıkılmayacak bir sevgi için savaşını ver…ben bu savaşta yenk düştüm.Ben yenik kahraman sen kazanan kral ol….

Ne kadar yenik düşsem de, ne kadar üzülsem de güzel yanları da vardı seni yaşamanın,tabi yaşadıgım kadarının…..

Seninle yaşanılan ilkler güzeldi,bazen acıtsa da seni özlemek güzeldi,bazen ağlatsa da kavgalarımız güzeldi,hep ihtiyac duydugumuzda birbirimizin yanında olamasak da beklemek güzeldi,gerçekleşmeyecegini bile bile kendi dünyamızda sıradışı hayaller kurmak güzeldi,en güzeli de uzun bir zamanı kısa kısa yaşamaktı.VE seni tanımak da güzeldi…..

HAYAT GÜZELDİR

Hayat, savaşmaktır. Savaşmak güç ister. Ancak çoğu zaman insan kendisinde bu güç ve dirayeti bulamaz. Bu nedenle pek zaman tutunmaya çalıştığımız ve ucunu bir türlü denk getiremediğimiz hayat deltasının bu denli çetin ve engebelerle dolu olduğunu da çok sonraları anlarız.

Havada salınan kuru yapraklar kadar rahat, uçuşup duran kuşlar kadar da özgür hissetmeyiz bedenimizin hiçbir zerresini. Saç diplerimizin ağarmaya başlayan yanlarını gördüğümüzde ise ya iş işten geçmiştir, ya da saklambaç oynamaya kalkar bizimle hayat. Fakat buna ne takat, ne de gayret olmasa da debelenir durur yine de kuytu karaltılarda. Hava kararır, renkler değişir ama duygular hep aynıdır; aynı matlıkta ve aynı grilikte… Vakit geçmez sanırız uzun süre. Hava hiçbir zaman aydınlık değildir oysa. Gökyüzü de hiçbir zaman mavi göstermemiştir yüzünü. Hep bize öyle gelmiştir ya da başımızı göğe hiç kaldırmamışızdır. Hep söylem ve söylentilere, başka fikirlere aldanmışızdır.

Kimi zaman engel sanmışızdır yapamadıklarımızı. Uğraştıklarımız, o engellerden başka her şey oluvermiştir. Ne zaman duygular bir komplekse bürünüp bir demetle önümüze serilse, bittik sanmışızdır. Her şeyin ve her şeyimizin bittiğini yani. Hâlbuki güneşte tayflarını bir demetle her gün önümüze sermektedir. Her gün alev topu sanmaktayızdır oysa onu. Ama işte gerçek ordadır; gerçek odur. Aslında “ne” değil “nasıl”dır hayat. Nasıl gördüğündür. Bakmaktan korkmamak, soğuktan solmamaktır. Bir çınar gibi diri, bir dağ kadar sağlam durmaktır. Göğe uzanıp tutmaktır, tutunmaktır tüm sevdiklerine; tutunabilmektir. Hayatın kısalığının farkına varmak ve düşen omuzlarını, eğilen bakışlarını kaldırmaktır ve pes etmemektir. O güce ulaşmak, sonra geri dönmemektir.

Vaktimizin geri kalan kısımlarını görmek ve bu kalanlarla idare etmektir. Dağılan saçlarını düzeltmek ve akan yaşlarına “dur” diyebilmektir ve yeni doğan günle bir umut da beraberinde doğarken nasiplenmek ve göz bebeklerinin yalancı haykırışlarını öldürmektir.

Kuru bir iklimi serin meltemlerle salıvermek ve ardından uçurtma misali rengârenk fikirlere bürünmek. İşte ömrün en hassas noktası, en kırılgan duygusu budur. Yön vermek ne kadar zorsa rüzgâra, hayat da öylesine hoyrattır ve öyle başsızca salınır; densizce haykırır ıssız dağlara, yorgun ovalara ve sağır noktalara…

Bir çığ gibi büyümeden dertler, kederler önce tutunabiliyorsak aydınlığa ve gözünü kapatıp umursamıyorsan yalnızlığı, işte sonsuzluğa kanat çırpmak ve nereye gittiğine bakmadan savrulmaktır bu. Yani hayattır; hayat, sonsuzluktur.

Savaşmaktan kaçmamak, gönüllere derya olup akmaktır öyle. Kıvılcım saçarken gözler cihanda, kırpmadan bir an bile; uzayıp doğmaktır.

Geniş hülya semalarına, derin matem rüzgârlarında sonsuzlukla bir olmak, dalıp dalıp çıkmaktır. Oyun her an bitecekmiş gibi sallanıp, saçlar hep siyah kalacakmış gibi durmaktır. Taşlardan her gece yaş akıtıp belki, durulmadan ya da bozulmadan, nefesi ciğerlere hücum ettirmektir.

Belki gözleri dikip semaya, yüzünde hatlarla yaşamaktır. Hayat, savaşmaktır; savaşmak güç ister. Güç, sonsuz iradeyle bütünleşip, dimdik durmayı bilmektir. Hayat böyle bir şeydir. Hayat yaşamaktır. Yaşamak eşsiz; hayat güzeldir…

ÇIĞLIK

Başlıyorum anlatmaya. Tanımıyorsun beni, biliyorum; tanımsızlık yalnızlıktan da acı… Başlıyorum. İyi dinle beni. Bir sınav için değilse de bu bilgileri bilmelisin, tanımlanmaktır istediğim.

                                                     Yer: Ankara
                                                     Zaman: Herkesten gizlenmiş, hoyratça
                                                     incitilmiş, kaçarken zorla soluk alınan bir an.
                                                     Sadece bir an. Bir bakışlık, bir nefeslik…

Bana göre sarhoş ve zelil bir akşam. Aslında o akşam, sanki bu akşam…

Düşünmesem diyorum kendime, olmuyor. Dudaklarımdan ıslık gibi çıkıyordu kelimeler, heceler; dişlerimin arasında parçalanıyordu. Tam ağzımı açacakken boğazıma bir şeyler takılıyor; sanki kocaman, ateşten bir top göğsümde kalbimi dağlaya dağlaya geziniyordu. Söyleyeceklerimi unutuyor ve haykırmak istiyordum o an. İmkânsızdı her şey, nefes alamıyordum! Ya sen? Sen ağlıyordun sessizliğime inat! Gözlerinden akan yaşı silmek istiyordum; gözlerin binlerce soru soruyordu. Ben de korkuyordum… ve gizlice cevapsızlığıma kahreder buluyordum kendimi. Ellerim kanıyordu, ellerim, parmaklarım donuyordu soğuktan; dokunamıyordum acıyla akan yaşıma.

Göremiyorduk, bulutlar birer gezgin olmuştu tepemizde. İçmeden ısınamazdık, katiyen bu soğukta donup ölecektik. Çelikliğini tenimizde biliyordu hava. Elinden tutuyordum; beynime kan sıçramıştı, cinnetin kapısındayken ölümden korkuyordum. Kaldırımlar bizi takip ediyordu sinsi. Çaresi yoktu, hainliğin üzerinde yürüyorduk umarsız. Uzaktan köpeklerin sesi geliyordu ardısıra başlayan baykuş seslerinden sonra. Birbirlerini yiyorlardı, belliydi; vahşetin sesiydi kulaklarımızda.

Öldürmek imkânsız o anları; unutmuş gibi aklımızda, hiçbir şey olmamış gibi davranmak bedenimizle… Oysa biliyorduk. Her şeyi biliyorduk. Bir sır mıydı aramızdaki, iki kişiydik biz! Kaçmak vardı aklımızda. Hududa her adımımızda ne kendimizden ne de birbirimizden kaçmamız mümkün oluyordu. Hudut: Tellerle çevrili, tuzak dolu, çivi dolu… Defalarca sessiz pişmanlıklarla günahlara bulanarak çıktığımız kuyulara ağır ağır bileklerimizdeki prangalarla çekiliyorduk. Güneş yoktu; ışık çok uzakta… Kan kurumamıştı gözlerimizde; prangalar kurşun gibi ağır, onur kırıcı, örümcek ağı gibi ölümcül ve görünmezdi. Vursan da yere, kemirsen de dişlerinle, zehrini bile akıtsan üstlerine, olmuyordu! Özgürlük yeterli değildi zincirleri kırabilmek için. Tüm gerçekliklerin içinde birer hayal olup yok olmak da vardı; imkânsızdı. Kelimeler saçmaydı; buruşturup atmak vardı ya bir kağıt gibi, üzerimize çöken o sisli akşamı… olmazdı.

ŞİİR TADINDA

Bir gün şiir tadında yaşamak için uyanmalı ve önce bahçeden gelen kuş seslerine merhaba demeli ıslıkla. Sonra pencereyi aralayıp şarkılarına katılmalı ve demli bir çay kokusu yükselirken mutfaktan, soğuk suyla yıkanmış yüzümüze bakıp aynada, günaydın diyebilmeli güzel bir yüze. Sonra güneşi selâmlayıp, güllere günaydın demeli…

Taze ekmek kokusuna doğru yol almalı, kuşlarla birlikte ve taze haber kokan gazeteye. O gün hep iyi haber olmalı gazetelerde: yeni buluşlar, insanlık adına; savaş, korku, özlem yok, acı yok; umut var.

Dönersin eve; çay, ekmek, peynir. Bir de kırmızı domatesler sofrada, köy tadında. Taze bir gül koymuş sevdiğin masanın bir başına, kokusu karışır şiir tadında yaşamaya.

Ve şiir tadında yaşamaya karar verdiğiniz o gün çıkarsınızın dışarıya, çöpleri toplayan çöpçüye hatırlatırsınız: "benim aşkımı süpürmeyin." Selâm dersiniz simitçi çocuğa, inşaatın tepesindeki ustaya, otobüs şoförüne; selâm şiir tadında yaşamaya, dizelerdeki anlamlı yaşama ve insana selâm.

Aşka selâm, doğaya selâm, insana selâm… Çocuğun gülüşüne, çiçeğin açışına, güneşin doğuşuna selâm… İçimizdeki sıkıntıları, bunalımları bir yana atıp, güne böyle başlasak bir gün ne olur! Şiir tadında bitirsek günü… Yoksa eve dönerken unutur muyuz dizeleri, batan güneşin güzelliğini, gülün kokusunu, kuşların sesini…

Akşam yemeğinde masamızda kırmızı bir gül bulunmayacak mı? Şiir tadında bakmayacak mı sevgilinin gözlerine kimseler ve şarap kırmızısı olmayacak mı yine şiir tadında, evimizde? Leylâk kokuları gelmeyecek mi pencereden içeriye, sevişmeler olmayacak mı geceler boyu ve şiirler unutulacak mı? Birkaç şarkının sözleriyle mi yetineceğiz, derinliksiz, anlamsız… ve yaşamlar unutulacak mı? Deneyelim bir sabah, şiir okuyalım erkenden kuşlara ve güne, şiir tadında yaşayalım bir tabloda…

Mektup

Yine sessiz bir kış seheri, odamın perdeleri açık, kar usul usul yağıyor şehrime. Dört tane duvar , yaylı yatağım , yatağımın baş ucunda duran ahşap sehpa ve üzerindeki içi boş vazo; geçen sene vardı içinde bir şeyler ama zamana, birazda susuzluğa yenik düştüler. Kocaman dev blokları olan dillere destan bir konağın arkasına saklanmış küçük ,ahşap bir evdeyim işte. Kimim kimsem yok, annemi hiç görmedim , babam; bir yaz akşamıydı iyi hatırlıyorum , sofada oturmuş gümüş kabzalı tabancasını temizliyordu, ben yan odada elimi kafese daldırmış babamın kanaryasını tutmaya uğraşıyordum . Babam sinirli adamdı kızdığı zaman eline ne geçerse fırlatır, yeri göğü inletirdi, bana hiç kızmamıştı belki o silah patlamasaydı bir gün bana da sinirlenecek belki bir tokat patlatacaktı yanağıma . Silah sesini duydum öyle bir irkildim ki masadaki kafes yere yığılı verdi , bir an kuşun delicesine çırpınışını gördüm, içim korkuyla dolmuştu hemen sofaya koştum babam yerde öylesine yatıyordu ki korkudan yaklaşamadım bile . küçük kanaryamda ölmüştü babam da, artık hiç kimsem yoktu. İlk başlarda böyle olmadığını sanıyordum baba tarafımdan akrabalarım vardı, iki üç yıl sonra kendimi sokaklarda buldum . Ne babam vardı ne de bir yakınım. Yirmilerimde bir kız sevdim! İşte şimdi bu küçük kasabadayım yalnızlığımda pek bir değişiklik yok ama biraz yaşlandık galiba gelecek ay elliyi devireceğim. Neyse ağır ağır çıkmak gerek rahat musalla taşından, eh şimdilik rahat tabi arkamıza cemaat gelirde Allahuekber denilince sırtımız ya rahatta olur yada azapta. Adamın çıkası da gelmiyor sıcacık yorganın altından, şimdi sen tut buz gibi havada kalk işe git olacak iş mi yahu! “Tak tak “ , ha! sen kimsin be seher bülbülü sabahın köründe? “geldim geldim” ses soluk yok gitti mi acaba? Ceketim nerede yahu bulamıyorum, hay aksi , yerlerde buz kesmiş .Eee neredesin seher bülbülü? Öyle geçerken ihtiyarı yatağından kaldırayım diye mi uğradın? Yoksa yuvanı mı şaşırdın?
Buda nesi be eski toprak! Aman, aman şaka maka iyice yaşlandın eski toprak baksana yerden bir kağıdı bile alamıyorsun, tamamdır işte sabahları hep böyle olur cıvatalar soğuktan sıkılaşıyor eğilemiyorsun ,eğilirsen doğrulamıyorsun.
“Sen benim kadar sevebilir misin? “ hah ha haaaa ne bu eski toprak? Bizim bilmediğimiz bir gizli hayranın mı var? Baksana sabahın altısında kapıya bırakılan pembe bir mektup hem isimsiz, hem aşklı meşkli. Neyse bu arada iliklerim dondu gir içeri ne demeye kapının önünde alık alık bekliyorsun sanki bırakan geri dönecekmiş gibi,! Şöyle sıcak bir çay iyi gider yediğimiz bu soğuğun üstüne, bu arada da şu alacalı bulacalı mektubu rahat rahat okuruz.
Ohhh içim ısındı ciğerlerimiz cana geldi be eski toprak. Ne diyor bizim seher bülbülü bir bakalım. Hah tamam! Bohça sarar gibi sarmış mübarek kat kat, adam mektubu açarken yoruluyor inşallah içindekiler bizi bu kadar yormaz.

“ Bu mektubu sana hem çok uzaklardan hem de çok yakınından yazıyorum sevdiğim!

Hep birini sevmek istemiştim, yitikte olsa yalanda olsa , yanımda olmasa da sevmeyi delicesine ve sen çıktın karşıma..
Ben Leyla isem benim sevdiğim Mecnun olsun isterim , yan yana olmasak da , beden toprağa kavuşsa da ruhlarımız hiç ayrılmasın isterim. Sen böyle sevebilir misin? Ben severim diyorum kendi kendime en az ölüm kadar gerçek. Keşke şimdi yanımda olsaydın, ama yoksun! Olsun diyorum, ben seni öylesine sevmedim ki! Ben seni sıcak tenin içinde sevmedim , ben seni ruhunla sevdim. Ben seni! Ben seni zifiri bir karanlıkta sevdim .
Sevdim mi acaba? Gerçek sevgi bu mu? İçimi cayır cayır yakan bu ateşin adı aşk mı? Yoksa ,yoksa her şeyin yapmacık olduğu şu küçücük dünyada daha da küçülen insanların adını aşk koydukları bir heyecan mı sadece? Eğer bu gerçek aşk değilse gerçeğini hayal bile etmek istemem. Şu an hissettiklerim bile beni ağır ağır boşluğa çekiyor bundan fazlasını ne hislerim ne yüreğim ne de ruhum kaldırır. Sadece bir tek cevap ver. Ben senin kalbinde hiç olmasam da artık sana sarılamasam da unutma ki bu ateş hiç sönmeyecek değil mi? Ta ki ruhum ölene dek. Sevda’nın adını anan tek bir yürek kalmasa da , tüm kalplere mühür vurulsa da , seven gönülleri kor ateşle dağlasalar da, benim kalbim seni anar , benim sevdam tüm mühürleri söker , ben de dağlanacak tam bin yürek var her biri Arş kadar.
Tekrar soruyorum “Sen beni böyle sevebilir misin?”
Dur ! sakın söyleme, ben duyamıyor olsam da , kim bilir belki karanlık kıskanır, belki yalnızlık çekemez sevdamızı. Belki de ışıklar küser gözlerime . Bir sel olur çağlar yüreğim aşkın yıkımında . Ne olur sarmaşıklar girmesin aramıza ; zehirli sarmaşıklar. Tut elimden ne olursun beni sensiz sadece sensiz bırakma. Bir gün olurda duyarsan çekildiğini bedenimin toprağa “gülmeyen bir yüzü vardı yazsınlar mezar taşıma”. Sonra gelip güldür beni bir tanem. Ay ışığında gel mezarıma , bir demet papatya bırak mezarımın başucuna, ellerini üstüme yığılı toprağa sok ve hisset hayattayken sana anlatamadıklarımı. Dedimya ben zifiri karanlıkta sevdim; kuşkusuz, amaçsız, ölesiye sevdim, tabi adı sevdaysa bu çilenin.
Adına her ne diyorlarsa acı, ızdırap , keder tarifi her neyse bu duygunun ben kabulüm sen yanımdaysan.
Şu içimden geçenlerin sadece birini tutup çıkarabilsem seni sana onunla anlatabilsem ne yazmaya kalem ne de satırlarıma kağıtlar yeterdi. Çünkü sen benim içimdesin ruhumun deli sarmaşığı!

Seni seviyorum, seni seviyorum
Öylesine değil , ölümüne, bir bulmacanın karelerinde yok olmacasına!
Hatırlar mısın? hep seher bülbülüm derdin bana ben sana seni öldükten sonrada seveceğim derdim de sen hep gülerdin, hiç inanmazdın bana belki ben öyle hissederdim, sanki fersahlar vardı aramızda ben senin başucundayken. Hep boşluğa dalardı gözlerin sanki bir benim yanımdaydın bir boşluğun içindeki düşlerde. Bak işte aradan nice yıllar geçti ben toprak oldum sen Eski Toprak!
Hani papatyalarımız vardı cam vazoda sakladığımız arada bir alıp seviyor sevmiyor oynadığımız papatyalar. Şimdi boş görüyorum vazoyu aşkımız soldu mu yoksa sevdiğim?
Ben seni böyle sevdim, beşikten mezara kadar değil , ruhum yok olana kadar.
Sen beni böyle sevebilir misin?
Sensiz geçen her gün ufkuma göz yaşı yağıyor , ben zaten gözyaşı olmuşum! Hatıralarının sıcaklığı tüm ruhumu ısıtıyor aradan geçen onca yıla rağmen. Hatırlar mısın sevdiğim? Hani gözlerinde kendimi görmeye çalışırdım da sen hep ağlardın da puslu bir hayal olurdum gözlerinin içinde , ellerini tutarken, sana sarılırken yutkunurdun hep öyle ağlamaklı. Bugün ruhlar semada ölümle dans ediyorlar yırtık kefenlerinde. Bugün yıldızlar bizim için parlıyor farkında mısın?
Senden ayrılmadan; yani seni terk etmeden önce saçlarından bir tutam aldım, şimdi avuçlarımın içindeler. Hani ben ölmüştüm de sen bana sarılıp ağlamıştın da ben kıpırdayamamıştım , usul usul gel kollarıma sevdiğim kainatı kıskandırmadan gel ben seni işte böyle sevdim!”


Mynet Blog WordpressMU alt yapısını kullanmaktadır.