Mynet | Blog Anasayfa | Email
Favorilerime Ekle | Giriş


Arşiv Aralık, 2007

Ülker Godiva’yı aldı 500 milyon $ kazandı

22 Aralık 2007 Cumartesi Comments Off

Ülker Godiva’yı aldı 500 milyon $ kazandı

Ülker Grubu, Nestle, Mars, Starbucks gibi markaların ilgilendiği çikolata devi Godiva’yı 850 milyon dolara satın aldı. Ülker Bisküvi-Çikolata-Kek Grubu Başkanı Ali Ülker, Godiva’yı bir Türk firmasının almasının çok önemli olduğunu söyledi

Ülker Godiva''yı aldı 500 milyon $ kazandı

İSTANBUL
Ülker Grubu Nestle, Mars, Starbucks gibi markaların ilgilendiği dünya çikolata devi Godiva’yı satın aldı. Ülker Kurumsal İletişim Genel Müdürü Zuhal Şeker Tucker, Godiva’nın alımının Yıldız Holding üzerinden yapıldığını ifade ederek, "İlerleyen günlerde de bu satın almanın hangi şirket üzerinden olacağını tespit edeceğiz" dedi.

Tucker, bu süreçte şirketin stand-alone (bağımsız) olarak devam edeceğini ve yönetimin aynen korunacağını dile getirerek, yasal süreç tamamlandıktan sonra şirketle ilgili yeni stratejilerin belirleneceğini ifade etti.

STARBUCKS İLGİLENİYORDU

Campbell Soup’un Ağustos ayında Godiva işini bırakacağını ilan ettiğini aktaran Tucker, "Bu süre içinde de Nestle’den Starbucks’a kadar şirketler Godiva’ya teklif verdi ama biz de ilgileniyorduk. Satın almayı biz yaptık. Nestle, Mars, Starbucks yoğun ilgilenen şirketlerdi" diye konuştu. Tucker, Ülker’in Türkiye’de çikolatada yüzde 60 pazar payıyla lider olduğunu kaydederek, bunun daha premium bir sınıfta, bulunmadıkları bir sektörde bir çikolata markası satın almak anlamına geldiğini söyledi. Tucker, "Şimdiye kadarki süreçte, bir Türk markası genelde hep yurt dışı markalar tarafından satın alınıyordu. İlk defa bir Türk markası dünya çapındaki bir firmayı satın aldı" dedi.

Ülker Kurumsal İletişim’den yapılan yazılı açıklamada da, şunlar kaydedildi: "20 Aralık 2007′de imzalanan anlaşma ile Godiva, tüm uluslararası iştirakleri, markaları, tesisleri, ticari sır ve patentleri ile birlikte Ülker Şirketler Topluluğu’nun bünyesine girdi. Ülker’in, dünyanın lider premium çikolata ve çikolatalı ürünler markasına sahip Godiva’yı 850 milyon dolara bünyesine kattığı bildirilen açıklamada, dünyada yaklaşık 450 butik ve 9 bin 300 satış noktası ile hizmet veren markanın ürün gamının premium çikolatalardan bisküvilere, kahveden kakaoya, çikolatalı içeceklerden çikolatalı barlara kadar uzandığı kayde- dildi.

 

Yıllık cirosu 500 milyon dolar

Campbell Soup Company’den yapılan yazılı açıklamada, şirketin fon, vergi, amortisman öncesi karın (EBITDA) 15 katı bir fiyata satıldığı kaydedildi. Godiva’nın yıllık cirosunun yaklaşık 500 milyon dolar olduğu kaydedilen açıklamada, anlaşmanın düzenleyici kurullar tarafından onaylanma süresinin bir kaç ay içinde gerçekleştirileceği ve satıştan birkaç ay sonra satın alım işlemlerinin biteceği bildirildi. Campbell Üst Yöneticisi (CEO) ve Başkanı Douglas R. Conant, Godiva’yı değerinde satmaktan dolayı memnun olduklarını ifade etti.

 

Dünya devini Türk markası aldı

Ülker Bisküvi-Çikolata-Kek Grubu Başkanı Ali Ülker, "Ülker’in daha önce gerçekleştirmiş olduğu yurt dışı yatırımların yanı sıra Godiva gibi bir dünya devini bünyesine katması işine verdiği değerin en önemli göstergelerinden biridir. Godiva’nın bir Türk firması tarafından satın alınmış olmasını çok önemsiyoruz” dedi.

 

 

 

 

22.12.2007

Ülker’in başarısı The Times’ta

22 Aralık 2007 Cumartesi Comments Off

Ülker’in başarısı The Times’ta

Dünyaca ünlü Belçika çikolataları Türk lokumunun diyarına taşınıyor. İngiliz The Times gazetesi dünyaca ünlü Belçika çikolatalarının Yıldız Holding’e satıldığını yazdı.

LONDRA (ANKA)
Dünyaca ünlü Belçika çikolataları Türk lokumunun diyarına taşınıyor. İngiliz The Times gazetesi, 81 yıllık lüks çikolata ikonu Godiva’nın Amerikalı gıda şirketi Campbell Soup şirketi tarafından İstanbul’daki Ülker grubun bisküvi üreticisi Yıldız Holding’e satıldığını yazdı. Gazete, dünyaca ünlü Belçika çikolatalarının Türk lokumunun diyarına taşındığı yorumunu yaptı.

 

Gazetedeki haberde, 1974′ten beri Filedelfiya’da lüks çikolata üretimi yapan Campbell Soup Şirketinin ağustosta satışa karar verdiği belirtilirken, Yıldız Holding’in Campball Soup’a 850 Milyon dolar ödediği ifade edildi.

 

Gazetedeki haberde şu ifadeler yer aldı:

“Stratejik bir incelemeye göre egzotik çikolatalar, çeşitli içkiler, konserve spagetti ve evcil hayvanlardan üretilen gıda maddeleri gibi kitlesel pazarlama ürünleri üreten şirketler için uygun değildir. Ülker’in satışları geçen yıl 7.4 milyar dolara ulaşmıştır ve son yıllarda Türkiye çikolata piyasasının yüzde 57’sini elinde tutmaktadır."

Yıldız Teknik Üniversitesi, 5′inci kısa film festivaline hazırlanıyor

22 Aralık 2007 Cumartesi Yorum yok »

Yıldız Teknik Üniversitesi, 5′inci kısa film festivaline hazırlanıyor

Yıldız Teknik Üniversitesi, 5''inci kısa film festivaline hazırlanıyor

ALİ MURAT GÜVEN

 

Türkiye’nin en köklü yükseköğrenim kurumları arasında yer alan Yıldız Teknik Üniversitesi, bünyesindeki sinema kulübünün öncülüğü ve organizasyonunda düzenlenen Ulusal Kısa Film Festivali’nin beşincisi için hazırlıklarını sürdürüyor.

31 Mart-4 Nisan 2008 tarihleri arasında gerçekleştirilecek olan Yıldız Kısa Film Festivali’nin yarışmalı bölümü için başvurular kabul edilmeye başlandı. Yarışmalı bölümünde yalnızca üniversite öğrencilerinin çektiği filmlere yer veren festival, yarışma dışı gösterimlerinde ise böyle bir ön şart aramıyor.

Bu yarışmaya yapıtlarını göndermek isteyenlerin dikkat etmeleri gereken bir diğer önemli husus da organizasyon komitesinin belgesel türdeki çalışmaları kabul etmemesi… Bunun dışında, herhangi bir konu sınırlaması olmaksızın, süresi 20 dakikayı aşmayan her türlü kurmaca, deneysel ve canlandırma filminizle aday olabilirsiniz. Başvuru ve film teslimi için son tarih ise 29 Şubat 2008. Yarışmada derece girenler çeşitli aynî ve naktî ödüller kazanacak.

Öte yandan, festival bünyesinde gerçekleştirilecek yarışma dışı gösterimlerde ise belgesel filmlere yönelik herhangi bir sınırlama olmadığı gibi, öğrenci olma şartı da aranmıyor. Amatör ya da profesyonel, öğrenci ya da mezun, elinde kendisine ait eski ya da yeni tarihli bir kısa filmi bulunan bütün yönetmenler, Yıldız Teknik Üniversitesi’nin önümüzdeki ilkbaharda düzenlenecek gösterimlerinde yapıtlarını izleyicilerle buluşturabilirler. Yarışma dışı gösterimlerde yer almak için son başvuru tarihi de yine 29 Şubat 2008 olarak belirlenmiş.

Organizasyon komitesi, düzenlenen bu etkinliğin, yarışma ve film gösterimlerinin ötesine geçerek, sinemaya ilgi duyan gençlerle sektörün profesyonelleri arasında bir köprü oluşturabilmesi için, festival bünyesinde bir çok söyleşi, panel ve atelye çalışmasına yer verileceğini açıkladı.

Ayrıntılı bilgi için: www.yildizkisafilm.org

 

 

 

 

 

alimurat@yenisafak.com.tr

 

 

 

15.12.2007

Ne yazık ki ben ‘Kabadayı’da bir başyapıt göremedim…

22 Aralık 2007 Cumartesi Comments Off

Ne yazık ki ben ‘Kabadayı’da bir başyapıt göremedim…

Ne yazık ki ben ''Kabadayı''da bir başyapıt göremedim…

ALİ MURAT GÜVEN

Sayfamızı düzenli takip eden okurlarımız, “film eleştirileri” konusunda bu sütunlarda yaptığımız dostça bir “görev paylaşımı”nı zaten aylardan beri yakından bilmekteler; ancak şimdi aktaracağım konuyu henüz bilmeyen ya da bilip de unutanlar için bir kez daha hatırlatma yapmayı gerekli görüyorum.

Yeni Şafak kültür-sanat ve istihbarat servislerine muhabir pozisyonunda uzun yıllardan bu yana hizmet vermekte olan değerli dostum, meslektaşım ve can kardeşim Ömer Çakkal, geride bıraktığımız yaz aylarından itibaren, benimle birlikte, yeni gösterime giren yerli ve yabancı filmlerin eleştirilerini kaleme almaya başladı. Ömer, çalışkan bir haberci olarak, kültür-sanat ve özellikle de sinema dünyasındaki güncel gelişmeleri çok yakından takip ediyor. Geride bıraktığı yıllarda hem sektörde çok ciddi bir tecrübe kazandı, hem de kalıcı dostluklar edindi. Ayrıca, gösterime giren pek çok filmin -sabahın köründe yapılan- basın gösterimlerini benden daha düzenli takip etmek gibi bir avantaja da sahip. Ben de onun gitgide artan meslekî tecrübelerini, zaten başarıyla yapmakta olduğu “sinema haberciliği” dışında ikinci bir alana, “film analizi” alanına yönlendirip, kendisini bir de bu yönde geliştirmesi için uygun bir platform oluşturmayı amaçladım. Yaklaşık altı aydan bu yana, Ömer ile her hafta sonu gösterime girecek filmleri çalışma programımıza göre dostça paylaşıyoruz. Zamanlama açısından uygun gördüklerime ben gidiyorum, diğerlerini de o takip edip izliyor. Filmleri izledikten sonra eleştirilerini yazarken sıkı sıkıya uyduğumuz ortak bazı kurallar var. Onları sizler de bilmektesiniz; bir filmin içeriğinde şiddet, argo dil, olumsuz davranış örnekleri ya da cinsellik/çıplaklık gibi kimi can sıkıcı unsurlar yer alıyorsa, ben de ortağım da bu konuda alabildiğine duyarlıyız. En küçük bir ayrıntıyı dahi atlamadan, bu tür temalardan hoşlanmayan okurlarımızı hem simgeler üzerinden, hem de eleştiri yazılarımızın içine serpiştirdiğimiz cümlelerle uyarmaya çalışıyoruz.

Ancak, sıra bir filmin sanatsal açıdan topyekün nasıl algılandığı noktasına gelince, doğaldır ki Ömer ve ben birbirimizin “klonlanmış” birer kopyası değiliz. İyi ki de değiliz; çünkü farklı bakış açıları bu sayfanın çok sesliliği anlamında önemli bir avantaj oluşturuyor. Bazen benim izleyip de pek fazla beğenmediğim bir filmi Ömer sevebiliyor, bazen de ben onun “başyapıt” ilan ettiği bir filme aynı düzeyde muhabbet duyamayabiliyorum. Ancak, sayfamızın genel teknik ve ahlâkî ölçütlerine uymak kaydıyla, burada herkes kendi düşüncesini yazmakta özgür…

Aynı durum, yönetmen Ömer Vargı’nın geçtiğimiz hafta sonunda gösterime giren “Kabadayı”sı için de söz konusu oldu. Ben bu filmin basın gösterimini kaçırdım, Ömer ise her zamanki iş disiplini içinde gösteriye gitti ve doğal olarak, filmi o izlediği için eleştirisini de o yazdı. Ancak, gündeme damgasını vuran önemli bir yapım olduğundan dolayı, sonraki günlerde (biraz da Ömer’in “üç buçuk yıldız”la biten yazısının ayartmasıyla) ben de bir fırsatını bulup “Kabadayı”yı ticarî gösteriminde, biletli olarak izledim.

Ne yalan söyleyeyim; beyazperdede, Ömer Vargı ve Yavuz Turgul gibi iki büyük ustanın işbirliğinden doğma “mükemmel” bir öykü göreceğim umuduyla, “kalite”ye yönelik olarak aşırı bilenmiş bir ruh hâlinde gittiğim bu filmden çıkarken derin bir hayâl kırıklığı içindeydim. Genel konsepti itibarıyla, “Eşkıya”nın -hafiften silkelenerek- kırsaldan Beyoğlu’nun arka sokaklarına taşınmış yeni bir versiyonu izlenimi uyandıran bu çalışmada, geçen hafta Ömer’in de vurguladığı zayıf müzikal kalitenin yanısıra senaryo, kurgu, canlı ses kaydı ve oyunculuklarda da bir çok zaaf gözüme çarptı. Öncelikle, tıpkı yüzbinlerce sinemasever gibi, bu yeni çalışmasında “devleşmiş bir oyunculuk” beklediğim Şener Şen’in büyük ölçüde kendisini tekrar eden, bezgin hâlinin beni oldukça şaşırttığını belirtmeliyim. Rasim Öztekin ve Süleyman Turan’ın performansları bir tarafa konulursa, filmdeki çoğu oyunculuk gösterisi hiç de öyle ahım şahım değildi doğrusu. Hele de filmin -sadece adını içeren- 5-10 saniyelik sessiz, sıradan bir fon jenerikle başlayıp direkt olarak öyküye geçmesini, izleyicisini daha ilk karelerden itibaren sarıp sarmalaması gereken böylesine “karizmatik” bir yapım açısından gayet yadırgatıcı buldum.

Genel olarak iyi bir “görüntü yönetimi”, ancak kötü bir “kurgu” içeren “Kabadayı”nın, bizlere yeni bir şey sunma anlamındaki en büyük sürprizi ise Kenan İmirzalioğlu’nun artık tam anlamıyla “pişmiş bir oyuncu” olduğunu göstermesiydi. Evet, altını çizerek vurgulamak gerekir ki bir zamanların “Deli Yürek”li kartpostal çocuğu İmirzalioğlu bu filmde Brian De Palma’nın 1982 tarihli “Yaralı Yüz”ündeki Al Pacino ve Luc Besson’un 1994 yapımı “Leon”undaki Gary Oldman’dan sonra, bana göre beyazperde tarihinin en etkileyici, en unutulmaz “psikopat suçlu” karakterlerinden birine imza atmış. Bu muhteşem performansından sonra ona artık “sinema ve televizyonda sadece yakışıklılığını satarak varoluyor” şeklinde bir nitelemede bulunmak tek kelimeyle saygısızlık olur.

Sonuç itibarıyla, Türk sinemasının son yıllarda teknik ve estetik yetkinlik açısından geldiği noktaları görmek adına rahatça izlenebilecek, ancak izlenilmese de öyle çok fazla şey kaybetmiş olmayacağınız orta hâlli bir yapıt “Kabadayı”… Ki eleştirisini de ben yazsaydım, ona “üç buçuk” değil, “iki buçuk” yıldız verirdim.

Haftalık film eleştirilerimizi, girişindeki imzalara pek dikkat etmeden okuyan ve zaman zaman Ömer’in cümlelerini bana, benimkileri de Ömer’e mâleden kimi aceleci okurlarımızı bu vesileyle bir kez daha aydınlatmış olalım. Biz “farklı” insanlarız ve sözkonusu olan sanat ise “farklılık” da iyi bir şeydir.

 

 

 

alimurat@yenisafak.com.tr

 

 

22.12.2007

FBI fişleme için veritabanı kuruyor

22 Aralık 2007 Cumartesi Comments Off

FBI fişleme için veritabanı kuruyor

Amerikan federal soruşturma bürosu FBI, 1 milyar dolarlık yeni yatırımla, dünyanın en büyük insan tanımlama veri tabanını kuracak.

FBI fişleme için veritabanı kuruyor

WASHINGTON (A.A)
Washington Post gazetesinin haberine göre ülke içi ve dışından kişilerin tanımlanması için Amerikan resmi kuruluşlarına daha geniş olanaklar sağlanması hedefleniyor.

Yüz resimlerini, parmak ve avuç izlerini zaten biriktirmeye başlamış olan FBI, yeni nesil kimlik belirleme sistemi adı verilen projenin başarılı olması halinde, hem kimlik belirlemede hem de adli tıpta kullanılabilecek tüm verileri bir arada bulunduracak.

Osmanlı Tarihi 6

14 Aralık 2007 Cuma Comments Off

Osmanlı Tarihi 5

14 Aralık 2007 Cuma Comments Off

Osmanlı Tarihi IV

14 Aralık 2007 Cuma Comments Off

Osmanlı Tarihi III

14 Aralık 2007 Cuma Comments Off

Osmanlı Tarihi 2

14 Aralık 2007 Cuma Comments Off

Mynet Blog WordpressMU alt yapısını kullanmaktadır.