Mynet | Blog Anasayfa | Email
Favorilerime Ekle | Giriş
28 Haziran 2008 Cumartesi

Eski bir arabadayım.şoför koltuğunda sen varsın..
Çorak bir yolda ilerliyoruz birbirimizle hiç konuşmadan .Gideceğin yeri bilmiyorum, gideceğim yeri sormuyorsun..
Merakta etmiyoruz..içten içe bizi kemiren tüm yaşam fonksiyonlarına kafa tutarak yokluğa gidiyoruz var olabilmek için korkmadan..
Ellerimi tuttuğunda,sayısız dikenim vardı,batardı..
.
İpek gibi derdin ellerimi, ama senin ellerin kanardı… Sabaha yakın görünmemek için kimselere giderdin yatağımdan sıcaklığını bırakarak… Kokunla yıkanmış yastığa sarılır, ağlardım…
.
Şimdi ben suskun,sen günahkar..susuyoruz bir arabada..eski bir araba bu..paranla alabileceğin bir 3.el…ayağımızı yerden kesti ya bu bize yeter..arka koltukta yayılmışım bacaklarım koltuk boyunca uzun..camdan dışarıyı seyrediyorum..terk edilmiş bir çöl gibi burası…senin sol yanındaki az açık camdan giren rüzgarın sesi korkutuyor beni..bir cehennem çığlığı gibi sanki..
.
Aradan saatler geçiyor..hala sormuyorum sana neden pat diye eve girip beni kolumdan sürüklediğini..ayrıca üzgün olduğumu a söyleyemiyorum gördüğün tüm o bedensel çizikler için…
.
Ama kızmaman gerek.hatırlamıyor musun? bir gece kaçmıştım evden.eğlenceye gidecektik.fakat biz kaçmıştık seninle.küçük bir ovaya gitmiştik sizin ambarın yanında..ağaçlara kazıyalım demiştim isimlerimizi..çok klasik deyip iğrenmiş gibi yapmıştın suratını..sigara çıkarmıştın cebinden..
.
Hemencecik yakıp gözlerime bakmıştın..
Güzelim görüyor musun?sen bu yıldızlar kadar güzelsin..

Ve cebinde sakladığın küçük kanyak şişesini çıkarmıştın..içinden dolu dolu içerek bana uzatmıştın..
İçtim,içtim..dudaklarım ıslanmıştı.ay ışığı dudaklarında güzelim,ay ışığını öpmek istiyorum demiştin…

.
Eğilip yanı başıma öpmüştün beni sayısız kere..nefesim kesilmişti hatırlar mısın?öksürmüştüm..
Sonra şişeyi kırıp, güzelim demiştin…
Sen bu evrendeki her yıldızdan binlerce kat daha güzelsin.senin benim karanlığıma tuttuğun ışık bu yıldızların göğümüze armağan ettiği ışıktan binlerce kat daha umutlu..
Gülümsemiştim..
Sözün bitince büyük adamlar gibi şişeyi kırıp küçük bir parçasını almıştın.
Dirseğinden bileğine kadar canın yanmayarak yazmıştın ismimi…
.

İsmin keşke daha uzun olsaydı güzelim demiştin, canımı yakman hoşuma gidiyor…
.

Bana uzatmıştın ya sonra camı. Hadi sende yapmak ister misin?
Korkmuştum.hayır demiştim.ve kolundan akan kanlarla yığılmıştın yere..bunun seni sevmediğimi düşündürdüğünü hissetmiştim.
.
Hayır güzelim dedin.hayır..canının yanmasından korkuyorsun anlıyorum.ama korkak insanlar sevgiyi tadamaz…
Yine de almamıştım o camı..ve sen kolunu öpen dudaklarımla birleştirmiştin dudaklarımı..
.
‘Güzelim, ağlama sakın…’

.

İşte sabah beni sürüklerken yerde kolumdan yırtılan elbisemin altından gördün kollarım ve bacaklarımda ki izleri…
Seni kendimden bile çok seviyorum aptal..
.
Oysa sen bir gecelik dahi olsa aldattın beni.sana emanet ettiğim tüm sevgimi yok ettin,yıktın başka bir kolda..benim kulağıma fısıldadığın tüm güzel sözleri fısıldadın bir başkasına..
Her gece ama her gece biraz kanyak içip bakıyorum gökyüzüne..elime bir ayna alıyorum.parlayan dudaklarım ay ışığını hapsediyor.aynayı öpüyorum…
Seni düşünüyorum…

.
Son mektubunu almıştım.ondan öncekileri de..ama hiç cevap yazmadım doğru.şuan araba öyle sessiz ki sana anlatamam bunları..üstelik itiraf edeyim öyle korkuyorum ki senden…bir delilik etmenden..tanrım yıllar nasılda vahşileştirmiş seni..
Işıkla bakan gözlerin bir karanlığa bürünmüş..atık güzelim demiyorsun bana..
Ellerin hele,dikenlerimi sen mi ödünç aldın yoksa?ve dudakların sevgilim,umutlarımı kanattın sabah..
Öpemedim şeker kamışı tadındaki dudaklarını…

.
Mektuplardan bahsediyordum. evet her birini aldım.karının hamile olduğuna bile sevindim.mutlu olmayı hak ediyordun sen her ne kadar beni yüzüstü bıraksan da…
.

Tüm aileni gözünün önünde kaybetmek kolay bir şey değil. ama ne var biliyor musun? seni unutmadım asla…asla…
Aklımdan bir an olsun bile geçmedi sana karşı kin beslemek..korkmadan sevdim seni..kendimden kaçmadan.hani demiştin ya korkak adam aşık olamaz diye…
.

Sessizliği bozuyor şimdi senin..
.
Güzelim beni seviyorsun değil mi?
Diyorsun tependeki aynadan gözlerime bakarak..
Susuyorum..bakıyorum gözlerine..
.
Evet diyorsun.seviyorsun..
Kızamıyorum sana. Lanet olası bu adamdan vazgeçemiyorum. Seni sabah gördüğüm ilk an orada ölmeni istediğim için yemin edebilirim. Ama ardından kendi canıma da kıyacağımı bilmek sınırlandırıyor tüm nefreti…
Araba hızlandı fark ettim.korkusuz bir asker gibisin..beyaz atletin kirlenmiş.tornacılarda çalışan çocuklara benziyorsun..
Aynadan yüzünü izliyorum.deniz kokan bir mavilik..
Gözlerin gözlerimle öpüşmeye başlıyor..sarhoş oluyoruz..
Ani bir frenle sarsılan başım..
.
Ön koltuktan inip arkaya geliyorsun..
.
Güzelim…
Sabahtan beri ilk kez,ilk kez söylediğin gibi güzelim dedin bana..
Sevgilim..benden gelen yanıt…

.
Güzelim o kadar güzelsin ki,
Sonsuza kadar saklamak istiyorum seni içimde..seninle yaşlanmak ve o güzel dudaklarını okşamak istiyorum parmaklarımla…

.
Gözlerim doluyor.küçük ova da ki gece aklımda hemen..

Sevgilim diyorum sadece…
.

Konuşulmamış, yaşanmamış 10 yılın hiç önemi yok sanki..
Gözlerimizde hala biz saklıyız..hala biz varız fikirlerimizin kıvrımlarında…
Hala ben varım sol kolunda…

.
Yanımdan gidip tekrar şoför koltuğundasın..
Gaza basıyorsun.
Gözlerin kararlı..
İleride yol boş,
Uçurum var,görüyorum..fakat korkmuyorum sevgilim,korkaklar aşık olamaz demiştin…

.
Boşluğa değiyor araba..yoldan kurtuluyor son tekerlek..elini arka koltuğa uzatıyorsun..ve dudaklarım ellerin üzerinde…

Sonsuza kadar güzelim ve sen sonsuza kadar özelsin sevgilim….
***

Gelen polisler uçurumdan aşağı yuvarlanan arabanın içinde hiç ceset bulamadılar.araba BOŞTU….



28 Haziran 2008 Cumartesi

Uyandım bir sabah… Telefonum kim bilir nerde… Artık on kez de yıkansam is, duman kokan saçlarımla, ellerimle yürüyen bir fosil haline dönüşmüşüm.
Manasız bakmaktan donmuş gözbebeklerim, sabitlenmiş tek noktaya. Üstümden sıyırdım çarşafı…
Pijamamın yukarı katlanan bacağımda ki çıplaklıkla görüyorum kesiklerimi.
Canımı yakmıyor aksine yenileri için yer var mı diye bakınıyorum göz ucuyla…
Sadece baktığı noktayı seçebilen, etrafındakileri ise perde var misali ile göremeyen gözlerim istem dışı, ayak alışkanlığı banyoya sürüklüyor beni…
Evde kimse yok işte ya da okuldalar.
Ev yalnızlık kokuyor. Ev tuz kokuyor.
.
Banyoya adımımı atıyorum. Üşütüyor beni fayansların soğukluğu. Musluğun altına uzatıyorum sararmış parmak uçlarımı, kemikleşmiş ellerimi. Çeviriyorum sol elimle metal çıkıntıyı. Su akıyor tertemiz… Sıcacık…
Suyla sevişmem bitince kaldırıyorum binlerce düşünceden ağırlaşmış başımı. Korkuyorum aynalardan…
Gözleri kan çanağı, dudakları şiş, yanakları içe göçmüş, bakışlarıysa iyice kararmış hayaletten bozma insandan…
Ayaklarım bir alışkanlık mutfağa götürüyor beni. Çay? Olmaz. Daha sert bir şey lazım. Sütsüz, şekersiz bir kahve. Telvesi bol. Dilimde acılığı kalsın diye…
Cezveyi tutuyorum kulpundan, izliyorum sağ elimde dönen çay kaşığını.
Dalıyorum acemi bir dalgıç gibi hayallerimin dibine. Gözlerimin derininden taşıyor artakalan kırıklarım. Kahve de taşıyor, kalbim de taşıyor içimden…
Kahretsin diyorum annem yine kızacak. Hayalet halimle annemin ocağını düşünüyorum. Siliyorum hemen. Bezi ıslatmaya gerek yok. Tuzlu su ciften daha iyi..
.
Yine ayak alışkanlığı geçiyorum TV’nin karşısına. Yakıyorum mis kokulu bir sigara. Tutamıyorum ucunu. Önce saçlarım, sonra parmaklarım, sonra da sigaram yanıyor. Açıyorum televizyonu; aptal bir gün diyorum. Herkes aptal! Ya da hayır, hayır; aptal olan kimse yok. Bakıyorum gidip gelen görüntüye. Seçmeye çalışıyorum yüzleri. Ağlayan bir kadın var. O da benim. Öğüt veren başka bir ses; o da benim. Ahizeden çıkma, yankılanan, suçlayan bir ses var; o da sensin…
.
Çığırından çıkıyor her şey. Benim, oradakiler.
Ağlayan ben; hayalimdeki gelinliği giymişim.
Dinleyen ben; en sevdiğim kazağı giymişim.
Öğüt veren ben; en nefret ettiğim renk, pembenin her tonu bir ceket giymişim.
.
Yaklaşıyorum TV’ye iyice yaklaşıyorum. Artık çok yakınız, görüntünün bulanıklığı artıyor. Hepsi aynı ağızdan, aynı cümleleri, farklı çığlıklarla haykırıyorlar. Şişşh! Diyorum ekrandan ağızlarına işaret parmağımı dayayarak. Susturamıyorum. Çekiyorum TV’nin sol yanından uzanan kabloyu..
.
Oh…Bitti işte… derken duvarlar başlıyor. Bu aralar çok asabiler ama söz dinliyorlar. Kesin diyorum kesin!… Susuyorlar.
.
Raftan bir defter çekiyorum. Boşluk dolu bir sayfa arıyorum. Buldum sonunda kıvırıyorum köşesini. Defteri kapatıyorum. Titrek ellerle kavrıyorum fincanı buz gibi. İçi boş. Fal bakacaktım kendime, silinmiş hepsi. Fincan buz gibi… Şaşırmıyorum. Belki duvarların ya da şişelerin canı çekmiştir. Kahve nerde diye sorup rencide etmek istemiyorum. Gülümsüyorum tekrar dudak ucuyla. Amma da hani bugün… Sigara dudağımı yakıyor. Unutmuşum orda. Külleşmiş.. Varlığım gibi … Küresel olmasa da kişisel çok can acıtan düşlerim gibi…
.
Boşluk dolu sayfamı açıyorum. Kıvırdığım sayfayı bulmak zor değil. Kurşun kalemle yazmayı seviyorum. Zamanla yazdıklarımdan sıkılırsam, pişman olur, utanırsam siliyorum yer yer… Kalemimi alıyorum yerden, ucu kırık; fark etmez benim için.
Önce pencereleri açıyorum. Onun beraberinde kapılar çarpıyor “güm güm” korkuyorum. Ama olsun, ziyanı yok.
Kıvrılıyorum masamın başına… Yazıyorum. Yazıyorum. Bileklerim ağrıyor. Parmaklarım doğrulmuyor.
Ama yok hala ilk satırdayım. Bu boşluk dolmuyor. Oysa yazdım. Yazarken gördüm karanlığı…
Boş ver… İçimi döktüm nasıl olsa…
Bi sigara yakıyorum. Bu son sigarammış meğer. Kitapların arasına, masanın altına, tencerelerin içine bakıyorum. Nereye saklanmışlar acaba?
Bilmem. Şimdi oyun oynayacak halim yok. Elimde değil, dudaklarımın arasında sigarayla yatıyorum yatağıma. Pencereden güneş vuruyor odaya, sıkılıyorum. Güneş parlak, zeki adamları, neşeli çocukları, el ele gezen sevgilileri hatırlatıyor bana; nedense… Hoşlanmıyorum aydınlıktan. Olsun; gözlerimi kapatınca ne fark eder?
Yumuyorum gözlerimi, aklımda sen. Birbirine girmiş tüm fikirler arasında tek sabit kalan sen. Boynumu okşuyorum senin sıcak dudaklarını hissetmek için… Gözlerini hatırlıyorum… Nefesi içime akıyor o an… Acaba diyorum, şimdi nasılsın? Bakıyorum kendi içime. Sen kaplısın her yerde… Acaba diyorum nasıl? Nerde?
Oysaki bana ne… Senle ilgilenmemi isteseydin gitmezdin değil mi? Boş veriyorum seni, senin beni boş verdiğin gibi…
Kahretsin diye başlayan uzun bir küfür serisi dökülüyor dilimden şakaklarıma doğru. Dudaklarım yine yandı. Artık halka şeklimde dudaklarım mor, şiş…
.
Fırlatıyorum odanın bir köşesine izmariti. Nereye giderse gitsin. İlgilenmeyeli uzun zaman oldu yaşadığım yerin temizliğiyle. Hoş, ilgilenmiyorum yaşamış olmamla bile… Anlamsız işte… Uyanmak, uyumak, içmek…
Converslerimi giymeyeli bir aydan fazla oldu. Pijamamsa 4 gündür üstümde. Hani annem üzülüyor ya ara sıra; yoksa ağlamıyorum fazla. Ya da ağlıyorum farkında değilim…
Dönüyorum sağ omzum üstüne. Müzik dinleyesim geliyor. Ama kendi şarkımı söylüyorum kendime… Yaşayan sesleri duymaya ne gerek var? Yine bir ölü fısıldıyor bana; “içimde ölen biri var” kapıyorum gözlerimi. Ne ses seda var evde, ne bir araba sesi sokakta. Terk edilmişlik hissi son safhada. Olsun. Kime ne. Omzum uyuşana kadar yatıyorum. Yatağımın yanında bir şey parlıyor güneşle. Ne o? Hatırlıyorum sonra ne işe yaradığını, içimdeki uyuşmuş kanı akıtıyorum onunla. Canlanmak için… Gidip alıyorum onu yerden. Düşenleri kaldırmak gerek. Vicdan meselesi. Sabah gözüme kestirdiğim yerler aklımda kalmış nedense o bulanık zihin içinde. Açıyorum bacağımı, deli gibi yarık. Hatta bir tanesi sanki öylece camı geçirmişim içinden. Etim kopmuş küçük bir yerden. Adını yazayım diyorum küçük oyuncağımla, olmaz vazgeçiyorum öylesine… Aslında öylesine değil aleyhimde delil olarak kalmasın diye, insanlar insancıklar beni “ben” gibi hatırlasın diye…
.
Ayak bileğimin kenarında ince bir çıkıntı. Üstünde çok hoş bir damar. “Hayır” diyorum. Bana ait bir şey böyle güzel gözükemez.
Düzgün dur diyorum. Kıkırdıyor. Kıskanma beni öcü diyor utanmadan. Yettin fahişe diyip çiziyorum üstünden…
.
Oh… Tüm fazlalık ordaymış meğer. Rahatlıyorum. Ruhum iyilik yapmış gibi nahoş ve fikrim şarap mahzeninde varilmiş gibi ayyaş…
.
Sıkılgan ruhum sıkıldı yine kendinden. Ayağa kalkıyorum. Yatak sakinleştiremiyor beni. Terliyorum. Oysa sakinim. Oysa hareketsizim. Yürüyorum oda içinde. Ayağımı hissetmiyorum. Bastığım yerde izim kalıyor ama tek bir şey var aklımda; sigara…
Girişe geçiyorum. Kapının karşısında yığılıyorum koltuğa. Ne oldu Allah’ım diyorum? Ne oldu bana? Üşüyorum diyorum. Üşüyorum Allah’ım bak bana. Görebiliyor musun beni? Sen kendini bile sevmiyorsun yalandan yalvarma diyor. Kızıyorum, peki diyorum peki…
Koltukta dayıyorum elimi şakağıma. Kapatıp gözlerimi düşünüyorum. Havai fişekler gibi düşüncelerim. Bir anda ortaya çıkıp süzülüveriyor yavaşça. Farkına varamadan geçiyorum diğer bir olaya. İçimde önlenemez, karşı konulamaz bir fırtına… Yine sen geliyorsun aklıma. Ne demiştin bana? Git… İstemiyorum artık… Öyle mi? Peki…
.
Giriyorum yatak odasına, bir sigara bulurum umuduyla. Döküyorum dolabı bir kutu. En dipte en köşede. Ayakta duramıyorum, tutunuyorum dolabın kapısına. “Sakin” diye sesleniyorum kalbime. Ellerim titriyor, üşüyorum…
Ama yaklaştım büyük karanlığa, hissediyorum. Ev kararıyor, güneş gitti çok şükür. Açıyorum kapağını kutunun. İşte orda…
“Bırak kendini” diyor bir ses. Düş artık, mülteci umutlara tutunacağına… Umut? Ben bu kelimenin anlamını unutalı çok oldu. Ama tekrar can buluyor, bakıyor bana koca gözleriyle umut…
.
Madem diyor beceremedin bu hayatta, yeni hayatın anahtarı benim diyor korkma. Oysa aradığım sadece sigara. Gömleğim geliyor elime. Soruyorum ona. Bence de diyor. Seni örtmek istemiyorum artık diyor. “Zarar veriyorsun dokunma” Ben neye zarar vermiyorum ki,ha?
Ama işte orda yeni hayatım.
Tutuyorum sağ elimle. İçimi döktüğüm, fikirlerimi çoğalttığım elle; boşaltmamak istiyorum artık ağır başımı…
Hayat beni yenmeden gitsem iyi olur diyorum buralardan. “Artık yenilecek bir insan yok, öcü” diyor pencere. Kes sesini diyorum. Elimdeki cam parçasını fırlatıyorum ona. Öyle sıkmışım ki parmaklarım artık paramparça. Ama sağ elim sağlam. Ağır olmasına rağmen kavrıyor bir tutuşta. Tam kulağımın üstüne dayayıp fısıldıyorum tekrar. Duvarlara… Kâğıtlara… Kıyafetlerime… Eşyalarıma…
“Uyandırmayın gece kardeşlerimi. Çok konuşup da. Eğer beni sorarlarsa mutluydu diyin. Tek kusuru çok kahve içerdi. Kardeşlerime ninni söyleyin benim ağzımdan. Annem ağlarken gizleyin onu. Susturun… ve.. unutmayın beni.. sevin… Hiç değilse duvar da olsa saat de olsa bir sevenim olsun, razıyım.Bunu ben seçmedim unutmayın. Her gülüşümde sapladılar kalbime oktan beter laflarını.. ve dilleriyle deştiler beynimi…
Saat konuşuyor şuan. Uzattın diyor, çok uzattın. Kalmaya meraklıysan bırak onu diyor. Sende gidecek yürek yok. Kes sesini diye haykırıyorum son kez…
Daha bitmedi söyleyeceklerim, konuşuyorum. Sana geliyor ses. Susuyorum.
Gökyüzü… Bilirsin sevmem aydınlığı ama söyle ona “aydınlık bir havada seni görebilmek için sabahı beklemek zorunda kalırdı, o zamanlar beni sevdiği tek zamanlardı”
Bak ona gökyüzü… Bak ona izle benim için. Ya da boş ver. Hissetmez bile gittiğimi. Çünkü o bana ne dedi? Git dedi… İstemiyorum dedi… Öyle mi? Peki…
Saatle göz göze geldi… 7 ye 10 kala… Saat tam açacaktı ağzını…
Güm..
Her yanı yandı birden.
Düştü küçük melek oturduğu bulutların üzerinden…
Gözünde biriken son damla düştü sol avucundan…
Her şey güzel, her şey rahat, ölen biri içinde saklı değil, ortada…
Elveda kardeşlerim, elveda anne, elveda…