|
9 Mart 2008 Pazar
Sıcak bir günde hızlı yürüme sebebiyle kan ter içinde kalan ve elbiselerini değiştirme imkânı bulamayan bir insan, terlemeyi eziyet gibi görebilir. Hâlbuki terleme, Cenab-ı Hakk’ın rahmetinin tecellilerinden biridir. Vücuda yerleştirilmiş olan terleme mekanizması, hayatiyetin sıhhatli bir şekilde devam ettirilebilmesi için oldukça önemli vazifeler görür.
Deri; iç ve dıştan gelebilecek her türlü uyarıya cevap verebilecek kabiliyette yaratılmış, en fazla hücre ihtiva eden organlardan biridir. Ayrıca hayvanlar da kendilerine has doku hususiyeti ve ihtiva ettiği koku, yağ, sümüksü madde (mukus), zehir ve ter bezleri gibi gerektiğinde salgıları ile vücudu koruyan birçok beze sahiptir.
Ter bezleri, memelilere hastır. Yani omurgasız hayvanlarda, balık, kurbağa, sürüngen ve kuşlarda ter bezleri bulunmaz. Memelilerde ter bezlerinin konumu ve sayısı türlere göre farklılık arz eder. Meselâ kedi ve köpeklerde bu bezler sadece ayak tabanlarında bulunur. Bu yüzden köpekler, sıcak havalarda veya vücutları aşırı ısındığında hararetlerini dillerini sarkıtarak dışarı atar. Balina ve yunus gibi suda yaşayan memelilerde ter bezi yoktur. Hayatlarının büyük bölümünü suda geçiren su aygırlarında, ter bezi sadece başın üst kısmında bulunur. Fillerde ise ter bezi bulunmaz. Genellikle sıcak bölgelerde yaşayan bu hayvanlar, bu yüzden vücutlarını serinletmek için kulaklarını devamlı sallar. Bu, fillerin cüsselerine nispetle küçük kulaklarla vücutlarını yelpazeleyip soğuttuğu mânâsına gelmez. Bu hayvanların kulaklarına geniş çaplı kılcal damar ağı yerleştirilmiştir. Bu ağ, fillerin vücutlarındaki 450 litre kanı 20 dakika içerisinde kulaklarından geçirerek âdeta radyatör fonksiyonu görür. Kanın geçişi esnasında sallanan kulaklarla kanın soğuması temin edilmiş olur. Kırışık bir yapı arz eden fil derisi, su tutma özelliğine sahiptir. Deride tutulan suyun sıcak havada buharlaşmasıyla vücuttan ısı çekilir ve hayvan böylece serinletilmiş olur.
Ter nedir ve nasıl üretilir?
Ter, insan vücudunun yaklaşık her cm2’sine 100 adet yerleştirilmiş 2,5 milyon ter bezi tarafından salgılanan renksiz, kokusuz bir sıvıdır. Vücuda dengeli bir şekilde dağıtılan ter bezleri; meme uçlarında, göz kapaklarında, genital (üreme) organlarda ve dudaklarda bulunmaz. Buralarda ter bezi olmamasının bazı hikmetleri vardır. Meselâ emzirilen bebekler, meme uçlarında ter bezi olmaması sayesinde terle tuzlanmış deriyi emmek zorunda kalmamaktadır. Eğer dudaklarda ter bezi olsaydı, insan konuşurken devamlı
terleyen dudaklarını yalamak mecburiyetinde kalabilirdi.
Ter bezlerinin yapısı
Ter bezlerindeki tüp şekilli yapı iki kısımdan meydana getirilmiştir:
1- Deri altındaki ter salgılayan kıvrımlı bölüm.
2- Epidermis (üst deri) ve dermis (alt deri) bölgelerinden dışa doğru uzanan kanal bölümü.
Birçok bezde olduğu gibi, ter bezlerinin salgı bölümü de ön salgı adı verilen bir sıvı salgılar. Bu sıvı kanalda akarken içindeki maddelerin konsantrasyonları (yoğunlukları) değiştirilir. Salgı, bez hücrelerinin üzerinde veya onlara yakın sempatik sinirlerin uyarılmasıyla gerçekleştirilir.
Kaç çeşit ter bezi vardır?
Vücudumuza, “ekrin” ve “apokrin” olmak üzere iki grup ter bezi yerleştirilmiştir. Ekrin; avuç içi ve ayak tabanında fazla olmak üzere vücudun her bölgesinde bulunan, “merokrin” salgı yapan (salgı az bir sitoplâzma kütlesiyle dışarı verilir) ve sayısı iki milyondan fazla olan ter bezidir. Bu ter bezleri, epidermisten embriyolojik dönemin üçüncü ayından itibaren gelişmeye başlar ve doğumdan birkaç hafta sonra da vazifelerini yapacak hâle gelir. Bu bezin salgıladığı terde su, sodyum, potasyum, klor, bikarbonat, üre ve aminoasitler bulunur.
Apokrin ter bezleri (salgı, sitoplâzmanın önemli bir kısmıyla dışarı atılır) hamileliğin 4-5. aylarında gelişir. Daha çok koltuk altına, ağız ve meme başı çevresine yerleştirilmiştir. Salgısını genellikle kılın dip kısmındaki soğancığa (folikül) boşaltır. Bakterilerin faaliyeti neticesi kokusunu kazanan renksiz salgı; protein, karbonhidrat, amonyak ve demir ihtiva eder. Her insanın kendine has kokusu, bu maddeler vesilesiyle ortaya çıkar. Köpek ve benzeri bazı hayvanlar da sahiplerini bu kokudan tanır. Hormonal veya hissî uyaranlarla ortaya çıkan salgı, androjenlerin (erkeklik hormonu) salgılanmasına bağlı olarak çalıştığı için ergenlik çağında salınmaya başlar.
Neden terleriz?
Terleme, vücut sıcaklığının istenilen aralıkta kalması ve rahatlığının sağlanabilmesi için, vücuda yerleştirilmiş çeşitli mekanizmalar vasıtasıyla yapılan bir dengeleme faaliyetidir. Terleme, vücuda yerleştirilen bir soğutma mekanizmasıdır. Sıcak bir ortama girildiğinde ısı dengesini sağlamak için vücudun bazı mekanizmaları devreye sokulur ve termostat gibi çalıştırılan sistemle vücut sıcaklığımız dengelenir.
Sıhhatli bir insanın vücut sıcaklığı son derece kararlıdır, değişmeler nâdiren 0,5 oC’yi aşar. Ortam harareti ne olursa olsun, vücut sıcaklığının belirli dar aralıkta tutulması gerekir. Hareketsiz bir yetişkinin vücut içi sıcaklığı ortalama 37 oC iken, deri sıcaklığı 31 oC’den 25 oC’ye kadar değişiklik gösterebilir. Vücut sıcaklığının düzenlenmesi vazifesi, hipotalamusa verilmiştir. Hipotalamus, orta beynin bir parçasıdır ve yaklaşık 4 g ağırlığındadır. Hipotalamusun ön kısmına vücudu sıcaklık artışından koruyan, arka kısmına ise sıcaklık düşüşlerinden muhafaza eden birer merkez yerleştirilmiştir.
Çevreye istenilen seviyede ısı geçişi olmadığında, meydana gelen sıcaklık artışı dolayısıyla, damar genişletilmesi (vazodilatasyon) ve terleme devreye girer. Derideki kan akışı artırılır ve bu şekilde iç bölgelerden dış dokulara ısı geçişinde iki, üç kat artış olur. Yetişkin bir insanın derisinde normal şartlarda ve istirahat durumunda kalb debisinin % 5-10’u kadar kan bulunur. Sıcaklığın aşırı artması hâlinde kalbdeki kan debisinin % 50-60’ı deriye gönderilir. Eğer buna rağmen vücut içi sıcaklığı hâlâ artmaya devam ediyorsa, vücutta ter salgılanarak ısı geçişi devreye sokulur. Ancak suyun buharlaşmasını engelleyen elbiseler, ortamdaki su buharının kısmi basıncının artması ve hava dolaşımının azalması gibi dış unsurlar önemli bir soğutma şekli olan terlemeye tesir eder. Vücut sıcaklığında 1 oC’lik artış, kalbin dakikada 18 defa daha fazla atmasına sebep olur.
Vücut ısısının dengeli bir şekilde korunması ve sürekliliğinin sağlanması için Allah vücuda yerleştirdiği mekanizmalara koordine bazı vazifeler yaptırır. Bu durumda insan elbise giyme, hareketi azaltma veya daha serin ortam şartlarını arama meyli gösterir.
Vücuttan buharlaşan her bir gram suyla 0,58 kilokalori ısı kaybedilir. Kişinin terlemediğini zannettiği zamanlarda bile, deri ve akciğerlerden yaklaşık 450–600 ml/gün nispetinde su buharlaşır.
Derideki ısı, çevredekinden fazla olduğu sürece, radyasyon (ışıma: kızılötesi ısı ışınlarıyla kayıp) ve iletim (kondüksiyon: cisimlere ve havaya temas veya ısı iletilmesi yoluyla ısı kaybedilmesi) ile kaybedilir. Ancak, çevre ısısı deriden daha yüksek olduğu zaman, radyasyon ve iletim ile ısı kaybedilmez, aksine kazanılır. Bu şartlarda, vücudun ısıdan kurtulması için tek yol buharlaşmadır ve bunun için her zaman ısı kaybedilir; bu da soğutma tesiri ortaya çıkarır. Gerektiğinden fazla ısınan vücudumuz bu sayede normal ısı seviyesine getirilir. Halkımız karpuz soğutmada bu metodu kullanır.
Giyinmenin vücut ısısı üzerine tesiri
Elbise kıvrımları arasında tutulan hava, deriye komşu hava tabakasının kalınlığını artırır. Böylece vücuttan ileti ve hava akımının tesiriyle (konveksiyon) ısı kaybedilme hızı çok azalır. Elbiseler ısı kaybını, çıplak vücuda göre yarı yarıya azaltırken, kutup şartlarında giyilen elbiseler ısı kaybını altıda bire indirir. İnsanlar farklı coğrafyalarda karşılaştıkları ısı problemlerini çeşitli icatlarla aşarken, kutup bölgelerinde yaşayacak şekilde yaratılmış olan kutup ayısı, fok ve penguen gibi canlılar, Rabb’imizin kendilerine hediye ettiği o bölgeye uygun deri, yalıtkan tüy ve bunların altındaki kalın yağ tabakaları ile korunurlar.
Deriden elbiselere geçen ısının yaklaşık yarısı, aradaki küçük mesafeden iletim ile değil, radyasyonla geçer. Bu sebeple elbiselerin içini ince bir altın tabakasıyla kaplamak, elbiselerin yalıtkanlığını oldukça artırır. Bu teknik yardımıyla kutup elbiselerinin ağırlığını yarı yarıya azaltma imkânı vardır. Ayrıca giyilen elbiselerin bol olması, vücutla elbise arasında bir hava katmanı oluşturacağından, vücut sıcaklığının korunmasına vesile olur. Dar olursa arada hava tabakası olmadığından vücut ısısını muhafaza etmek zorlaşır ve daha fazla üşünür. Aynı durum insanların aşırı sıcaktan korunmak için vücudu bütünüyle örten bol elbiseler giydiği çöl ortamında da geçerlidir.
Islandıkları zaman elbiselerin vücut ısısını korumadaki tesirleri hemen hemen kaybolur. Çünkü suyun yüksek iletkenliği ısı kaybını yirmi kattan fazla artırır. Bu sebeple, soğuk bölgelerde vücudu soğuğa karşı muhafaza etme yönünden elbiselerin ıslanmaması büyük önem taşır. Terleme ile ıslanan elbiselerin yalıtkanlık dereceleri oldukça azalacağından terli vaziyette rüzgâra karşı durmak zararlıdır. Diğer taraftan yünlü elbiseler teri emer ve onun kolayca buharlaşmasını sağlar. Pamukluların, yüne göre teri tutma özelliği daha yüksektir.
Vücudun küçük böbrekleri olarak ter bezleri
Vücudumuzda metabolizma neticesi meydana gelen ürik asit, üre, tuz ve diğer zararlı maddeler ter vasıtasıyla da atılır. Bu açıdan bakıldığında ter bezlerine kanın temizlenmesi için böbrek vazifesi de verilmiştir denebilir. Ter bezleri hafifçe uyarıldığı zaman, ter sıvısı kanaldan çok yavaş akar. Bu sıvıyla beraber çıkan sodyum ve klor iyonlarının bir kısmı tekrar emilir (Bu, vücut için faydalı bir durumdur; zîrâ vücudun bu maddelere ihtiyacı vardır). Aksi durumda vücudun elektrolit dengesi bozulur, sinir ve kas problemleri ortaya çıkar, daha sık tuz alma ihtiyacı doğardı.
Fizikî aktivite sırasında veya sıcak ortamlarda aşırı terleriz. Hücrelerimiz sodyum, potasyum ve klor gibi iyonları geri emecek zaman bulamaz. Böyle hızlı bir terleme sebebiyle meydana gelen sıvı kaybı, yerine konamaz ise özellikle dolaşım sistemimizde aksamalar başlayabilir. Bu sebeple sıcak zamanlarda yaşlı ve çocukları güneşten korumak ve onların bol sıvı almalarını sağlamak gerekmektedir.
Heyecanlandığımızda neden daha fazla terleriz?
Heyecan verici bir durumla karşılaşıldığında sempatik sinir sistemi aktifleşir ve böbrek üstü bezlerinden epinefrin (adrenalin) salgılanır. Bu salgı, özellikle avuç içleri ve koltuk altlarındaki ter bezlerine tesir eder ve ter miktarı artar. Bu sempatik aktivite sebebi ile ciltteki elektrik geçirgenliği de değişir. Yalan makinelerinde bu değişiklikten faydalanılır. Ayrıca hormon dengesizlikleri, tiroit bezinin aşırı çalışması, alkol kullanmak, fazla miktarda kafein almak ve sempatik sinir sisteminin aşırı uyarılması, terlemenin artmasına sebep olabilir. Bunun dışında koma durumlarında, bazı kanser türlerinde, kalb krizinde; içsalgı bezi, parkinson, şeker ve hipertiroid hastalıklarında da terleme artar. Bu durumlarda görülen aşırı terleme, asıl hastalığın belirtisi veya neticesi olabilir. Bu yüzden tedaviye başlamadan önce terlemenin bir hastalık sebebiyle olup olmadığının ortaya konması gerekir. Aşırı terleme bazen sebebi bilinmeyen genetik faktörlere de bağlı olabilir.
Terlemesek ne olurdu?
Vücudun tamamının veya bazı bölgelerinin terleme kabiliyetini kaybetmesi tıp dilinde “anhidroz” olarak bilinir. Bunun sebepleri arasında cilt kanseri, tiroit bezinin az çalışması; mayasıl, sedef ve cüzam gibi hastalıklarla bazı ilâçların kullanılması gelir. Hararet yapan bir motorda bazı arızaların çıkması gibi; doğuştan ter bezi olmayanlar, vücutlarını soğutamazlar ve sıcak çarpmasından ölebilirler.
İklim şartlarına uyum sağlamada (aklimatizasyon) terleme
Normal iklim şartlarında yaşayan sağlıklı bir kişi, başka bir ülkeye gidip orada sıcağa mârûz kaldığında önceleri saatte sadece 1 litre kadar terleyebilir. Bu miktar vücuttan fazla ısıyı atmak için yeterli olmaz. Sonra gittikçe terleme miktarı artarak saatte 2–3 litreye ulaşır. Ter miktarındaki artış, bezlerin ter üretme kapasitesindeki artışa bağlıdır. Bununla birlikte, yeni şartlara uyum sağlanınca terleme ile kaybedilen tuz (NaCl) miktarı azalır. Bunun sebebi iklime uyum sağlayan şahıslarda aldosteron hormonu salgısının artmasıdır. Uyum sağlayamayan bir kişi sıcak havada günde 15–30 g tuz kaybederken, 4–6 haftalık uyum sürecinden sonra kayıp 3-5 g/gün’e düşer. Burada Rabb’imizin bir hediyesi olarak fazla terlemeye rağmen tuz kaybı az olur. Eğer aşırı terlemeyle tuz kaybedilmeye devam edilseydi, tansiyonda düşme, su kaybı, şok ve ölüm ortaya çıkabilirdi. Bu sebeple vücut sıcak iklime alışıncaya kadar kişinin kendini koruması gerekir.
Ter kokusu
Normalde kokusuz olan ter, yağ bezlerinin salgısı ve cildimizde tabiî olarak bulunan bakterilerin çeşitli terkipler teşkil etmesiyle kokulu hâle gelir. İnsanlar genellikle kokusu sebebiyle terden şikâyet eder. Bilhassa terlemeyi engellemek için koltuk altına uygulanan kozmetik ürünler, ter bezleri açıklıklarının kapanmasına sebep olur. Bu da vücudumuzdan uzaklaştırılması gereken zararlı maddelerin içerde kalmasına ve vücudun zarar görmesine yol açar.
İnsanların günlük hayatına menfî tesir eden aşırı terlemeyi engellemek için, bazı hususlara dikkat edilmesi gerekir. Aşırı terleyen insanların kahve, çay gibi uyarıcı içecekleri azaltmaları, ayrıca baharatlı ve bol acılı yiyeceklerden de uzak durmaları gerekir. Terlemede kıyafetlerin de ehemmiyeti büyüktür. Ayrıca vücudun her yerinde olabileceği gibi daha çok el içi ve ayak tabanında görülen kötü kokulu ter, bazı gıdaları -özellikle soğan, sarımsak, çemen, pastırma ve sucuk- tüketmeye bağlıdır. Aşırı terleyenler yün, pamuk veya ketenden yapılmış kıyafetleri tercih etmeli ve terleten iç çamaşırları giymemelidir. Böyle kişiler, sentetik ayakkabı ve çorap giymemeye dikkat etmeli, aşırı terleyen bölgelerini sık sık yıkamalıdır. Aşırı terden nemlenen ayakkabılar da kuruyana kadar giyilmemelidir.
Ter kokularından kurtulmanın en sağlıklı yolu, sık sık yıkanmaktır. Ayrıca arka arkaya terleme durumlarında yıkanılmadığı zaman, ter ile dışarı atılan toksik maddeler, vücut tarafından tekrar geri emilebilir. Terlemek, bir müdafaa mekanizması olduğundan, teri önlemek, bilhassa yaz aylarında güneş çarpmasına davetiye çıkarır.
Kaynaklar
- ASHRAE, (1993). ASHRAE handbook-Fundamentals, chapter 37, Atlanta: American Society of Heating, Refrigeration andA ir-Conditioning Engineers.
- ASHRAE, (1989). ASHARAE handbook- Fundamentals, chapter 8, Atlanta: American Society of Heating, Refrigeration and A ir-Conditioning Engineers.
- Chaffee, E.E., Greisheimer, E.M. (1964). Basic Physiology and Anatom J.B. Lippincott Comp., Philadelphia, Montreal.
- http://www.genetikbilimi.com/gen/hipofiz.htm
- http://saglik.tr.net/genel_saglik_yaz_kalp.shtml
- http://www.isnet.net.tr/saglik/guncel/derimiz.asp
- Butera, F.M.(1998). Chapter 3-Principles of thermal comfort.Renewable and Sustainable Energy Reviews,Vol.2, pp.39-66.
- Candas, V. (1999). The thermal environment and its effects on human. Assesment of Thermal Climate in Operator’s Cab. Seminar in Florence, November 18–19, pp. 7–13.
- Kaynaklı Ö., Kılıç M., 2004. Vazodilatasyonun insan fizyolojisine etkisi ve terleme ile karşılaştırılması. Uludağ Üniv. Müh-Mimarlık Fakültesi Dergisi. Cilt 9, Sayı 1.
- Guyton Hall-Tıbbi Fizyoloji 9. baskı sayfa 911
|
|
9 Mart 2008 Pazar
Nasreddin Hoca devridir. Zamanın idaresi tarafından asayişin sağlanması için olsa gerektir ki; pala, yatağan, kama gibi kesici, yaralayıcı nesnelerin taşınması yasaklanmıştır. Kolluk kuvvetleri, Hoca’nın bu yasağa rağmen sokakta kuşağının arasında kocaman bir palayla arz-ı endâm ettiğini görür ve Hoca’yı hesaba çeker: “Aman Hoca’m, sokağa bu şekilde çıkmanın yasak olduğunu bilmez misin?” sorusuna; “Hiç bilmez olur muyum, elbette bilirim.” cevabını verir Hoca. Kolluk kuvvetleri bunun üzerine: “Madem bilirsin de, ne diye yanında kocaman bir pala taşırsın?” derler. Hoca: “Bilirsiniz ki ben hocayım, yazı yazarım, kitap okurum. Kimi zaman kitaplarda imlâ yanlışlığı yahut ifade bozukluklarıyla karşılaşırım. Böyle zamanlarda bu palaya ihtiyaç duyar ve yanlışları bununla kazıyıp düzeltirim.” cevabını verir. Görevliler kendisine: “Etmeyin Hoca’m, böyle bir iş için kocaman bir palaya ne hacet? Küçük bir çakıyla da bu ihtiyacınızı göremez misiniz?” derler. İşte bu soru, Hoca’ya o ana kadar sabırla beklediği taşı gediğine koyma fırsatını verir: “Bazen öyle büyük yanlışlıklar oluyor ki, bu pala bile onu kazımak için küçük kalıyor.”
Günlük hayatımızda diğer insanlarla konuşurken Nasreddin Hoca’nın sözünü ettiği yanlışlıklarla sık sık karşılaşır, dil ve anlatım bozuklukları yaparak ‘iletişim kazalarına’ uğrayabiliriz. Dil, “İnsanlar arasında anlaşmayı sağlayan tabiî bir vasıta; kendisine mahsus kanunları olan ve ancak bu kanunlar çerçevesinde gelişen canlı bir varlık; temeli, bilinmeyen zamanlarda atılmış bir gizli antlaşmalar sistemi, seslerden örülmüş içtimaî bir müessese.” şeklinde tarif edilir. Bu tariften de anlaşılacağı üzere lisanın en mühim vazifesi, insanların anlaşmasını sağlamaktır. Ancak dilin bu vazifesini yerine getirebilmesi, kendi kaidelerine uygun kullanılmasıyla mümkündür. Aksi takdirde çoğu zaman yanlış anla(şıl)malarla karşılaşılması kaçınılmaz olacaktır.
“Ben öyle demek istemedim.”, “Siz beni yanlış anladınız!”, “Anlatamadım galiba!”, “Ne demek istiyorsunuz?” gibi sözleri sık sık söyler veya duyarız. Bu ifadelerde her ne kadar muhatabın anlama kapasitesinin payı olsa da, asıl payın, dili doğru kullanmayanda olduğu unutulmamalıdır.
Son yıllarda çeşitli basın yayın organlarında dil yanlışları ve ifade bozuklukları ile alâkalı haber veya makaleler çıkmaktadır. Bu mevzuda neşredilmiş bir hayli de eser vardır. Bu eserler, isteyenlerin, yanlışlarını düzeltmelerine eskiye nazaran daha çok imkân sağlamaktadır. Mevzu, her yazar tarafından farklı şekillerde ele alınıp gruplandırılmış olsa da, maksat hepsinde aynıdır: Dil yanlışlarını, dil ve ifade bozukluklarını en aza indirmek.
Çeşitli imtihanlarda dil ve ifade bozuklukları ile alâkalı sorular sorulması -imtihanda başarıyı artırmak için olsa da- hiç değilse böyle bir mevzuun varlığından haberdar olunmasını, eğitim müesseselerinde bu husus üzerinde ehemmiyetle durulmasını, konuşmalarda ve yazılarda itina gösterilmesini sağlamaktadır.
Dil ve anlatım bozuklukları; köylü-şehirli, eğitimli-eğitimsiz, genç-ihtiyar her insanın konuşmalarında, yazılarında bulunabilir. İnsanlara konuşmasında, yazısında dil yanlışlarının bulunduğunu söylediğimizde, genellikle; “Ama günlük hayatta bunu hep böyle kullanıyoruz.” itirazıyla karşılaşırız. Ne var ki, o cümlenin günlük hayatta öyle söylenmesi, her ne kadar “Galat-ı meşhur, lügat-ı fasihten evlâdır.” (yaygın olan yanlış bir kullanma, kimsenin bilmediği fasih bir söyleyişe tercih edilir) denmiş olsa da, yanlışlığı gidermez ve o yanlışın düzeltilmesi lüzumunu ortadan kaldırmaz.
Konuşmalardaki yanlışlıklar birkaç farklı faktöre bağlı olarak ortaya çıkabilir. Dil yanlışları, mânâyla alâkalı olanlar ve gramer bilgisinin eksikliğinden kaynaklananlar olmak üzere başlıca iki grupta incelenebilir. Dilbilgisi eksikliğinden kaynaklanan ifade bozuklukları, uzmanlık gerektirdiği için tabiatıyla çoğu kimse tarafından fark edilmez. Mânâyla alâkalı ifade bozuklukları; lüzumsuz kelime kullanma, aynı mânâlı veya çelişen kelimelerin bir arada kullanılması; kelimenin yanlış mânâda veya yanlış yerde kullanılması gibi başlıklar altında ele alınabilir.
Diğer yandan, düşünce, konuşma ve yazma hızı ile ruh dünyamız ve sinir fizyolojimizin tetiklediği beden dili arasındaki münasebetler oldukça girifttir. Bazen hızlı düşünürken konuşmamız yavaş olabilir, bazen de hızlı konuşmamız gerektiğinde düşünce ve gönül dünyamızdaki karışıklıklar sebebiyle hatalar ortaya çıkabilir. Ayrıca konuşanın el, kol veya yüz hareketleri, konuşmalardaki yanlışlıkların fark edilmesine mâni olabilir. Yazıda ise yazar, yanlışları perdeleyecek jest, mimik gibi imkânlardan mahrum olduğu için, dil ve ifade bozuklukları daha kolay fark edilebilmekte; daha çok dikkat çekmektedir. Konuşma esnasında ifadelerdeki yanlışları geriye dönüp düzeltme imkânı yoktur; çünkü bu düzeltmelerin çokluğu konuşmanın tesirini azalttığı gibi dinleyicinin dikkatini de dağıtır, hâlbuki yazıları neşredilmeden önce kontrol ederek düzeltme imkânı vardır.
Gereksiz kelime kullanılması
Eskiler; “Sözü süz de söyle, mânâyı inci gibi diz de söyle!” derlermiş. Edebiyatçılar, fazla zamanları olmadığı için uzun yazdıklarını, zamanları olsaydı daha kısa yazacaklarını söyleyerek cümlenin yahut eserin uzunluğunun aranan bir vasıf olmadığını vurgulamışlardır. Bazı kalem erbâbı da; “Düşüncenin canı kısa sözdedir” diyerek cümlelerin gereksiz kelimelerle uzatılmamasının lüzumuna dikkat çekmiştir.
Cümlelerde ifade bozukluğunu önleyen vasıflardan biri, duruluktur. Duruluk, cümlede lüzumsuz kelimelere yer verilmemesidir. Bir kelimenin gerekli olup olmadığını anlamak için sözkonusu kelime cümleden atılır. Cümlenin mânâsında bir daralma oluyorsa, o kelimeye ihtiyaç vardır; aksi takdirde kelime lüzumsuz kullanılmış ve ifade bozukluğuna yol açmıştır. Bu durumda sözü edilen kelime atılarak bozukluk giderilebilir. Meselâ, “Ortaklar arasındaki mevcut ikilik giderildi.” ve “Onunla iki yıldır karşılıklı mektuplaşıyoruz.” cümlelerindeki ‘mevcut’ ve ‘karşılıklı’ kelimeleri atıldığında cümlelerin mânâsında bir daralma olmamaktadır. Çünkü bir şeyin giderilebilmesi için mevcut olması gerekir, olmayan bir şey giderilemez; mektuplaşma işi zaten karşılıklı yapılan bir iştir, bu yüzden ‘karşılıklı’ kelimesinin kullanılmasına lüzum yoktur.
“Bu işyerinde aşağı yukarı üç-dört yıldan beri çalışıyorum.”, “Yaptıklarını kendi ağzıyla itiraf etti.”, “Hemen getireceğini söyleyerek aldığı makası geri iade etmemiş.” cümlelerindeki koyu yazılmış kelimeler, lüzumsuz kullanılmış ve ifade bozukluğuna sebep olmuştur.
Aynı mânâda birden fazla kelimenin kullanılması
Duruluğa mâni olan ve sıklıkla karşılaşılan bir başka yanlış da, aynı mânâyı veren kelimelerin bir arada kullanılmasıdır. Bu durumda ifade bozukluğunu giderebilmek için kelimelerin biri atılmalıdır. Fakat yeni bir kelimeyi öğretmek yahut mânâyı pekiştirmek gâyesiyle aynı mânâya gelen birden fazla kelime bir arada kullanılabilir. Bu iki hususun birbirinden ayırt edilmesi gerekir. Bu yanlışlara dikkati çekmek için edebiyat dünyasında lâtife kabilinden çok sık kullanılan “Bab-ı âlinin yüksek kapısından huruç edip çıkarken atlı bir süvariye tesadüfen rast geldim.” cümlesindeki; bab-kapı, âli-yüksek, huruç etmek-çıkmak, atlı-süvari, tesadüfen-rast gelmek kelime çiftleri aynı mânâya gelmektedir. “Orada bize ilgi, alâka gösterdiler.”, “Sigara içmenin sağlığımıza ve sıhhatimize zarar verdiği kesin olarak biliniyor.”, “O, kendinden büyüklere her zaman saygı ve hürmet gösterirdi.”, “Doktoruna göre babamın bir ay dinlenip istirahat etmesi gerekiyormuş.” cümlelerindeki koyu yazılan kelimeler, aynı mânâya geldikleri için ifade bozukluğuna yol açmıştır.
Kelimenin yanlış mânâda kullanılması
İnsanlar, yazılışı veya mânâsı yakın olan kelimeleri birbirinin yerine kullandığında bu hatayı çoğu zaman kelimenin yabancı menşeli oluşuna bağlayıp kendilerini aklama yoluna gitmektedir. Kişi en azından mânâsından emin olmadığı bir kelimeyi kullanmadan önce lûgate müracaat etmelidir. Bir yazar, yapmak isteyip de yapamadığı bir işi ifade sadedinde “İçimde uhde olarak kaldı.” derken, ‘mesuliyet’ mânâsındaki ‘uhde’yi değil ‘ukde’yi kastediyordu. Buna benzer bir yanlışı Peyami Safa, “Dil Şuursuzluğu” adlı makalesinde şu şekilde ifade etmektedir: “Türk Haberler Ajansı’nın Gümülcine’den aldığı bir haberde İstinaf Mahkemesi (ilk derecedeki mahkeme ile Yargıtay arasındaki mahkeme) olmak lâzım gelen kelime, ‘İstinkâf’ (çekinme, geri durma, sakınma) mahkemesi şeklinde yazılmıştı. Musahhih (tashih eden, düzeltmeleri yapan) arkadaşlarımız düzelttiler. İki kelime arasındaki farkı bilmeyen muhabirin mazereti başında değil, yaşındadır. Bu gençlere Türkçe dersi ya hiç verilmedi veya dilimizde yaşayan Arapça ve Farsça kelimelerin yapıları, teşekkül tarzları öğretilmedi.”
“Kendi kalesine attığı golle takımının mağlup olmasını sağladı.” (olmasına yol açtı), “ Senin yüzünden sınıfımı geçtim.” (sayende), “Senin sayende sınıfta kaldım.” (yüzünden), cümlelerindeki koyu yazılmış kelimeler, yanlış mânâda kullanılmış ve ifade bozukluğuna yol açmıştır.
Farklı İşler İçin İki Fiil Yerine ortak bir fiilin kullanılması
Bazı durumlarda, farklı işler için farklı iki fiil kullanılması gerektiği hâlde sözü uzatma endişesinden bir fiilin ortak kullanılması; dil ve ifade bozukluğuna yol açmaktadır. Böyle bir durumda, eksik olan fiil yazılarak cümledeki ifade bozukluğu giderilebilir. “Davetlilerin kırmızı kravat ve koyu renk elbise giymeleri gerekiyordu.” ve “Böyle davranarak ailesine yarar mı, zarar mı verdiğini anlayamadık.” cümlelerinde, kravatın giyildiği, yararın verildiği mânâsı çıktığından burada sözü edilen yanlışlık yapılmıştır. “Kıldığımız namazları ve ( ) oruçları kabul et Allah’ım. (tuttuğumuz)” cümlesinde de parantezle belirtilen yerde koyu yazılmış kelime kullanılmalıdır.
Kelimenin Yanlış Yerde Kullanılması
Yazarın meramını anlatabilmesi için yazdıklarının açık ve anlaşılır olması gerekir. Bunu sağlamanın yollarından biri de kelimelerin cümledeki sıralanışına ihtimam göstermektir. Meselâ inşaatlarda can güvenliğini sağlamak maksadıyla “İzinsiz inşaata girmek yasaktır.” cümlesinin yazılı olduğu bir tabela asılıdır. Bu cümleden, kastedilmediği hâlde, inşaatın izinsiz, (kaçak, ruhsatsız) olduğu mânâsı da çıkarılabilir. Burada izinsiz kelimesi, inşaata kelimesinden sonra gelmeliydi.
“80 bin civarında göz taramasından geçirilmiş ( ) hastamız var.”, “Uykusuz direksiyona ( ) geçmeyin.”, “Mobilyalarınız, ücretsiz evinize ( ) teslim edilir.”, “Su gibi gazozun ( ) içildiği düğünde herkes eğlendi.”, “Yeni okula ( ) başlayan binlerce öğrenci, geleceğimizin teminatıdır.”, “Mazeretsiz okula ( ) gelmeyenler uyarıldı.” cümlelerindeki koyu yazılan kelimeler, yanlış yerde kullanılmıştır. Bu kelimeler, parantezle belirtilen yerlerde kullanılırsa cümledeki anlatım bozukluğu giderilmiş olur.
Çelişen Kelimelerin Kullanılması
Mânâları çelişen kelimelere yer verilmesi, cümlenin anlaşılamamasına yol açar. Mesela “Az da olsa onun buradan ayrılmasından tamamen siz mesulsünüz.” cümlesine muhatap olan biri, mesuliyetinin derecesini anlayamayacaktır. Çünkü bir kişinin aynı suçtan hem ‘az’ hem de ‘tamamen’ mesul olması düşünülemez. Bu durum, “Onunla aşağı yukarı, tam iki saat senin durumunu görüştük.” cümlesiyle de misâllendirilebilir. ‘Tahmin’ mânâsı katan ‘aşağı yukarı’ ve ‘kesinlik’ mânâsı taşıyan ‘tam’ kelimeleri çelişmektedir. Böyle bir cümleyle karşılaşan ne denmek istendiğini anlayamayacak ve hüküm vermekte zorlanacaktır. “Eminim ne demek istediğimizi anlamış olabilirsiniz.”, “Hiç şüphesiz bunları duyunca çok şaşırabilir.”, “Şüphesiz bu sene senin sınıfını geçebileceğini sanıyorum.” cümleleri de çelişen kelimelerin kullanılmasına misâl verilebilir.
Yabancı kelime kullanma takıntısı
“Manda ve himaye kabul edilemez.” şeklindeki bir antlaşma maddesindeki “manda” kelimesi Fransızca’da “bir mercî veya devletin himayesi altına girme” mânâsına gelen mandat kelimesinden alınmıştır. Hâlbuki Türkçemizde ‘manda’ ismiyle anılan bir hayvan vardır. Hem halkın bilmediği ve Türkçeye mâl olmamış bir kelime kullanılmış, hem himaye kelimesi kullanılarak tekrar yapılmış, hem de bir hayvan ismiyle zihinler karıştırılmıştır.
Netice olarak dil yanlışlarından kaçınmak ve ifade bozukluklarını en aza indirmek için dilimizin güzel kullanıldığı eserler sık sık okunmalı, bilhassa gramer ve imlâ kitapları müracaat kaynaklarımız olmalıdır. Eğitim müesseselerinde bu mevzu daha teferruatlı ve uygulamalı olarak ele alınmalıdır. Bu yapılabildiği ölçüde, anne-babaların çocuklarıyla; eğitimcilerin, talebeleriyle; kamu görevlilerinin halkla daha sağlıklı iletişim kurabilmeleri mümkün olabilecektir.
Dipnot
1.Peyami Safa, Türkçe, Osmanlıca, Uydurmaca, Ötüken Neşriyat, İst., 1999.
|
|
9 Mart 2008 Pazar
Hümanizm’ kelimesi, ‘insan sevgisi’ mânâsında ilk defa Romalı düşünür Cicero (MÖ 106-43) tarafından telâffuz edilir. Fakat kelimenin yaygın olarak kullanılması 16. yüzyılın sonlarına doğru olur. ‘Aydınlanma devri’ filozoflarıyla felsefî mânâ kazanarak bir dünya görüşü hâline gelen hümanizm, bütün problemlerin insandan başka kaynağa müracaat etmeden çözülebileceğini savunan, insanı tek ölçü koyucu olarak merkeze oturtan, dolayısıyla din ve Allah inancını tamamıyla dışlayan bir görüştür. Ateist, materyalist ve Marksist akımlar genellikle kendilerini hümanist olarak vasıflandırır.
Gönlü Allah aşkı ile dolu olan ve bu aşkın topluma yansımasıyla problemlerin çözülebileceğine inanan Mevlânâ’yı bu mânâda hümanist olarak tanıtmak yanlıştır. Çünkü Mevlânâ’nın fikirlerinin temelinde ‘ilâhî aşk’, ‘gerçek kulluk’, ‘tolerans’ ve ‘hoşgörü’ bulunmaktadır. Bununla birlikte hümanizm günümüzde -bilhassa Türkiye’de- felsefî mânâsının dışında tolerans ve hoşgörü kelimelerinin karşılığı olarak da kullanılmaktadır.
İlâhî aşk
Mevlânâ’daki insan sevgisinin temelinde ‘aşk’ın çok önemli bir yeri vardır. O, ‘aşk’ın mahiyetini ve insan hayatındaki yerini dikkatli bir şekilde açıklar. Ona göre, insanın Sonsuz Olan’la irtibat kurabilmesi ancak aşk ile olur.
Mevlânâ’da aşk, hayatın aslıdır, özüdür; kâinatın yaratılış gayesidir. Kaynaklara göre kutsi hadîs olarak bilinen bir rivayette, O (sas) şöyle anlatılmıştır: “Eğer sen olmasaydın, varlığı yaratmayacaktım.” Yani, varlık âleminin yaratılmasındaki yegâne gâye, Allah’ın Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed’e (sas) duyduğu sevgidir. Mademki varlığın özü aşktır, aşkın en ileri noktası olan Allah aşkı ve sevgisi her şeyin üzerinde bir değere sahiptir (Yeniterzi, 48). Mevlânâ bu düşünceden hareketle, binlerce beyitte ilâhî aşktan bahseder.
Mevlânâ, Mesnevî’de “İlâhî takdirin insanlar arasında aşkı yarattığını” söyler. Ona göre aşk olmasaydı, yaratma da olmazdı. Hayatın bir safhadan ötekine yükseltilmesine ve cansızdan canlının çıkarılmasına hep aşk vesile olmuştur. Aşk, yaratılışın, büyümenin ve gelişmenin ana prensibidir.
Mevlânâ’ya göre, insanın ideal mahiyetini bulan ve onun idrakinde olan kişi hem “âşık” hem de “mâşuk”, yani hem Allah’ı seven hem de Allah’ın sevdiği kişi olur. Mevlânâ burada âdeta bir “aşk felsefesi” yapar. İdeal insan (insan-ı kâmil) bu aşkı bütün benliğinde bulan ve yaşayan kişidir. Dolayısıyla insan kendi canında O’nu bulacak ve orada Gerçek Dostun’a kavuşacak bir varlıktır. O, bu hususu şöyle dile getirir:
“Her şeyi aramadıkça bulamazsın;
Ancak bu Dost başka; O’nu bulmadan arayamazsın.” (Fihi Ma Fih, 172)
Kâmil insan
İnsan-ı kâmil, kemâl ufkundaki insan demektir ve din adına da hüsn-ü misâldir. Bugüne kadar insanların arızasız Hakk’a yönelmeleri hep insan-ı kâmiller tarafından temsil edilmiştir. Bu itibarla her mekân parçasının, her zaman diliminin su kadar, hava kadar insan-ı kâmile ihtiyacı vardır. Çünkü insan-ı kâmil, yeryüzünde Allah’ın tam halifesidir. Esasen, herkes kendi çerçevesinde kâmildir ve kemâli de onun istidât ve mârifet gayretiyle doğru orantılıdır. Kâmil insanların en kâmili ise İnsanlığın İftihar Tablosu Hz. Muhammed Mustafa’dır (sas).
İnsan-ı kâmil, her zaman başkalarına yararlı olmak ve mârifet ufkunu yükseltmek peşindedir. Ahlâk-ı haseneye bağlı yaşadığından, hep güzellik sergiler durur, güzel görür, güzel düşünür, güzel ve faydalı sözler söyler, güzel işler yapar; her davranışını Hak hoşnutluğuyla irtibatlandırarak hep O’nunla oturur-kalkar, O’nu düşünür, O’nu konuşur, her tavrı ve her beyanıyla O’nu hatırlatır.
Mevlânâ, eserlerinde insanın faziletlerinden bahseder. İnsan ancak kendisindeki bu cevheri keşfettiği zaman insan olma vasfını taşır:
“Canının içinde bir can var, o canı ara!
Dağının içinde bir hazine var, o hazineyi ara!
A yürüyüp giden sûfî, gücün yeterse ara;
Ama dışarıda değil, aradığını kendinde ara!”(Rubâîler I, 43)
Mevlânâ, insanı ruh ve beden bütünlüğü açısından ele alırken, onun asıl yönünün mânevî cephesi olduğunu söyler:
“Sen bu cisimden ibaret değilsin, gözden ibaretsin. Canı görsen cisimden vazgeçersin.” (Mesnevî VI, 811)
“Toprağa mensup insan, Hak’tan ilim öğrendi ve o bilgi ile yedinci kat göğe kadar bütün âlemi aydınlattı.” (Mesnevî I, 1012)
Yukarıdaki ifadelerinden de anlaşılacağı gibi, Mevlânâ insanı fizikî âlemle metafizik âlem arasına yerleştirir ve insanda her iki yönün bulunduğunu belirtir. İnsanın fizikî âlemle alâkalı yönü, maddî yönüdür. İnsanın gerçek yönü, özü veya insanlık cephesi ise, mânevî yönünü oluşturur ve onu metafizik âlemle münasebet kurmaya sevk eder.
Gerçek kulluk
Mevlânâ, Allah’a samimi bir imandan sonra, gerçek kulluğun da, evrensel insanlık düşüncesinin oluşması ve kazanılmasında büyük rol oynadığını düşünür. Ona göre insanın asıl varoluş gâyesi kulluktur ve kulluk da hakiki mânâsıyla ibadet yapmaktır (ibadetin gerekliliği, samimiyetle yapılması ve mükâfatı). (Yeniterzi, 69)
“İnsan, her işi yapabilir; fakat yaratılmasındaki maksat ibadettir.
‘Ben cinleri ve insanları, ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.’ âyetiyle, yaratılış sebebinin sadece kulluk olduğunu bil!
Gerçi kitap, bilgi öğrenmek içindir; ama istersen sen onu yastık yapabilirsin.
Fakat ondan maksat, onun yastık yapılması değil; ilim ve irşattır.
Eğer kılıcı çivi yaparsan, mağlubiyeti zafere tercih ettin demektir.” (Mesnevî III, 2987-91)
Mevlânâ kulluğun yalnızca düşünce ve sözlerle gerçekleşemeyeceğini; ibadetlerin, insanın Allah’a olan inancı ve sevgisi konusunda birer şahit olduğunu dile getirir:
“Sevgi (kulluk), düşünce ve mânâdan ibaret olsaydı, bize oruç ve namaz lüzumlu olmazdı.
Bağlılık ve sevgiden bir eser olsun diye dostlar birbirine hediye verirler.
O hediyeler, bağlılığın ve sevginin şahitleridir. Yani onlarda samimiyet ve beraberlik gizlidir.
O ihsanlar, gönülde meydana gelen sevginin görünen şahitleridir.” (Mesnevî I, 2625-28)
“Allah’ı zikrediniz!’ hitabı, Hakk’ın ihsanı oldu. Nardan kurtarıp nuru sığınak eyledi.” (Mesnevî II, 1715)
Mevlânâ’ya göre ibadetin bir özü ve bir de sûreti vardır. Asıl ibadet bu özdür, sûret ise kalıptan ibarettir.
Mevlânâ’nın düşüncesinde; “Namaz bu sûretten (yani yapılan beden hareketlerinden) ibaret değildir. Bu sûret, namazın kalıbıdır. Bu namazın başı vardır, sonu vardır. Başı ve sonu olan her şey kalıptan ibarettir… Bu ibadetlerin özü ise keyfiyete sığmaz, sonsuzdur, başı ve sonu yoktur.” (Fîhi Mâ Fîh, 131)
“İbadetle meşgul ol! Tâ son nefesine kadar bu yoldan ayrılma!
Zîrâ sana Hakk’ın ihsan ve keremi erişir de, son nefesin başka bir nefes olur.” (Mesnevî I, 1822-23)
İman ile ibadeti aşk içinde birleştiren Mevlânâ, onlarla insanın Mutlak Zât’a ulaşacağına inanır. Ona göre insan, görünüşte, küçük bir âlemdir. Ancak hakikatte büyük âlem odur. (Topçu, 151)
Hakkıyla yapılan ibadet; insanı hakiki kulluk ve dindarlığa götürür. Mevlânâ’ya göre hakiki dindarlık, insana, vicdan muhasebesi yapmayı öğretir; eksiği ve ayıbı başkalarında değil, önce kendinde aratır:
“Ne mutlu o kişiye ki kendi ayıbını görür; kim birinin ayıbını söylese alınır, o ayıbı kendinde bulur.
Çünkü onun yarısı, ayıp dünyasındandır; öbür yarısı gayb dünyasından.
Mademki başında onlarca yara var; merhemi kendi başına sürmen gerek.
Onun ilâcı, kendini ayıplamaktır. Sende o ayıp yoksa bile emin olma; olur ya, o ayıbı sen de işleyebilirsin, senden de yayılır halka.” (Mesnevî II, 3034-38)
Tolerans ve hoşgörü
Hakiki kulluk, insanı hoşgörüye götürür. Hoşgörü, başka inanç ve kanaatlere saygılı olmaktır. Esasen başka inanç ve kanaatlere saygılı olmak, kendi inanç ve kanaatine bağlı olmamak değildir. Ayrıca bütün inanç ve kanaatler karşısında kayıtsız kalmak da değildir. Hoşgörü, ne fikrî mânâda başıboşluk, ne de şahsiyetten fedakârlıktır. Sözün özü hoşgörü, insanları kendi konumunda kabul etmektir.
Bilhassa Ebu Hanife anlayışında inançsızlık (küfür) her ne kadar cinayetlerin en büyüğü olarak değerlendirilse bile, kul ile Allah arasında kabul edilir ve böylesi cinayetlerin cezasının Âhiret’e ertelendiği belirtilir. Bu prensipten hareketle, sosyal, ahlâkî ve hukukî münasebetlerde, insanlık vasfı esas alınır. Bu anlayışa göre, kötü olan insan değil, insanın davranışlarıdır.
Öte yandan Müslümanlarla ehl-i kitap arasında Yaratıcı birliği söz konusudur. Zaten Müslümanlar, Hıristiyanlar ve Yahudiler Hz. İbrahim’i (as) peygamber kabul ederler. Öyleyse en azından ateizm ve materyalizm düşüncesine karşı semâvî din mensuplarından, aralarındaki teolojik ve tarihî ihtilafları tartışma konusu yapmaktan ziyade, ittifak noktalarını öne çıkarmaları beklenir. Ayrıca bir köy hâline gelen dünyamızda bütün insanları ilgilendiren terör, açlık, gelir dağılımındaki dengesizlik, eğitimsizlik, insan hakları ihlâlleri, emanet bırakılan tabiatın tahribi gibi problemlere karşı artık milletlerarası ortak mücadeleye ihtiyaç vardır.
İnsanlar, özündeki sevgiye, barışa, huzura, güven ve kardeşliğe hasret duymaktadır. Çünkü temiz vicdanlar her zaman iyinin ve güzelin tutkunudur. İşte, her ne kadar tarihî belgeler açısından kesin olmasa da, dünden bugüne Mevlânâ’ya izafe edilen meşhur dörtlük evrensel bir mesaj niteliğindedir.
“Gel, gel, her ne olursan ol, gel!
İnançsız da, putperest de olsan, gel!
Burası umutsuzluk dergâhı değil,
Yüz kere bozsan da tövbeni, yine gel!” (Rubâîler, 23)
Böylece bütün insanlık, dini, rengi, dili ne olursa olsun Mevlânâ’nın çağırdığı bu ‘dergâh’a davetlidir. Yaşama sevinçlerini kaybedenler, hayata küsenler, tövbesini bozanlar bu ‘dergâh’ta yeni ümitlere ulaşabilirler. Mevlânâ bu davetiyle, insan kitlelerini parçalayan, gönüllerin öze ulaşmasını engelleyen bütün bağların koparılmasını ister ve herkesi en iyiye, en doğruya, yegâne hakikate çağırır. (Aydın, 425) Yani, insanın bir ayağı merkezde kalırken, diğer ayağı yetmiş iki milleti dolaşmalıdır.
Mevlânâ, “A yoksul! Hiçbir insanı hor görme!” (Dîvân-ı Kebîr II, 2262) diyerek bütün insanları kucaklamak ister. Bunu yaparken çıkış noktası, hepsinin aynı Allah’ın kulu olmalarıdır. Allah, sevgi nurunu bütün âleme yaymıştır. (Mesnevî I, 2634) O’na göre bütün insanlar, Allah’ı her şeyin Yaratıcısı olduğu için severler. Bundan dolayı, Allah sevgisi her insanda bulunur. (Fîhi Mâ Fîh, 207)
Mevlânâ bitki, hayvan ve insan âlemini tek bir bütün hâlinde görür. Bütün insanları da kendi benliklerine ait farklılıkları muhafaza ederken, barışa ve kardeşliğe çağırır. (Bilgiseven, 182-183) O, Müslüman olsun veya olmasın bütün insanlara karşı merhamet ve nezaket hisleri içinde olmanın gerekliliğine işaret eder. (Yaylalı, 122-125)
Mevlânâ’da Kur’ân ve peygamber sevgisi engin ve derindir. “Can taşıdığım müddetçe Kur’ân’ın kölesiyim. Hz. Muhammed Mustafa’nın (sas) yolunun toprağıyım. Kim benden bundan başka bir şey söylerse, o sözlerden de söyleyenden de bîzârım.” ifadeleri ışığında Mevlânâ’yı İslâm’dan, Peygamber Efendimiz’den (sas) ayrı düşünmek ve koparmak mümkün değildir. Onun düşüncesindeki ‘insanlık’ tasavvuf geleneğinden beslenir.
Kaynaklar
-Amiran Kurtkan Bilgiseven, “Mevlânâ’nın Sosyalleşme Terbiyesi Hakkındaki Fikirleri”, Konya, 1989.
-Emine Yeniterzi, Mevlânâ Celâleddin Rûmî, Ankara, 1997.
-Kâmil Yaylalı, Mevlânâ’da İnanç Sistemi, Konya, ts.
-Mehmet Aydın, “Hz. Mevlânâ ve Dinler”, 1. Millî Mevlânâ Kongresi, Konya, 1984.
-Mevlânâ, Fîhi Mâ Fîh, çev. Ahmed Avni Konuk, İstanbul, 1994.
-Mevlânâ, Mesnevî, çev. Veled İzbudak, İstanbul, 1991.
-Mevlânâ, Rubâîler, çev. Abdülbâki Gölpınarlı, İstanbul, 1964.
-Mevlânâ, Rubâîler, çev. M.Nuri Gençosman, İstanbul, 1994.
-Muhammed İkbâl, İslâm’da Dinî Düşüncenin Yeniden Doğuşu, çev. N.Ahmet Asrar, İstanbul, 1984.
-Nurettin Topçu, İslâm ve İnsan (Mevlânâ ve Tasavvuf), İstanbul, 1998.
|
|
9 Mart 2008 Pazar
Bursa’nın mânâ köklerini besleyen ruhaniyetli köşelerden biri de, Çekirge semtidir. Burası, Uludağ’ın yeşil eteklerinde parıltılı bir gerdanlık gibi asılı duran Hüdavendigâr Külliyesi ile de meşhurdur. Orhan Gazi, Hisar dışında inşa ettirdiği binalarıyla şehri ova istikametine açmış; Sultan Birinci Murad da, Hisar ile Emir Hanı arasında gerilen bu yayı, bir ipi ortasından tutup çeker gibi Çekirge’ye doğru uzatmıştır. Şehrin batı yakasına kurulan külliye; cami, türbe, imaret, hamam, çeşme, şadırvan, çınar ve servileriyle her mevsim huzur imbikleyen havadar bir bahçe içindedir. Ahmet Hamdi Tanpınar, bir Bursa seyahatinin ardından bu şehirde bıraktığı bazı hislerini Hüdavendigâr Camii’nde aramaya koyulur. Hayalleri mazi, hâl ve istikbali birden gösteren sihirli bir aynaya dönüşür. Bu bahçe, hakiki mânâsını Şehit Padişah Murad Hüdavendigâr’ı ağırlıyor olmasından almaktadır. Sırpsındığı Zaferi’nin bir şükür nişanesi olarak 1364–1365 yıllarında alt katı ibadethâne, üst katı medrese olarak inşa edilen Hüdavendigâr Camii, Osmanlı mimarisinde akıl ile kalbi aynı yapıda cemetmiş güzel örneklerdendir.

Cami, hem taş ve mermerin hünerli ellerde mimarî estetiğe dönüştüğü görkemli endamıyla, hem de kapalı avlulu ve iki katlı medrese modeliyle ilk dönem Osmanlı mimarisinin en gözde tecrübelerinden biridir. Yıldırım Bayezid’in yaptırdığı türbe, insanı adım atar atmaz dokunan sessizliğiyle kucağına çeker. Parıldayan âsûde bir yıldızdır burada zaman; seferler ve cenklerle geçen hareketli yıllar, asırların içinden kopup helezonik bir vakumlamayla bu kutlu kubbenin altında toplanır. Bursa’da yatan Osmanlı padişahları için ölümü bir mükâfata dönüştüren ve onlara ‘bir evliya talihi yaşatan’ mânâ bu olsa gerek. Şehit hünkâr ile akrabalarının olanca heybetiyle yükselen, semavatla her an buluşuyormuş hissi veren merkadlerinin başucundayken düşünmeden edemeyiz; sandukaların kapakları bir an için açılıp da ecdat rüyalarında mahfuz gülbanklar, naralar, tekbirler ve tehliller bu berrak sessizliğin kristal çehresini damar damar çatlatır mı? Yahya Kemal’in mısraları bir an için hakikat olur mu ki burada?
“Âhiret öyle yakın seyredilen manzarada
O kadar komşu ki dünyaya, duvar yok arada,
Geçer insan bir adım atsa birinden birine,
Kavuşur karşıda, kaybettiği bir sevdiğine.”
1362 yılında Osmanlı’nın üçüncü padişahı olarak tahta geçen Sultan Murad, Tanpınar’ın, bir buçuk asır boyunca bütün Osmanlılar için model insan saydığı Orhan Gazi ile kuruluş ufkunda bir hayır hasenat çiçeği olarak açan Nilüfer Hatun’un oğullarıdır. İdare ve savaş derslerini lalası Şahin Paşa’dan alan şehzade; gençliğini ahîlerin, âlimlerin ve sanat erbabının dizleri dibinde geçirir. Murâd-ı Evvel ve Gazi Hünkâr isimleriyle de anılan sultan, 1382’den itibaren Hüdavendigâr (amir, hâkim, en büyük hükümdar) unvanını alır. Bu ismin daha önce sancakbeyliği yaptığı Bursa’ya da verilmesiyle ilk hatıralarının beşiği olan bu şehre isim babalığı yapar. Tarihler onu, çok sevdiği Rabb’ine kavuşmak arzusu ile yanıp tutuşan bir hünkâr olarak yâd eder, 1389’da bu murâdına erdiği için de “Kosova Şehidi Murad Hüdavendigâr” diye kaydeder.
Murad Hüdavendigâr, evvelâ bir ‘asker’dir. Şehzadeliği sırasında babası Orhan Gazi’nin Rumeli gazalarına saldığı hünkâr, ömrü boyunca 37 muharebeye iştirak etmiş, nihayet gazi unvanını şehit nişanıyla da taçlandırmıştır. Trakya’ya ilk Osmanlı pençelerini atan ağabeyi Süleyman Paşa’nın izinden gider ve Osmanlı fidanının dal budak salıp asırların göğsüne yaslayacağı asıl dinamizmi Rumeli coğrafyasında arar. Hüdavendigâr’ın tahta geçişi sırasında hususen Balkanlar, siyasî çekişmelerin kör kuyularında boğulmakta, merhametten nasipsiz derebeylerinin bitmek bilmeyen zulmü altında inlemekte, nice zamandır kudretli ve şefkatli bir elin gelip başlarını okşamasını beklemektedir.
Anadolu’daki birçok Türk beyliği de hassaten sulh yolunu tercih eden hamiyetli sultanın yamaçlarında toplanmaya namzettir. Umumî manzara Marmara’nın her iki yanında siyasî ve askerî hâkimiyet kurmayı, hemen akabinde de bu yerlerde içtimaî ve medenî bir nizam tesis etmeyi zarurî kılmaktadır.
Rumeli Beylerbeyi Lala Şahin Paşa ve Kazasker Çandarlı Kara Halil’in idarî ve askerî kabiliyetleri; Gazi Evrenos, Hacı İlbey ve Kara Timurtaş Paşa gibi gaza erlerinin samimi gayretleriyle Osman Gazi’nin muazzez vasiyetini yerine getirip i’lâyı kelimetullah semalarında uçmak için ‘Balkanların başkenti’ Edirne fethedilir. Askerî harekât merkezi yapılan bu şehirden ateşîn bir ruhla sıçrayan Osmanlı kartalı, dev adımlarıyla Rumeli burçlarına basa basa ilerler ve Makedonya zirvelerine konuverir. Rumeli bahçelerinden Gümülcineler, Vardarlar, Kavalalar, Samakovlar, Ohriler, hepsi birden yeni bir vatanın müjdecisi olurlar. Akıncılar kâh Bosna-Hersek dağlarında kâh Arnavutluk eteklerinde görünürler. Mamafih Osmanlı orduları, şairin diliyle ‘ardında çil çil kubbeler serperek’ ve bastığı yerleri ihya ederek ilerler. Horasan ellerinde mayalanıp Anadolu’nun bağrında her biri birer ‘Yunus’ olup tüten dervişler, alperenler ve gaziler bu defa fetihlerden çok önce Rumeli’nin en sarp geçitlerinde, en ücra köşelerinde otağlarını kurup, feyizli ruhlarıyla nefes alıp verdikleri her yeri Osmanlı fütuhatına hazır hâle getirirler. Gidilen ülkelere, cami, medrese, darüşşifa, imaret, han, bedesten, çarşı gibi müesseseler inşa edilir. Mânevî simyagerlerin bir dizi hummalı faaliyetiyle Rumeli kısa zamanda, Sultan Murad’ın ellerinde baştan sona sulh soluklayan bir Osmanlı ili oluverir.
Murad Hüdavendigâr, güçlü bir ‘devlet adamı’dır. Bu dönemde ‘Rumeli Beylerbeyliği’ ve ‘kazaskerlik’ makamları oluşturulur; Rumeli’de zeamet ve tımarlı sipahi teşkilâtının yanı sıra, savaş atlarının bakım işlerini yürütmek maksadıyla bir ‘voynuk’ birliği kurulur. Ayrıca ‘Pencik Sistemi’ ve ‘devşirme’ usulleri tatbik edilerek Yeniçeri Ocağı’nın temelleri atılır, savaş gücünü artırmak için ‘Topçu Ocağı’ kurulur. Devletin ilk mâlî düzenlemeleri de bu devirde yapılır.
Kosova’da Asr-ı Saadet rayihaları
Osmanlı akıncılarının kâh Tuna’nın mavi sularında kâh Makedonya’nın rüzgârlı ovalarında gaza türküleri söylemeye başlamasından artık iyice tedirgin olan Haçlılar, Osmanlılar aleyhine yeni bir ittifak kurarlar. Murad Han’ın emrinde toplanan Osmanlı kuvvetleri, 1389 senesinin sıcak bir yaz gününde Üsküp ile Priştine arasındaki Kosova’da düşman ordusuyla karşılaşır. Ne var ki, Kosova’yı kaplayan şiddetli rüzgâr, tozu dumana öyle bir katar ki, göz gözü görmez olur. Murad Han’ın hâlet-i ruhiyesi o gün bir başkadır. Kalbi heyecandan pır pır atar; hep bir adım önünden giden gâye-i hayalini bu defa elinden kaçırmak niyetinde değildir. Tarihler, Hünkârın o geceyi namaz ve Kur’ân’la ihya ettiğinden bahseder. O gün savaş meydanı sanki bir Asr-ı Saadet yiğidini ağırlar; sultanın yüreğinde kopan fırtınalar, gecenin sonunda melekleri bile imrendirecek bir yakarışa dönüşür: “İlâhî, Seyyîdî, Mevlâyî!, Bunca kerre hazretinde duamı kabul edip beni mahrum etmedin. Yine benim duamı kabul eyle. Bir yağmur verip bu zulümâtı ve gubârı (tozu) def’edip, âlemi nuranî kıl… Yâ Rab beni bu Müslümanlara kurbân eyle, tek bu mü’minleri küffâr elinde mağlup edip helâk eyleme. Bunları mansur ve muzaffer eyle! Bunlarınçün ben canımı kurban ederim. Tek Sen kabul eyle. Asâkir-i İslâm içün teslim-i ruha razıyım. Tek bu mü’minlerin ölümün bana gösterme. İlâhî, beni civarında mihmân edip mü’minler ruhuna benim ruhumu feda kıl. Evvel beni Gazi kıldın, ahir şahadet ruzi (nasip) kıl.” Gözyaşları içinde semaya karışan bu samimi niyaz, Arş-ı Âlâ’yı ihtizaza getirmiş olmalı. Yatağanını yastık, sarığını kefen yapan Osmanlı yiğitleri, harp zamanı gelip çattığında tozdan ve dumandan artık eser kalmayan Kosova Meydanı’nda büyük bir zafer kazanır. Lâkin sultan, muharebe meydanını gezerken Müslüman olmak istediğini söyleyen bir Sırp tarafından hançerlenir. Savaşın sıcaklığı, sinsi bir elin tuttuğu çeliğin soğuk teniyle o anda buz kesilir. Bu hain hamle, bir telâş, bir ah u vah, bir feryad-ı figâna gark eder ovayı. Ağzını irice açmış bir karadelik, az önce göklerde yankılanan ürkütücü muharebe seslerini sanki bir anda yutuverir. Omuzlar çaresizlik içinde çöker, gözler buğulanır, kimi diller tekbire sarılır, kimisi lâl kesilir… İç organları daha sonra ‘Meşhed-i Hüdavendigâr’ ismini alacak olan türbesine, tahnit edilen (mumyalanan) cenazesi ise Bursa’ya getirilerek Çekirge’deki türbesine defnedilir.
Hey koca sultan! Tarihler seni nasıl yazsın? Sen torunlarına nasıl bir miras bıraktın bilir misin? Allah’ın ne sevgili kuluymuşsun ki, Arş-ı Âlâ yakarışından titrerken duanın makbul olduğu beratı geldi. Gülümseyerek gittiğin ölüm, pîrin Hz. Hamza’ya yaptığı gibi senin yollarına da çiçekler serdi. Neydi derdin hey koca Hünkâr! Ülkeler açan bir padişahın, bir hareketiyle dünyaları titreten bir cihangirin en büyük arzusu bu mudur? Yırtıver asırların tozlu ve kalın perdesini, bir kerecik olsun mütebessim çehreni göster, anlatıver şu işin sırrını… Niçin dünya sultanlığına değil de şehitlik sultanlığına meftun oldun? Melâlini anlamayan bir nesle kutlu seferinin maksadını, divanesi olduğun o “aşk-ı ilâhî”nin esrarını anlat! Hafız-ı Şirazî:
“Gönlü aşkla diri olanlar, asla ölmez,
Âlemin günlüğüne adımız kazılmıştır bizim” “
derken Murad ismini mi demlemekteydi gönül kâsesinde? Kim bilir ne lezzet aldın bu son seferinden, kim bilir yüreğin nasıl kabardı, melekler nasıl hayranlıkla mihmândâr oldular sana, kim bilir? Ey Hz. Hamza yoldaşı, ey Hz. Mus’ab sırdaşı, ey sultanlar şehidi; sen, gözü kara serdengeçtilerin, uçurum yürekli akıncıların numune-i imtisali, medâr-ı iftiharısın. Senden sonra analar evlâtlarına: “Sen Hüdavendigar’ın şahadetinde doğdun, vefasız Kosova’nın Murad’ın kanını içtiği senede dünyaya geldin.” dediler. Bursa Kaleiçi’ndeki camin, “Şehadet” ismiyle hatırana sahip çıktı. Niğbolu’da Yıldırımlar, Çaldıran’da Yavuzlar, Plevne’de Gazi Osmanlar, Çanakkale’de Seyitler, Yahyalar, Mehmetler, kınalı kuzular; ah Bedr’in arslanlarına imrenen o babayiğitler… Sanma ki sana gıpta etmediler? Sanma ki ardından, peygamberin aguşuna yaslanmak için şahadet kapılarını dövmediler. Acaba seni hakkıyla anlayabildik mi? Aziz hatırana sahip çıkabildik mi? Anlat Allah aşkına, vatan şairindeki şu hicranın sırrını anlat:
“ “Nerede olsam karşıma çıkıyor bir kanlı ova
Sen misin yoksa hayalin mi vefasız Kosova…
…Söyle Meşhed, öpeyim secde edip toprağını
Yok mudur Murad’ın sende iki üç damla kanı” “
Artık anlıyoruz ki sen; “Bâki kalan bu kubbede bir hoş sada”sın. Toprağını mübarek kanınla suladığın; gönlünü, yüreğini, hayallerini yadigâr bıraktığın Kosova, ebediyete kadar senin hatıranla yaşayacak, “İşte bakın Hüdavendigâr burada yatıyor, onun bir vatanı da burasıdır.” diyecek. Belki de şair: “Toprak eğer uğrunda ölen varsa vatandır!” derken senden almıştı ilhamını. Sen bu toprağı vatan yapmakla sadece mekânı değil, zamanı da fethetmişsin meğer! Arkaya bakmadan hicret etmeyi, gidilen yerden geri dönmemeyi ve bir toprağı, gerekirse canı da cananı da feda edebilecek kadar sevmeyi, adına fedakârlık denen tılsımlı bir balköpüğünün içinde asırlarca saklamışsın… Bursa’daki türbenin hakiki yankısı, hâlâ Kosova’da nöbet bekleyen ikiz kardeşinden, Meşhed-i Hüdavendigâr’dan gelmekteymiş, anladık! Hislerimizi ifade edemediğimiz bu anda, kulaklarımızda, kederi kaderi olan münadinin fasılasız gözyaşlarıyla bestelediği hüzün destanı çınlıyor: “Ben o cepkenli yiğidimin Murad Hüdavendigâr gibi gidip de bir yerde, bağrından yediği hançerle, oraya gömülüp geriye dönmemesinin ıstırabını, doğduğumdan bu yana yaşıyorum…”
Himmeti, milleti olup da tek başına bir millet olan nice hizmet erinin ardından yakılan bu ağıt, yine münadinin yaralı yüreğinden damlayan ifadelerle, dilimizde bir dua oluyor:
“ “Yiğidim, rüyalarda olduğu gibi diril gel…
Oturmuş, gözlerimi kapamış hayalini süzerken,
Beyaz atının üzerinde bir sabah erken,
Tıpkı rüyalarda olduğu gibi diril gel…
Hamza aşkına diril gel…
Allah aşkına diril gel…
Kerbela şehitleri aşkına diril gel…
Hüdavendigâr aşkına diril gel…
Tıpkı rüyalarda olduğu gibi diril gel…” “
|
|
25 Şubat 2008 Pazartesi
Kur’ân-ı Kerîm’de diğer bazı meyvelerle birlikte kirazdan da bahsedilmesi, bu güzel meyvenin taşıdığı hikmetlere ve şifaya vesile olan yönlerine dikkatleri çekmektedir. İncir, üzüm, zeytin ve hurma gibi Kur’ân’da ismi zikredilen diğer bazı meyveler hakkında oldukça geniş bilgiler bulunmasına rağmen, kiraz hakkında son yıllara kadar fazla bir araştırma yapılmamıştır.
Vişne ve kiraz, mineral madde açısından oldukça zengindir. Ülkemizde üretilen kirazın büyük bir kısmı iç piyasada taze tüketilirken, bir kısmı da Avrupa ülkelerine ihraç edilmektedir. Üretilen vişnenin büyük kısmı meyve suyu şeklinde tüketime sunulurken, bir kısmı da dondurularak reçel sanayiinde kullanılır. Vişne suyunun 100 gramında yaklaşık 246 kilokalori enerji, 58,3 g karbonhidrat, 3,12 g protein, 1 g yağ, 115 miligram (mg) sodyum, 745 mg potasyum, 0,5 mg C vitamini, 64 mg kalsiyum ve 81 mg fosfor bulunmaktadır. Nükleik asitlerin yapımında ve bazı aminoasitlerin birbirine dönüşme reaksiyonlarında rol alan folik asit ile, vücut sıvılarının osmotik basıncı ve asit-baz dengesi için gerekli potasyum bakımından vişne oldukça zengindir. Vişne uzun yıllar, Batı Avrupa ve Kuzey Amerika ülkelerinde ağrı kesici ve acıları hafifletici bir halk ilâcı olarak kullanılmıştır.
Antioksidan deposu kiraz ve vişne
Elektron kaybetmiş ve dolayısıyla elektron koparmaya eğilimli moleküller olan serbest radikaller, vücuttaki metabolik reaksiyonlar neticesinde fıtrî olarak üretilir. 70 kg’lık bir insan vücudu, yılda yaklaşık 1,72 kg süper oksit gibi serbest radikal üretebilmektedir. Önemli hastalıkların ve yaşlanmanın tetikleyicisi olan serbest radikallerin muhtemel zararlarını önlemek için, Rahmet-i Sonsuz, her hücreye koruyucu antioksidan sistemler yerleştirmiştir. İnsanın genetik programına konan serbest radikalleri uzaklaştırıcı enzim sistemlerinin (süperoksid dismutaz, katalaz vb) bilgisi buna bir örnektir. Ayrıca çeşitli kimyevî moleküller de, gerek kendileri, gerekse antioksidatif sistemi harekete geçirici hususiyetleriyle de serbest radikallerin uzaklaştırılmasına destek olmaktadır. Antioksidanların, bağışıklık sisteminin fonksiyonlarını güçlendirici tesirleri de vardır. Vişne ve kirazın kimyevî terkibinde antioksidan özelliği olan 14 değişik kimyevî madde tespit edilmiştir. Bir litre vişne suyunda 267-688 mg arasında antosiyanin bulunur. Suda çözünebilen flavonoitlerden olan antosiyaninler, vişne ve kirazın kendilerine has, pembe, kırmızı, menekşe, mavi veya mor tonlarında renklenmesine vesile olurlar. C, E vitamini ve beta-karoten gibi güçlü antioksidanların yüksek miktarda depolandığı vişne ve kiraz düzenli tüketildiğinde, serbest radikallerin tesirsiz hâle getirilmesinde önemli rol oynar. Vişne ve kiraz, antikanserojen flavonoitlerden isoqueritrin ve queritrin bakımından oldukça zengindir. Bilhassa Gueritrin, en yüksek müesseriyet derecesine sahip antikanserojenlerden biridir. Amerika’da yapılan bir çalışmada kişi başına yılda yaklaşık 3 kg vişne tüketen çiftçilerin, yılda 0,5 kg tüketen diğer insanlara göre, kansere ve kalb hastalıklarına daha az yakalandıkları gösterilmiştir. Vişnenin antioksidan hususiyetinin ana kaynağı olan antosiyaninler, E vitamini ile mukayese edildiğinde daha tesirlidir. Vişnedeki yüksek miktardaki C vitamini, E vitamininin antioksidan özelliğinin güçlenmesine destek olmaktadır. Bol miktarda E vitamini tüketiminin, kötü kolesterol olarak bilinen düşük yoğunluktaki lipoproteinlerin oksidasyonunu önlemeye vesile olduğu dolayısıyla kalb hastalıklarına karşı koruyucu rol oynadığı tahmin edilmektedir. Vişne ve kirazın kanser ve kalb hastalıkları ile mücadeleye yardımcı olabilen zengin bir antioksidan deposu olduğu hususundaki deliller giderek artmaktadır. Son yıllarda tüketicilerin şuurlanmaya başlamasıyla birlikte vişne, kiraz gibi tabiî antioksidan kaynağı meyveler, sentetik antioksidan maddelerine tercih edilmeye başlanmıştır.
İltihap giderici ve ağrı kesici özelliği
Vişne ve kirazın içinde, hem iltihap giderici, hem de hormon metabolizmasının düzenlenmesinde rol oynayan biyo-aktif bileşikler (antosiyaninler ve bioflavonoitler) bulunmaktadır. Antosiyaninler aspirin, naproksen, ibuprofen gibi tesirlere sahiptirler. Gut hastalığı ve eklem rahatsızlıkları olan kişilerin bir grubuna sentetik ağrı kesicilerin yanında vişne suyu veya vişne verilirken, diğer gruba sadece sentetik ağrı kesiciler verilmiştir. Vişne veya vişne suyu da tüketen kişilerde bu rahatsızlıklardan oluşan ağrı ve acılar, diğerlerine göre daha kısa sürede hafiflemiştir. Prostaglandinlerin, eklem romatizmalarının oluşmasında önemli roller oynadığına dâir çok sayıda araştırma vardır. Prostaglandin hormonunun üretiminde cyclooxgenase-1 ve cyclooxgenase-2 enzimleri vazifelidir. Vişne ve kirazın içindeki bazı bileşikler, bu enzimlerin aktivitesini ve/veya üretimlerini engellemede dolayısıyla değişik iltihap ve yaralardan kaynaklanan yanma ve ağrıları önlemede rol almaktadır. Vişne veya kirazın ağrı kesici özelliğinin tesiri fertler arasında çok farklı zamanlarda (birkaç gün içinde veya dört haftada) ortaya çıkmaktadır. Yapılan araştırmalar günde 12-25 miligram arasında antosiyanine karşılık gelen ortalama 20 kiraz veya vişnenin tüketilmesiyle, aspirine kıyasla daha fazla iltihabın giderildiğini ve daha fazla ağrının azaltıldığını göstermiştir. Vişnenin sentetik ilâçlara karşı avantajı, hiçbir yan tesirinin olmamasıdır. Orta yaş üzerindeki insanların antosiyanin muhteviyatı yüksek meyveleri düzenli olarak (meselâ ortalama 20 adet kiraz/vişne veya eş değer kiraz-vişne suyu) tüketmeleri durumunda, eklem kireçlenmelerinden ve gut rahatsızlıklarından daha az müteessir olacaklarına dâir raporlar vardır.
Vişne ve kirazda uyku düzenlemeye vesile olan bileşikler
Epifiz bezi, gündüzleri metabolik dengenin ve vücuttaki hormon seviyesinin ayarlanması, geceleri de istirahatımız için melatonin salgılamak üzere vazifelendirilmiş olup, biyolojik saat vazifesi yapmaktadır. Hem uykunun ve 24 saatlik biyolojik ritmin düzenlenmesinde, hem de antioksidan hususiyetlerinden dolayı yaşlanmanın geciktirilmesinde vazifeli olan melatonin, çok fonksiyonlu bir hormondur. Kiraz ve vişnedeki melatonin miktarı, önemli derecede yüksek çıkmıştır. ABD’de Teksas Üniversitesi beslenme uzmanı Dr. Russel Reiter’e göre, vişne ve kirazda melatonin bulunması, sürpriz bir keşiftir. Vişne ve kirazda epifiz bezinden salgılatılan melatonin hormonunun düzenlenmesinde rol oynayan bileşikler de vardır. İnsanların kaliteli uyku problemi yaşadığı günümüzde, bu özelliklerden dolayı, vişne meyvesi ve/veya vişne ürünlerindeki melatonin aktivitesi yoğun şekilde araştırılmaktadır. Yeterli miktarda kiraz/vişne tüketilmesi durumunda melatoninin kandaki miktarı artırılabilmektedir.
Şeker hastalığında vişne-kiraz kullanılması
Michigan State Üniversitesi’nden Dr. Muralee Nair, antosiyanin ihtiva eden vişne gibi meyvelerin, kandaki insülin seviyesini artırdığına dâir bulgular olduğunu belirtmektedir. Diyabet (şeker hastalığı) için kullanılan ilâçlar, bol miktarda antosiyanin ihtiva eden taze vişne ve kiraz ile beraber kullanıldığında, kandaki şeker miktarının kontrolünde daha tesirli ve faydalı neticeler elde edilmiştir. Diyabet tedavisinde, yakın gelecekte vişne suyu muhteviyatı katkılı yeni tablet veya konsantre ürünler üretilebilecektir. ABD tarım bakanlığınca da desteklenen ve Dr. Nair ve araştırma grubu tarafında yapılan bir çalışmada, vişneden elde edilen antosiyanin, farelerin pankreatik-beta hücrelerine enjekte edilmiş. Antosiyanin enjekte edilen farelerin pankreatik beta hücrelerinde, enjekte edilmeyenlere kıyasen % 50 daha fazla insülin üretilmiştir. Şeker hastaları doktorlarına danışarak, ilâçların yanında taze ve ekşi kiraz tüketmeleri durumunda, kan şekerlerini daha müessir şekilde düşürebilirler.
Kiraz ve vişne nasıl tüketilmeli
Kiraz, genellikle mevsiminde sofralık olarak tüketilmektedir. Mevsiminden sonra kiraz, derin dondurucularda senenin her günü tüketilebilecek şekilde korunmaktadır.
İyi bir diyet lifi kaynağı olan vişne, sağlığı destekleyici besin olarak günde en az 20-25 tane yenebilir.
Türk mutfağı geleneğinde, vişne-kiraz çeşitli şekillerde tüketilmektedir. Vişnenin suyu veya ezmeleri, çeşitli pasta ve tatlılarda, kremalı bisküvilerde ve kremadan yapılmış unlu tatlıların, gofretlerin üretilmesinde yaygın olarak kullanılmaktadır. Gelişmiş ülkelerde kiraz ve vişne, hamburger, sosis, soslar, ekmek, makarna ve bazı tatlı çeşitlerinde de kullanılmaktadır. Doktorlar, sağlıklı bir hayat sürmede her gün belirli sayıda kiraz veya vişnenin veya bunların türevi gıdaların tüketilmelerinin gerekliliğine dikkat çekmektedir. Mevsime bağlı olarak taze şekilde tüketimi mümkün olan ülkemizde, koruyucu sağlık açısından tabiî antioksidan deposu olan vişne ve kirazın tüketimi teşvik edilmelidir. Ortalama 20 mg antosiyanin ihtiva edecek miktarda vişne-kiraz veya bunlardan üretilmiş gıdaların günlük olarak tüketilmesi, koruyucu sağlık açısından çok faydalıdır.
Kur’ân-ı Kerîm’de cennet nimetlerinin sayıldığı bir kısımda “dalları basacak kadar bol miktarda olduğu belirtilen kirazlara”1 dikkat çekilmesi, bu meyve üzerinde daha çok çalışılması gerektiğine de işaret olarak alınabilir.
Dipnot
1. Kur’ân-ı Kerîm, Vakı’a sûresi, 56/28
Kaynak
- http://www.hrt.msu.edu/faculty/OLD/main_nair.htm
|
|
|
25 Şubat 2008 Pazartesi
Bazıları ekmeğin kızarmış (yarı yanık) veya yanmış kısımlarını sever, bazıları da ızgara veya mangalda pişmiş etin lezzetine bayılır. Benzer şekilde bazı şekerli gıdalar da yüksek sıcaklıklarda ‘karamelizasyon’ denen birtakım değişiklikler geçirerek daha lezzetli hâle gelebilir. Halbuki geçmişten günümüze intikal etmiş bir anlayış olarak, yanık yemek mahzurlu görülür. Hattâ yanık gıdaların yenmesinin şer’an da mahzurlu olduğuna dâir bilgiler insanların zihinlerinde yer etmiştir. Ancak meselenin dinî yönünü araştırırken, fikirlerine başvurduğumuz birçok kişi, bunun bir âyete veya hadîs-i şerîfe dayanması gerektiği hususunda bazı bilgilere sahip olduğunu söylemesine rağmen, müşahhas bir kaynağa ulaşamadık. Bununla beraber İmam Malik’in yanık yiyeceklerin yenmesinin mahzurlu olduğuna dâir bir rivayetine rastladık. Meselenin dinî yönünün ne derece sıhhatli kaynaklara dayanıp dayanmadığı hususunu mahfuz bırakarak, meselenin tıbbî açıdan ne gibi mahzurları bulunduğuna kısaca göz atalım.
Son 20 sene içinde gıdaların pişmesi esnasında meydana gelen değişiklikler üzerine çeşitli araştırmalar yapılmış; karbon, hidrojen, oksijen ve azottan yapılmış ‘organik gıdalar’ olarak bilinen protein, yağ ve karbonhidratların ısındıkça ne gibi maddelere dönüştüğü hususunda birçok makale yayımlanmıştır. Bugün geldiğimiz noktada yanık gıdaların kanser meydana getirme potansiyeline sahip (karsinojen) çeşitli maddeler ihtiva edebildiği anlaşılmıştır. Yanık yiyecekler sebebiyle kanser gelişme riski, yenilen yiyeceğin miktarına ve karsinojen maddelerin yanık gıdada hangi nispette bulunduğuna bağlıdır. Araştırmalara göre, gıdanın muamele edildiği sıcaklık ve muamele süresiyle yiyecekteki karsinojen madde arasında paralellik vardır. Zaten araştırmacılar, yanmış yağların karsinojen olduğu hakkında fikir birliği içindedir.
Sigara içenlerde dumanın geçtiği yollar olması sebebiyle gırtlak ve akciğer kanseri fazla görünürken, yanık gıdaların yol açtığı kanserler ise daha çok sindirim organlarında görülür. Zîrâ sindirim organları gıdalardaki karsinojen maddeyle daha fazla temas etmektedir. Yanık gıda tüketimi ağız, boğaz, mide, ince bağırsak ve hususiyle kalın bağırsak kanseri riskini yükseltmektedir.
Yanık yiyeceklerde bulunan karsinojen madde gruplarından biri polisiklik aromatik hidrokarbonlardır. Yiyeceğin yanmasıyla ortaya çıkan dumanda polisiklik aromatik hidrokarbonlar bulunabilir. Yiyeceği muhafaza etmek veya gıdaya lezzet katmak için bu duman kullanılırsa, polisiklik aromatik hidrokarbonların bir kısmı yiyeceğe geçebilir. Et, ızgarada yandığında polisiklik aromatik hidrokarbonlar meydana gelebilir. Yiyecekteki yağın uzaklaştırılması ve etin yakılmamasıyla polisiklik aromatik hidrokarbonların teşekkülü en aza indirilebilir. Odun ateşi dumanında tütsülenmiş balık yiyen Japonlardaki mide kanseri nispeti, bu alışkanlığa sahip olmayan insanlara göre çok daha yüksektir.
Yanık yiyeceklerden kaynaklanan kuvvetli karsinojenlerden bir grup da heterosiklik amindir. Günlük alınan heterosiklik amin miktarı bir mikrogramdan az olabileceği gibi, 50 mikrogramın üzerinde de olabilir.1 Heterosiklik aminlerden biri olan ve yanık yiyeceklerde meydana gelen 3-amino-1,4-dimetil-5H-prido[4,3-b]indol (Trp-P-1)’in muafiyet sistemini baskılayıcı tesirinin olduğu gösterilmiştir.2 Vücudumuzun hastalıklardan korunmasında en mühim vesilelerden biri olan immün sistem hücrelerinin faaliyetleri normal durumlarda gelişebilecek kanserli hücreleri öldürür. Fakat immün sistem baskılandığında çeşitli faktörlerle ortaya çıkan kanserli hücreler, rahat dolaşmaya ve çoğalarak tümör teşkil etmeye başlar. Muafiyet sisteminin zayıflaması veya baskı altına alınmasında heterosiklik aminler dışında, aşırı üzüntü, yeis, stres gibi faktörlerin de rolü olduğu düşünülmektedir. Yanık gıdalarda ortaya çıkan bir diğer heterosiklik amin olan 2-amino-1-metil-6-fenilimidazo [4,5-b]piridinin (PhIP) farelerde meme, kalın bağırsak ve prostat kanserlerine yol açtığı bulunmuştur.3 PhIP’nin meme kanserine yol açtığı, insanlarda yapılan epidemiyolojik çalışmalarda da ortaya konulmuştur.4
Yüksek ısılarda pişirilen yemeklerin ağır gen hasarlarına sebep olduğu bilinmektedir. Çok pişmiş hamburger yiyen kadınlar, yemeyenlere göre % 50 daha fazla göğüs kanseri riskiyle karşı karşıyadır. Araştırmacı Zeng ve arkadaşları 1998’deki 41.836 kişinin katıldığı kontrollü çalışmalarında, devamlı çok pişmiş hamburger, tütsülenmiş et ve biftek tüketen kadınlarda göğüs kanseri riskinin 4,62 kat daha fazla arttığını buldular. Yüksek sıcaklıklarda pişirilen gıdalarda ortaya çıkan heterosiklik aminlerin genlerde mutasyona sebep olduğu da gösterilmiştir.5 Heterosiklik aminlerin; prostat, göğüs, kalınbağırsak, yemekborusu, akciğer, karaciğer kanseriyle sıkı bir münasebeti olduğu anlaşılmaktadır. Pişmiş olarak satılan tütsülenmiş alabalıkların üzerinde bile potansiyel dozda, genlerde mutasyona sebep olan heterocyclic aminlerin bulunduğu tespit edilmiştir.6
Yanık gıdalarda meydana gelen karsinojen maddelerin tesiri çeşitli faktörlere bağlıdır. Gıdalarda ve atmosferde bulunan çeşitli kimyevî maddelerin heterosiklik aminlere mâruziyeti, heterosiklik aminlerin metabolizmasına ve bu maddelere verilen hücre çoğalması cevabına tesir ederek kanser riskinin artmasına veya azalmasına sebep olabilir. Bazı kanser türlerinden koruyucu tesire sebep olduğu ileri sürülen çeşitli bitkilerin tesir mekanizmaları üzerinde duranlar, brokoli ve bazı bitki çaylarının heterosiklik aminlerin metabolizmasındaki tesirlerini araştırmışlardır.7
Bu hususta diğer bir zanlı(!) madde de akrilamiddir. Akrilamid, ısıyla muamele edilmeyen veya haşlanmış gıdalarda bulunmaz. Sadece kızartılmış, ızgara yapılmış, fırında pişirilmiş gıdalarda meydana gelen bu kimyevî madde, en çok, yağda fazla kızartılmış patateslerde bulunmuştur.8 Ayrıca, gıdaların yapısında bulunan bazı şeker ve proteinlerin yüksek sıcaklıklardaki reaksiyonlar neticesinde akrilamid meydana getirebildiği ispatlanmıştır. Lâboratuvar deneyleri gıdanın yapısında bulunan bazı yağların da akrilamid meydana gelişinde tesirli olabileceğini göstermiştir. Bununla beraber, akrilamidin gıdalarda nasıl meydana geldiği henüz tam olarak belirlenemediğinden buna engel olacak usûlleri de belirlemek şu safhada mümkün değildir. Şimdiye kadar tamamlanan çalışmalar, akrilamidin sebep olabileceği kanser tehlikesinin göz ardı edilemeyeceğini, ancak gıdalarda hangi seviyelerde oluştuğu ve hangi miktarının kanser riskini ne kadar artırdığı şeklinde kesin rakamlar vermenin erken olduğunu ortaya koymaktadır.9 Bununla birlikte uzmanlar; yanmış, doğrudan mangal ateşinde pişirilmiş gıdalardan sakınarak, yemekleri güveç şeklindeki kaplarda kendi suyuyla, kısık ateşte pişirmenin en iyi usûl olduğu hususunda birleşmektedir.
Bazı insanlar israf olur diye yiyeceklerin yanmış kısımlarını atmamaktadır. Bazıları da ‘bir şey olmaz’ düşüncesiyle gıdaların yanmış veya aşırı kızarmış kısımlarını yemektedir. Mangalda kebap yapmaktan vazgeçmeseniz bile, etin yağının kömüre damlayıp, yanmamasına dikkat etmeniz gerekir; çünkü bazı kimyacılar bu durumda benzopyrene, dimethylbenzanthracene, dibenzopyrene, TRP-P2, 2-aminoanthracene, 2-nitrofluorene, 1-nitropyrene, 1-methyl-6-phenylimidazo [4,5-pyridine] (PHIP), ve 2-amino-3-methylimidazo [4,5-f] quinoline gibi 40 farklı karsinojen maddenin meydana geldiğini ve bunların dumanla birlikte ete yapıştığında tehlikeli olabileceğini belirtmektedir. Ayrıca etin üzerine yapışıp yanan yağlar da, benzer şekilde kansere sebep olur. Görüldüğü gibi lezzete fazla düşkünlüğün bir faturası var. Alıp yiyemeyenlerin iştahını tahrik etme ve fakirleri imrendirmenin vebali yanında, ızgara etin güzel kokusu, aslında kanser yapıcı maddelerle doludur. Bu yüzden ızgarayı, etleri yanlardan ve üstten ısıtacak (döner gibi) veya ateşle doğrudan teması olmayacak şekilde alüminyum folyolara sararak, yağsız tavada ve orta sıcaklıkta yapmak gerekir.
Hayatımızı tanzimde dâima orta yolda yaşamamızı tavsiye eden dinimizin emir ve yasaklarındaki hikmeti zaman geçtikçe daha iyi anlıyoruz. Etler başta olmak üzere bazı sebzeleri ne çiğ olarak yemenin, ne de çok yüksek ateşte pişirmenin sağlıklı olmadığı görülmektedir. Gıdaların pişirilmesiyle onlara bulaşması muhtemel parazit, bakteri ve mantarlar öldürülmekte ve bazı gıdalarda bulunan tabiî zehirlerin yapısı da bozularak bu zehirler zararsız hâle getirilmektedir. Ancak gıdaları aşırı pişirme, vücudumuz için gerekli vitaminleri tesirsiz hâle getirirken, kararacak derecede ateşte tutma da yukarıda saydığımız karsinojenlerin meydana gelmesine yol açmaktadır.
Kaynaklar
1- Knize MG, Dolbeare FA, Cunningham PL, Felton JS. (1995): Mutagenic activity and heterocyclic amine content of the human diet. Princess Takamatsu Symp 1995;23:30-8.
2- Yun CH, Chung DK, Yoon K, Han SH. (2006): Involvement of reactive oxygen species in the immunosuppressive effect of 3-amino-1,4-dimethyl-5H-pyrido[4,3-b]indole (Trp-P-1), a food-born carcinogenic heterocyclic amine. Toxicol Lett 2006;164:37-43. Epub 2006 Jan 4.
3- Felton JS, Knize MG, Bennett LM, Malfatti MA, Colvin ME, Kulp KS. (2004): Impact of environmental exposures on the mutagenicity/carcinogenicity of heterocyclic amines. Toxicology 2004;198:135-45.
4- Felton JS, Knize MG, Salmon CP, Malfatti MA, Kulp KS.(2002): Human exposure to heterocyclic amine food mutagens/carcinogens: Relevance to breast cancer. Environ Mol Mutagen 2002;39:112-8.
5- Zheng W, Gustafson DR, Sinha R, et al.(1998): Well-done meat intake and the risk of breast cancer. J Natl. Cancer Inst. 1998 Nov 18; 90(22):1724-9.
6- Madrigal-Bujaidar et al (1997): Inhibitory effect of chlorophyllin on the frequency of sister chromatid exchanges produced by benzo(a)pyrene in vivo. Mutation Res, Jan 15, 1997, 388(1): 79-83.
7- Felton JS, Knize MG, Bennett LM, Malfatti MA, Colvin ME, Kulp KS.(2004): Impact of environmental exposures on the mutagenicity/carcinogenicity of heterocyclic amines. Toxicology 2004;198:135-45].
8- Ahn JS, Castle L, Clarke DB, Lloyd AS, Philo MR, Speck DR.(2002): Verification of the findings of acrylamide in heated foods. Food Addit Contam 2002;19:1116-24.
9- www.mam.gov.tr/populer/akrilamid.htm].
|
|
25 Şubat 2008 Pazartesi
14 Temmuz 1889 günü öğle saatlerinde Haliç’te büyük bir coşku vardı. Büyük bir kalabalık Ertuğrul Gemisi’ni seyrediyordı. Bayraklarla donatılmış geminin askerleri güvertede toplanmış, mızıkalar ‘Ey Gazi’yi çalıyordu. Yelkenleri açılmamış gemi, çarkını işleterek yürüyordu.
‘Besmeleyle Ertuğrul’um demir aldı
Hep ahâlî sahillerde bakakaldı
Çoluğun çocuğun feryadı arşa vardı
Hak selâmet versin şanlı Ertuğrul’a.
Üç direkli fırkateyndir gemimiz
Kimimiz, bekârız, evlidir kimimiz
Gayret edin çocuklar caponya’dır yolunuz
Hak selâmet versin şanlı Ertuğrul’a.’
nağmeleri İstanbul’un her köşesine yayılıyordu. Geminin Sarayburnu’ndan kıvrılarak gözden kaybolmasıyla bu sevinç yerini, hüzne ve hıçkırıklara bırakmıştı. Ertuğrul mürettebatı sevdiklerinden ayrılmış olmanın hüznüne rağmen, Asya’daki Müslüman kardeşlerini görecek olmanın ve onlara halifenin selâmını götürmenin heyecanıyla doluydu.
Maddî imkânsızlıkların yanısıra, her an bir savaş olma ihtimaline karşılık Ertuğrul gibi bir geminin Asya’ya gönderilme kararı çok zor verilmişti. Fakat, siyasî bir deha olan İkinci Abdülhamid Han, bütün zor şartlara rağmen gemiyi, Avrupa’nın Osmanlı’yı hasta adam olarak tasvir ettiği bir zamanda Japonya’ya göndermeyi çok istemişti.
Bu gezinin görünüşteki sebebi, 1880 yılında bir Japon ticaret gemisinin İstanbul’a yaptığı ziyarete mukabelede bulunulması ve Deniz Harp Okulu öğrencilerinin Japon sularında tatbikat gerçekleştirmesiydi. Diğer yandan, bu gezi Osmanlı ile İngiltere’yi karşı karşıya getiren hilâfet meselesinde, sultanın İngiltere’ye karşı da elini güçlendirecekti. 1877’de, Hindistan’da imparatorluk kuran, 1882’de Mısır’ı işgal eden ve Arabistan’ı da işgal etmek isteyen İngiltere için Osmanlı siyaseti büyük önem taşıyordu. Pratikte sadece sembolik bir ünvan olarak kalmış gibi görünse de, Osmanlı padişahının bütün Müslümanların halifesi olması İngiltere için tehlikeydi. Bu sebeple İngilizler Arap hilâfeti üzerinde çalışmaya başlamışlardı. 19 Ekim 1876’da Londra’da yayına başlayan ‘Mir’ata’l-Ahval’ gazetesi Osmanlı hilâfetini kabul etmeyen Arapların sözcüsü durumundaydı. İngilizler bu gazeteye para yardımında bulunuyor, İslâm dünyasını, Türkler ve Araplar diye bölmek istiyorlardı.
Abdülhamid Han ise, İngilizlerin bu oyununa karşılık Japonya’ya bu gemiyi göndererek Osmanlı Sancağı’nı Kızıldeniz, Hint Okyanusu ve Japonya sularında dalgalandırarak, Asya’da İngiliz idaresi altındaki Müslüman toplumlarının nabzını yoklamak istiyordu. İslâm dünyasının sadece Araplardan ibaret olmadığını, Asya’daki Müslümanların da İngiliz sömürgesindense, Osmanlı’yı benimseyebileceğini bu yolla gösterecekti. Fakat bunu yaparken Türk-Japon münasebetlerinin gelişmesini istemeyen Rusları rahatsız etmek de istemiyordu.
Böyle bir ortamda Ertuğrul gemisi; Albay Osman Paşa komutasında, 54’ü subay, 553’ü er olmak üzere toplam 607 mürettebatıyla 14 Temmuz 1889’da İstanbul’dan demir aldı. Sırasıyla, İstanbul, Marmaris, Süveyş, Port-Sait, Cidde ve Aden’e uğrandı ve 20 Ekim’de Bombay’a varıldı. Halkının yarısı Müslüman olan Bombay’da Sultan Abdülhamid’e duyulan sevgiden dolayı Ertuğrul Gemisi’ne ve mürettebatına büyük ilgi gösterildi. Gemiyi bir hafta içinde 150.000 kişi ziyaret etti. Bunların arasında Müslüman olmayan, ama İngilizlerden bıkmış mihraceler de vardır. Ertuğrul’un Hindistan’a geleceği, Müslüman toplum arasında bir efsane gibi yayılmış, Lahor; Delhi ve Haydarabad’dan on binlerce Müslüman Bombay’a akın etmişti. Bombay’da yayımlanan iki gazetede Ertuğrul hakkında makaleler yayımlanmış; mürettebatın cuma günü camilerde namaz kılması, kıyafetlerinin ve ahlâklarının güzelliği halk üzerinde büyük tesir uyandırmıştı.
Burada özellikle İngilizlerin Türk subaylarına yemek vermiş olması dikkat çekmektedir. İngilizlerin Osmanlı gemisini sıcak karşılamasının sebebi, gemiyi Müslüman halkın yanısıra ateşperestler ve putperestler de ziyaret ettiğinden, halk üzerinde iyi bir izlenim bırakmak ve buradaki Müslüman halkı kendisine düşman etmemekti.
Bombay’dan ayrılan gemi, 1 Kasım’da Seylan’ın (Sri Lanka) başkenti Kolombo’ya ulaştı. 300.000 nüfuslu Kolombo’da yaklaşık 200.000 kişinin gemiyi ziyaret ettiği, geminin etrafının kayıklarla dolu olduğu ve Bombay’da olduğu gibi Kolombo’da da Sultan adına hutbeler okunduğu belirtilmektedir. Gemi Bom-bay’dan ayrılırken kaza yaptığından Singapur’a varmak için acele edilmeliydi. 15 Kasım 1889’da gemi Singapur’a ulaştı. Burada Kaptan Albay Osman Bey gemiyi sağ sâlim Singapur’a ulaştırdığı için terfi ettirilerek mirlivalığa (tuğgeneral) getirildi. Ertuğrul, Singapur’da tamir edildiğinden ve Japonya’ya gitmek için en uygun mevsim beklendiğinden 4 ay kadar Singapur’da beklemek mecburiyeti hâsıl oldu. Bu zaman zarfında mürettebat Singapur halkı tarafından son derece samimi hislerle ağırlandı.
29 Ekim 1889’da Singapur’dan İstanbul’a çekilen telgrafta gemiyi Malaka, Sumatra ve Cava’dan Müslümanların ve bazı prenslerin ziyaret ettiği bildiriliyordu. Mürettebat her gün ziyafetlere davet ediliyordu. Hattâ Sumatra, Cava ve Siyam Müslümanları, Felemenklilerin yaptığı mezalimi dile getiren iki yazıyı Osman Paşa’ya vermişler ve Osmanlı Devleti’nden yardım istemişlerdi. Bunun yanısıra halk, Ertuğrul’u sanki mukaddes bir yer olarak görüyor, hattâ şükranlarını sunmak için gemide secdeye varıp dua ediyor, Singapur sularındaki gemilere de Osmanlı sancağı çekiliyordu. 22 Mart 1890’da Singapur’dan hareket eden Ertuğrul, Saygon’a uğradı, 26 Nisan’da Hon Kong’a vardı. Buradan 22 Mayıs’ta Nagasaki’ye, 26 Mayıs’ta Kore’ye ve 7 Haziran’da son durağı olan Yokohama’ya ulaştı. Japonya’ya 6 ayda ulaşması plânlanan gemi Yokohama’ya ancak, 11 ayda varabilmişti. Başta geminin çeşitli kazalar yapması olmak üzere, maddî imkânsızlıklar ve salgın hastalıklar yolculuğun uzun sürmesine sebebiyet vermişti.
Osman Paşa, 13 Haziran 1890’da imparatora, padişahın mektup, nişan ve diğer hediyelerini takdim etti. İmparator Meiji de, o gece verilen yemekte, Osmanlı nişanını taktı. Ayrıca Osman Paşa’ya ‘Sulilovan’ nişanının büyük kordonu ve yanındaki subaylara da aynı nişanın üçüncü ve daha sonraki rütbeleri hediye edildi. Türk heyeti ayrıca imparatoriçeye de taç ile murassa gerdanlığı sundu.
Heyet, burada bulunduğu zaman zarfında karşılaştıkları muameleden son derece memnun kaldı. Bu arada Osman Paşa Tokyo’da yabancı devlet elçileriyle resmî temaslarda bulundu.
Dönüş tarihi yaklaştığında Yokohoma-İstanbul rotası üzerinde farklı görüşler ortaya atıldı ve bunlar İstanbul’a soruldu. Ayrıca ekim ayına kadar tayfun mevsimi olduğu da gözönünde bulundurularak, dönüşte Japonya’nın Uraga, Hyogo ve Nagasaki, hattâ Çin’in Şangay gibi limanlarına uğrayıp buralarda birer ay bekleyerek tayfun mevsimini bu şekilde geçirmek fikri ağır basmaktaydı. Bunun yanı sıra Japonya’ya gelirken uğranılamayan, kalabalık bir Müslüman ahâlîye sahip Kalkuta’ya, Felemenk limanlarına ve Sunda adasına uğranmanın da münasip olacağı kanaati hâsıl oldu. O zamanlar Hollanda sömürgesi olan Açe’ye de uğranmak istenmesine rağmen, bu ziyaretin Hollanda-Osmanlı münasebetlerini bozacağı düşüncesiyle bundan vazgeçildi.
Ertuğrul 15 Eylül 1890’da Yokohoma’dan İstanbul’a doğru yola çıktı. Ancak Yokohama’dan Kobe’ye giderken Kashinozaki fenerini geçtiği sırada kayalıklara çarparak battı. Kaza Osmanlı ve Japon basınının yanısıra bütün dünya basınında geniş yer buldu. Bu hazin hâdisede Ertugrul mürettebatından sadece 69 kişi kurtulabildi; 538 kişi şehit oldu. Kazadan kurtulan gazilerimize ilk yardımı tam bir misafirperverlik örneği gösteren fakir köylüler yaptı.
İmparator Meiji, kazadan kurtulanlara çeşitli hediyeler sundu ve iki kruvazörünü tahsis ederek onları İstanbul’a gönderdi. Abdülhamid’e de hediyeler getiren bu kruvazörler bir ay İstanbul’da kaldı. Daha sonra da Yakın Doğu Ticaret Komitesi Şefi Torajiro Yamada, Tokyo zenginlerinden toplanan parayı 1891’de İstanbul’a getirdi. Yamada ile bir diğer vazifeli Sultan Abdülhamid’in isteği üzerine, Türk subaylarına Japonca öğretmek için kaldılar ve kendileri de Türkçe öğrendiler. Yirmi iki sene İstanbul’da kalarak, Japon kültürünü tanıtmaya, iki ülke münasebetlerini geliştirmeye çalışan Yamada aynı zamanda Beyoğlu’nda açılan ilk Japon hediyelik eşya dükkânının da ortaklarından oldu.
Şehitler için Oshima halkı tarafından bir taş kitabe dikildi. Wakayama’da ise, bir kabristan yapıldı ve bu münasebetle buranın valisine ikinci rütbeden Osmanlı nişanı verildi. 1900 yılında şehitlere ve şehitliğe ait fotoğrafları Yamada getirdi. Kitabe ikinci defa, 1929 yılında Türk-Nippon Ticaret Derneği’nin yardımıyla düzeltildi. Ertuğrul Kitabesi’nin üçüncü düzenlenmesi de 3 Haziran 1937’de gerçekleştirildi. Günümüzde çok sayıda Japon, Ertuğrul trajedisinden haberdârdır. Hüzünlü olsa da, iki millet arasındaki dostluğu başlatan hâdise her yıldönümünde yâd edilir. Şehitler için dikilen âbideleri Japonlar akın akın ziyaret etmektedir.
Yolculuk tamamlanamamasına rağmen şehitlerimiz kendilerine verilen vazifeyi yerine getirdiler. Bazı Avrupa ülkeleri tarafından Abdülhamid’in Japonya ile münasebet kurma teşebbüsü ‘Japonları İslâm’a dâvet’ şeklinde yorumlandı. Bunun sebebi, yol güzergâhındaki hemen bütün ülkelerde yaşayan milletlerin Sultan’a ve onun şahsında Osmanlı Devleti’ne gösterdiği sevgiydi ve Avrupa’yı asıl korkutan da buydu. Ertuğrul yolculuğunu tamamlayabilseydi tesiri daha büyük olacaktı.
Büyük bir trajedi olan bu kaza Türk-Japon münasebetlerinin başlangıcı olarak kabul edilebilir. Zaman içerisinde bu münasebetler tam bir dostluğa dönüşmüştür.
Şehitlerimiz bizlere yüz yılı aşkın bir zaman öncesinden çok önemli bir miras bırakmışlardır. Bizlere düşen vazife ise, bu dostluğu daha ileriye götürmek olmalıdır.
Kaynaklar
- Osmanlı Araştırmaları
(http://os-ar.com/modules.php?name=AvantGo&file=print&sid=11531)
- Çetinkaya Apatay, Ertuğrul Fırkateyni’nin Öyküsü. XIX.yy’dan Bugüne Türk-Japon İlişkileri, Milliyet Yay., ist., 1998.
- http://www.kokueki.com/swf/toruko.htm
|
|
25 Şubat 2008 Pazartesi
İlkokulda ne öğrendiğimizi yıllar sonra hatırlayamayız. Hiçbir şey mi öğrenmedik, yoksa öğrendiklerimiz mi bir işe yaramadı? Birşeyler öğrendik de hatırlayamıyor muyuz, yoksa sonradan hatırlamamız gereken bilgilerin değil de, kendimizi bulma-bilme yolunda ilk adımları nasıl atacağımızın öğretildiği (bizi daha ziyade eğitmeye çalıştıkları) bir döneme mi karşılık geliyordu o yıllar? Acaba ilkokuldaki derslerde anlatılanlardan hafızamızda pek birşey kalmamasının bir sebebi de, ne öğreneceğimizi bizim belirlememiş (belki de hiç merak etmediğimiz konularla karşılaşmış) olmamız olabilir mi?
Okula yeni başlamış çocuklara tek tek “Hangi konuları merak ediyorsun?” şeklinde bir soru sorulmuyor. Bununla, “Okulda ne öğretileceğini çocuklar belirlesin!” demek istemiyoruz. Fakat, müfredat plânlamaları yapılırken onların iç dünyaları ve kâbiliyetleri ne kadar biliniyor ve hesaba katılıyor?
Çocuklarda ülfetle zedelenmemiş saf ve hür bir merak hissi var. Bu yüzden, sınır tanımaz bir şekilde bunu ifade edebiliyor, çok can alıcı sorular sorabiliyorlar. Onlardaki bu saf ve hür merak hissinin fıtrî olarak yöneldiği alanlar ve konular ilköğretim sürecinde tespit ve takip edilemez mi? Benzer (birbiriyle örtüşen) vasıflardaki öğrencilerden oluşturulacak sınıflarda bu alanlara ağırlık verilemez mi?
Peki bu mümkün müdür? Çocuklar, onlara vereceğimiz eğitim-öğretimin muhteva ve metodunu belirlememize yardımcı olabilecek ve bizi yanıltmayacak ipuçları sağlarlar mı? Daha doğrusu biz alabilir miyiz?
Unutmayalım ki, her çocukta okul çağına kadar tabiatla, dünyayla ve insanla ilgili az-çok bir intiba gelişir. Çocuklar belki çok şeyi merak edebilirler; fakat bunların içinde hangileri onların istidat ve isteklerinin açık olduğu, hayatta severek ve muvaffakiyetle yapabilecekleri, insanlığa faydalı olabilecekleri alanlardır? Bunu ilköğretimde (veya en geç lisede) sadece ders durumlarına bakarak anlayabilir miyiz? Onlara ayrıca, “Hayatta en fazla neyi (veya neleri) severek en iyi şekilde yapabileceğine ve başarılı olabileceğine inanıyorsun?” sorusunu belli aralıklarla sorduğumuzda, bize tatminkâr cevaplar verebilirler mi? Bu, kendilerini ne kadar zaman zarfında tanıyacaklarına bağlı bir husus ve bir insanın kendisini (inanç, istidat, irade gücü ve zaaflarıyla) tanıması da zaman isteyen bir süreç. İşte, onların gerçek ve derin merak alanlarını, zekâ ve kabiliyetlerini doğru tespit edebileceğimiz metotlar geliştirmek, ağırlığı buraya vermek, meraklarını kamçılamak ve canlı tutmak, onların kendilerini (daha hızlı ve sağlıklı) tanımalarına da yardımcı olabilir. Çocuklarda (hatta büyüklerde) gelip-geçici meraklar baş gösterebilir, zamanla yeni merak alanları ortaya çıkabilir. Bunlar her zaman gereksiz veya yanıltıcı da olmayabilir ve çocukların o zamana kadar saklı kalmış istidatlarının ortaya çıkmasına, o konuya yönelip başarılı olmalarına da vesile olabilir. Bu yüzden belli aralıklarla onlarla bu konuları doğrudan ve sistematik şekilde konuşmak faydalı olabilir.
Burada aşırı idealist hatta ütopik bir yaklaşım içinde olma riski de var. Çünkü nüfusu hızlı artış gösteren, ilk ve ortaöğretim okulları öğrenci yoğunluğu yaşayan, öğretmenlerin kalabalık sınıflarda öğrencilerle tek tek ilgilenmesinin neredeyse imkânsız olduğu bir ülkede yukarıdaki hususları tatbik edebilmek kolay, hatta mümkün gözükmüyor. Fakat bu, çözümü maliyet ve zaman açısından zor bir mesele; insan ile ilgili faktörler açısından değil. Keşfedilmeye muhtaç birçok hususiyetleri olan çocuklarımızı, okul sayısında yeterliliğin sağlanması, sınıflardaki öğrenci mevcudunun yönetilebilir sayılara indirilmesi durumunda, toptancı anlayışla değil, birer ferd olarak muhatap almak mümkün olabilir. Çocukların ortak yanları dikkate alınarak okulun ilk yıllarında verilecek ortak dersler belirlenebilir. Zaman içinde merak, istidat ve iradeleriyle yöneldikleri konuların farklılığı gözönünde bulundurularak belli kategoriler oluşturulabilir. Böylece onları gereksiz bilgi ve metotlarla oyalamadan, üzerinde çalışılabilecek doğru ana eksenler erkenden tespit edilebilir.
İlköğretim (ve lise) “temel eğitim”dir. Tıpkı bir bina temelinin (zemin katın inşasını tâkiben) görünmemesi gibi, temel eğitim de bilhassa ilk safhaları itibariyle insana kazandırdıkları daha sonra doğrudan görülemeyen-gösterilemeyen bir süreç olarak yaşanır. Peki temel eğitimde, bilhassa ilköğretimde ne öğretilmesi, çocukların nasıl eğitilmesi gerekir? Bu soruya kendi açımızdan uzun yıllar sonra bile kuşatıcı bir cevap vermek kolay değil. Fakat hemen herkes, bu kadar tecrübeden sonra, bu konuda ne yapmak (veya en azından ne yapmamak) gerektiğini eğitim sistemini plânlayanların bilmesini bekliyor.
Okula neden gittiğimizin ne kadar farkındayız?
Aklî gelişmenin, dikkat ve gözlemin nisbeten az olduğu ilkokul yıllarına ait hatıralarda, daha ziyade masumiyetin renk verdiği arkadaşlıklar, yaramazlıklar, çocukça sevgi ve korkular büyük yer tutar. Belki de en kalıcı iz bırakan -bütün bir hayat boyu insan için önem arz eden- husus, takdir edilme, onurlandırılma ve model gösterilmedir. Düzenli defter tutan bir ilkokul öğrencisinin yıllar geçse de unutamadığı hatırası, defterinin öğretmen tarafından arkadaşlarına örnek gösterilmesidir.
İlköğretim birinci sınıfa giden bir çocuk ne öğrenmesi gerektiğini tam bir ihtiyaç şuuru içinde hissetmez. Okula neden geldiğinin (veya gelmesi gerektiğinin) farkında değildir ve zâten bunu ondan kimse beklemez. Fakat, aklen olmasa da, kalben ve ruhen bunu ona hissettirmek, okulu onun için severek geldiği yeni bir yuva durumuna dönüştürmek mümkündür. Peki bunu nasıl yapacağız ve başarılı olduğumuzu nasıl anlayacağız? Eğer o bir müddet sonra okula alışmış ve severek gidiyorsa, daha çok kalbi ve ruhuyla buna müspet cevap veriyor demektir. Ama bu bizim gerçekten doğru işler yaptığımız mânâsına gelmeyebilir. Biz belki farkına varmadan hata yapıyor da olabiliriz; fakat o bunu tefrik edecek durumda olmadığından doğru zannedip olumlu tepki vermekte veya veriyor gözükmektedir. Çeşitli sebeplerden dolayı tersi durumu yaşayan (okula gitmek istemeyen) öğrencilerle mukayese edildiğinde ise, hem bizim hem de öğrencinin gerçek başarısına veya başarısızlığına tesir eden faktörler belirlenebilir. Öğrenciler aynı sebeplerden veya bunların aynı tesir ağırlıklarından dolayı okula severek gidiyor veya gitmek istemiyor değildirler. Burada çocuğu çevreleyen bütün müessir unsurlar ortaya çıkan neticede değişen derecelerde pay sahibidir: ebeveyn, öğretmen, müfredat, arkadaş ve aile çevresi, komşular, sokak, medya vs. Peki çocuğu kuşatan bütün bir çevre olarak doğru yolda olduğumuzu nasıl anlayacağız?
İnsanın başarısı, işini ne ölçüde istek, şuur ve muhakemeyle yaptığına bağlıdır. Ne istediğini bilen ne arayacağını da bilir; hedefi bellidir ve bu istikamette çalışır. Fakat bu daha ziyade belli bir aklî gelişme seviyesinden sonra olur. Dolayısıyla, çocuğun başarı veya başarısızlıklarının büyük ölçüde ona mâl edilmesi de doğru olmayabilir; fakat bu hatayı sıkça yapıyoruz. Buna paralel olarak, büyüklerin -bilhassa bugün daha sık görülen- ifratkârâne yaklaşımından dolayı, çocuklar okuldaki başarıyı ‘herşey’ zannetmeye başlıyor. Bunu âdeta hayattaki başarının olmazsa olmaz ölçüsü kabul ediyor. Halbuki, okul hayatı başarısız geçmiş olmasına rağmen, hayatta kendisine yüksek hedefler belirlemiş, bunlara başarıyla ulaşmış ve örnek alınmış pek çok insan tanırız.
Okula yeni başlamış öğrenci zâten okuma-yazmayı, toplama-çıkarmayı öğrenecektir. Doğru olan, onun bir şeyleri merak edip öğrenmek istemesi, ve okula da bundan dolayı ihtiyaç duymasıdır.1 Öğrenci, kendi isteğiyle araştırdığı konuları ve bulduğu cevapları sadece öğrenmez, daha da önemlisi, unutmayacak şekilde anlar; çünkü bunları kendisi talep etmiştir. O halde okulun birinci fonksiyonu, öğrencinin merak ve istidatlarını açığa çıkarmayı, bunlara cevap vermeyi ve doğru yönlendirmeyi esas alan daha ziyade bir rehberlik vazifesi olabilir.
O halde, yukarıda sözü edilen bütün müessir unsurlar sorumluluk ve ahenk içerisinde böyle bir okul felsefesine destek olmaya çalışmalıdır. Kaldı ki, toplumun karşısına çıkan (okullu) çocuk toplum karşısındaki en savunmasız ve rehberliğe en fazla muhtaç ferttir. Peki bu rehberlik nasıl olmalıdır ki, yıllar sonra bir muhasebe yaptığımızda, bütün bir toplum, ama en başta eğitim câmiası ve aile olarak “Şükür ki az hata yapmışız.” diyebilelim.
Okul: neyi, neden, nasıl?
Okul sistemi açısından düşünecek olursak, öğrencinin gerçek muhatabı hocadır. Öğrencinin aklî gelişmişlik seviyesi hocanınkine ne kadar yakın olursa (lise, üniversite ve ihtisas) hem ikisi birbirini daha iyi anlar, hem de öğrenci okula neden gelmesi gerektiğini daha derinden hisseder (bu ondan beklenir). Peki ilköğretime yeni başlamış öğrenciye okulun mânâsını bütün bir toplum olarak ne kadar ve nasıl hissettirebiliriz?2 Biz büyükler çocuğun okula neden gitmesi gerektiği konusunda ne düşünüyoruz? Ya biz “okul”dan, hayat, insan ve insanın (potansiyel insandan kâmil insana doğru) gelişmesiyle bağdaşmayan, yanlış şeyler anlıyorsak?!..
Bugün hemen hiçkimse okulun önemini inkâr etmiyor. Fakat büyük çoğunluk, evlâdını ilköğretime gönderirken nihaî hedef olarak onun üniversiteyi bitirmesini ve meslek sahibi olmasını istiyor; okumamanın kötü neticelerini etraftaki örneklerden (bazıları bizzat kendisinden) bildiği için, çocuğunu bu duruma düşmüş görmek istemiyor (bununla, “okula gitmemenin sonu muhakkak sûrette kötüdür” demek istemiyoruz).
Peki hepsi bu kadar mı?!.. Okul sadece buna mı hizmet etmeli?!.. Hayatın mânâsı, sadece (sıkça duyduğumuz) “okuyup büyük adam olmak” veya “meslek sahibi olmak” mıdır ki, okuldan bunu bekliyoruz?!.. Ne yazık ki biz bugün daha ziyade piyasanın tesiri altında şekillenen “hayat” felsefemiz doğrultusunda okula bir misyon yüklüyoruz. Eğitim sistemi de bu genel anlayışın baskısı altında biçimleniyor. Bugün temel eğitimde, bilhassa ilköğretimin ilk yıllarında bile, öğrenciye bilgi yükleme telâşına düşüyoruz. Ve bunu onun şahsî kemalâtı için değil (zâten buna kim ne kadar inanıyor?), sadece gelecek yıllarda gireceği imtihanlar için yapıyoruz. Başkalarıyla rekabet etme üzerine oturtulmuş bir imtihan sisteminden kaynaklanan ve üniversiteye girişe kadar devam eden psikolojik sıkıntılar aslında çevreden öğrencilere sirayet ediyor. Onları daha ziyade bizler bozuyoruz. Ve kısa vâdede bu yanlışın düzeltilmesi de mümkün gözükmüyor. Fakat, esas aktör olan çocuk herşeyden habersiz. Hayatın realiteleri ise “insan” olmaktan maksadın sadece diploma ve meslek olmadığını söylüyor.
Halbuki çocuğa kendisiyle yarışması, başkalarına göre konumlandırmadan, kendisini aşmaya çalışması yönünde telkinde bulunmak (güzel misâller göstermek) insanın yaratılış hikmetine daha uygun olmaz mı?!.. Peki ama Yaratılış hakikati ne kadar ciddiye alınıyor? Dünya üzerindeki mevcut eğitim-öğretim sistemlerinin okula, derslerin muhtevasına ve eğitim metoduna tarif getirmeye çalışırken dikkate almadığı en önemli nokta, insanın yaratılış hakikati ve hikmeti değil mi?!.. İnsanın fıtratına potansiyel olarak dercedilmiş istidatların ortaya çıkması ve onu hakiki insanlık ufkuna doğru yükseltmesi için müracaat edeceğimiz muhteva ve metodu tespit ederken, “insan gibi şuur, akıl ve irade sahibi bir varlığın neden varolduğu” sorusuna da en az biyolojik insana getirdiğimiz izah kadar şuurlu bir cevap getirmek mecburiyetinde değil miyiz?!.. Çocuklara, sadece dünyada yaşayacakları hayat için bir şeyler yapmayı öğretmek, Âhiret yokmuş gibi zavallıca bir dünya hırsı aşılamak, hem inkârı esas alan hâkim zihniyetin bir çelişkisidir,3 hem de çocukları küçük yaştan itibaren sadece kendi menfaati için yaşamaya iten, onları bencil ve ferdiyetçi kılan (sonra da bunun sonuçlarından şikâyet eden) oturmuş bir anlayışın olmazsa olmazıdır.
Sadece dünyayı öğretmek konusundaki başarısı açısından baktığımızda bile, bizim coğrafyamızdaki sistem sınıfta kalmıştır. Çünkü plânlayıcı konumundakiler tahminler yaparak müfredat hazırlamakta, çocuğun zekâ tipinin ve kâbiliyetlerinin yönelebileceği sahaları ne tanımak, ne de tanıtmak istemektedirler. Bu noktada, kulağa hoş gelen (Ehadî tecellilere açık) “çoklu zekâ” yaklaşımı önemli bir çözüm potansiyeli taşısa da, bunu tatbikatta hedefine ulaştırmak kolay gözükmemektedir. Evet, her insan ayrı bir âlemdir. Fakat öğrencilerin arasındaki farklılıklar hangi aralıkta sınıflandırılacaktır? Teferruatlı bir tasnif yapıldığı takdirde, çok fazla sayıda “zekâ ve kabiliyet” grubu ortaya çıkacağına göre, birebir eğitim-öğretim pratikte ne ölçüde başarılabilir? Acaba okul saatleri dışında öğrenciye hem dersler, hem de ahlâkî gelişim açısından rehberlik yapmak ve onunla daha yakından ilgilenmek mümkün olamaz mı? Bunun için ayrı birimler kurulamaz mı? Eğitim sisteminin fizikî ve beşerî altyapısı buna yeter mi?
İki kritik eşik: okula başlama ve ergenlik
Başlangıç ve ilk intiba okulda da çok önemlidir. İnsan hayatının en zor okul dönemlerinden olan ilköğretimin bilhassa başında öğretmen(ler)in konuşması, konuşturması, en azından akıl kadar kalblere de hitap etmesi, ister istemez model alınacak dışarıdaki ilk örnek olarak dört bir yandan kendisine bakıldığını unutmaması, tek cevaplı değil, “birden fazla ve birbirini tamamlayıcı cevapları olan” sorular yoluyla merak ve alâkaları canlı tutması, zihinleri çalıştırması, fizikî ve aklî oyunlara birlikte yer vermesi, tabiatın içinden gözlemler yaptırması çok önemlidir. Varlık âlemi ile dengeli ve Yaratılış’a saygılı bir münasebet kurmayı, tabiata doğru ölçülerle yaklaşmayı ders değil, müşahhas yollardan kendisi bir hayat tarzı olarak göstermelidir. Ayrıca, bazı âletleri kullanma ve kurup-sökme, bozma değil, her zaman tamir ve ıslah etme kabiliyetinin gelişmesini hedefleyen, teknik görünüşlü ama her zaman bir ruh ve mânâ taşıyan bilgiler de öğrenciye başlangıçta oyun, daha sonra deney yoluyla verilebilir. Tabiatta yapılacak gözlem ve konuşmalara daha fazla vakit ayırmak ve sınıf ortamını daha az kullanmak bu yaş grubunun seviyesi açısından daha uygun olabilir. Bu nisbetler zamanla yer değiştirebilir.4
Ergenlik çağı ise, duyguların ön plâna çıktığı ve karmaşıklaştığı en kritik bir başka dönemeç olduğundan, ebeveyn ve okul öğrenciyi, çocukluktan çıkıp tanımadığı yeni bir dünyaya el yordamıyla girmeye çalışan (çünkü algılama, hissetme ve dolayısıyla akletme belli ölçüde farklılaşmaktadır), bu yüzden de elinden tutulması, hayır | |