Mynet | Blog Anasayfa | Email
Favorilerime Ekle | Giriş


Kategori : 'Siyaset'

Özlem Albayrak

22 Aralık 2007 Cumartesi 1 Yorum »

Özlem Albayrak
albayrakozlem@yahoo.com

Protestan kurban!

Kurban Bayramı’nı içerdiği ‘vahşet’(!) nedeniyle modern şehirlere yakıştıramayan ve bayram tümden feshedilemeyecekse de en azından ‘kan akıtma’ işleminin göz önünden kaldırılmasını isteyen, bunu büyük ölçüde de başaran zevatın, dini bayramlar için özel üretim yeni önerilerini okuyor, dinliyoruz.

Batılıların da Noel, Hallowen gibi, Sevgililer Günü gibi kutlamaları olduğundan, adamların şehirlerini süslemeye üşenmediğinden, bu tür kutlama günlerinin büyük bir ekonomisinin (anahtar kelime; ekonomi) olduğundan, yüzbinlerce posta kartının satıldığından bahseden ve “ne yani bizim bayramlarımızda da süslerin çıkartılıp ışıkların asılmasının” fena mı olacağından yakınan şeyler bunlar.

Yakında, hem hayvan boğazlanması gibi ‘estetik dışı görüntülerle’ yüzyüze kalınmamayı, hem de Batı’dan geri kalınmamayı garantileyecek “akşamdan yatağın başına koyduğumuz tencereleri bayram sabahı birer butla dolu görerek uyanalım, içimize de canlı öldürmeden, kan revan içinde kalmadan ibadeti yerine getirmiş olmanın hazzını dolduralım” falan gibi parlak fikirler duymaya başlarsam, hiç şaşırmayacağım.

Şaka bir yana, hoş gibi görünen ve görsel-estetik kaygılar dışında başkaca bir talebi yokmuş gibi görünen “şehirleri coşkuyla ışıklandıralım, alayişli kutlamalar yapalım, ekonomi işlesin, şehre hareket gelsin, heyecan olsun” önerileri doğrudur masum gibi görüntü veriyor ama bana sorarsanız, dini bayramları kültürel emperyalizmin alayişli eskortuna dönüştürmüş, maneviyatsız bir gelecek hayali kuruyor.

Öyle ya. “Can feda ederek” Allah’ı hatırlamanın, bu hatırlayışın getirdiği uhrevi bilinç ve iç motivasyonla dünyevi olana, benliğe dair olana mesafe almanın bayramıdır nitekim bu ve ruhuna en ters düşecek şey “aşırılık”tır. Kurban, ‘can’ı hiç görmediğimiz, sadece varlığına inandığımız bir yaratıcıya kurban edecek kadar’ derin bir imanı şeddeler, teması benliği sıfırlamak üzerine kuruludur, oysa çelişkili ironiye bakın ki; kapitalizm ve onun izleğindeki modernizme sorsanız, yeryüzünde her türlü hayvani dürtü ve hazzın yuvalanma yeri olan benlik ve bilhassa ‘can’dan daha aziz hiç bir şey yoktur.

Kabul, Batılı kutlama geleneğinde de bir ‘hediyeleşme’ olayı vakidir. Fakat Kurban Bayramı’nda ‘insanoğlunun en kıymetli şeyiyken’ bu, kapitalizmin kırmızı tulumlu Noel Baba’sı, takipçilerini sıradan ve ucuz metalara yönlendirmiş, mevcut ‘hediyelik eşya’ sektörünün ruhsuzluğunun simgesi olagelmiştir.

Hristiyanlar, organizatör rolündeki kapitalizm sayesinde bir ‘şey’e dönüşen Hristiyan kutlama ritüellerine özenen Müslümanlar kusura bakmasın ama, ‘Noel hediyesi’, ‘Noel alışverişi’ kavramlarından ibaret bir ‘dini ritüel’ anlayışının ‘İsa için yapılan ayinle’ alakası olsa olsa, dolar üzerindeki “In God We Trust” ifadesinin; yardımı, iyiliği, diğerkamlığı salık veren, insanı insan öldürmekten meneden Allah’a inanmakla ilgisi kadardır. (Bir tokat atıldığında öbür yanağını çeviren İsa figürü ile çoook muhafazakar Bush’un dünyaya attığı tokatları bağdaştırın bakalım, becerebilirseniz…)

İnançla rasyonel olanın arasındaki makasın bu kadar açıldığı, bu derece ikircikli hallerin sergilendiği bir ‘kutlama’ ritüelinin, İslam dinine uygulanabilirliğini de ölçün arada.

Söyleyelim, ‘Kurban’ın parayla, kapitalle, meta ile gizli, açık hiçbir işi, sözleşmesi yoktur. Candan canı, oğulu yatırıp boynuna bıçağı çalacak kadar aşkın, gözü kara bir imandan alır ivmesini. Ve babasının boynuna çaldığı bıçağa gıkını çıkarmayacak denli gür bir tevekkülden elbette. Candan vazgeçebilme noktasına varacak derecede bilenmiş kavi iman, zaten dünyadan da, dünyalıktan vazgeçebilme gücünü haizdir. Bırakın dünyevi olanla kolkola girip eğlenceye durmayı, dünyevi otoriteleri sorgulayacak donanımları gerektirir.

Bugünün dünyevi otoritesi, kapitalizmdir; İslam’a tam tekmil mensubiyetin ve dahi ‘kurban kesme’nin altında yatan anafikir de, onun kimilerinin göbeğini şişiren, kimileriniyse yoksulluktan ipliğe döndüren eşitsizlikleriyle meselesi olmaktır. Patetik ve şefkate muhtaç olanla doğrudan bir göbek, illiyet bağı kurmayı gerektirir.

Yani ki Kurban, kapitalizmi memnun etme yarışına girilebilecek bir mecra, hiç değildir. Bu, ’servet’in, İslam’dan ‘uzak durula’ cinsinden bir ayar aldığını göstermez, ama ‘hırs’ ötelenmiş, eşitsizlik yasaklanmış, haksız kazancın defteri dürülmüş, ‘Rabbena, hep bana’ yönelimi bilinmeyen diyarlara sürülmüştür. ‘Çalışkanlık’ da herhalde, ‘Olur a, gün gelir kapitalizmin değirmenine su taşır’ niyetiyle teşvik görmemiştir.

Yani ki, diyeceğim o ki; Hristiyanlıkta paranın tanrıyla mutabakat noktası oluşturulmuş ve adı Protestanlık olarak konulmuş olabilir ama, İslam bunun için fazla ‘iman’lıdır. Ötesi kasar, o elbise muhakkak bir yerlerinden tavsar, birinden biri emin olun ‘yalan’a kayar.

İslam çünkü sizden, benlik bedeli olarak paranızı istemez, bizzat benliğinizi, canınızı ister.

Hal ve gidiş: Âlâ

22 Aralık 2007 Cumartesi Yorum yok »

Ali Bayramoğlu
alibayramoglu@tnn.net

Hal ve gidiş: Âlâ

Bu ülkenin sıkıntıları var. Bu sıkıntılar sadece kararların nasıl alınacağına dair meşruiyet tartışmalarından, atanmış-seçilmiş, asker-sivil, çevre-merkez arasındaki gerginliklerden oluşmuyor.

Türkiye’nin somut sıkıntıları da var.

Tesettür meselesi, agresif laiklik anlayışı, Güneydoğu sorunu, kamu borçları ve mobil dış kaynaklara bağlı ekonomik kırılganlık, bu somut sorunların önde gidenleri…

Gerek bu somut sıkıntılar gerekse onların derinleştirdiği iktidar tartışmaları ya da saray çatışmaları, ülkeyi her an bir yol ayrımındaymış havası içinde tutuyor…

Türkiye’deki sert kutuplaşma ve çatışmaların derin anlamlarından birisi de işte bu “yol ayrımı iklimi”nden kaynaklanır.

Zira bu iklim, “atılan siyasi adımların geri dönülmez ve Türkiye’yi sert değişmelere sürükleyecek nitelikte olduğu inancı” üzerine oturur.

Bu ruh hali “siyasete duyulan güvensizlik” olarak da tanımlanabilir.

Nitekim siyaset etrafında, hatta siyaset adına siyaset karşıtlığının iliklerimize işlemesine yol açar.

Örneğin devletin ve devlet etrafında kümelenen grup ve aktörlerin dışa açılma zorunluluğu ile içe kapanma refleksi arasında gidip gelmesinin, bu gidip gelişin Türk siyasetini ve toplumu kökten etkilemesinin ana nedeni de buradan kaynaklanır.

Peki bu “derin anlam” kökünde ne yatar?

Asıl soru budur?

Bu derin anlam aslında başka iki gelişmenin sonucu olarak karşımızdadır…

İlk gelişme, Türk sisteminin modernleşme öyküsünün kritik aşamalarından birisini yaşamasıyla ilgilidir.

Başka bir deyişle, birbirinden ana çizgilerle ayrılmış olan toplumun çevresi ile (yani İslami kesim, Kürtler, gecekondular, vs) toplumun merkezi arasındaki mesafenin azalması, bu ikisi arasındaki temasların artmasına ilişkindir.

İdeolojik bir devlet aygıtının toplumsal merkezi kıskançlıkla koruduğu bir düzende, bu temasın, sentezden çok, yeni paylaşım kavgalarına, devlet ve kamusal alan kontrolu çatışmalarına yol açması; mevcut toplumsal mutabakatları altüst etmesi, toplumsal gruplar arasındaki ilişkileri gerginleştirmesi kaçınılmaz olur.

Nitekim Türkiye bugün toplumsal bütünleşme bunalımını ve siyaset krizini alabildiğine yaşıyor.

Devlet, bu krizin panzehiri olan değişimci yeni bir demokrasi anlayışını dışladıkça, bütünleşme politikasından çok çatışma politikasına saptıkça, otoriterleşiyor.

Otoriterleştikçe değişim, demokrasi, AB gibi meseleler iç politik kavgalarda karşı taraf haline getiriliyor.

Peki Türkiye bu “otoriterleşme öyküsü”yle neden bir yol ayrımına girmiş olsun?

Zira otoriter sistemlerin ömürleri, devletçilik ve popülizmle iç içe geçerek devlet kaynaklarını dağıtmada oynadıkları rolle belirlenir.

Ve Türk siyasal sisteminin, toplumun altındakileri en üste taşıyan, bir kesimden diğer kesime kaynak transferlerini sağlayan, patlamaları engelleyen, tepkileri şekillendiren, ilkeleri dışlayıp fayda üzerine kurulu siyasi kültürü devran mekanizması olan devletçilik ve onun türevi olan popülizm, bugün tarihinin en ciddi, aşılması en zor tıkanıklığını yaşamaktadır.

Yol ayrımı duygusunun arkasında yatan derin anlamı üreten ikinci gelişme de, budur…

Ancak bu duygu artık bir fiil aşamasına ilerliyor…

 

Hasan Karakaya yine ‘ağır’ eleştirdi

8 Aralık 2007 Cumartesi Yorum yok »

Hasan Karakaya yine ‘ağır’ eleştirdi
KKTC’deki Türk askerlerine “işgalci” diyenin aslında kendisi “işgal” altındadır!.. “ diyen Hasan Karakaya "Ruhları işgal altında olan güruh" diyen tanımladıklarına bakın neler yazdı:
24 Haziran 2007 15:32
Yazı boyutunu büyütmek için            

#haberImage {
float: right;
margin: 0 0 4px 8px;
}
#haberImage img {
border: solid 1px #900;
width: 272px;
height: 204px;
}
#nealsak {
border: solid 1px #990;
width: 272px;
height: 204px;
background: url(http://image.haber7.com/ads/nealsak/market-bg.jpg) no-repeat;
cursor: pointer;
}

Hasan Karakaya yine 'ağır' eleştirdi

Hasan Karakaya‘nın köşe yazısı
Olayı mutlaka duymuşsunuzdur… Ama, “tam yerine rastgeldiği” için yeniden hatırlatmakta bir mahzur yok… KKTC güvenlik görevlileri, “birileri”nin ihbar ve şikâyeti üzerine, bir “ev”e baskın düzenlerler…

Vatandaşın evinde küçük bir kitaplık, orada da çeşitli kitaplar vardır… Polis, hepsini birer birer elden geçirir ve atar bir kenara…
Sonra, en tepede duran bir “kitap” çeker dikkatini… Uzanır ve onu da alır… Evirir, çevirir, sonra içine bakar!..
Görür ki, yazıları “Arapça”dır!..
Sorar ev sahibine;
“Bu ne?.. Ne kitabı bu?!?”
“O” der, ev sahibi;
“Bir Kur’an-ı Kerim’dir.”
“Tamam, anladık” der, KKTC polisi;
“Kur’an-ı Kerim olduğunu anladık anlamasına da; hele söyle, bunun yazarı kim?!? Niye yazarın ismi yok kitabın üzerinde?!? Yoksa, bu kitap illegal mi?!?”
Hayır, “mizah” değil, “ayniyle vaki” bir olaydır bu!.. Yanılmıyorsam 1995 veya 1996 yıllarında yaşandı!..
“KKTC polisi” böyleyse, varın “sıradan halkın hâl-i pür melâli”ni siz düşünün!..
BOYNU “HAÇ”LI KIZ: GALİBA MÜSLÜMANIM!
Hayır, onu da düşünmenize gerek yok… Çünkü, “KKTC halkının ne acınası durumlara geldiğini”, dönemin KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş, 9 Nisan 2004’te canlı yayına katıldığı Star TV’de, Hulki Cevizoğlu’na açıklamıştı…
Rauf Denktaş, o programda; 14-15 yaşındaki bir kız çocuğu ile aralarında geçen diyaloğu anlatmıştı.
Boynunda “haç” bulunan kız çocuğuna, “Niye ay ve yıldız takmıyorsun? Sen Müslüman değil misin?” diye sorduğunu, ondan “Galiba Müslümanım!” cevabını aldığını belirterek şöyle devam etmişti:
“Suçu kendimizde görüyoruz… Gençlere dinî bilgi vermemişiz. Geç kalmışız… Bu vebal hepimizindir!”
Sadece Rauf Denktaş mı; oğlu Serdar Denktaş da, “KKTC Başbakan Yardımcılığı” döneminde şunları söylüyordu:
¥ “Bazı gençlerimiz, moda zannedip açıktan açığa haç takmaya başladı.
¥ Rum tarafındaki kilisenin etkinliği gibi bir dini etkinlik bizim tarafta yok.
¥ Bu duruma gelinmesinde en büyük suç, geçmiş dönemlerde yapılmış olan yanlışlardır.
¥ Zaman içinde bütün millî ve manevî değerlerimizi kaybettik.
¥ Suç idarecilerindir. İdare ile birlikte halkta da yozlaşma başladı!”
Tabiî, baba-oğul Denktaş’ların, bu “dehşet tablosu”nu düzeltmek için “kıllarını bile kıpırdatmadığını” söylemeye herhalde gerek yok!..
Ve yine;
Aynı Rauf Denktaş ve dönemin KKTC Başbakanı Derviş Eroğlu’nun, Ada’ya gelen misafirlerine, hem de “Ramazan günü”nde, “içkili akşam yemeği” verdiklerini söylemeye de gerek yok!..
Ne demişler;
“İmam yellenirse, cemaat ortalığı batırır!”
“Cumhurbaşkanı” ve “Başbakan”ı böyle olan bir KKTC gencinin, “Galiba Müslümanım” deyip de, boynuna “haç” takmasını hiç yadırgamamak gerekir!..
“Büyük”lerin böyle bir derdi yok ki, “genç”lerin veya “çocuk”ların olsun!..
KİMDİR, NECİDİR BU KTÖS’ÇÜLER?
KKTC’yi işte bu “inançsızlık girdabı”ndan kurtarmak ve insanların, hiç olmazsa “Allah”ı ve O’nun Peygamberi Hz. Muhammed (sav)’i tanımasını, Kur’an-ı Kerim’in de “Allah tarafından gönderilen bir Kitap” olduğunun bilinmesini sağlamak için, son yıllarda bazı “duyarlı” insanlar çıktı ortaya…
Bunlardan biri de KKTC Din İşleri Müdürü Ahmet Yünlüer!..
Gelin görün ki;
O ve onun gibi “duyarlı” insanların faaliyetlerine; “iç”ten ve “dış”tan hep “takoz” konuldu!..
“Takoz” koyan da, çocukların boynundaki “istavroz”dan hiç rahatsızlık duymayan, kısa adı KTÖS olan Kıbrıs Türk Öğretmenler Sendikası!..
Bunlar, nasıl “Türk” ise;
Ada’daki “Türk askeri”ni “işgalci” olarak görüyor, “dinî gayretler”i de “irtica ihracı” olarak telâkki ediyor!..
İşte, bu “kafa”lar;
Önceki gün Lefkoşe’de bir basın toplantısı düzenleyip, “MEB’in genelgesi”ne şiddetle karşı çıkmışlar!..
Peki ne diyor MEB’in genelgesi?..
“Yaz tatilinde, öğrencilere diğer kursların yanı sıra dinî bilgiler de verilsin!”
Dikkat edin;
Sadece “dinî bilgiler verilsin” denilmiyor!.. “Yabancı dil, halk dansları, müzik, resim, turizm ve tiyatro”nun yanı sıra, “dinî bilgiler de!” verilsin!..
Kısa adı KTÖS olan Kıbrıs Türk Öğretmenler Sendikası, işte bu “genelge”yi duyunca, oturdukları sandalyelere “raptiye” konulmuşcasına havalara zıplamışlar!..
“Olmaz” demişler;
“Dinin yeri camidir!.. Okullarda Kur’an dersi verilmesini protesto ediyoruz!.. Böyle bir girişime asla onay veremeyiz!..
Hükümet, Kur’an kurslarını okullara taşıyarak laik eğitimi dinamitlemeye çalışmaktadır!!!”
MAAŞINI BEN VERİYORUM BAY ELCİL!
Bunları söyleyenler KTÖS Genel Başkanı Güven Varoğlu ile KTÖS Eğitim Sekreter Yardımcısı Besim Baysal!..
Bir de KTÖS Genel Sekreteri Şener Elcil var ki, o, “kökten din karşıtı!”
Hele bakın şu söylediklerine:
“Bu ülkede Kur’an kursu asla olmayacaktır!.. Ne camide, ne okulda!”
Bu vatandaş, “kim”dir, “neci”dir ve bu “cür’et”i kimden almaktadır bilmem!..
Bildiğim şu ki;
KKTC’yi “babasının malı” zanneden bu vatandaş, böylesine “böğürecek” gücü, “benim paralarım”dan alıyor!..
Evet, “benim, sizin, hepimizin” paralarından!..
“Bizim vergilerimiz”den kesilen “milyon dolar”lar KKTC’ye gitmese, Şener Elcil denilen bu “sendikacı” kesinlikle böyle bağıramaz!..
Ne “beynindekileri ağzından kusmaya” mecali olur, ne de “midesindekileri anüsünden def-i hacet” etmeye!..
Neymiş, “KKTC’de asla Kur’an kursu olmayacak”mış!.. Ne “cami”de olacakmış, ne de “okul”da!..
Ulan, sen kim oluyorsun?..
“Kimin adına” ve “kimin parasıyla” böğürüyorsun böyle?!?
Aldığınız maaşı” ben veriyorum ulan!.. Hem de, “Türkiye’deki öğretmenlerden daha fazla maaş” ödüyorum sana!..
Niye ödüyorum?..
KKTC’deki çocuklara “millî ve manevî” değerlerini öğretin de, “Rumlar” karşısında direnecek güçleri olsun diye!..
Hiç olmazsa, “kimlik”lerini muhafaza etsinler diye!..
Ama sen ne diyorsun;
“Burada Kur’an kursu olamaz!”
Sen kim oluyorsun ulan!?!
Maaşını “Rum”dan mı alıyorsun, yoksa “benden” mi?..
O kadar “erkek” isen, istifa et “KKTC vatandaşlığı”ndan, geç “Rum kesimi”ne!..
Ama, “benim paramdan maaş aldığın sürece” benim inancıma, benim değerlerime, en azından “saygı” göstermeye mecbursun!..
Haa, illâ da “iman etmek” zorunda değilsin!.. “Kızıl bir ateist” veya “Makarios’a hayran” biri olabilirsin!.. “Sicilli bir komünist” veya “köktendinsiz” biri de olabilirsin!..
Buna hiç karışmam!..
Ama, değil mi ki, “benim ödediğim vergiler”den maaş alıyor ve “benden daha lüks” bir hayat sürüyorsun, o halde benim “din”ime, benim dinimin kitabı Kur’an-ı Kerim’e saygı göstereceksin!..
“Sevmek” ve “inanmak” zorunda değilsin, ama “saygılı” olmayı öğreneceksin!..
Yok öyle “laiklik kalkanı”nın arkasına saklanıp da, beynindekileri kusmak!..
Kus!.. Öğür, böğür, kus!..
Hiç umurumda değil!..
Ama, “Kur’an-ı Kerim’e dil uzattığın” anda, bu defa ben “isyan”lara başlar, “KKTC’ye giden milyon dolarlar”dan, “benim payımın kesilmesini” haykırırım!..
Bakalım, o zaman ne yaparsın?..
Açlıktan “nefes”in mi kokar, yoksa “dil”in mi sarkar, o zaman görürsün!..
Erkeksen, çık ortaya da; “Kur’an kursu istemiyorum” diye böğürdüğün gibi, “Türkiye’nin yardımını istemiyorum” diye de bağır!..
Ama, bağıramazsın!.. Eğer bağırırsan, yaşadığın “lüks” ve “saltanat”ın yok olacağını gayet iyi bilirsin!..
O halde;
Adam gibi susmasını ve “edepli” olmasını öğren!..
Öyle, “Milliyet gazetesinin dolmuşu”na gelip de, “arkamda güç var” zannetme!..
Unutma ki, senin maaşını “Milliyet” vermiyor!.. “Ben” veriyorum, ben!..
Bütün bunları “başına kakmak” istemezdim, ama ne yapayım ki sen kaşındın!..
Daha fazla söyletme beni!..
Ama, şunu unutma!..
Bu “kafa”yla gidersen; 14-15 yaşındaki çocukların boynuna “haç” taktıran Rumlar, bir gün gelir, senin de ağzına “tıkaç” tıkarlar da, “böğürecek ağız” da bulamazsın!..
Demedi, deme!..
BAKAN CANAN ÖZTOPRAK’A ÇAĞRI!
Bu arada, KKTC Milli Eğitim ve Kültür Bakanı sayın Canan Öztoprak’a da bir “çağrı”da bulunmak istiyorum:
Bildiğim kadarıyla;
KKTC’de, “resmî” olarak da, “gayriresmî” olarak da “din eğitimi” veren herhangi bir müessese yok!..
Oysa, KKTC Anayasası’nda, “dinî öğrenme ve yaşamanın en önemli insan hakkı” olduğuna dair bir madde var!..
O halde, lütfen “Anayasa’nın gereğini” yerine getirin ve “genelge”nizin arkasında durun!..
Geçen yılki gibi, “askıda” bırakmayın bu işi!..
Biliyorsunuz;
2006 yılı “yaz sezonu”nda da “bakanlığınız” ve “Din İşleri Dairesi” arasında bir “sözlü anlaşma” yapılmış, bu anlaşma ve belirlenen “müfredat” çerçevesinde, “camilerde dinî bilgiler verilmeye” başlanmıştı!..
Siz de biliyorsunuz ki;
“Yazılı bir talimat olmadığı” bahanesiyle, “din görevlileri”nin görev yaptığı “cami”ler, “polis baskınları”na maruz kalmış, din görevlilerine “manevî işkence” uygulanmıştı!..
Böyle bir “keyfiliğe” fırsat ve imkân vermemek için, lütfen “genelge”nizin arkasında durun ve “net tavır” koyun!..
Herhalde hatırlatmama gerek yok;
“Öğrenci velileri”nden “yoğun talep” alıyorsunuz!.. İnsanlar, çocuklarının boynunda “haç” görmek istemiyor artık!..
Sakın ola KTÖS’e kulak vermeyin!..
KKTC’deki Türk askerlerine “işgalci” diyen bu kafanın, aslında kendisi “işgal” altındadır!.. “Ruhları işgal altında” olan bu güruh, bırakın böğürmeye devam etsin!..
Onlar, her yerde böğürüyor zaten!.. Meydanlara çıkıp böğürüyorlar, yiyip yiyip öğürüyorlar!.. Onlar, öyle bir “azgın azınlık” ki, her yeri “babalarının malı” sanıyorlar!..
Onun için Canan Hanım; onların “böğürtü”lerine pek itibar etmeyin!..
Yoksa, siz de Rauf Denktaş’a dönersiniz!..
Arkanızdan “dua” edecek kimse bulamazsınız!..
Bilmem, anlatabildim mi?..
——————
Teröre zemin hazırlayan terör!
Birinci sayfamızdaki "Açık terör" manşeti ve onun hemen altındaki "Yazıklar olsun" başlıklı haber, "Türkiye’de gerilimi kimin tırmandırdığını" ve kimlerin "halk düşmanlığı" yaptığını gayet çarpıcı olarak gözler önüne seriyor!..
Düşünebiliyor musunuz;
Tam da "seçim arefesi"nde birileri, "sırf iktidarı zor durumda bırakmak" için, "kılık-kıyafet terörü" estiriyor!.. Bugüne kadar, hiçbir "Açıköğretim Lisesi Sınavı"nda uygulanmayan "başörtüsü yasağı" dün uygulandı… Hem de, "Danıştay’ın kararı" bahane edilerek!..
Şu işe bakın ki;
Gencecik kızlar "başlarını açmaya" zorlanırken, "minnacık çocuk"lar soyulup, "dansöz" gibi oynatıldı!.. "Gibi"si fazla, resmen ve alenen "dansöz" yapılıp, oynatıldılar!..
Bütün bu "zorbalık"ları kimler "organize" ediyor ve "amaçları" nedir, bilmiyorum… Ama eminim ki; başlarda "örtü" görmeye tahammül edemeyen bu "zorba"lar, KKTC’de olduğu gibi, çocukların boynunda "haç" görseler seslerini çıkarmazlar!..
"Vatansever" görünümlü bu "vatan hainleri" elbet bir gün "deşifre" olacak ve "teşhir" edilecekler!.. İşte bunlardır ki, "ülkede birlik ve dirliği" dinamitleyip, "teröre zemin hazırlıyor"lar!.. Onların maskesi, çok yakında düşecek!..
(Vakit)

Tarikat cemaat siyaset

4 Aralık 2007 Salı 1 Yorum »

Ntv   NEDEN? 

 

Konuklar: Sabancı Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Şerif Mardin, Sosyolog Emre Kongar, HYP Genel Başkanı Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk, Atatürkçü Düşünce Derneği Genel Başkan Yardımcısı Nur Serter, Yeni Asya Gazetesi Sahibi Mehmet Kutlular, Aksiyon Dergisi Yazarı Ahmet Taşgetiren, Zaman Gazetesi Yazarı Nihal Bengisu Karaca 
 
Can Dündar: Merhaba. Bu akşam NTV ekranında yepyeni bir haber tartışma programına başlıyoruz. Adı: NEDEN? Biliyorsunuz, Türkiye çok önemli iki seçimin yaşanacağı, kritik bir döneme giriyor. Bu dönemde birbirimizi dinleyip anlayabileceğimiz sağlıklı tartışma zeminlerine ihtiyacımız var. Bu program, o zemini yaratmaya çalışacak. Her hafta bu saatte, ülkenin gündemindeki önemli bir konuyu tartışmaya açacağız. Ancak bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olunamayacağını biliyoruz. O nedenle tartışmaya başlamadan önce, konuyu anlamaya, anlatmaya gayret edeceğiz. Stüdyoda ağırlayacağımız bir uzmandan bize konunun tarihçesini, genel çerçevesini, temel verilerini anlatmasını isteyeceğiz. Bu anlatımı kendi dosyalarımızla, bağlantılarımızla destekleyeceğiz. Daha sonra da konunun taraflarıyla tartışmaya geçeceğiz ve sonunda bu tartışmayı bir sonuca bağlamaya çalışacağız. Fazıl Say‘ın biraz önce dinlediğiniz bu program için bestelediği jenerik müziği çok ateşli tartışmaların haberini veriyor. Ancak "neden", içeriksiz kavgalara minder olmayacak. Her fikrin özgürce dile getirilip, derinlemesine tartışıldığı, sıcak bir münazara alanı olacak. Yayın süresince ve sonrasında bize görüş ve önerilerinizi neden@ntv.com.tr adresine iletebilirsiniz. Şimdi gelin, ilk programımıza başlayalım ve nedenlerin peşine düşelim.
Her şey 3 Eylül Pazar sabahı İsmailağa Camii’nde işlenen bir cinayetle başladı. Bu cinayet ve ardından yaşanan linç olayı eski bir tartışmayı yeniden ateşledi; tarikatlar, dinin ve hayatın neresinde duruyor? Sosyal bir işlev mi görüyor, Cumhuriyet’in altını mı oyuyor? Türkiye bir yol ayrımına mı geliyor? Hepimizin zihnini meşgul eden bu sorulara yanıt arayacağız bu akşam. Yalnız önce size tartışmacı konuklarımızı da tanıtmak istiyorum. Emre Kongar hocamızı tanıyorsunuz. Biraz önce yayından çıktı. Aslında onu kitaplarından tanıyoruz. Cumhuriyet Gazetesi’ndeki yazılarından tanıyoruz ama zannediyorum son zamanlarda en çok NTV’deki programından izliyoruz, tanıyoruz. Bir programdan öbürüne gelerek bize şeref verdiniz, çok teşekkür ediyoruz hocam. Evet Nihal Bengisu Karaca’yı da Zaman Gazetesi’ndeki yazılarından tanıyoruz. Aynı zamanda Aktüel Dergisi’ndeki ilginç yorumlarından da biliyoruz.
Bu gece o da aramızda. Ahmet Taşgetiren İslami basının etkili kalemlerinden biri. Özellikle son dönem yazdığı yazılarıyla ses getiren, soyadını ses getiren olarak da belirtebilirim. Hoşgeldiniz. 
Ahmet Taşgetiren: Teşekkür ederim.
 
Can Dündar: Nur Serter, kendisini İstanbul Üniversitesi Rektör Yardımcılığı döneminden biliyoruz, halen orada İktisat Fakültesi öğretim üyesi ama bu gece buradaki sıfatlarından daha önemlisi belki Atatürkçü Düşünce Derneği Genel Başkan Yardımcısı… Hoşgeldiniz hocam. Ve Mehmet Kutlular, Yeni Asya Gazetesi’nin sahibi. Bu gece o da bizlerle olacak, bu tartışma boyunca tartışmayı birlikte götüreceğiz. Bu arada asıl bir konuğumuz eksik. Boş koltuğunu da görüyorsunuz. Birazdan aramıza katılacak. Halkın Yükselişi Partisi Genel Başkanı ve aslında tasavvuf tarihi uzmanlığıyla bilinen Yaşar Nuri Öztürk de birazdan aramıza katılacak ve tartışmamızda bizlerle birlikte olacak. Efendim tartışmanın şimdi biraz önce sözünü ettiğim bölümüne geliyoruz. Bu ilginç tartışmaya geçmeden önce biraz önce bahsettim, asıl konuyu anlamaya ihtiyacımız var her şeyden önce diye. Burada çok kıymetli bir konuğum var. Türkiye’de tarikatlar ve cemaatler konusunda yaptığı çalışmalardan biliyoruz kendisini. Aslında onu ekranlarda zannediyorum hiç görmedik. Doğru mu olur öyle söylesem. Hiç görmedik ama kitaplarını okuduk, çalışmalarını biliyoruz, uluslararası alanda ün yaptığını biliyoruz ve Türk toplumunda dinin rolü konusunda engin bilgisi ve tecrübesiyle bu gece bizlere yol gösterecek, deneyimlerini paylaşacak. Profesör Doktor Şerif Mardin… Hoşgeldiniz.
 
Şerif Mardin: Teşekkür ederim.
 
Can Dündar: Hocam tartışmamıza başlamadan önce izin verirseniz son işlenen cinayetle ilgili arkadaşımızın, İrfan Bozan‘ın hazırladığı bir dosya var. Hem Çarşamba Cemaati’ni, hem de bu İskenderpaşa olayını işleyen kısa bir dosyamız var. Onu izleyelim sonra konuşmamıza başlayalım, buyurun.
 
Allah dostunun kapısı olan bu cemaati karalamak, yok etmek istiyorlar.
4’ncü saftan kalkıyor, ilerliyor geliyor, cübbesinin içine bıçağı gizliyor. Rahleyi kaldırıp Bayram hocamızın kalbinin altından darbe vuruyor.
 
-Kalbine aldığı bıçak darbesiyle hayatını kaybeden kişi İsmail Ağa cemaatinin önde gelen hocalarından Emekli İmam Bayram Ali Öztürk’tü. Katili ise cemaat mensubiyeti hala tartışılan Mustafa Erdal‘dı. Psikolojik tedavi gördüğü açıklanan Erdal, camidekiler tarafından linç edildi. Aynı cemaat, 1998 yılında önde gelen hocalarından Hızır Ali Muratoğlu‘nu da aynı camide bu kez bir tabancadan çıkan kurşunlara kurban vermişti. Akli dengesi yerinde olmadığı için saldırgan ceza almadı.
 
Hep deliler çıkıyor, hep meczuplar çıkıyor. Neden İsmail Ağa cemaatine hep deliler saldırıyor?
 
-İsmail Ağa Cemaati’nin önde gelen iki isminin neden hedef olduğu sırrını koruyor.
 
Celalettin Cerrah (İstanbul Emniyet Müdürü): Herhangi bir açıklama yapmayacağım.
 
-Polis sustu ancak muhalefet susmadı.
 
Deniz Baykal (Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı): Bu olayla ilgili olarak kamuoyumuza tatmin edici bir açıklama, bir değerlendirme yetkili birisi tarafından yapılamamıştır.
 
Recep Tayyip Erdoğan (Başbakan): Orada iki fakülte mezunu bir hoca öldürülüyor. Onunla ilgili ailesine en ufak bir başsağlığı yok ama öbür tarafta öldüren hakkında linç girişiminde bulunduğu bulunmadığı henüz belirli değil ve bunun öldürülmesiyle ilgili her türlü yayın, meşru, gayrimeşru, iftira bunlar yapılıyor.
 
-1998 yılında öldürülen Hızır Ali Muratoğlu‘nun cenazesinde saf tutan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Bayram Ali Öztürk‘ün cenazesine katılmadı. Son olarak da, cemaat üyesi İrfan Can, katil Mustafa Erdal‘ın linç eylemine katıldığı gerekçesiyle tutuklandı.
 
İrfan Can: Allah bana yeter.
 
-8 yılda iki cinayetle gündeme gelen, veren kılık ve kıyafetleriyle dikkat çeken bu insanlar kim? Nakşibendiliğin Halidiye kolundan gelen yaklaşık 150 yıldır Çarşamba’yı kendilerine mesken tutan bu cemaati yakından tanıyan Sosyolog Müfit Yüksel ve Cemaat üyesi olduğunu gizlemeyen Hüsnü Çalışır anlatıyor.
 
Müfit Yüksel: Tekkelerin şeyhlerinden vekillik alan bir kısım insanlar bazı camilerde imamdılar. İmam oldukları camilerin çevresinde cemaat temerküz etti İsmail Efendi camiinde de Mahmut Ustaosmanoğu imam olduktan sonra cemaat temerküz etti, biraz daha genişledi hatta ama daha çok böyle esnafa, halka hitap eden bir cemaat halinde.
 
İrfan Bozan: İsmail Ağa cemaati siyaseten güçlü bir cemaat midir? Siyasette belirgin bir etkisi söz konusu mu?
 
Hüsnü Çalışır: Şimdi İsmail Ağa Cemaati siyasi niteliği itibariyle güçlü olduğundan bahsedemeyiz ama İsmail Ağa cemaatinin potansiyel gücü itibariyle siyasete tesir eden bir gücünden bahsedebiliriz.
 
Müfit Yüksel: Dindarlara yakın partilere oy veriyorlar, bunun ötesinde siyasal faaliyetleri yok zaten. Yani pazarlık gücü olsa der ki; benim şu adamımı milletvekili yapacaksın ya da şu adamımı bürokrat yapacaksın. Bürokratları yok, milletvekilleri yok.
 
İrfan Bozan: Peki İsmail Ağa cemaati üyeleri çocuklarını okula gönderirler mi?
 
Hüsnü Çalışır: Devletin bu konudaki müeyyidesi olmasa göndermeyebilirler, göndermezler ama bu insanların çocuklarını okula göndermeme eğilimi okuldan olumsuz yönde etkilenmeleri endişesini taşır.
 Müfit Yüksel: İsmail Ağa’da daha çok Kur’an ezberlemeye yönelik, ilmihal bilgilerinin daha çok açığa çıktığı söylenebilir. Kürt medreselerinde Arapça çok daha yoğundur. Orada okuyanlardan, okutanlardan birisi, hocalık yapanlardan birisi de Turan Dursun’du.
 
Hüsnü Çalışır: Bu sohbetler vs. ler falan bu hem şu an içinde bulunduğumuz ve sivil toplum olarak da mutlaka gelişmesini istediğimiz bir tavırdır ve bu şu kadar zamandan beri de devam eden ve devam edecek bir oluşumdur. Yani bunun engellenememesi söz konusu değildir. Yani bunu açıkça bilmek gerekiyor. Bu bir inanç meselesidir ve dolayısıyla bu inancı haricen ne kadar engellerseniz, ne kadar bastırmaya çalışırsanız kendisine bir mecra bulur.
Can Dündar: Evet duydunuz. Diyor ki; böyle şeyler yasakla, yasayla engellenemez. Ne kadar bastırırsanız o kendine bir mecra bulur kendisini ifade edecek. Katılıyor musunuz?
 
Şerif Mardin: Evet evet tamamen katılıyorum, doğrudur ve bizim bazı yerleşmiş olan, çizilmiş olan yollardan gidilmesi bunun nasıl cereyan ettiğini anlatıyor. Yani orada yerleşmiş olan bazı usuller var ama o usullerin peşinden gidilerek, bu yeniden kurulması, yeniden teşkilatlandırılması hiç de zor bir şey değil. Bütün mesele o yolların niçin orada olduğunu anlamaktır.
 
Can Dündar: Onu anlamaya çalışalım. İsmail Ağa’nın böyle yalıtılmış bir görüntüsü var, ben biraz önce İskender Ağa dedim zannediyorum onu da düzeltmiş olayım özür dileyerek. Yalıtılmış bir görüntüsü var. O görüntü alışıldık bir şey midir? Yani sizi yadırgatıyor mu mesela bu konuda çalışmış bir insan olarak ve bunu nasıl açıklıyorsunuz?
 
Şerif Mardin: Şimdi bu cemaatten bahsedildiği zaman aslında bu sanki Türkiye’nin bugünün birdenbire ortaya çıkmış olan bir meselesi olarak görünüyor. Halbuki yine belki de profesörce bir yaklaşım olacak ama bunu anlayabilmek için bir hayli gerilere gitmek lazım ve bu arada tarikatın zamanla kabuk değiştirmiş olduğunu ve bu kabuk değiştirmenin de aslında bizim çok iyi bilmediğimiz fakat üzerinde durmamız gereken konularla ilgili olduğunu anlamamız lazım. Ben bunu bir araştırma konusu olarak falan açmak istemem tabi. Araştırma yapmaya artık vaktimiz yok, dünya çok çabuk dönüyor. Bu konularda belki bir görüş zaviyesi elde ederek ondan sonra o konuda bazı kararlar vermek lazım.
 
Can Dündar: Nasıl bir değişimden geçti hocam? Değişimden söz ettiniz.
 
Şerif Mardin: Şimdi tarikat olayı Türkiye’de en geç ne bileyim ben 1900’lere, 1920’lere kadar götürülüyor, hayır öyle değil. Tarikat aslında 17’nci yüzyıldan itibaren ve 18’nci yüzyıla kadar giden bir evrenin içinde anlaşılması gereken bir konudur. Bu konu Türkiye’de katiyen üzerinde durulmuş olan bir konu değil. Yani hiçbir yerde Alman dergilerinin dışında hiçbir yerde bu işin daha 17’nci yüzyıla gitmek suretiyle incelenmesi gerektiği konusunda bir iz bile görmedim. Mesele şöyle galiba; 17’nci yüzyıldan itibaren ve 18’nci yüzyılda bilhassa 18’nci yüzyılın sonuna doğru bütün tarikat aleminde bir şahlanma var. Bu şahlanma Nij17’nci yüzyıla gitmek suretiyle incelenmesi gerektiği konusunda bir iz bile görmedim.
Mesele şöyle galiba; 17’nci yüzyıldan itibaren ve 18’nci yüzyılda bilhassa 18’nci yüzyılın sonuna doğru bütün tarikat aleminde bir şahlanma var. Bu şahlanma Nijerya’dan Kuzey Afrika’ya Osmanlı İmparatorluğu’na ve daha sonra da Kafkaslara kadar giden bir şahlanma.
 
Can Dündar: Bir altın çağ 17’nci yüzyıl tarikatlar açısından.
 
Şerif Mardin: Ama bu şahlanmayla birlikte bir strateji değişikliği meydana geliyor. Yani tarikatın ne yapması gerektiği konusunda yeni bir görüş var. Bu görüşü işte bizde bu şahlanmanın en önemli temsilcisi olduğunu bildiğimiz Mevlana Halit Bağdadi veya Şehrizori’ye dönmemiz gerekli. Bu kişi çok ilginç bir şekilde Nakşibendi tarikatının kendi adını taşıyan Halidi kolunda çok önemli değişiklikler meydana getirmiştir. Bunlar taktik ve strateji değişiklikleridir ve bunu ifade eden bir kelimesi var, belki yapılmak istenenlerin tümü o kelimeden ortaya çıkabilir. Siyaset-ül İrşat yani önderlik siyaseti, size önderlik öğreteceğim, önder olmayı öğreteceğim ve önder olacaksınız. Şimdi bunu bilmeyen kimseler ki bence bu Cumhuriyet devrinin düşünce tarzının bir ögesidir, bir şeklidir. Bunu bilmeyenler, etüt etmeyenler aynı zamanda Nakşibendi tarikatının bu yeni stratejiyle 19’uncu yüzyılda bütün Anadolu’yu nasıl fethettiğini hiçbir zaman anlamazlar ve bundan dolayı da böyle bir tabanın mevcut olduğunu, daha bu işe başlamadan önce yani bu tarikatları gözden geçiren o 1920’lerde meseleyi gözden geçirenlerden çok daha önce Anadolu’da bir Nakşibendi tabanının teşekkül ettiğini anlamaları gerekir.
 
Can Dündar: Bu strateji değişikliği sayesinde olmuş bir şey. Bu aktivist hareket ve müthiş bir teşkilatlanma oluyor öyle mi? Doğru mu anlattım.
 
Şerif Mardin: Evet ve bu aktivizmin daha başka yönleri var, onlar üzerinde durmayacağım vaktinizi almamak için.
 
Can Dündar: Peki daha öncesi bir tasavvuf fikri ve bu kadar siyasetle işbirliği yapmayan bir hareket öyle mi?
 
Şerif Mardin: Tasavvuf fikri her zaman aktivist İslamcı kuruluşlar tarafından biraz hafif bir şüphe ile bakılmıştır. Fakat Osman İmparatorluğu’nda tarikat, tasavvuf hem devletin önemli kurumlarından bir tanesi haline gelmek suretiyle kendi içine çekilir ama aynı zamanda da hafif bir şüpheyle bakmaya devam edilmiştir. Çünkü arada sırada gerek tarikat aleyhtarı bir takım eğilimler dolayısıyla onların kontrol edilmesi gerek, bazen de tarikatın içinden kontrol edilmez bazı eğilimler. Onun için Osmanlı İmparatorluğu her zamanki gibi burada bunu çok iyi idare etmiştir. Fakat bu Nakşibendilerin yayılmasına karşı almış olduğu tutum çok açık. 1827’de Mevlana Halid’in İstanbul’da olan öncüleri kapı dışarı ediliyor, yani şehir dışarı ediliyor, kovuluyorlar ve ondan sonra çok daha pes perdeden Anadolu’da bir Nakşibendi yayılması oluyor. Çok başarılı oluyor aslında bu yayılma.
 
Can Dündar: Bütün Anadolu’ya yayılıyor…
 
Şerif Mardin: Evet.
 
Can Dündar: Şöyle mi özetlemem gerekirse doğru mu? Yani 17’nci yüzyıla kadar daha içe kapalı, daha tasavvufa önem veren bir hareketken o tarihten itibaren bir strateji değişikliği geliştiriyor ve tasavvuf biraz ikinci planda kalırken aktivist yanı öne çıkıyor ve o sayede teşkilatlanıp bütün Anadolu’ya yayılıyor.
 
Şerif Mardin: Tamamen doğru.
 
Can Dündar: Osmanlı idaresi de buna karşı bir tavır olarak denetim altına almaya çalışıyor. Nasıl alıyor yani yasaklamıyor ama cumhuriyet gibi.
 
Şerif Mardin: Yasaklamıyor. Çünkü bu gibi bir cemaati yasaklamak bir nevi kumla uğraşmak gibi bir şey. Yasaklarsanız fakat başka şekillerde ortaya çıkarlar yine. Yasaklama diye bir şeyin yürümeyeceğini gayet iyi biliyor Osmanlılar ve bir bakıma belki de Nakşibendilerin bir bakıma Anadolu’yu bir kendilerine göre yeniden teşkilatlandırmaları devletin belki de hoşuna gitmiş olabilir. Yani orada kendisinin yapamadığı bazı şeylerin Nakşibendiler tarafından yapıldığını belki düşünmüştür, onu bilmiyorum. Fakat ben şöyle düşüneyim; bu iş çok pes perdeden bir takım halifeler tayin ederek, o halifelerin de halifeleri, halifelerin halifelerinin de halifeleri yolu ile bu Nakşibendiler 19’ncu yüzyılda Anadolu’da hakiki bir teşkilatlı bir taban meydana getirmişlerdir. Biz bunu bilmiyoruz, anlamıyoruz ve incelemiyoruz ve bu incelemeyişimizin sebebi çok açık. Cumhuriyet ideolojisine göre bunlar hasta, tarikat hasta. Nasıl olsa ortadan kalkacak, üzerinde önemle durulması gereken bir şey değil. Hain olduğu zaman işte Şeyh Sait de falan… O zaman askeri bir üstüne gidilir ama uzun vadede bunlar nasıl olsa un gibi ufalıp gidecekler.
 
Can Dündar: Peki hocam bu aktivist dediğiniz hareket günümüzde nasıl şekiller aldı? Yani bugün daha militarist bir şekle bürünüp bugünkü bazı radikal İslamcı örgütleri onun devamı olarak mı görmemiz lazım?
 
Şerif Mardin: Şimdi orada bir tabi yapısal değişiklik konusu var. Biz tarikatı incelediğimiz zaman bunlar her zaman bir inanç meselesi olarak gözden geçiriyoruz, yanlış. Tarikatları gözden geçirdiğimiz zaman onların bir teşkilatlanma şekli olduğunu da hatırlayıp da teşkilatlanma şekillerinin nasıl zamanla değiştiği konusu üzerinde durmamız gerekir. Mesela şöyle diyeyim; şimdi endüstri topluluğu 19’uncu yüzyılın getirmiş olduğu teknolojiyi vs. bütün bunlar birlikte bir geleneksel toplum patlaması veya bir değişmesine müncer olmuştur. Bu birçok yerlerde yazılmış olan bir konudur. Yani geleneksel yapıların 19’ncu yüzyılda değişmiş olması. Fakat onunla birlikte buna karşı gelebilmek için bu yeni yapılanmalarda insanlarla nasıl üst idareciler nasıl ilişkiler kuracağı konusunda yine bizde çok az bilgi var. Mesele şöyle sanıyorum; genel basitleştirerek söylemeye çalışıyorum. Bütün bu kabuk değişiklikleri, 19’uncu yüzyılda geleneksel toplumun değişmesi daha önce çok az görülen bir hadiseyi karşımıza çıkarıyor. O da büyük kitleler meselesi ve büyük kitlelerin idare edilmesi meselesi. Büyük kitlelerin idare edilmesi aslında kendi başına bir problem ve bu problemin bir cevabı var, bir 19’uncu yüzyıl cevabı var. Yani bizde emperyalizm üzerinde vs. üzerinde çok durmuş olan kimseler var, fakat 19’uncu militarizminin zorunlu olan bir militarizmin üzerinde duran çok az kimse var. Yani şunu demek istiyorum ki; 19’uncu yüzyıldan itibaren bu büyük kitleleri idare etme kendi başına yeni yaklaşımlar, yeni teşkilatlanma yaklaşımlarını ortaya çıkarmıştır. Bunların işte bir tanesi militarizasyon veya insanları birlikte bir yere sevk etme, mobilize etme.
 
Can Dündar: Bu tarikatları nasıl etkiledi? Yani tarikatlara gelirsek.
 
Şerif Mardin: Biraz daha komik olan bir şeyden bahsedebilirim belki. Bunun teorisi var aslında militarizasyonun nasıl yapılacağı. Türkiye’ye de gelmiş. 1869’da bir Alman subayı Silahlı Halk diye bir eser yazıyor ve bu eserin tezi çok açık. Diyor ki; artık bundan sonra savaşı kazanmak için yalnız askeri araçlar yetmeyecek. Bütün halkı askeri araçlarla birlikte kullanmak lazım. Yani halkı savaşın içine sürmek lazım. Şimdi bu kitabın ilginç olan taraflarından bir tanesi 2-3 kere Fransızca’ya, Almanca’ya falan tercüme edilmiş zamanında. Bir de altını çiziyor, Japonca’ya tercüme edilmiş. Türkçe’ye de tercüme edilmiş, millet-i müsellah diye 1915’te tercüme edilmiş. Bunun ne şekilde kullanmış olduğunu artık size bırakıyorum.
 
Can Dündar: Büyük seferlik dönemi öyle açıldı diyorsunuz. Ondan sonra tarikatlara geleceğim şimdi. Yani bu tarikatları, bu yeni strateji değişikliği nasıl etkiledi? Bir nevi iktidara oynama şeyi orada başladı diyebilir miyiz? Yani o strateji değişikliğinden itibaren siyasi bir mücadele haline dönüştü tasavvufi bir şey olmak yerine.
 
Şerif Mardin: Evet bunun iki seviyesi var. Bir tanesi bu 17’nci, 18’inci yüzyılda olanlar seviyesinde. Artık Halidiler ve Mevlana Halid gibi kimseler meliklere karşı yani bir çeşit krali otoriteyi kullananlara karşı tenkitlerle başlıyorlar ve İslam’ı sizin istediğiniz gibi değil bizim size anlatacağımız gibi yönetmeniz lazım diye bir tez. Bu birinci kısmı. Daha sonra demin anlattığım bu faşizme, komünizme yol açmış olan bu kitleleri mobilize etme teorisi sanıyorum ki bütün dünyada bir akis buldu ve bu arada da Ortadoğu’da bile ve Müslüman kardeşlerinin kuruluşunda bile bir akis buldu. Mesela 1928 Mart ayında kurulan Müslüman kardeşleri kuran doküman, Hasan El Banna’nın önderliğinde kurulan Müslüman kardeşlerin kuruluş dokümanında şöyle bir şey var; biz neyiz? Biz selefi bir fikiriz, biz siyasi bir yapıyız, biz iktisadi bir yapıyız, biz beden eğitimi grubuyuz, biz bir şirketiz, biz iktisadi bir şirketiz. Orada bütün bu eylemcilik özellikleri görülüyor.
 
Can Dündar: Bütün işaretleri var orada.
 
Şerif Mardin: Yani Müslüman kardeşler baştan itibaren eylemci bir kuruluş olarak kurulmuştur.
Can Dündar: Bugün El Kaide’ye kadar getirebilir miyiz bu çizgiyi?
 
Şerif Mardin: Eminim El Kaide’de tabii bunun daha başka sonuçlarının bir yansıması olarak görülmesi gerekiyor.
 
Can Dündar: Peki hocam son olarak şuna gelmek istiyorum, bugün melikle ilişkisinden söz ettiniz. Güncel boyuta gelirsek bugün tarikatların devletle, cemaatlerin devletle ilişkisi ne durumdadır? Ve bu çerçevede özellikle AKP iktidarının biraz hem cemaat kökenli olup, hem de bugün siyasi iktidarı elinde tutan bir grubun pozisyonuna baktığınızda nasıl görüyorsunuz?
 
Şerif Mardin: Şimdi biraz sert bir kelime kullanacağım. Fakat o sert kelimeyi kullanışımın izahını vermeme müsaade eder misiniz?
 
Can Dündar: Estağfurullah.
 
Şerif Mardin: Gettolaşma kelimesini kullanacağım. Bundan sonra da gettolaşma kelimesinin de yerine oturmasına çalışacağım. Şimdi 1940 ve 50’lerde bir yeni bir İslami Rönesans oluyor ve bu arada birçok yeni düşünürler yeni fikirlerle yeni kitaplarla İslami cemaatleri ve İslamı genelde etkilemeye çalışıyorlar. Bunlardan bir tanesi çok iyi hatırlanıyor Türkiye’de de. Seyyid Kutub. Şimdi Seyyid Kutub’un yol işaretleri adındaki eserinde şöyle bir şey var; biz bugün batının sızmış olduğu bir İslami toplulukta kendini İslami zanneden bir toplulukta yaşıyoruz, bu doğru değildir. Biz cahiliye topluluğunda yaşıyoruz. Bu cahiliye topluluğu ile baş etmek için bize bir şey lazım, o da kendimizi yeniden kurmamız lazım. Orada bu çok açık olarak bir ayrılma şeklini almıyor. Fakat Şükrü Mustafa diye 1970’lerde Mısır’da etkin olan bir kişi bunu çok daha açık olarak itizar yani topluluktan ayrılıp kendi topluluğunu kurma şeklinde ifade ediyor.
 
Can Dündar: Bu yalıtılmanın belki ilk ipuçları mı?
 
Şerif Mardin: Evet. Sanıyorum ki bu bir ikinci kabuk kırılma seviyesidir. Üçüncü bir kabuk kırılma seviyesi benim gettolaşma dediğim hadise. O hadise de şu; Şükrü Mustafa’nın bizim için gereken şey cahiliye topluluğundan çıkıp kendi topluluğumuzu kendimiz için kurmamız lazım demesi.
 
Can Dündar: AKP’ye gelirseniz hocam son bir bölümü kapatırken.
 
 
Şerif Mardin: Evet. AKP bunu en ciddiye almış olan kuruluş değil. Aslında bunu dinlemiş bazı tarikatlar var. AKP ise diyebilirim ki Nakşibendiliğin öğrenen kolundan. Yani yasal olarak bazı işlerin Türkiye Cumhuriyeti’nde nasıl yapılması gerektiğini öğrenen ve bu yolda yürüyen bir kuruluş ama bu Nakşibendilerin aldığı tek şekil değil, bu oldukça müspet bir şekil öğrenmeden geçtiği için. Biraz daha sert bir şekil. Aslında kendilerini topluluktan ayrılmış veya ayırtılmış hisseden insanların yani Şükrü Mustafa’nın söylediğini kendi içlerinde hisseden insanlar peki o zaman biz kendi topluluğumuzu kuracağız demeleri. Bana öyle geliyor ki yani Şükrü Mustafa’yı taklit ettikleri için değil, fakat kendiliğinden bu İsmail Ağa cemaatinin ortaya çıkışında böyle bir faktörün olduğunu sanıyorum ve böyle bir faktörün çalışabilmesi için yine de bugünkü dünya şartlarının değişmiş olmasından geçiyor. Yani mesela Türkiye’de bir sivil toplumun beş aşağı beş yukarı çalışmakta olduğu, bundan istifade edebileceği, herkesin kendi otomobilini alabileceği, herkesin kendi portalını açabileceği vs. gibi.
 
Can Dündar: Paradokslar olarak aslında o şey yalıtılmaya yol açıyor, öyle mi?
 
Şerif Mardin: Evet. Bir kendilerini topluluktan tamamen ayrışılmış veya dışlanmış olduğunu düşünen insanların bu işi daha iyi Şükrü Mustafa’nın yapamadığı bir şekilde yapmalarını mümkün kılıyor.
 
Can Dündar: Böyle bir amaç var.
 
Şerif Mardin: Ama bu Şükrü Mustafa’nın bir taklidi olduğunu sanmıyorum. Bazen bu şeyler böyle kendiliğinden oluyor.
 
Can Dündar: Kusura bakmayın biz tartışmamıza başlayacağız şimdi ama son şunu iki cümleyi rica edeceğim. AKP bir yandan da siz de dediniz mutedil orta bir çizgi izlemeye çalışıyor ama bir yanda kendi tabanı var. Fakat işte Hizbullah gibi örgütlerle de hani gidip görüşme yapmak gibi bir tavır da izliyor ama bir yandan da işte Avrupa Topluluğu’yla müzakereleri yürütür durumda. Bu bir çıkmaz mıdır? Ya da bunun üstesinden bu pozisyondayken nasıl gelebilecek? Çok kısa rica edeceğim.
 
Şerif Mardin: Tabii benim bu hükümete herhangi bir şekilde bir tavsiyede bulunmam mümkün değil. Fakat muhtemelen şöyle bir şey olabilir; tarikatın bu şekilde kendi içine çekilmiş olarak ve Müslümanlığını yaşayabilecek dışta bir toplum olarak kendilerini görmeleri çok tehlikeli bir şey aslında. Çünkü bu Hizbullah gibi toplulukların oralara çabuk sızması ve onlar üzerinde hemen etkili olmasını mümkün kılacak olan bir yapı unsurudur.
Can Dündar: Bu çok sağlıklı değil diyorsunuz.
 
Şerif Mardin: Çok sağlıklı değil ve çok tehlikeli.
 
Can Dündar: Tehlikeli aynı zamanda.
 
Şerif Mardin: Ve bence bugünkü hükümetin buna çok büyük bir dikkatle bakması lazım. Benim tabii verecek tavsiyem yok. Yine bir paradokstan bahsedeceğim. O paradoksun inceliklerini siz ortaya çıkarırsanız. Paradoks şu; bu orta karar diyeceğim, orta karar Müslümanlığın bekasını temin etmek için aslında bir tek yol var, o da Avrupa ile olan ilişkilerin en kısa zamanda çok daha etkin bir hale getirilmesi. Bu bir paradoks ama bu Müslümanlığın galiba kurtarılması için bu işi yapmak lazım. Yani Avrupa ile ilişkileri çok daha hızlı bir hale getirmek lazım. Aksi takdirde sanıyorum ki aslı olmayan, temeli olmayan, sacayağı belli olmayan bir Ortadoğu politikasının içine girilmesi son derece tehlikeli bir şey. İnsan orada nereye kadar uzanacağını bilemez.
 
Can Dündar: Yani şunu söylüyorsunuz; radikal İslam’ın eline düşmemek için eğer böyle bir mutedil çizgiyi sürdürmek istiyorsa onun çaresini ilginç bir şekilde paradokslar bir şekilde batı ile ilişkileri geliştirmekte bulmalıdır diyorsunuz.
 
Şerif Mardin: Evet evet.
 
Can Dündar: Çok ilginç bir saptama. Çok teşekkür ederim konuğumuz oldunuz. İlk kez televizyonda sizi izleme şansı bulduk.
 
Şerif Mardin: Ben teşekkür ediyorum.
 
Can Dündar: Çok teşekkür ederiz, şeref verdiniz. Şerif Mardin’i dinledik. Şimdi bu çerçevede tartışmamıza burada başlayacağız. Mehmet Kutlular’la başlayacağım. Şimdi Mehmet bey kabaca dinledik tarikatların bugüne kadar oluşumu üzerine ve cemaatlar üzerine kısaca sohbet ettik ama güncel boyutu sizden rica edeceğim ben. Böyle bir kimileri için tanınmadık, gizli bir teşkilat gibi bir cemaatten söz ediliyor, kimileri için kendi hayatı içinde sürdürdüğü bir oluşum bu aslında ama izleyicilerimiz için biraz bu cemaat nedir? Buradakiler nasıl insanlardır? Neden bir cemaate mensup olma ihtiyacı duyarlar? Nasıl bir ihtiyaca cevap verir cemaat? Ona mensup olan insanlara nasıl ayrıcalıklar mı tanır? Başka bir duygusal tatmin mi tanır? Ticari bir gelir mi elde ederler buradan? Biraz bize o cemaati iyi bilen birisi olarak kendi izlenimlerinizi aktarır mısınız lütfen?
 
Mehmet Kutlular: Şerif hocamın bir şeyini biraz kendi açımdan 1-2 cümleyle değerlendirmek istiyorum.
 
Can Dündar: Lütfen.
 
Mehmet Kutlular: Esasında tarikatların biraz siyasal tarafa gitmesinin sebebi Osmanlı’nın inkiraz devresi veya İslam toplumlarının müstemleke ve sömürge olarak başka devletlerin eline geçmesi bundan dolayı biraz daha tabii ki bir istiklal mücadelesi gibi hadiseler cereyan ediyor. Ayrıca da tabi bizde de ayrı bir özelliği var. Cumhuriyet’ten sonra tabii ki tarikatlar yasaklanmış. Yasaklanınca bu aşağı yukarı 27 sene kadar biraz o baskılı devresi devam etmiş. O zaman daha fazla cemaat meselesi yok ama dünyada hürriyet hareketleri var, Cumhuriyet hareketleri var, demokratikleşme hareketleri var. Artık bunlar sivil topluma dayanan hadiseler. Hürriyetleri artık insanlar değil mi şiddetli bir şekilde arzu ediyor ve istiyor. Hatta bunun bedelini ödeyerek onu elde etmeye çalışıyor. Şimdi bizde de Şerif hocamla mutabık kaldığım taraf şudur; bir yerde bir baskı varsa yerin altına iner. Halbuki benim bildiğim ve inancım, tarikatlar siyasi tarafı olmadan nefsi terbiyeyi esas alan, kişiyi manevi noktada geliştiren bir özelliğe sahip.
 
Can Dündar: İdi, artık öyle değil. Öyle değil mi?
 
Mehmet Kutlular: Yani şimdi tabii çıkışı böyle.
 
Can Dündar: Çıkışı öyle ama bugünkü fonda böyle olmadığını söylüyor. Siz buna katılmıyor musunuz?
 
Mehmet Kutlular: Şimdi bugünkünde de aslında yine bu var ama şunu dikkate alalım; Türkiye Cumhuriyeti kurulmuş mu? Tek partili de olsa kurulmuş. Çok partiliye geçilmiş mi? Geçilmiş. Peki sivil toplumlar noktasında dernekler, cemiyetler, sendikalar, cemaatler kurulmuş mu? Kurulmuş. Bunları kurulmuşsa bunların ihtiyaçları veya bir kısmının da baskıya maruz kaldıkları görülüyorsa siyaset bunlara da el atacaktır, bu da siyasete biraz el atacaktır. Niçin? Sendika hakkını almak için. Ayakkabıcılar derneği tek başına bir şey yapamıyorsa federasyon kuruyor, haklarını öyle alıyor. Dini noktada birtakım bazı mahrumiyetler veya bazı baskılar varsa bunlar da hükümetlerden oyunu da atmaya kalksa o da zaten siyasetçi onun ayağına gidiyor, o onun ayağına gitmiyor ki. Siyasetçiye oy lazım. Gidilen insanın da bazı istekleri var. Bu istekler karşısında diyor ki; evet ama bizim şu sıkıntılarımız var, yani bu meselede bize yardımcı olur musunuz?
 
Can Dündar: Yani siz diyorsunuz ki bunlar sivil toplum örgütleri aslında. Yasaklandığı için yeraltına girip gizlice bir siyasi faaliyet yürütmek zorunda kaldılar. Normalde kendi faaliyetleri…
 
Mehmet Kutlular: Vallahi gelişen dünya içinde bu böyle olması lazım. Artık bir ayakkabıcı bile mecbur kalıyor dernek kurmaya.
 
Can Dündar: Ama zaten birtakım dernekleri var, birtakım siyasi oluşumları var, öyle değil mi? Holdingleri var, yani çeşit çeşit isim altında faaliyet gösteren…
 
Mehmet Kutlular: Ben buraya şöyle bir ayrım getirmek istiyorum; gerçek manasıyla İslam’ın anladığı bir tarikat ayrı, bazılarının her grubun kendisine göre hiçbir toplum masum değildir. İçinde bozuğu vardır, çürüğü vardır ama bu çürüklerden dolayı da o toplumun genelleyerek kötülenmesi de yanlıştır. Dolayısıyla tarikatların gerçek manasına, asliyetini koruyanlar da var, bu meselelerde biraz çizginin dışına çıkarak yapılan alternatifler de var.
 
Can Dündar: İşi başka yöne getirenler de var.
 
Mehmet Kutlular: Şimdi dolayısıyla yani bunu siz yani ortadan kaldıramazsınız. Çünkü o baskı daha fazla itiyor. Neden bir de insan ihtiyaç duyuyor? O baskı varsa bir kuvvete ihtiyacı var, organizeye ihtiyacı var veya manevi boşluk hissediyorsa onu dolduracak bir yer arıyordur.
 
Can Dündar: Hem bir sığınma ihtiyacı, dayanışma ihtiyacı.
 
Mehmet Kutlular: Tabii bu toplum hayatının insanlığı bu ama, bu asırda, bu asır artık cemaatler, cemiyetler, sivil toplumlar asrı. Devletler, hükümetler de eskiden kutsallığını değil artık hakkı ve insanı kutsal sayıyor.
 
Can Dündar: Bunu yasakladım demekle kaybedemez, ortadan yok edemezsiniz diyorsunuz.
 
Mehmet Kutlular: Bunlar evrensel değer bir de. İnsan hakları, inanç hürriyeti, fikir hürriyeti değil mi, din hürriyeti.
 
Can Dündar: Çok teşekkür ederim evet. Hemen döneceğiz bu konuya.
 
Mehmet Kutlular: Yani bu noktalarda… Bir ihtiyaçtan şey yapıyor. Ben bir de burada bir şey daha söylemek istiyorum müsaade ederseniz.
 
Can Dündar: Hocama geleceğim, buyurun.
 
Mehmet Kutlular: Ben İsmail Ağa meselesini de, ben bu Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşıyorum. Ben 1937 doğumluyum ve 40 senedir medyanın içindeyim. Bazı oluşumlar başladığı zaman Türkiye’de her müdahalenin evvelinde biz bu tip filmleri görerek geldik.
 
Can Dündar: Burada yine siz bir müdahale sinyali alıyorsunuz bütün şeyden.
 
Mehmet Kutlular: Hayır bir şeyler karışıyor. Çünkü durup dururken bunlar olmuyor. Şimdi orada bana sorarsanız yani Tarik-i Nakşi’nin farz et böyle bir meselesi, mazide bu tip hadiseleri yok ama İsmail Ağa’da bunun olması, bir cümleyle ifade etmek istiyorum, bu meselelerde efkar-ı ammede böyle hadiseler olduğu zaman böyle de olur mu diyebilecek nesi var? Kıyafeti var, sakalı var, şalvarı var, cübbesi var, onun yanında efendim hanımlarının çarşafı var. Böyle meselelerde daha kolay toplumda bir şey meydana getiriliyorsa…
 
Can Dündar: Onun için orayı seçtiler diyorsunuz. Bir askeri şeye bahane…
 
Mehmet Kutlular: Böyle bir linç hadisesi de onlara zaten yakışmaz ama orada eğer Türkiye’de bu provokasyonları biz çok gördük. Yeni de değil. Ben bu hadiselerde bir şeylerin kokusunu alıyorum.
 
Can Dündar: Tetiklendiği ihtimaline dikkat çekiyorsunuz. Çok teşekkür ediyorum.
 
Mehmet Kutlular: Çünkü ne kadar siyaset sertleştiğini görüyorsunuz.
 
Can Dündar: Evet bir yanda siyaseti sertleştirdi. Hocam hoşgeldiniz.
 
Yaşar Nuri Öztürk: Hoşbulduk.
 
Can Dündar: Tabi sizi herkes tanıyor ama ben kısaca tekrar hatırlatmak isteyeyim ki siz tasavvuf tarihi ve felsefesi profesörüsünüz aslında. Uzmanlığınızı bu alanda yaptınız, bu konuda doktora yazdınız. Onun dışında şimdi bir parti lideri hüviyetinizle karşımızdasınız. Halkın Yükselişi Partisi’nin genel başkanısınız. Bu vesileyle onu da hatırlatmış olalım ama onun da ötesinde siz cemaatin içinde büyüdünüz. Yani bir de bütün bu uzmanlık, bu siyasi parti, siyasi mücadelenin içinden gelmenizin de ötesinde bir şeyh torunusunuz yanılmıyorsam. Aynı zamanda cemaat içinde büyüdünüz. Dolayısıyla bütün bu konulara vakıf bir uzman konuğumuzla da buradasınız, konuğumuzsunuz.
 
Yaşar Nuri Öztürk: Şimdi burada neye göre konuşacağız? Siyasi parti genel başkanı olarak mı?
Hukukçu olarak mı? Felsefeci olarak mı? Yoksa cemaatin içinde…
 
Can Dündar: Seç, beğen al diyorsunuz. Ben sonuncusuyla başlayayım izin verirseniz. Yani cemaatle başlarsak.
 
Yaşar Nuri Öztürk: Şimdi burada şunu söyleyeyim ben, vakti almayalım arkadaşlar bekliyorlar. Ben tabii bu işi üniversitede senelerce okuttum. 60’a yakın 7-8 dilde kitabım var bu konuda. Bir defa o bilgi zeminini örselemeyiz. Evet siyasetçiyim ben ama demin Mehmet bey dedi; siyasetçi gidiyor oy verin bana diyor, o da diyor ki; sende bana şunu ver, temin et. Zaten şimdi burada biz neyi tartışıyoruz, bunu bir defa koyalım. Türkiye Cumhuriyeti’nin parlamentosu bir nevi tarikatlar konfederasyonu. Şimdi siz işte İsmail Ağa falan filan tartışıyorsunuz. İşi buralardan ele almak lazım.
 
Can Dündar: Şuradan girelim isterseniz hocam. Mehmet Bey’in baktığı yerden yani.
 
Yaşar Nuri Öztürk: Yani ben siyasetçi kimliğimle konuşuyorum diye bugün benim kimliğim o ama o benim ilmi gerçeklere, tarihi gerçeklere böyle siyasi mülahazalarla ters düşmemi asla tercih etmeyecek. Bunun altını çizelim.
 
Can Dündar: Biz hiçbir sıfatınızı öbürüne tercih etmiyoruz hocam, hepsinden memnunuz. İstediğinizden konuşabilirsiniz ama tercihen şu son tartışmadan başlarsak yani bu yasaklanma hayırlı olmamıştır.
 
Yaşar Nuri Öztürk: Son tartışmadan başlamayacağız. Ben burada Şerif Mardin hocanın olmasını isterdim. Çünkü şimdi biz onun konuşmasını değerlendirirsek gıybet mi yapmış olacağız? Değerlendirmezsek kabul mu etmiş olacağız.
 
Can Dündar: Biz biraz daha güncel boyutunu sizlerle tartışalım istedik.
 
Yaşar Nuri Öztürk: Bir dakika müsaade et. Bu iş yasaklamakla olmaz sözüne katılıyorum aynen ama onun dışında tasavvuf tarihi, tarikatlar tarihi ve genel tarih açısından son derece tashihe muhtaç şeyler söyledi. Yani burada ciddi yanlışlar var, bunu söylemek zorundayım. Ben burada olmasını çok isterdim, kusura bakmasın. Bizim abimiz durumunda. Şimdi bir defa bunları koyalım yoksa doğru dürüst tartışamayız. Mesela Siyaset-ül İrşat dedi. Bu önderlik becerisi siyaseti. Hiç alakası yok, tam tersi. Kelime anlamıyla da tersi, tasavvuf felsefesindeki özü ve yapısı anlamıyla da tersi. Şimdi söyleyeceğim ben ona ama işte burası iyi bir giriş noktası. Tasavvuf, klasik İslam tasavvufu yani İslam’ın ruh, ahlak, sevgi, paylaşım, derinlik kurumu olan tasavvuf siyasi liderliğe yani imaret dediğimiz mevkii sahibi olmaya temelinde karşıdır. Düşünün klasik tasavvufun tasavvufa karşılığıyla bilinen İbni Teyniye gibi birisi tarafından bile tebcil edilen ve yolun önderi diye vasıflandırılan Cüneydi Bağdadi, arkadaşı ve yakın dostu Amr Bin Osman El Mekki ki o da bir fikir ve tasavvuf devidir. Bağdat kadılığını kabul etti diye onla bütün münasebetlerini kesmiş ve gördüğü yerde de “bu adama bakın, bu adam dünyaya tapma tutkusunu 40 yıl içinde taşıdı, sonra ortaya çıkardı” demişti.
 
Can Dündar: Yani tarikatın mevkisiyle ilgisi olamaz diyorsunuz.
 
Yaşar Nuri Öztürk: Şimdi. O zaman nedir mesele? Bir defa Şerif Mardin hoca tasavvuf ile tarikatı birbirine kattı, bu çok vahim bir hatadır. Böyle giderseniz hiçbir yere varmanız mümkün değil. Peş peşe yanlışlar yaparsınız. Bir defa benim dediğiniz gibi uzmanlık alanım, tamam ama fazla benim gibi uzman olmaya filan da gerek yok. Tarikatlar 5’inci yüzyılın ortalarına doğru bu şekilde ortaya çıktı. Halbuki İslam’ın tasavvuf denen mistik felsefesi. Anlatmak için mistik felsefe diyorum, onunla da farklı tarafları var. İslam’ın sahabe neslinden itibaren vardır. Tarikatlar İslam’ın bu mistik felsefesinde yani tasavvufta bir yozlaşmanın ürünüdürler, bir defa bunu koyacaksınız. Burada tereddüt ettiniz mi, yozlaşmanın ürünüdür de tarikatlarda tasavvufa uygun, elle tutulur, ciddiye alınır, insanlık için değer ifade eden şey yok mu? Var ama.
 
Can Dündar: Neden yozlaşmanın ürünüdür hocam?
 
Yaşar Nuri Öztürk: Tabii yozlaşmanın ürünüdür. Şimdi onu isterseniz tabii anlatırız. İşin esas belkemiği odur.
 
Can Dündar: Tabii onu tartışalım asıl. Yani nasıl bir yozlaşmadır ki bugün bunu halen tartışıyoruz?
 
Yaşar Nuri Öztürk: Şimdi tarikatlar devlet, vakıflar ve çıkar odaklarıyla beraberliğe çekilen bir tasavvuf hayatını anlatır, işte yozlaşma orada başlar. Mesela tarikatlarda tasavvufun tam aksine. Bilimde derinlik bir değer olmaktan çıkmıştır. Yani İslam’ın Kur’an ve sünnet kaynaklı verileriyle taban tabana zıt, bir yığın kabulü içinde taşıyor. Yani düşünün ciddi tarikat kitaplarında Adem’in cennette dolaşırken başına koyduğu taç hangi tarikatın tacıdır diye ciddi kavgalar yapılmıştır. Bunları İslam’ın kabul etmesi mümkün mü? Başka bir şey daha var, bu çok önemli. Müslümanların tökezlemesine esas yol açan budur. Tarikatlar şunu kabul edelim -dediniz ben de bir şeyh torunuyum- tarikatlar eğer biz İslamı ilahi kaynağı Kuran’dan öğrenmek gibi bir niyet taşırsak, o zaman şunu diyeceğiz; tarikatların kendi şeflerine veya şeyhlerine -bazısı şeyhtir, bazısı şeftir- verdikleri sıfatları Kuran mabedi olduğu peygamberi Hazret-i Muhammed’e vermez. Mümkün ve muhtemel değildir. Dolayısıyla burada daha baştan çok ciddi bir omurga kayması var.
 
Can Dündar: Çok önemli bir şey söylediniz hocam.
 
Yaşar Nuri Öztürk: Şimdi çok önemli bir şey. İşin hayati noktası budur.
 
Can Dündar: Tam bu noktada sizin siyasi parti lideri kişiliğinize bir şey sorabilir miyim?
 
Yaşar Nuri Öztürk: Şimdi oraya gelmedim, onu sonra sorarsın.
 
Can Dündar: Ama tam da bununla ilgili. Çünkü sonuçta bu tarikat mensupları size de geliyorlar mı? Partinize geliyorlar mı tarikat mensupları?
 
Yaşar Nuri Öztürk: Ben tarikat mensuplarıyla değil, ben Türkiye haritasında herkesle beraberim ve bunu.
 
Can Dündar: Ama bir yozlaşmanın ürünü diyorsunuz. Yani tarikatı yozlaştıran bir şey.
 
Yaşar Nuri Öztürk: Efendim yozlaşmanın ürünü de, filan tarikata gidip orada kendine bir çıkış veya ferahlık veya mutluluk veya bir şeyi arayan adamın suçu ne? Ona öğreteceksin. Ben niçin siyasete girmeden önce 20 yıl 60 küsur kitapla yabancı dilleri bir kenara koyalım, Türkçeleriyle bu millete bunları anlattım. Yani şimdi bütün bu söylediğimiz tarihi sakatlıklardan filan mahalledeki vatandaş sorumlu değil. Onun oraya kadar gelmesine seyirci kalanlar ve Türkiye düzleminde konuşursak bir numaralı günahkarlar siyasetçilerdir. Ben de siyasetçiyim ama benim 20 yıllık bir geçmişim var, oraya atıf yaptığım zaman rahatlıyorum. Siyasetçilerdir, ondan sonra da sahte laikçilerdir. Çünkü onlar dinin gerçeğinden rahatsız oldukları için işin esasını bilemeyecek insanları dinin hurafesine ve sahtesine teslim ettiler. Yani bunları görmeniz lazım.
 
Can Dündar: Hocam 3-4 tur daha döneceğiz. İzin verirseniz.
 
Yaşar Nuri Öztürk: Yani şimdi Türkiye sürekli din yobazından şikayet ediyor, bu tarikatçı olur fıkıhçı olur. Peki laiklik yobazının yaptığı? Bakın şimdi Türkiye’nin bugünkü haline: Türkiye’nin en omurgasız tipleri bu laik yobazların içindedir, bunları görmemiz lazım. Neden? Bir zamanlar ben bunları fikir mücadelemde yaşadım, Türkiye’yi karış karış gece gündüz 20 yıl dolaşan bir adamım. Bunlar bir zamanlar Allah dediği için yamyam gözüyle baktıkları adamlarla bugün menfaatleri olduğu için sarmaş dolaştırlar. Bakın böyle bir düşük haysiyet paydasıyla siz bu ülkede hiçbir şeyi yerine oturtup tutamazsınız ve halkı da suçlayamazsınız. Şimdi evvela Türkiye’de balığın başı siyasetçiler ve aydınları hesaba çekmek lazım. Türkiye’de aydın aydınlığını yapsa o demin dediğin halkta bu kokuşmalar, bu bozulmalar olmaz. Siyasetçi, siyasetçi hiç zaten yapmıyor. Şimdi buraları irdelemek lazım. Eğer bunu konuşuyorsak ama teknik gidiyorsak tarikatlar dediğim gibi tasavvuf tarihinde bir yozlaşmadır, bunu hiçbir tasavvuf tarihçisi inkar etmez. Bu demek değil ki hepsini kaldır at ama bakın çok önemli bir şey söylüyorum; tevhid akidesi açısından Can Bey: Tarikatların tarikat şeflerine ve şeyhlerine verdiği nitelikleri Kuran peygambere vermez. O nitelikleri tarikat şeyhlerine verdiler, bu defa peygambere hangi niteliği verecekler? Onu da ilahlaştırdılar. İşte ehl-i kitabın Kuran tarafından itiraf edilen sürçme ve yozlaşması da esas budur.
Can Dündar: Yozlaşma burada başladı. Çok teşekkür ederiz. Ahmet Bey size soracağım. Hocamın görüşüne aslında devam edelim istiyorum. Bir yozlaşmanın ürünüdür ve bugün de o yozlaşmanın yansımalarını yaşıyoruz diyor. Yani tasavvuf fikri kayboldu, onun yerini bir iktidar hırsı aldı ve bugün yaşadıklarımız da biraz bunun ürünü diyor. Ne diyorsunuz, bir yozlaşma mıdır?
 
Ahmet Taşgetiren: Belki en son, hocamın en son cümlesinden bunların hepsini toplayıp atacak değiliz diye bir istisna koydu, oradan yola çıkmak gerekiyor. Yani biraz toptancı yaklaştığını düşünüyorum hocamın. Yani bütün tarikatlar bu çerçevededir demeyeceğini sanıyorum ve bütün tarikat yapısının böyle bir yozlaşma niteliği taşıdığını ben en azından…
 
Can Dündar: Ama en azından siz de bir kısmının bu kadar yozlaşma içinde olduğunu kabul ediyorsunuz o zaman.
 
Ahmet Taşgetiren: Yani şimdi tabii ki orada Mehmet Bey’in görüşünü belki önemsemek lazım. Her yapı içerisinde yanlış olan da vardır, doğru olan da vardır. Tarikat yapılanması içinde benim gözlemlerim yani hocamın söylediği işte tarikat şeyhlerine, şeflerine peygamberde olmayan vasıfları verdiler. Bu tarz bir gerçeklik olabilir ama bütün tarikat şeyhlerinin kendilerine o vasıfları layık gördüğünü söylemekte.
 
Yaşar Nuri Öztürk: Ben öyle bir şey mi dedim? Şimdi siz Ahmet Bey beni eleştirecekseniz benim dediklerimle eleştirin. Demediklerimi bana isnat etmeyin.
 
Ahmet Taşgetiren: Şimdi yani hocam böyle karşılıklı izin verirseniz konuşmayalım.
 
Yaşar Nuri Öztürk: Demediğim şeyi bana isnat etmeyin.
 
Ahmet Taşgetiren: Zaten söylediğinizi söylemiyorum. Yani o tarz bir şeyin iddia edilemeyeceğini söylemek istiyorum. Yani baştan başladığınızda toptan bir tarikatın tasavvufta yozlaşma olduğunu ifade ettiniz. Bunun ben toptan bir değerlendirme olduğunu düşünüyorum.
 
Yaşar Nuri Öztürk: Yozlaşma devrinin ürünleri olduğunu dedim.
 
Ahmet Taşgetiren: Şimdi bunların hepsi tashihlerdir kendi düşüncenizle.
 
Yaşar Nuri Öztürk: Benim düşüncem değil. Bunlar tasavvuf tarihçilerinin ittifakıdır.
 
Can Dündar: İsmali Ağa ile devam edersek yani biraz bu cemaat.
 
Can Dündar: Yani yanlış anlaşılma varsa yani “ben öyle demedim” deme hakkı var elbette konuşmacıların. İsmail Ağa nasıl bir cemaat bu anlamda siz baktığınızda? Yani siz de dediniz bazıları yozlaşmış olabilir ama genellemeyelim ama bugün ülkenin gündeminde böyle bir şey var. Bir linç hadisesi, bir cinayet var, arkasından bir linç var.
 
Ahmet Taşgetiren: Yani İsmail Ağa hadisesini bir ortada adli vaka var bir kere, kriminolojik bir olay var. Onun süren emniyet safhası var, yargı safhası var. O alanla ilgili bir şey söyleme imkanım yok benim. Yani burada bunu değerlendirme imkanımız yok ama İsmail Ağa cemaati kendine özgü bir cemaattir. Bunları tercih ediyor. Ben onu da kılık kıyafeti sebebiyle yargılamanın sağlıklı olmadığını düşünüyorum. Yani Türkiye’de herhangi bir kesimi kılık kıyafeti sebebiyle yargılamanın artık 2006 yıllarında aşılması gerektiğini düşünüyorum. Çok kılık kıyafet üzerine odaklaşıldı Türkiye’de ve bunun Türkiye’nin barış ortamı için çok sağlıklı sonuçlar vermediğini de görüyoruz.
 
Can Dündar: Ahmet Bey yalnız kılık kıyafetin ötesinde bir sürü şey yansıdı. Yani cemaate katılmanın, o mahalleye girmenin hatta kuralları olduğu, orada bir ev kiralamanın imkansız hale geldiği, çocukları okula göndermedikleri gibi bir çok şey de gündeme geldi.
 
Ahmet Taşgetiren: Şimdi Mehmet Bey güzel şeyler söyledi. Yani Türkiye’yi olağanüstü bir sürece sokmak istediğinizde bir yapının üzerine odaklaşıyorsunuz ve onunla ilgili çok yanlış bilgiler tedavül etmeye başlanıyor. Şimdi Pazar günü Hürriyet gazetesi tarikatlar bilgisi verdi. Şimdi ben okudum bunu. Mesela şöyle bir bilgi kullanılmış; işte Erenköy cemaati Musa Topbaş vefat ettikten sonra 3 isim öne çıktı. Birisi Yeni Şafak Gazetesi’nin eski yazarı Ahmet Taşgetiren, ikincisi Eymen Topbaş, üçüncüsü Tahir Büyükkörükçü. Bu bilginin tümü yanlış. Tümü yanlış düşünebiliyor musunuz? Yani ne Tahir Büyükkörükçü tarafı doğru, ne Eymen Topbaş. Şimdi Eymen Topbaş, Musa Topbaş’tan 5 yıl önce vefat etmiş bir insan. Siz diyorsunuz ki yani şimdi bu bilgiyi kullanayım. Mesela diyor ki; postluğa bilinen kim oturdu. Bunun terminolojisini bilmiyorsunuz daha.
Can Dündar: Ama o haber… Şimdi haberi tartışmayalım aslında da yani daha genel.
 
Ahmet Taşgetiren: Yani kullanılan bilgi son derece sığ temellere dayanıyor. İsmail Ağa cemaati sadece bana göre benim bilgime göre Çarşamba’da toplanmış bir cemaat değil. Gelin Ümraniye’de de İsmail Ağa cemaatine bağlı bir insan bulursunuz. Maraş’ta da o cemaate bağlı bir insan bulursunuz. Böyle çokta gettolaşmış bir yapı söz konusu değil.
 
Can Dündar: Burada zannediyorum kamuoyunun asıl ilgisini çeken ve rahatsız eden şey; ortada bir linç var ve üstüne gidilmediği endişesi. Yani emniyet güçlerinin orada müdahil olmadığı ve bu da tarikatın onun içine sızmış olduğu kaygıları yol açtı. İkincisi, biraz önce filmde de izledik, yani çocukları okula göndermeme, bir tür toplumdan tamamen yalıtma kendini gibi bir durumun acaba hani yarın bu şimdilik orada duran bir yapı genişler de daha da büyük bir şeye dönüşür mü, toplumu dönüştürme sevdasına girişir mi gibi bir kaygı hakim oldu. Zannediyorum asıl kaygı budur.
 
Ahmet Taşgetiren: Şimdi işaret ettiğiniz birinci konu yani emniyet yeterince üzerine gitmiyor, belki emniyetin içine sızdılar. Oysa bir de yargı boyutu var. Demek ki savcı da burada muhallel bir savcı. Yani savcının da bir problemi var. Demek ki yargıya da İsmail Ağa cemaati müdahale ediyor. Aslıda bunun altında şu var Can Bey, tahmin etmek zor değil: Siyasi iktidar burada koruma görevini yapıyor, bu işin sağlıklı bir süreçte işlemesini engelliyor tarzında bir görüş. Bu görüşte aslında başka görüşlerle bağlantılı bir şey. Son zamanlarda Türkiye’de AKP iktidarı sürecinde İslamileşmenin arttığı, iktidarın bu İslamileşmeyi koruduğu, işte Türkiye’nin Malezyalaşma, Endonezyalaşma, yok bilmem Pakistanlaşma sürecine girdiği tarzında değerlendirmeler. Bu değerlendirmelerin sizin sunuş bölümünde bu programı oturttuğunuz bir konsept var. Diyorsunuz ki; Türkiye önemli iki seçime gidiyor. Bu iki seçim öncesinde şimdi Başbakan da diyor ki; “bu dönemde finale doğru gidiyoruz, faullü olaylar çoğalır” diyor. Şimdi bunları hep birlikte sanıyorum ki değerlendirmek gerekiyor.
 
Can Dündar: Bu bir faul diyorsunuz.
 
Ahmet Taşgetiren: İsmail Ağa

24 saat sonra ilk nokta operasyon

2 Aralık 2007 Pazar Yorum yok »

24 saat sonra ilk nokta operasyon

Operasyon emrinin verilmesinden 24 saat sonra gelen istihbarat bilgilerini değerlendiren TSK, Irak sınırları içinde eylem hazırlığında olan 60 kişilik terörist grubuna karşı harekete geçti. Terörist gruba havadan ve karadan açılan ateşle büyük bir zayiat verildiği belirtildi.

24 saat sonra ilk nokta operasyon

ANKARA
Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK), Irak sınırları içerisinde tespit ettiği 50-60 kişilik terör örgütü PKK üyelerine yönelik operasyon düzenledi. Genelkurmay Başkanlığı’ndan dün yapılan açıklamaya göre “istihbarat çalışmaları” ile tespit edilen PKK’lı terörist grubuna bölgeye yakın olan ateş destek vasıtaları ile yoğun bir uygulama yapıldığı ve terörist grubuna “teknik vasıtalarla” önemli ölçüde zayiat verdirildi.

Başbakan Erdoğan, önceki gün yaptığı açıklamada, “28 Kasım tarihi itibariyle TSK’ye operasyon yetkisi verildi” açıklamasında bulunmuştu. Erdoğan, Bakanlar Kurulu kararı ve Cumhurbaşkanı Gül’ün onayı ile Meclis’ten çıkartılan tezkereye dayanarak TSK’ya bu yetkinin verildiğini kaydetmişti.

SINIRÖTESİ HAREKAT

 

Genelkurmay Başkanlığı’nın web sitesinden yapılan açıklama şöyle: “01 Aralık 2007 günü istihbari çalışmalar kapsamında, Hakkari ili Çukurca ilçesinin güneydoğusunda Irak hudutları içinde, 50-60 kişilik bir PKK’lı terörist grup tespit edilmiştir. Söz konusu teröristler üzerine, bölgeye yakın durumda bulunan ateş destek vasıtaları ile yoğun bir uygulama yapılmıştır. Uygulama sonucunda terörist grubun önemli ölçüde zayiat verdiği, teknik vasıtalarla tespit edilmiştir. Bölgeye ihtiyaç duyulduğunda diğer unsurlarla da müdahale edilecektir.”

Genelkurmay daha sonra yaptığı ikinci açıklama ile operasyonlara devam edileceğini bildirdi. Açıklama şöyle: "Türk Silahlı Kuvvetleri 28 Kasım 2007 tarihinden itibaren sınır ötesiharekat konusunda yetkilendirilmiştir. Türk Silahlı Kuvvetleri; kendisine verilen yetki çerçevesinde, Irak’ınkuzeyinde bulunan teröristleri etkisiz hale getirmek için gereken askeritedbirleri alacaktır. Bu kapsamda; ilk operasyon 1 Aralık 2007 tarihinde(bugün) icra edilmiş olup, elde edilen istihbarata bağlı olarak operasyonlara devam edilecektir. İcra edilecek operasyonlar, münhasıran PKK KONGRA-GEL terör örgütünü hedef almakta olup, Irak’ın kuzeyinde yaşayan halka ve Türk Silahlı Kuvvetlerine düşmanca bir harekette bulunmadıkları sürece, yerelgruplara karşı değildir.”

Bu arada, Irak’taki Amerikan birlikleri sözcülüğünden Genelkurmay’ın operasyon açıklamasına ilişkin cevap geldi. Sözcü Binbaşı Winfield Danielson Reuters’a yaptığı açıklamada, "Sınır ötesinde Türk operasyonu konusunda bizde bilgi yok" dedi.

Reuters’e açıklama yapan Barzani’nin sözcüsü ise Türk askerinin Kuzey Irak’a girdiği yönünde herhangi bir belirtiye rastlamadıklarını açıkladı.

ABD: Türkiye’nin savunma hakkı var

ABD Savunma Bakanlığı Pentagon sözcüsü Yarbay Almarah Belk, "Türkiye’nin, teröristlere karşı kendisini savunmaya hakkı vardır" dedi. Belk, AA’ya yaptığı açıklamada, Irak içindeki PKK teröristlerine karşı operasyon haberleri konusunda ayrıntılara ilişkin bilgisi olmadığı için bu konuda yorum yapmak istemediğini belirtti. Belk, "Şunu söyleyebilirim ki Türkiye’nin, teröristlere karşı kendisini savunmaya hakkı vardır ve askeri eyleme başvurmaya yönelik herhangi bir karar,Türk Hükümetinin kararıdır" dedi. Almarah Belk, "ABD, PKK’ya karşı uzun vadeli çözüm yolları bulma konusunda Türk ve Irak Hükümetleriyle yakın şekilde çalışıyor ve bu çalışma devam edecek" ifadesini kullandı.

69 Sikorsky daha alınacak

İcra Komitesi toplantısında TSK’nın acil ihtiyacı olan Sikorsky helikopterlerinin alınması gündeme gelecek. Acil ihtiyaç olunması nedeniyle ihale yöntemi ile alınmayacak olan toplam 69 adet Sikorsky helikopterleri için yaklaşık 1.4 milyar dolarlık bir kaynak aktarılması planlanıyor.

 

 

02.12.2007

‘Verilen yetkiler gerektiğinde kullanılır’

2 Aralık 2007 Pazar Yorum yok »

‘Verilen yetkiler gerektiğinde kullanılır’

Cumhurbaşkanı Gül, sınır ötesi operasyonla ilgili, "Verilen yetkiler çerçevesinde gerekli görüldüğünde bu yetkiler kullanılmakta" dedi.

''Verilen yetkiler gerektiğinde kullanılır''

ANKARA (CİHAN)
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, sınır ötesi operasyonla ilgili, "Yetkiler verildi. Bu yetkiler çerçevesinde gerekli görüldüğünde bu yetkiler kullanılmakta" dedi.

 

GÜL, PAKİSTAN’A GİDİYOR

 

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, iki günlük resmi ziyaret için, ANA uçağı ile Pakistan’a hareket etti. Gül’e eşi Hayrünisa Gül, Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik ve TOBB Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu da eşlik ediyor.

 

 

 

Esenboğa Havaalanı’nda hareketinden önce açıklama yapan Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Pakistan ve Türkiye arasında derin bir dostluk ve kardeşlik ilişkisi bulunduğunu söyledi. İki ülkenin zor zamanlarında birbirine daima destek olduğunu belirten Gül, ilişkileri her iki ülkenin yarar ve istikrarına katkı sağlayacak şekilde sürdürmeyi amaçladıklarını dile getirdi.

Türkiye’nin Pakistan’ın terörizmle mücadelesini ve demokratikleşme sürecini güçlü bir biçimde desteklediğini kaydeden Gül, "Pakistan halkının esenlik ve huzurunu, Türkiye’nin esenlik ve huzurundan ayrı tutmuyoruz" dedi.

 

 

MÜŞERREF’İN ‘İLK ZİYARETÇİSİ’ OLACAK

3. gün önce yemin ederek ikinci dönem Cumhurbaşkanlığı görevine başlayan Pakistan Cumhurbaşkanı Pervez Müşerref’i, telefon ile arayarak kutladığını söyleyen Gül, Müşerref’in göreve başlamasının ardından ülkeyi ziyaret eden ilk devlet başkanı olduğunu aktardı. Gül, bu durumun iki ülke arasındaki dostuluğun bir göstergesi olduğunun altını çizdi.

 

 

Gül, Müşerref ile ikili ilişkilerin yanısıra bölgesel konuların da geniş bir şekilde elen alınacağını aktardı.

Gül açıklamasının ardından gazetecilerin sorularını da yanıtladı. Sınır ötesi operasyon ile ilgili değerlendirmesinin sorulması üzerine Gül, açıklamaların daha öne yapıldığını hatırlattı. Gül, "Yetkiler verildi. Bu yetkiler çerçevesinde gerekli görüldüğünde bu yetkiler kullanılmakta" şeklinde konuştu.

 

 

02.12.2007

Bakan Güler, Viyana’ya gidiyor

2 Aralık 2007 Pazar Yorum yok »

Bakan Güler, Viyana’ya gidiyor

ANKARA (AA)
Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Hilmi Güler, Avusturya’nın başkenti Viyana’ya gidecek. Bugün öğle saatlerinde Ankara’dan İstanbul’a giden Bakan Güler, akşam saatlerinde de İstanbul’dan Viyana’ya hareket edecek.

 

 

Güler, yarın Viyana’da Birleşmiş Milletler (BM) Uluslararası Hidrojen Enerjisi Teknojileri Araştırma Merkezi’nin (UNIDO) bir toplantısına katılacak.

Bakan Güler, 4 Aralık Salı günü yurda dönecek.

 

02.12.2007

Zana’ya temsil tazminatı şoku

30 Kasım 2007 Cuma Yorum yok »

Zana’ya temsil tazminatı şoku

Emekli olamayan eski vekillere ödenmesi planlanan temsil tazminatı için seçilme yeterliliğini yitirmeme’ şartı getiriliyor.

Zana''ya temsil tazminatı şoku

BİLAL ÇETİN / ANKARA
Meclis’e gönderilen Sosyal Güvenlik Reformu Kanunu Tasarısından, eski DEP milletvekillerine temsil tazminatı şoku çıktı. Leyla Zana başta olmak üzere DEP eski milletvekillerinin aldıkları temsil tazminatları kesilecek. Tasarıda emekli olamayan eski milletvekillerine yönelik temsil tazminatı uygulaması geri getiriliyor. Tasarısının 5. maddesine göre, “Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeliği sona erenlerden gerekli şartları taşımamaları nedeniyle yaşlılık aylığı bağlanamayanların Anayasanın 76. maddesinde belirtilen nedenlerden dolayı milletvekili seçilme yeterliliğini korumaları kaydıyla her ay temsil tazminatı olarak ödenir” hükmü getiriliyor. Yüksek Seçim Kurulu’nun milletvekili adayı olmasına izin vermediği Leyla Zana’nın temsil tazminatı kesilecek. Zana ile birlikte DEP eski milletvekilleri Hatip Dicle, Orhan Doğan ve Selim Sadak’ın da temsil tazminatları kesilecek.

30.11.2007

Teröre karşı mücadele YAŞ gündemine girdi

30 Kasım 2007 Cuma 2 Yorum »

Teröre karşı mücadele YAŞ gündemine girdi

Teröre karşı mücadele YAŞ gündemine girdi

ANKARA
Yüksek Askeri Şura’nın kış dönemi olağan toplantıları dün sabah Başbakan Tayyip Erdoğan başkanlığında başladı. Genelkurmay Başkanlığı Karargahı’ında başlayan toplantıya, Erdoğan’ın yanı sıra Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt, Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül ile kuvvet komutanları ile ilgili yetkililer katıldı. Toplantı öncesi YAŞ üyeleri, Anıtkabir’i ziyaret etti.

TERÖR SUNUMU YAPILACAK

Yüksek Askeri Şura toplantılarında başta personel, eğitim, disiplin konuları olmak üzere Türk Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK) planlı faaliyetleriyle ilgili değerlendirmelerde bulunulacak. Bugün de çalışmalarına devam edecek olan Şura’nın ikinci gününde, terör konulu bir sunum da yapılacak.

GÜL YEMEK VERDİ

Şura’nın ilk gün toplantısı sabah 09.50′de başladı. Öğle saatlerinde Anıtkabir’e ziyaret ederek Atatürk’ün mozolesine çelenk koyan Şura üyeleri, toplantıya Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün verdiği yemek arasından sonra devam etti. Genelkurmay Başkanlığı Çakmak Salonu’ndaki yapılan toplantıda, başta Türk Silahlı Kuvvetleri’nin personel, eğitim, disiplin konuları olmak üzere planlı faaliyetleriyle ilgili değerlendirmelerde bulunuldu.

Çalışma sonuçlarının, Cumhurbaşkanı Gül’ün onayının ardından Genelkurmay Başkanlığı’nın resmi internet sitesinden yarın öğleden sonra açıklanacağı ifade edildi.

 

 

30.11.2007

Moğultay travması

30 Kasım 2007 Cuma 1 Yorum »

Moğultay travması

CHP’li eski Adalet Bakanı Mehmet Moğultay’ın “Ülkücüleri alacak değildim” diyerek yaptığı kadrolaşmayı unutmayan CHP’liler, TBMM Adalet Komisyonu’nda görüşülüp Genel Kurul’a sevk edilen hakim ve savcılar yasası nedeniyle Meclis’i gerdi

Moğultay travması

ALİ EYVAZ
TBMM Genel Kurulu’na gelmesi beklenen Hakim ve Savcıların atanmasını düzenleyen yasa teklifi, çok yavaş işlediği belirtilen adalet sisteminin ihtiyaç duyduğu 5 bin hakim ve savcı açığını kapatmayı öngörüyor. Teklif yasalaştığında, daha önce Adalet Bakanlığı’nın yaptığı hakim ve savcı adaylarının belirlendiği yazılı sınavı bundan böyle ÖSYM gerçekleştirecek. Mülakat ise Adalet Bakanlığı’nın bünyesinde yapılacak.

Ancak mülakatın Adalet Bakanlığı bünyesinde kurulacak bir komisyon tarafından yapılacak olmasını eleştiren CHP, önce önceki gün komisyonu basarak çalışmaları enellemeye çalıştı. Tasarıya muhalefet şerhi koyan CHP, dün de komisyon raporunun yok salıyması için Meclis Başkanlığına başvurdu.

KADROLAŞMA İLE ÖVÜNMÜŞLERDİ

50. Hükümetin Adalet Bakanı olan CHP’li Mehmet Moğultay, partisinin İstanbul İl Kongresi’nde yaptığı konuşmasında “Hükümetten 5 bin kişilik kadro çıkardım. Bu kadroları örgütüme vermeyip de MHP’ye mi verseydim, Refah’a mı verseydim?” diye konuşmuştu. Moğoltay, CHP içinde büyük övgü gören bu açıklamanın ardından yine CHP’li Adalet Bakanı Seyfi Oktay da bakanlık bünyesinde başarılı bir kadrolaşmayı gerçekleştirdiklerini itiraf etmişti.

5 BİN HAKİM VE SAVCI AÇIĞI KAPANACAK

Adalet Komisyonu’nda kabul edilen ve önümüzdeki günlerde TBMM Genel Kurulu’na gelmesi beklenen Hakim ve Savcıların atanmasını düzenleyen yasa teklifi, adalet sistemine pek çok yenilik getiriyor. Teklif yasalaştığında, hakim ve savcılar ÖSYM tarafından yapılacak sınav sonuçlarına göre, Adalet Bakanlığı’nın yapacağı mülakat sonrası atanabilecekler. Hakim ve savcı atamasında kolaylıklar getirilirken, Türkiye’deki 5 bin hakim ve savcı açığı da bir an önce giderilip adalet sisteminin hızlı çalışması sağlanacak. Avukatlık mesleğinden hakim ve savcılığa geçmek isteyen adaylarda mesleklerinde en az 5 yıl çalışmış olması şartı aranacak. Adaylar 35 yaşını geçemeyecek ve sadece kendi aralarında yazılı sınava tabi tutulacaklar. ÖSYM’nin yapacağı yazılı sınavda 100 üzerinden en az 70 puan alma şartı aranacak. Mülakat sınavına ise en yüksek puan alandan başlanarak, ilan edilen boş kadronun yüzde 50 fazlası çağrılacak.

 

Hakim ve savcı alma rekoru Moğultay’ın

1980 yılından bugüne kadar Adalet Bakanlığı tarafından yazılı sınav ve mülakat yöntemiyle hakim ve savcı alınırken en çok alım yine Seyfi Oktay ve Mehmet Moğultay döneminde yapıldı. ANAP’ın tek başına iktidar olduğu 1987- 1991 yılları arasında 2018 hakim ve savcı alındı. 1991-1994 yılları ise en çok hakim ve savcının alındığı yıllar oldu. Moğultay ve Oktay döneminde 2554 hakim ve savcı alındı. Bu hükümetler dönemi en çok hakim ve savcının alındığı hükümet olarak tarihe geçti. 2003-2005 yıllarında AK Parti’nin tek parti iktidarı döneminde alınan hakim ve savcı sayısının ise 1178 olduğu belirtildi. Mehmet Moğultay, partisinin İstanbul İl Kongresi’inde yaptığı konuşmasında, “Hükümetten 5 bin kişilik kadro çıkardım. Bu kadroları örgütüme vermeyip de MHP’ye mi verseydim, Refah’a mı verseydim?” demişti.

 

Mülakat için komisyon kurulacak

Komisyonda benimsenen yasa teklifine göre, hakim ve savcılar ÖSYM tarafından yapılacak yazılı sınava girecekler. Bu sınavdan elde edecekleri puanlara göre adaylar, Adalet Bakanlığı tarafından mülakata alınacaklar. Mülakat kurulu, Adalet Bakanlığı müsteşarı veya görevlendireceği müsteşar yardımcısı başkanlığında, teftiş kurulu başkanı, ceza işleri, personel genel müdürleri ve Türkiye Adalet Akademisi Yönetim Kurulu’nun her sınav için kendi üyeleri arasından belirleyeceği ve toplam 7 üyeden müteşekkil bir ekipten oluşacak.

VEKİLE EŞKİYA BENZETMESİ

CHP Grup Başkanvekili Kemal Anadol, “Olay, hakim ve savcıları, AKP iktidarının sıradan memuru haline getirmek. Bu, 1957′ye ülkeyi geri döndürmektir” dedi.

Anadol, sınavı kazanan hakim ve savcı adaylarının başarısının eğer AK Parti’li değillerse, mülakat marifetiyle ortadan kaldırılacağını ileri sürdü. CHP’li Kemal Kılıçdaroğlu da, korsan yasa çıkarıldığını öne sürdü ve “Eşkıya dün gece hukukçu kimliğiyle parlemantoya inmiştir. AKP’nin her dediğinin geçtiği, dayatmacı mantığının kabul edildiği, demokrasinin askıya alındığı, muhalefetin, muhalefet gerekçesini dahi yazmasına olanak verilmediği yeni bir anlayışıyla karşı karşıyayız” dedi.

 

Yüksek Mahkeme: Mülakat Anayasa’ya aykırı değil

Anayasa Mahkemesi, hakim ve savcı alımında Adalet Bakanlığı tarafından yapılan mülakat sınavının Anayasa’ya aykırı olmadığını bildirdi. TBMM Adalet Komisyonu’nda önceki gün yapılan toplantıda, “hakim ve savcıların mülakatla atanmasını” düzenleyen yasa teklifi görüşülmüş ve geç saatlere kadar devam eden toplantıda CHP’li üyelerin itirazına rağmen teklif kabul edilmişti. Yüksek Mahkeme’nin, Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu’nun, hakim ve savcı adaylığında mülakat sınavının dayanağı olan yasa hükmünün iptali isteminin reddine ilişkin kararının gerekçesi, Resmi Gazete’de dün yayımlandı. Gerekçede, “Mülakatta başarı göstermenin mesleğe kabul aşaması öncesinde adaylık için bir koşul olarak aranmasının Anayasa’ya aykırılığından söz edilemez” denildi.

 

Sınavı ÖSYM yapacak

Adayla, Türkçe, matematik, Türk kültür ve medeniyetleri, Atatürk ilkeleri ve inkılap tarihi, temel yurttaşlık bilgisi sorularından oluşan genel yetenek, genel kültür konuları ile adli ve idari yargıyı ilgilendiren derslerden sorular yöneltilecek. ÖSYM’nin yapacağı yazılı sınavda adayların en az 70 puan almaları gerekecek. Mülakat sınavına en yüksek puan alandan başlanmak suretiyle ilan edilen boş kadronun yüzde 50 fazlası çağrılacak.

 

 

 

30.11.2007
Mynet Blog WordpressMU alt yapısını kullanmaktadır.