Gözler
14 Aralık 2007 Cuma Yorum yok »
24 Kasım 2007 Cumartesi Yorum yok »
Haydindi Zeybek havası! |
|
BURHAN EREN
Denizi uzaktan görmüş olan da denizi biliyorum der, kıyısına gidip elini yüzünü yuyan da… Bir de derinlerine dalıp çıkanlar var, işte onlar gerçek müzisyenler…’ Bu benzetme, Ege zeybek müziği icracılarının -davul ve zurnacılarının- membaı olan Aydın Germencik’teki zurna icracısı Doğan Zentur’a ait. Yörenin en değme zurnacılarından olan Doğan Usta, zeybeklerin otantik icracılarının giderek azaldığını söyleyip, gerçekleşeceği aşikâr şu tespiti de yapıyor: "Ama bir gün sorulacak… Değer verdiğimiz Avrupalılardan biri gelip soracak, ‘Burada sizin iyi bir müziğiniz vardı, ona ne oldu?’ diye…" Bu sözler, ‘Zeybek Kültürü ve Müziği’ adlı eserden… Kitabın yazarı Okan Murat Öztürk, nitelikli müzik dinleyicisinin icracı kimliği ile yakından tanıdığı bir isim. Çünkü Öztürk, Anadolu’nun otantik sazı bağlamanın günümüzdeki önemli icracılarından biri. Bağlamanın icrasına getirdiği yenilikler, bu sazın kapasitesini ve bu coğrafyanın müzikal çeşitliliğini ortaya koyması bakımından Öztürk’ün ‘farklı’ duruşu, bu müzik türünde sanat icra edenler arasında onu öne çıkardı. Ancak müzikle akademik düzeyde ilgilenenler, bu özelliklerinin yanı sıra Öztürk’ü, müzik kongre ve sempozyumlarındaki bildirileri ile akademik dergilerdeki yazılarından Türk halk müziğine yönelttiği farklı bakışıyla da biliyor. Bu çalışmasıyla Okan Murat Öztürk, sesi ve sazıyla albüm ve konserlerinde başarıyla icra ettiği zeybeklerin kültürünü, halk müziği içindeki yerini, bu yerin özelliklerini, müzikal analizlerle ortaya koymuş. İçeriği ve kapsamıyla bir yüksek lisans tezi olmanın çok çok ötesine geçmiş olan bu eser, Öztürk’ün ‘sıkı’ bir icracı olduğu kadar, özgün yorumlarıyla donanımlı bir müzikolog olduğunu da ortaya koyuyor. Kitapta, çalışmanın amacı, kapsamı, kaynakları, kuram ve yöntemi belirtildikten sonra, ilk üç bölümde, zeybek kültürünün tarihsel sürecine, zeybek kimliğinin ‘eşkıya’dan ‘milli kahraman’a evrilen imajına ilişkin doyurucu bir arka plan çizilmiş. Yazılı kaynaklarda var olan zeybek imgelerinin detaylı bir araştırmasının da yapıldığı bu bölümde, zeybek danslarının simgelerine, zeybek kıyafetlerindeki motiflere ve bunların taşıdığı mesajlara değinilmiş. Öztürk, eserin dördüncü bölümünü, zeybek müzik ve kültürünün bugün en canlı şekilde yaşatıldığı Aydın Germencik’te yaptığı alan araştırmasına ve burada elde ettiği sonuçlara ayırmış. Bu bölümde, icradaki maharetleriyle yörede öne çıkan davul, zurna ve bağlama ustaları ile yapılmış röportajlar ve onlardan elde edilen bilgiler de var. Kitabın ‘alanında ilk ve tek eser’ olmasını sağlayan zeybeklerin müzikal analizleri ise son üç bölümü oluşturuyor. Zeybek müziğinin yapısal ve karakteristik özellikleri, bu müzikte kullanılan ses genişlikleri, geçkiler, süslemeler, usuller ve usullerde değişiklikler gösteren farklı varyasyonlar, makamlar, bu müziğin icrasında kullanılan enstrümanların çalış teknikleri ve daha pek çok konu, bu bölümün ara başlıklarını oluşturuyor. İçeriği ve kapsamı bakımından Türkiye’de ilk ve tek eser olan ‘Zeybek Kültürü ve Müziği’, Anadolu’nun batısındaki bu müziğin bilimsel analizinin yanı sıra, sanatçının Türk halk müziğine sözünü ettiğimiz ‘farklı’ yaklaşımını da ortaya koyuyor. Bu farklılık, daha önceki dönemlerde ortaya konmuş ve şu an müzik akademilerinde ve TRT’de kabul görmüş teorik sisteme ve bilimsel bir araştırmaya dayanmayan, ihtiyacı gidermeye yönelik resmi nazariyata yönelttiği esaslı eleştirilerinde ortaya çıkıyor. Çalışma, otantik Türk müziğinin orijinal özelliklerini daha çok yansıtan bir icranın yapılabilmesi için hâlihazırdaki yanlışlıkların giderilmesi noktasında iyi niyetli bir teklif aynı zamanda. Klasik Türk musikisindeki neredeyse bilinen bütün mürekkep makamları kullanması, bestelenmiş en değme peşrevden aşağı kalmayan geçkileri ve ezgi motifleri ile zeybekler, Anadolu’nun müzikal olarak en zengin yerel müzikleri arasında. Ancak bu muhteşem zenginlik, değişen sosyal ve kültürel şartlar, popüler müziklerin yoğun baskısı, otantik icracılarının giderek azalması ve Anadolu’daki bütün müzikleri folklora indirgeyip ‘Türk halk müziği’ adıyla toptan ele alan ve aslını ıskalayan bir teoriyle açıklamaya çalışan akademinin yetersizliği gibi sebeplerle her geçen gün biraz daha kaybolmaya yüz tutuyor. Okan Murat Öztürk’ün, başlığının altını hakkıyla doldurduğu ‘Zeybek Kültürü ve Müziği’ adlı eseri, bu kayboluşta ve savrulmada, sahih bir arama ve bulmanın bir ürünü olarak ortada duruyor. Üstelik eser, metnimizin başında sözleriyle yer alan Germencikli Zurnazen Doğan Usta’nın benzetmesiyle, ‘denizin derinine dalmış’ gerçek bir müzisyenin, icracının kaleminden… Bu müziğin ve kültürün tarihi arka planını, eserlerin müzikal analizlerini, bugünkü icracılarını ve onlarla yapılmış röportajları içeren kitap, zeybeklerin bir gün ‘Onlara ne oldu?’ diye sorulmaması için yapılmış özverili bir çalışma…
|
24 Kasım 2007 Cumartesi 1 Yorum »
Pop müzik mi klasikten, klasik müzik mi pop’tan? |
|||||
HÜLYA KAYA
Mozart bestelerini yaptığı sırada belki dinlenilebilir mi kaygısı taşımıyordu ama, babası dahi besteciyi uyarmadan edemiyordu; "Adına popüler denilen şeyi unutma…" 1780. Amaç; geniş dinleyici kitlelerini gözden uzak tutmamak. Bu 18. yüzyılın Avrupa’sında da böyleydi, 21. yüzyılın Avrupa’sında da böyle… Popülerlik olgusu, 18. yüzyıl sonlarına doğru, Fransız Devrimi öncesi aydınlanma döneminde akıl çağının başlamasıyla birlikte günlük yaşamın gündemine çoktan girer. 19. yüzyılın başlarında, herkesin anlayabileceği ve her kulağa hoş gelen bir müzik anlayışı gelişmeye başlar. Kuşkusuz keyif duymayı, şehveti, tat almayı, toplum içinde birlikte eğlenmenin verdiği haz duygularını müzik yoluyla uyandırmak çağımızın buluşu da değildir. Popüler müzik teorisi ve tarihi profesörü yazar Peter Wicke, Mozart’tan Madonna’ya adlı bu kitabında popüler müziği ilginç bir açıdan ele alıyor. Kitabın adı, "Mozart gitti, şimdi Madonna var" düşüncesini uyandırarak biraz zihinleri karıştırıyor olsa da aslında klasik müziğin en önemli dönemlerinde bile, bestecilerinin popülerliği göz ardı edemediğini ortaya koyuyor. Önceleri her şeyin ve her durumun kendine özgü müziği vardır. Dini törenler için ayrı, cenaze, saray, meyhane ya da eğlenceleri için ayrı müzik yapılır, besteciler de bu kural içinde müziklerini icra ederlerdi. 17-18. yüzyılda, genel geçer bir başka ifadeyle "herkes" için müzik yapmak neredeyse olanaksızdı. Sosyal sınıfların yaşamları birbirinden çok farklı olduğu gibi müzikleri de farklıydı. 18. yüzyılda popüler ve popülarite kavramları halkı bir hayli meşgul eder. Baron von Knigge adlı bir yazar "Adab-ı Muaşeret Kitabı"nda müzikteki muaşeret kurallarına yer verir. Amacı gerçek müzikseverleri uyarmaktır: "Popüler müzik eğer doğal bir ifadesi yoksa, bir leşe benzer ve bu nedenle de leşler mezarlığına gömülmesi gerekir…" Her ne kadar popüler müziğe, herkese hitap etmek üzere bestelenen yapıtlara hoşgörü ile bakılmasa da, atlanmaması gereken bir gerçek vardır. O da tüm sanat formlarının temelde popüler olduğudur. Ancak süreç içinde kendi kendilerini rafine ederek dar çerçevenin sanatı halini alırlar. Klasik müzik Batı Avrupa’nın sıradan insanlarının halk müziğinden ortaya çıkmıştır. Bunu erken dönem klasik müzik eserlerinde görmek mümkündür. Hatta dönem dönem klasik besteciler besteleri için halk müziği kalıplarına ve şekillerine başvurmuşlardır. Yazar kitabında, Avrupa’daki sanat müziğine 17. yüzyıl itibarıyla, eserlerin popülaritesini, bestecilerin eserlerini dinleyiciye beğendirme kaygısını ve tepkilerini ele alıyor. Diğer popüler müzik kitaplarından bir farkı da, sadece rock, reggae, funk ya da caz gibi türlere, ya da bu türlere isim yapmış müzisyenlere değil eğlence kültürünün dans figürlerine ve popüler dansların toplum üzerindeki etkisini değerlendiriyor olması. Eğlence kültürü dans figürlerine yansırken, bir taraftan popüler müziğin içeriği de toplumu sarıyor. Toplumun ahlaki değerleri arasıdaki çatışmayı da okurla paylaşıyor. Viyana valslerinden tangonun erotizmine, altın yirmili yılları başlatan ve bir moda halini alan shimmy, çarliston ve black bottom danslarına… "Modern dansların telaşlı, bazen şaşırtıcı, bazen de sportif hareketleri, yaşamın ritminden başlayıp, büyük kentin ritmine uzanarak bir kavis çizen bu şeyi, kavranılabilir ve böylelikle yaşayarak algılanabilir kılmaktaydı. Shimmy, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Amerika’dan ithal edilen caz müziğinin etkisiyle gerçekleşen müzik devrimiyle de bütünleşmektedir. Telli çalgıların egemen olduğu büyük dans orkestraları, genellikle lüks otellerin akşamüstü çaylarında ve akşamları düzenlenen danslı eğlencelerinde, vals, polka, kadril ve galop için müzik yapıyorlardı. Berlin, Paris ya da Viyana standartlarına uygun olarak ani şekilde telli çalgılarla donatılmış küçük topluluklar ise birer caz topluluğu haline dönüştüler…" Yazar Peter Wicke’in popüler müzik konusunda bu ilk çalışması değil. Berlin’de müzik bilimleri yükseköğrenimini tamamladıktan sonra popüler müzikte estetik konusunda doktora tezi hazırlar. Ardından profesörlük unvanını alır ve Uluslararası Popüler Müzik Araştırmaları Birliği üyeliğini yürütür. Wicke, 1998 yılından buyana ise Almanya müzik konseyinin üyesidir. Popüler müzik kapsamında teorik, tarihi ve kültürel-politik sorunlara ilişkin yurtiçi ve yurtdışında çok sayıda bilimsel makale yayımlar. "Müziğin içindeki vazgeçilmez güçler, ruhun yüceliği ve bedenin fiziki gücü ve dolayısıyla kişinin dışarıdan gelen bütün isteklere dayanıklılık gösterebilmesi açısından çok gereklidir. Bundan dolayı müziğin sihirli bir gücü olduğu söylenir. Bu güç etrafa yaydığı olumlu etkisiyle ruhsal dengeyi sağlar ve buna gereksinimi olanlar için bu etki çok büyük önem taşır…" Müzik her türü, her çeşidi ve her şekliyle hayatımızın bir parçasıdır. Kimi zaman küçültücü bir biçimde sadece eğlenceye yönelik müzik bile çoğu zaman sunumuyla yüce değerlerden söz ettirebilmektedir. İyi ve kötü değerlendirmesi yerine, niteliği ve içeriğine dikkat etmek, bu şekilde ele almak çok daha doğru olacaktır. Hangi müzik nasıl hayatımıza girmiş, hangi yollarla toplumun beğenisini kazanmış ya da tepkisini çekmiş, teknolojinin etkisi müzik üzerindeki etkisi ne olmuş? Bir dönemin vazgeçilmez enstrümanı piyano nasıl süs aleti olarak bir kenara bırakılmış?.. Tüm bu sorulara yanıt bulabileceğiniz "Mozart’tan Madonna’ya Popüler Müziğin Bir Kültür Tarihi" alışılmış popüler müzik tarihi kitaplarından oldukça farklı. Yazarın üslubu ve konuları ele alışı dikkate değer. Tüm bunlar sizi kesmez ise kitabın sonunda yer alan kaynakçaya ve bu alanda yazılmış diğer kitaplara da göz atmanızı tavsiye ederim…
Mozart’tan Madonna’ya Peter Wicke Çev. Serpil Dalaman YKY
|
24 Kasım 2007 Cumartesi Yorum yok »
Her yönüyle Beethoven… |
|
ARZU HAKSUN GÜVENİLİR
Edward Herriot’nun Beethoven biyografisi, ünlü bestecinin hayatındaki bilinmeyenleri ortaya koyuyor. Besteciye ilgi duyanların kaçırmayacakları bir eser…. Yazılı kaynaklarda yaşamına ve eserlerine en çok yer verilen ünlü bestecilerden biri Ludwig van Beethoven’dır. Ne zaman doğduğu, hangi eserleri yazdığı ve hangi tarihte öldüğünü öğrenmek geniş çaplı bir araştırma yapmayı gerektirmez. Detay, müzik araştırmacıları, besteciler, yorumcular ve müzik tutkunları içindir. Çünkü onlara sadece doğum / ölüm ya da eserini yazdığı tarih yetmez. Eserini hangi ortamda ve nasıl bir duyguyla yazdığı, nasıl bir dönemde yaşadığı, kimlerle ilişki kurduğu ve daha birçok ayrıntıyı içinde barındıran soruların cevapları da gerekir. İşte tam da bu tanıma uygun bir kitap müzik kitaplığına, Türkçemize kazandırıldı; Beethoven. Edouard Herriot’un yazdığı kitap, Cevza Aktüze tarafından çevrildi, Pan Yayınları tarafından basıldı. Kitabın orijinali ilk 1929 yılında Gallimard tarafından yayımlanmış. Yazar Herriot, 1872-1957 tarihleri arasında yaşamış. Ünlü bestecinin hayatını kitaplaştırırken bestecinin yaşamında eserlerine de etki eden hiçbir detayı da atlamamış. Dolayısıyla müzik tarihi açısından kayda değer bir çalışma. Yazar Herriot, başbakanlık, bakanlık, sosyalist parti başkanlığı yapmış bir siyaset adamı. Çok sayıda siyaset, edebiyat ve tarih kitabının yazarı olan ünlü bir kişilik aynı zamanda. Bu kitabının en önemli özelliği de Beethoven’ın yaşamını ve eserlerini ele alırken yaşadığı çevre ve hayatındaki insanlarla ilgili bizi aydınlatıyor olması. Bir diğer önemli ayrıntı ise dönemin siyasi, sosyal ve kültürel ortamına da ışık tutuyor olması… Bir dâhinin hazırlanışı Haydn ve Mozart’tan sonra yeni bir sanat formuyla Beethoven ilgi görmeye başlar. Besteci şiirden daha zengin, yaşamın ya da düşüncenin hareketlerini ve çelişkilerini daha iyi dile getiren bir müziği keşfeder. En verimli dönemi 1795 ile 1800 yılları arasındadır. Bu dönemde çok sayıda eser üretir ve dehasının gelişimini en iyi gösteren eserler arasında seçim yapmak gerekir. Mozart gibi bir dahinin yaşadığı bir dönemde ortaya çıkmak, sivrilmek hiç de kolay değildir. Beethoven’ın kafası müzikle doludur. Çeşitlemeler ve sonat üzerinde yoğun bir biçimde çalışır. Bilinçli ya da bilinçsizce maruz kaldığı etkilere karşın kişiliği melodiye eğilimli, anlamında belirgin bir yatkınlık, daha sonraki eserlerinde görülen hüzün ve sevincin birbirini izlemesi, henüz ölçülü bir duygunun içtenliğiyle kendini göstermektedir. Bu da onu Mozart’tan ayıran ince farklardan biridir. Besteciliğinin temel taşlarından biri de ilkelere uymamak ve özgün olmaktır. “Bir hanımefendi kendisine, ‘Mozart’ın operalarını dinlemeye sık sık gider misiniz?’ diye sorduğu zaman yabancı müzikleri bilmediğini ve özgünlüğünü kaybetmemek için özellikle dinlemediğini söylemesi bu tutumunu fazlasıyla desteklemektedir.” Önceleri usta bir piyanisttir Beethoven. Hayat tecrübesi, yeteneği onu dahi olma yolunda ilerletir. Varlıklı, zengin bir ailenin çocuğu değildir. “Ludwig van Beethoven 1787 baharında ilk gerçek yolculuğuna çıkarken büyük kafa yapısı, geniş omuzlarıyla sağlam bir ırktan gelen bir delikanlı olarak dikkat çeker. Saygı duyulan bir büyükbabanın anılarının dolaştığı baba evinde, çocukların açığa vuramadıkları nice hüzünler tanımış, babasının kabalıklarını görmüş ve hiç şüphesiz bunların nedenini de anlamıştı. Yoksulluk çocuklara zarar vermediği zaman onlara ciddi ve bilinçli bir soyluluk verir…” Mutsuzluklar ve aşklar… Bestelerini içinden geldiği gibi ve sadece kendine beğendirmek için yapmış. Bu kitapla hayatını okuduktan sonra eserlerini dinlerken bambaşka düşüncelere sürüklenebilirsiniz. En önemlisi de eserlerinde kişiliğini nasıl yansıttığına şahit oluyoruz. Yırtıcı, bazen boyun eğmiş bazen de günahkâr… Ancak sadelik hep ön planda. Konusuz hiçbir eser bestelememiştir. Programlı müzikten diğer bir ifadeyle “müzikal resim”den hiç hoşlanmaz. Kendi kendini eğitmiştir. Amacı sadece tatlı sesleri bir araya getirerek dinleyiciyi büyülemek değildir. Kişiliğinin hangi eserine nasıl yansıdığı da ayrıntısıyla yer alıyor. Bu detaylar da bir müzik kitabı okumanın keyfini fazlasıyla veriyor. “Bugün toplumun akıntısına kendini kaptırmış olduğuna göre, bütün sosyal engellere çarpsan da yine de eser verebilirsin. Sanat için bile sağırlığın gizli olmamalı! Onu ezen tüm bu mutsuzlukların, fiziksel rahatsızlıkların savaş çalkantılarının, dramatik başarısızlıkların, aşk işkencelerinin karşısına, her zamankinden daha fazla kendinden emin olarak dehasının özgürlüğünü çıkartır.” Otuz altı yaşında olan dahi müzisyen içindeki iblise teslim olmaya başlar. Bu da insanlardan kaçmaya başlamasına neden olur. Bir gezinti sırasında ve trajik bir olay sonucunda hastalığının bir daha hiç iyileşmeyeceğini öğrenir… Klasik müzik tutkunları bu kitabı elinden bırakamayacak. Kitabın en önemli özelliği dahi bir bestecinin hayatını kendi kültürel bağlamını da gözetmeksizin ele alması. Sosyal bilimciler, tarihçiler, müzikseverler ve biyografi tutkunları için kayda değer bir çalışma. Beethoven’ın hayatının bir bölümü beyazperdeye taşınmış, Gary Oldman’ın performansıyla da büyük beğeni görmüştü. O kareler gözünüzden gitmediyse bu kitap da belleğinizden silinmeyecek…
|