Mynet | Blog Anasayfa | Email
Favorilerime Ekle | Giriş


Kategori : 'Seyahat'

Evliya Çelebi

30 Kasım 2007 Cuma Yorum yok »

Evliya Çelebi  ( 27.11.1610)



Seyyah-yazar

Asıl adı Derviş Mehmed Zillî olan Evliya Çelebi 1611 yılında İstanbul Unkapanı’nda doğdu. Babası Derviş Mehmed Zillî, sarayda kuyumcubaşıydı.Evliya Çelebi’nin ailesi Kütahya’dan gelip İstanbul’un Unkapanı yöresine yerleşmişti. İlköğrenimini özel olarak gördükten sonra bir süre medresede okudu, babasından tezhip, hat ve nakış öğrendi. Musiki ile ilgilendi. Kuran’ı ezberleyerek "hafız" oldu. Enderuna alındı, dayısı Melek Ahmed Paşa’nın aracılığıyla Sultan IV. Murad’ın hizmetine girdi.

SEYAHAT YA RESULALLAH

Evliya Çelebi Seyahatname’nin girişinde seyahate duyduğu ilgiyi anlatırken bir gece rüyasında Sevgili Peygamberimiz Hazreti Muhammed’i gördüğünü, ondan "şefaat ya Resulallah" diyerek şefaat isteyecek yerde, şaşırıp "seyahat ya Resulallah" dediğini, bunun üzerine Sevgili Peygamberimiz’in ona gönlünün uyarınca gezme, uzak ülkeleri görme imkanı verdiğini yazar.

NERELERİ GEZDİ

Evliya Çelebi bu rüya üzerine 1635′te, önce İstanbul’u dolaşmaya, gördüklerini, duyduklarını yazmaya başladı. 1640’larda Bursa, İzmit ve Trabzon’u gezdi, 1645′te Kırım’a Bahadır Giray’ın yanına gitti. Yakınlık kurduğu kimi devlet büyükleriyle uzak yolculuklara çıktı, savaşlara, mektup götürüp getirme göreviyle, ulak olarak katıldı. 1645′te Yanya’nın alınmasıyla sonuçlanan savaşta, Yusuf Paşa’nın yanında görevli bulundu.1646′da Erzurum Beylerbeyi Defterdarzade Mehmed Paşa’nın muhasibi oldu. Doğu illerini, Azerbaycan’ın, Gürcistan’ın kimi bölgelerini gezdi. Bir ara Revan Hanı’na mektup götürüp getirmekle görevlendirildi, bu sebeple Gümüşhane, Tortum yörelerini dolaştı. 1648′te İstanbul’a dönerek Mustafa Paşa ile Şam’a gitti, üç yıl bölgeyi gezdi. 1651′den sonra Rumeli’yi dolaşmaya başladı, bir süre Sofya’da bulundu. 1667-1670 arasında Avusturya, Arnavutluk, Teselya, Kandiye, Gümülcine, Selanik yörelerini gezdi.

SEYAHATNAME’NİN ÖZELLİKLERİ

Evliya Çelebi 50 yılı kapsayan bir zaman dilimi içinde gezdiği yerlerde toplumların yaşama düzenini ve özelliklerini yansıtan gözlemler yapmıştır. Bu geziler yalnız gözlemlere dayalı aktarmaları, anlatıları içermez,araştırıcılar için önemli inceleme ve yorumlara da olanak sağlar. Seyahatname’nin içerdiği konular, belli bir çalışma alanını değil, insanla ilgili olan her şeyi kapsar. Üslup bakımından ele alındığında, Evliya Çelebi’nin, o dönemdeki Osmanlı toplumunda, özellikle Divan edebiyatında yaygın olan düzyazıya bağlı kalmadığı görülür. Divan edebiyatında düzyazı ayrı bir marifet ürünü sayılır, ağdalı bir biçimle ortaya konurdu. Evliya Çelebi, bir yazar olarak, bu geleneğe uymadı, daha çok günlük konuşma diline yakın, kolay söylenip yazılan bir dil benimsedi. Bu dil akıcıdır, sürükleyicidir, yer yer eğlenceli ve alaycıdır.Evliya Çelebi gezdiği yerlerde gördüklerini, duyduklarını yalnız aktarmakla kalmamış, onlara kendi yorumlarını, düşüncelerini de katarak gezi yazısına yeni bir içerik kazandırmıştır. Burada yazarın anlatım bakımından gösterdiği başarı uyguladığı yazma yönteminden kaynaklanır. Anlatım belli bir zaman süresiyle sınırlanmaz, geçmişle gelecek, şimdiki zamanla geçmiş iç içedir. Bu özellik anlatılan hikayelerden, söylencelerden dolayı yazarın zamanla istediği gibi oynaması sonucudur. Evliya Çelebi belli bir süre içinde, özdeş zamanda geçen iki olayı, yerinde görmüş gibi anlatır, böylece zaman kavramını ortadan kaldırır. Seyahatname’de, yazarın gezdiği, gördüğü yerlerle ilgili izlenimler sergilenirken, başlı başına birer araştırma konusu olabilecek bilgiler, belgeler ortaya konur. Bunlar arasında öyküler, türküler, halk şiirleri, söylenceler, masal, mani, ağız ayrılıkları, halk oyunları, giyim-kuşam, düğün, eğlence, inançlar, komşuluk bağlantıları, toplumsal davranışlar, sanat ve zanaat varlıkları önemli bir yer tutar Evliya Çelebi insanlara ilgili bilgiler yanında, yörenin evlerinden, cami, mescid, çeşme, han, saray, konak, hamam, kilise, manastır, kule, kale, sur, yol, havra gibi değişik yapılarından da söz eder. Bunların yapılış yıllarını, onarımlarını, yapanı, yaptıranı, onaranı anlatır. Yapının çevresinden, çevrenin havasından, suyundan söz eder. Böylece konuya bir canlılık getirerek çevreyle bütünlük kazandırır.Seyahatname’nin bir özelliği de değişik yöre insanlarının yaşama biçimlerine, davranışlarına, tarımla ilgili çalışmalarından, süs takılarına,çalgılarına dek ayrıntılarıyla geniş yer vermesidir. Eserin bazı bölümlerinde, gezilen bölgenin yönetiminden, eski ailelerinden, ileri gelen kişilerinden, şairlerinden, oyuncularından, çeşitli kademelerdeki görevlilerinden ayrıntılı biçimde söz edilir.Evliya Çelebi’nin eseri dil bakımından da önemlidir. Yazar, gezdiği yerlerde geçen olayları, onlarla ilgili gözlemlerini aktarırken orada kullanılan kelimelerden de örnekler verir. Bu örnekler, dil araştırmalarında, kelimelerin kullanım ve yayılma alanını belirleme bakımından yararlı olmuştur. Evliya Çelebi’nin Seyahatname’si çok ün kazanmasına rağmen, ilmi bakımdan, geniş bir inceleme ve çalışma konusu yapılmamıştır.1682′de Mısır’dan dönerken yolda ya da İstanbul’da öldüğü sanılmaktadır.

ESERİ: Seyahatname, ilk sekiz cilt: 1898-1928, son iki cilt: 1935-1938.

Evliya Çelebi Seyahatnamesi
Topkapı Sarayı Bağdat 304 Yazmasının Transkripsiyonu - Dizini
1. Kitap
Evliya Çelebi
Yapı Kredi Yayınları / Özel Dizi

"Evliya Çelebi Seyahatnamesi", 1994′te yitirdiğimiz, yeri doldurulamaz değerli Türkolog Orhan Şaik Gökyay’ın her zaman ve en çok ilgisini çeken eserlerden biri olmuştu.

Gökyay, bu dil anıtı üzerine yoğunlaşma imkanını ancak ömrünün son yıllarında bulabildi. 1988 yılında, seyahatnamenin birinci cildinin, Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi Bağdat 304′te kayıtlı bulunan ve birçok araştırmacının müellif nüshası kabul ettiği yazması üzerinde çalışmaya başladı. Transkripsiyonlu Metin, Sözlük ve Dizin olarak üç cilt halinde düşündüğü eserin yazık ki sadece transkripsiyonlu metin kısmını hazırlayabildi. Sonradan, metin üzerindeki çalışmalar, onun çizdiği çerçeve içinde sürdürülüp tamamlandı.

Ayrıca, Yücel Dağlı’nın, Orhan Şaik Gökyay’ın izniyle İstanbul Üniversitesi’nde yüksek lisans tezi olarak hazırladığı "Evliya Çelebi Seyahatnamesi’nin 1. Cildindeki Yer ve Şahıs İsimleri İndeksi (1994)", bu yayın dolayısıyla yeniden gözden geçirildi. Bu çalışmaya rütbeler, kurumlar, terimler, bitkiler, meydanlar, camiler… vb. önemli-önemsiz hemen her şeyin eklenmesiyle geniş bir "Dizin" oluşturuldu. Böylece, ortaya hem Evliya Çelebi’nin hem de Orhan Şaik Gökyay’ın önemlerine yaraşır bu kitap çıktı; kıvançla sunuyoruz.

Evliya Çelebi Seyahatnamesi
Topkapı Sarayı Bağdat 304 Yazmasının Transkripsiyonu - Dizini
2. Kitap
Evliya Çelebi
Yapı Kredi Yayınları / Özel Dizi

19 Ağustos 1630 gecesi, rüyasında gördüğü Hz. Peygamber’in elini öperken heyecanlanıp "Şefaat ya Resulallah" diyecek yerde "Seyahat ya Resulallah" diyerek kendi geleceğine farklı bir kapı aralayan garip bir gezgin, tam kırk yıl boyunca bütün Osmanlı coğrafyasını adım adım dolaştı. Kimi zaman han odalarında menakıb dinledi, kimi zaman da çarşıların kalabalığına karışıp değişik kültürlerin insanlarıyla tanıştı. Zengin konaklarına misafir oldu; dağ başlarında, terkedilmiş kalelerde bir ateşin etrafına toplanmış bozkırlarla dertleşti. Liman kentlerine uğradı; yıkık surları adımlarıyla ölçtü, binbir çeşit nesneyi elleriyle tarttı.

Kervanlara katılıp hayallerin ötesine yürüdü. Çağlar öncesinin kralları, sultanları sanki onun arkadaşıydılar; öykülerini anlattılar, kıssadan hisse verdiler. O, bütün bir Osmanlı geleneğinin zamanı ve mekanı aşan hafızası idi. Asıl adı bilinmiyor; ama dünya onu Evliya Çelebi olarak tanıdı.

Evliya Çelebi üzerine çok şey yazıldı ve söylendi; fakat onun bir insan ömrü adadığı Seyahatname’si, bu güne kadar tam olarak yayımlanmadı. Çünkü o, eleştirel bilinci klasik medhiyeciliğin üstünde tuttuğu için sansüre uğradı. Sonuçta bu göz kamaştırıcı kültür hazinesi, az sayıda uzmanın yararlanabildiği 10 ciltlik bir yazma külliyatı olarak kaldı.

Yapı Kredi Yayınları, Evliya Çelebi Seyehatnamesi’nin Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi’ndeki asıl yazma nüshasını yayımlamakla, geçmişimizi geleceğimizle buluşturduğuna inanıyor. Bu inancı paylaşan herkes için, artık yolculuk zamanıdır.

Seyahatname
(Gördüklerim)
Evliya Çelebi
İnkilap Kitabevi / Tarih-İnceleme-Biyografi Dizisi

Bu kitap : "Seyahatname"sinin içinden kendisinin gördüğü ya da dinlediği olayların seçilmesi ile ortaya çıktı. Seyahatname, çok yönlü bir yapıttır. Birkaç yerde kendisi de asıl maksadın dışına çıktığını, bu işte olan bitenleri ayrıntılarla yazsa başkaca bir cilt olacağını işaret eder. Bunların arasından kendisinin de arasıra "sergüzeşt-i hakiranemiz, serencam-ı fakiranemiz" yollu sözlerle, dile getirdiği olayların fazla olduğunu söyler. Evliya, tarih kitaplarında sonuçları anlatılmış kimi savaşları, ayaklanmaları içinde imiş gibi yakından izlemek ve gözlemek durumunda bulunmuştur. Çağı, on yedinci yüzyılın karmakarışık bir zamanıdır. Güvenilir, iş başarabilir kişi olarak Defterzade Mehmet Paşanın, Melek Ahmet Paşanın dairelerinde bulunmuş olayı bir insan görüş alanından çıkarıp da genel tasvirler, basmakalıp sözlerle anlatmıyor, karda, tipide, vuruşma ve çatışmalardaki bir insan kalabalığının sıkıntısını, bunalımını bir tablo halinde değil çektiklerini, gözüyle gördüklerini anlatarak okuyanı etkiliyor..

Manis İli Genel Kitaplığındaki yazma nüshadan olduğu gibi aktarılmıştır. Metinde bir değiştirme yapılmamıştır. Zamanımıza göre bilinmeyen kimi sözcükler okuyucunun dikkatini kesmemek için […] işareti arasında kara harflerle açıklanmıştır. Olayların genel bir görüş ile anlaşılabilmesi için de her bölüm başında bazı bilgiler verilmiştir.
X

HAKKINDA YAZILANLAR

‘Evliya Çelebi Seyahatnamesi Okuma Sözlüğü’ (1)
HİLMİ YAVUZ Zaman 22.09.2004

Prof. Dr. Doğan Kuban, 1984 yılında (Mart 1984, 3/21) Ankara’da yayımlanan ‘Boyut’ Dergisi’nde (ayraç içinde belirteyim: ‘Boyut’, plastik sanatlar alanında bugüne değin ülkemizde basılmış, az sayıda nitelikli dergilerden biridir) yayımlanan ‘Geleneksel Türk Kültüründe Nesneler Dünyasına Bakış’ başlıklı yazısında, Evliya Çelebi Seyahatnamesi’nin, mimarlık tarihine ilişkin bir kaynak olarak kullanılmasının mümkün olmadığını söyler, ‘mesela, Süleymaniye [Camii]’nin tanımını yapan bölüm iyice incelendiği zaman, bu bilgilerle Süleymaniye’nin rökonstrüksiyonunun yapılamayacağını kabul etmek zorunda kalırsınız’ der.

Kuban, Evliya’nın, ‘heyecan dolu dil[ine] karşın, ne caminin şeması, ne büyüklüğü […] bakımından yeterli bilgi edinip bundan Süleymaniye’nin nasıl bir yapı olduğunıu çıkarmak olanağı[nın]’ bulunmadığını; [ç]ünkü Osmanlı kültüründe, nesneler[in] değil, ilişkiler[in] önem taşı[dığını]’ belirtir ve şöyle der: ‘Bu nedenle de sosyal yaşama ilişkin gözlemleri o kadar ilginç olan Evliya’yı, güvenilir bir mimari tarihi kaynağı olarak kullanmak olanaksızdır. Kuşkusuz bu yargı, Evliya’nın yine de önemli bir tarihi kaynak olma niteliğini değiştirmez.’

Evliya Çelebi’nin Seyahatname’si, Osmanlı sosyal tarihi araştırmaları bağlamında, gerçekten son derece ayrıntılı bir envanter sunar. Bu sosyal tarih envanterinin bir bölümü (hatta önemli bir bölümü!) Evliya’nın 17. yüzyıl Osmanlı coğrafyasının içinde ve dışında konuşulan dillere ve dialektlere ilişkindir. Dolayısıyla Seyahatname, Kuban’ın belirttiği gibi mimarlık tarihi açısından yararlanılabilir olmasa da, özellikle Türk Dili tarihi araştırmaları bakımından, bulunmaz bir kaynaktır.

Özellikle Türk Dili tarihi, demem boşuna değil. Neredeyse 20 yıldan beri Evliya Çelebi Seyahatnamesi üzerinde çalışan ABD’li değerli bilim adamı Prof. Dr. Robert Dankoff’un, 1989 yılında toplanan ‘Uluslararası Altaistik Konferansı’na sunduğu, ‘Turkic Languages and Turkish Dialects according to Evliya Çelebi’ başlıklı bildiride de belirttiği gibi (bu bildiri Bernt Brendemoen’in editörlüğünde, ‘Altaica Osloensia’da, Oslo’da yayımlanmıştır), ‘Seyahatname’de, Evliya Çelebi’nin gezileri sırasında saptadığı, Türkçe dışındaki (‘non Turkic’) otuz dil’den başka, Türkçe konusunda da çok zengin malzeme bulunmak- tadır.’ Dr. Dankoff, Evliya’nın genelde Türkologların Arapça metinlerde saptamakta güçlük çektikleri ‘fonetik nüansları’ da gösterdiğini bildiriyor. i k i/

Görülüyor: Seyahatname, Türkçe dışında otuz (evet, otuz!) dile ilişkin bilgileri içerdiği gibi, Türkçe’nin Anadolu’nun farklı yörelerinde ve Orta Asya coğrafyasında konuşulduğu biçimiyle de ilgilenmiştir. (Ayraç içinde belirteyim: Bu diller arasında Kıbti dili, Arapça, Macarca, Tatarca, Nogayca, Arnavutça, Yunanca, Slav dilleri, Ukraynaca, Kafkasya dilleri, Gürcüce, Kalmıkça, İtalyanca … da bulunuyor). Evliya Çelebi Seyahatnamesi’nin ihtiva ettiği bu göz kamaştırıcı dil malzemesi (‘hazinesi’ demek belki daha doğru!) üzerinde yıllar süren ve gerçekten büyük emek ve entelektüel donanım isteyen çalışmasını, Dr. Dankoff, ‘An Evliya Çelebi Glossary’ başlığı ile, 1991 yılında yayımlamıştı. (‘Glossary’, Harward Üniversitesi ‘Yakın Doğu Dilleri ve Medeniyetleri’ Bölümü’nün yayını olarak basılmıştır.) Kitabın alt başlığı ise, ‘Unusual, Dialectical and Foreign Words in the Seyahatname’dir. (Dankoff’un deyişiyle: ‘Seyahatname’deki Yabancı Kelimeler, Mahalli İfadeler’).

Prof. Dr. Robert Dankoff’un ‘Glossary’sinden, bugüne kadar ancak İngilizce bilenler yararlanmaktaydı. Şimdiyse bu eser, Prof. Dr. Semih Tezcan gibi çok değerli bir dilbilimci tarafından ‘katkılarla İngilizceden çev[rilmiş]’ bulunuyor. Dr. Tezcan, Dr. Dankoff’un ‘An Evliya Çelebi Glossary’ için Türkçe karşılık olarak uygun gördüğü ‘Evliya Çelebi Lügatı’ yerine, ‘’Evliya Çelebi Seyahatnamesi Okuma Sözlüğü" demeyi tercih etmiş.

‘Okuma Sözlüğü’nü tanıtmaya önümüzdeki hafta da devam edeceğim.

Şair, içindeki kederi hoş tutan insandır

24 Kasım 2007 Cumartesi Yorum yok »

Şair, içindeki kederi hoş tutan insandır

MURAT TOKAY

İhsan Deniz, 80 kuşağının özgün şairlerinden. Bürde Dergisinin kuruluşuna katıldı (1991). 1995-99 yılları arasında, İpek Dili şiir seçkisini (15 sayı) yayımladı ve yönetti. On yıldan fazla bir süre Yeni Şafak Gazetesi’nin kültür sayfasında haftalık yazılar kaleme aldı. 1988’den bu yana Bursa’da yaşıyor ve Araştırma Kütüphanesi’nde yöneticilik yapıyor.

27 yıldır sahih şiirin peşinde. ‘Sükut eder gibi’ dizeler söylüyor. Şiirde ince işçiliği önemsiyor, okurdan da aynı dikkati bekleyen şiirler yazıyor. İhsan Deniz, 2002 yılında, Hurûfî Melâl adlı kitabıyla Türkiye Yazarlar Birliği tarafından “Yılın Şairi” seçildi. Çeşitli yayınevlerinden Mağara Külleri, Yalnız Sana Söylenen, Adımlarımın Gizli Sokağı, Perdeler, Gecediloldu, Hurûfî Melâl, Bozgun Siperi adlı şiir kitapları yayımlanan şairin toplu şiirleri, 2005 yılında Buz ve Fire adıyla Hece Yayınları’ndan çıkmıştı. İhsan Deniz’le yeni kitabı Daima Unutma’dan yola çıkarak şiiri konuştuk.

Daima Unutma, toplu şiirlerden sonraki ilk kitabınız. Kitap bir kısmını Hece dergisinde okuduğumuz ikişer dizelik şiirlerden oluşuyor. İhsan Deniz kısa şiir vadisine nasıl girdi? Bu bir tercih miydi?

Aslında bir tercih değildi benim için. Tercih olabilmesi için şairin içinde bulunduğu veya hissettiği şiirsel izleğin önceden düşünülmüş, tasarlanmış olması lazım. Kısa şiirler kendiliğinden doğdu diyebilirim. Bununla birlikte kitaptaki şiirlerin kendi şiirimi dönüştürmek, kendi içinde zenginleştirmek, yeni kulvarlar aramak bağlamında bir arayış hamlesi olduğunu söyleyebilirim.

Kitaptaki bütün ikilikler soru cümlesi şeklinde. Okurda şöyle bir duygu uyandırıyor: Bu kitap kocaman bir soru işareti… Bütün şiirler soru cümlesi şeklinde mi geldi, yoksa böyle mi kurguladınız?

İnsan, yazdıklarının önceden kitap olacağını bilemez. Bu kitabın ilk şiirindeki ilk mısra yazılırken böyle bir kitabın oluşum veya bir bütünlük arz edeceği konusunda tam bir fikre sahip değildim. Kendiliğinden oluştu. Soru işaretine gelince, belki orada kocaman bir soru işareti var; fakat ona yalnız soru işareti olarak bakmamak lazım. Soru işareti aynı zamanda kendi içinde bir cevabı da barındırıyor. Yalnız soru işaretleriyle örülmüş bir kitap değil. Bu kitabın kaderi böyle oldu. Daima Unutma, kısa ve eksik bir kitap. Sonuna da bir dipnot düştüm. Daha boyutlu olabilirdi. Yoğunluk birden kesildi ve kitap birden çıktı. Kitabın yazılış süresi iki yıla yakın…

Kitabın anahtar kelimeleri keder ve unutmak… İhsan Deniz içindeki kederi hoş tutarak bu şiirleri yazmış diyebilir miyiz?

Haklısın. Benim için hayatın birçok safhasında keder dediğimiz ve içini çeşitli şekillerde doldurabileceğimiz o hal daima geçerliliğini korumuştur. Bundan sonra da koruyacak. Şair biraz da kederli insandır. Aynı zamanda içindeki kederi hoş tutmasını bilen insandır. Hoş tutmalı ki keder ona ihanet etmesin…

Peki kitabın adı nasıl konuldu? Daima Unutma’nın bir öyküsü var mı?

Kitaptaki şiirlerin birinin ismi. Oradan aktarılarak kitabın başına isim oldu. Kitap ismi bulmak her zaman problem olmuştur benim için. Ben kitabın bütünlüğünü kapsayacak, onu bütünleyecek, belki okurda yeni çağrışımlar uyandıracak bir isim olması taraftarıyım. Bunun uğraşısı içinde oldum daima. Bu, şiir isimleri için de geçerlidir. Şiir ismi bulmakta çok zorlanırım. Şiir isimleri sonradan gelir çoğu zaman. Önce şiir yazılır sonra şiiri uyaracak, bütünleyecek şiire farklı renkler, zenginlikler ve algı dünyaları katabilecek bir ismin peşine düşerim.

Bütün şiirlerin ikilik şeklinde olması bir bakıma minimalizm. Kısa şiirleri, toplu şiirlerini yayımlamış, belli bir olgunluk düzeyine ulaşmış bir şair olarak bir yeni bir aşama mı görüyorsunuz. Yoksa bu sadece kitaba mı has?

Benim doğrusu bu tip bir kaygım olmadı. Ama böyle algılanabilir okur ya da eleştirmen tarafından. Bu tür bir algıya da diyecek bir sözüm olmaz. Ancak bu bir arayış hamlesidir benim açımdan. Bilinçli bir tercih değildir.

Kitapta daha çok zihinde kalacak, hemen ezberlenecek dizeler var…

Bu, biraz da dilin kullanımı ile alakalı bir şey. Dikkat edilirse kafiye ve ses uyumu biraz daha belirgin. Zihinde kalma, akılda kalma şansı taşıyor şiirler.

Kısa şiirlerden sonra İhsan Deniz şiiri nasıl bir vadide boy atacak?

Duygu, hassasiyet ve yoğunluk itibariyle aslında orta ve uzun şiirden yanayım. O tür şiire yatkınımdır; ama insan bir yola girdiği zaman o yolu bir şekilde tamamlamak istiyor. Başlangıçta böyle bir yol izleyince bu şiir yolunu, bu kulvarı bir şekilde tamamlamayı düşündüm. Fakat sanıyorum bundan sonra tam tersi bir kulvar beni bekliyor. Uzun bir şiir var önümde. Hatta kitap olmasını arzu ettiğim bir şiir. Tek bir şiir. Bu şiirin ilk ve son mısraını da yazmış durumdayım.

Kitapta dikkat çeken bir başka şey de şiirlerin çoğunun ikinci tekil kişiye yazılmış olması. Bir sesleniş, bir hitap var. Bu, lirizmi de getiriyor.

Benim yalnız bu kitapta değil, diğer kitaplarda da ikinci tekil şahsa hitap eden şiirlerim oldu. Bu kitapta ikinci tekil şahsa değil, kendime yönelik şiirler de var. Tabiata ve varoluş kaygısına yönelik şiirler de var. Dolayısıyla böyle bir karışımdan söz edebiliriz. Ama ikinci tekil şahıs daima şairlerin rehberi olmuştur.

Bu şiirleri okurken okur daha az yorulacak, diyebilir miyiz?

Evet. Bunu kendim için kayıp mı saymalıyım, bilemiyorum.

Sizin şiirlerinizde ince işçilik öne çıkar. Şiirlere nüfuz edebilmek için okur da bir işçilik göstermek zorundadır.

Günümüzde, bir şair kadar olmasa bile okurun da donanıma ihtiyacı var. Bazı şairlerin okurlarının mutlaka donanımlı olması, en azından modern Türk şiirinin gelişme aşamalarını bilmesi; şiirin zirve isimlerinden, şiirin kıyıda kalış serüveninden haberdar olması lazım. Hiçbir şair cahil okur arzu etmez, etmemelidir. Zaten bir şiir okuru cahillikle malul olmaz. Ama bazı şairlerin şiirlerine nüfuz etmek için ekstra bir donanım gerekebilir. Sanıyorum, örneğin Cahit Zarifoğlu şiiri için ekstra bir donanıma ihtiyaç vardır. Ece Ayhan şiiri için de geçerli sayılabilir bu. Günümüzde yazılan şiirin nereden nereye geldiği; şairin yaşadığı dönemi göz önünde bulundurduğumuzda hangi şiir mirasına yaslandığı, kimlerden beslendiği, hangi arayış içinde olduğu gibi konularda, en azından poetik bir donanım gerekir okur için. Başka türlü, şairin şiir dünyasına nüfuz etmek, şairin o dünyada ifade ettiği, kendini açımladığı o şiir serüvenine, şiir yatağına nüfuz etmek mümkün olmaz.

Şiirinizde bir üst dil var. Kolay anlaşılır, hemen kendini ele veren şiirler değil yazdıklarınız. Bu üst dil, şiirin kendi doğasından mı kaynaklanıyor. Yoksa beslenme kaynaklarınız mı sizi bu dile itiyor?

Üst dil, meta dil meselesi şairin ideal alanlarından olmalı. Pekâla bir şair gündelik konuşma dilinin imkanlarına yaslanarak da şiir yazabilir. Örneğin Orhan Veli’nin şiiri… Divan şiiri geleneğini haiz olmakla birlikte Orhan Veli, sokağın dilini yazmıştır. Hatta Yahya Kemal’e sunduğu, çeşitli şiir sanatlarını içeren çalışmaları olmuştur. Fakat bilinçli bir tercihle sokağın dilini yazmıştır. Ama bu dil, derinlik itibarıyla insanı daha derinlerden, varoluşu daha dip seviyelerden kavrama hususunda zayıf kalmıştır, çapsızdır. Günümüzde Orhan Veli şiirinin izleğini süren şairler de var. O şairlerinin şiirlerinde de hiçbir derinlik bulamıyorum doğrusu.

Orhan Veli bir aşama, bir dönüşüm gerçekleştirdiği için önemli; ama bugün, bu şiirin takipçisi olmanın çok da bir anlamı yok diyorsunuz.

Şüphesiz, şair bir yerlerden beslenir. İlk başlarda öndeki şairlerin takipçisi olur. Bu etkilenme doğaldır. Ve şair bundan korkmamalıdır. Kendi dilini, kendi şiir dünyasını insan, varlık ve eşya kavrayışını kendinin olarak başarmak zorundadır. Benim için üst dil idealdir; ama tercih edilmiş bir şey değildir. Benim için doğal olarak kendi akışı içinde bir özellik, bir durumdur. Ben doğrusu bu kadar koatik bir dünyada, bu kadar karmaşık bir hayat içerisinde eşyanın, varoluşun, hakikatin şair tarafından algılanırken sokağın diline mahkum olmasını kabullenemiyorum. Bu yetersizdir. Sokağın dili, şairi ifade etmekte, şairin duyumsamalarını, hissiyatını, sezgilerini ifade etmekte yetersiz kalır. Daha derinlere yönelen ve kendini bir üst dil, bir meta dil şeklinde açımlayan, dışlaştıran bir dil seferine yönelmek durumundadır şair.

Şiiri yazdıktan sonra ona başkasının şiiri gibi bakıyorum diyorsunuz. Toplu şiirlerinize o gözle baktığınızda o şiirler size ne söyledi? Şair kendi şiirlerine gerçekten dışardan bakabilir mi?

Şair, kendi şiirine dışardan bakma yetisine zaman içerisinde kavuşmalı. Ben, şairin kendi şiirine dışardan biri gibi bakması hususunu önemsiyorum. En azından kendi şiirine dışardan biri gibi bakmanın, şairin kendi şiirini eleştirmesi bağlamında katkıda bulunacağına inanıyorum. Şair kendi şiirine bakarken biraz gaddar olmalı. Bunun yegane yolu da, kendi şiirini mümkün olduğunca başka bir gözle okumayı imkan dahiline getirmek. Toplu şiirlerime baktığımda, çok başarılı bulduğum mısralar yanında son derece zayıf, belki kitaba girmemesi gereken mısralar da gördüm. Fakat onlar, zayıf da olsa bana ait mısralardı. Nasıl güçlü bulduğum mısraları benimsiyor, sahipleniyorsam; zayıf gördüğüm mısraları da doğrusu o bütünlük içerisinde, o şiirin dünyasına ait olmuşluğu itibariyle atmadım. Bunun biraz da sahici bir tavır olduğunu düşünüyorum. Şairin her kitabı, her şiiri on üzerinden on almak zorunda değildir, şair zayıf şiirler de yazma hakkına sahiptir. Ben, iyisiyle kötüsüyle kitaplarımdaki şiirleri sahipleniyorum.

Yazılarınızda, dil meselesi ve taşralılık ısrarla dile getirdiğiniz iki mesele… Osman Hakan’ın deyimiyle ‘dil şairin nesi olur’?

Dil, şairin her şeyidir. Şairin yaslanacağı başka bir varlık, varoluş alanı yok. Özellikle günümüzde, Türkçenin çok kısırlaştığı, yabancı dillerin çeşitli biçimlerde Türk insanının muhayyilesine, ontolojik varoluşuna müdahil olduğu bir dönemde, şairin ve diğer sanatçıların bir dil hassasiyeti gayet tabiidir. Hattâ daha da yoğunlaşmalıdır.

19 yıldır Bursa’dasınız. Taşrada olmak bir şair için dezavantaj mıdır?

Şairin merkezdeki dedikodu ortamından uzakta oluşu, taşrada bulunması dolayısıyla bir avantaj. Yalnız taşralılık, yalnız taşraya ait bir şey değil. Taşralılık bir algılama biçimi. Yani insanlar merkezde olduğu zaman taşralılık zihniyetinden, algısından kurtuluyor değiller. Bu, dünyayı, hayatı, insanı, varoluşu kavrayışla ilgili bir şey. Biraz da psikolojik bir şey. Yalnız şiir, günümüzde modern şiir, benim için büyük şehirdeki o karmaşayı, o kaotik yapıyı hissetmeyi gerektiren bir şey. Ben bir köyde yaşıyor olsam, şiir yazmam daha zor olur. Büyükşehir hayatında sürekli değişen görüntüler, farklı ilişki kodları, yer değiştiren, dönüşen hareketlilik, bunlar günümüz şiirini, en azından benim şiirimi besleyen unsurlar. Bursa’nın bir şansı var, İstanbul’a yakın oluşu. Uzun yıllar İstanbul’da kaldım. Ben şuna inanıyorum: Bir şairin belli tecrübeler, kendi şiir dünyasına ait belli kazanımlar, zenginlikler elde edebilmesi için bir İstanbul tecrübesi yaşaması gerekiyor. O tecrübeyi, o formasyonu aldıktan sonra şair Fizan’da bile yaşayabilir. Merkez tecrübesi yaşamak bir şair için önemlidir, gereklidir diye düşünüyorum. Taşrada bir şairin yegane şansı kitaptır, okumaktır. Orada en azından bire bir temas edeceği, aynı dili paylaşacağı; şiirin, Türk şiirinin poetik meselelerini tartışacağı insan sayısı azdır. Bazen şair tek başınadır. Okumaktan başka bir şansı yok. Şöyle bir şey var: Bazen İstanbul’da bir kahvede yaşlı bir şairle oturup sohbet ederken elde edeceğiniz kazanım, taşrada on kitap okumaya bedel olabilir. Böyle bir şanstan söz ediyorum.

On yıldan fazla süredir Yeni Şakak’ta sürdürdüğünüz köşe yazılarınıza mayıs ayında son verdiniz. Köşe yazarlığını bırakmak bir katkı sağlayacak mı şiirinize?

Benim şu an hiçbir dergiyle bağlantım yok. Bir süre hiçbir dergiye, hiçbir şey vermeyeceğim. Öte yandan köşe yazılarıma son vermemin, söylediğin gibi bir enerji ve sinerji sağladığını hissediyorum. İnsan, bir süre sonra yaz yaz yorulduğunu hissediyor. Bazen taşrada yazı sıkıntısı da çekebiliyorsunuz. Dolayısıyla şiirim için daha zengin bir vahanın beni beklediğini hissediyorum.

Hiçbir dergiye yazı verme isteği duymuyorum, dediniz…

Yazı ve şiir yayımladığım bazı dergilerin bana karşı tutumlarından kaynaklanan bir şey. Tabii şiir yayımlanacak, yazı yayımlanacak dergi kalmadı demek benim haddim değil. Bu sübjektif bir bakış, beni bağlayan bir bakış. Genç şairler, dergilerle ilişkisini sürdürmeli. Başlangıçta veya belli bir dönem içerisinde insan dergilerde görünmek istiyor. Dergiler olmadan şiir dünyasına adım atması söz konusu değil. Fakat zaman içerisinde insan bir şey yayınlamakla yayınlamamak arasındaki açı farkının kapandığını hissediyor. Bir dergide bir şiir ya da yazı yayımlamak şu an için bana bir katkı sağlamıyor.

Yüksek sesle dillendirdiğiniz bir konu da büyük şiirin ‘metafizik algıya açık olması’ gerektiği vurgusu…

Şair hayata, dünyaya, insana saf bir materyalist algıyla veya fenomen temelinde bakarsa eşyanın ötesinde, ardında olan ve bizim için gizemini sürdüren bir cevhere, bir öze yaklaşması mümkün olmaz. İnsan Hakikat’le, sahih olanla muhtemel bağını hem teknik olarak bir üst dille ilişki kurması ve bu üst dili zihin temelinde, algı temelinde fizik ötesi bir yaklaşımla bütünleştirmesi gerekir. Bugün konuşma dilinin, verili dilin imkanlarıyla bir metafizik algı, bir fizik ötesi çağrışım imkanı bulmak güç diye düşünüyorum. Şair, kendi varoluşunu ve varlığının künhüne ait duyumsamaları, hissedişleri yakalayabilmek için mutlaka bir metafizik algıya, yönelime ihtiyaç duyar. Ben, metafizik algıyla büyük şiir arasında bire bir yakınlık kuruyorum.

Metafizik algıdan mistisizmi, tasavvufu mu anlamalıyız. Son dönemde romanda ve şiirde tasavvufa bir yöneliş var. Âdeta moda haline geldi…

Tasavvufi öğelerden faydalanmayı şair ve yazar nezdinde sahih bir hâl olarak görmüyorum. Bu, adı üstünde bir malzeme temini. O malzemeyi bugün kullanırsınız, ihtiyacınız olmazsa bırakırsınız. Öte yandan şairin, yazarın ahlakî tutumuyla da alâkalı bir durum bu. İçinizde hissetmediğiniz, belki sezgi ve algı kapılarınızı kapalı tuttuğunuz alanın kağıt üstündeki imkanlarından bir malzeme şeklinde yararlanıyorsunuz. Bu, ahlaki değil, tamamıyla riyakar bir tutum. Bunun geçici bir heves olduğunu düşünüyorum. Bu tür yönelimlerin, eserin sahici dünyasına verimli katkılarda bulanacağını sanmıyorum. Sahih olan, o hâlin yaşanmasıdır; bunu sadece tasavvuf dünyasının terminolojisinden faydalanarak yapmak değil…


DAİMA UNUTMA!
Hangi bulutu koklarken
hatırlayacaksın beni?
Rûhum büyüyecek, ilk kez
hatırlasam mı seni?

 

AŞI
Bu kederi hoş tut, incinir; yoksa
nasıl çıkar sabahın veremli
sağrına?
Hor davran kalbime oysa; heder
olmuş bir ömür hiç sarkar mı
yarına?

 

BAKIŞ
Kuşlara baktım, ömrüm uzadı,
kendime gücenecek ne var?
Hayat bir bakışa sığmayacak
kadar kısa, acele edecek ne var?
Mynet Blog WordpressMU alt yapısını kullanmaktadır.