Mükemmel olamamak zor değil, bunu kabullenmek zor…
Oysa biz Kendimizi yüceltme arzusuyla dopdoluyuz.
Sürekli olarak "en mükemmel, en harika, en muhteşem, en dokunulmaz " olduğumuzu/olmamız gerektiğini fısıldayan bir şeytanımız var.
Şehvetli soluğuyla bizi kendi yalanlarına inandıran bir şeytan. Hiç bir ses onun sesi gibi inandırıcı değil. Öyle gizemli, öyle buğulu, kaynağı öylesine belirsiz bir ses ki aklın parlak sesi onun yanında solgun ve anlamsız kalıyor. O konuştuğunda içimizdeki bütün sesler susuyor, konuşabilenler ise kendini duyuramıyor.
"En mükemmel” olduğumuza inancımız ne kadar güçlüyse, kırılganlığımız, öfkemiz, düşmanlığımız da o kadar artıyor.
Biri, bize “en sevilen olmadığımızı” sezdirdiğinde, hatta bu konuda en küçük bir kuşku yarattığında içimizdeki ses, “sevilmeyi en çok hak eden olduğunu kanıtla bana” diyor. "bana gücünü ve mükemmeliyetini göster.” (demek ikincisinin amacı birinciye ulaşmak ?)
Bu büyülü emri aldıktan sonra artık biz o emrin, itaatsizliği asla düşünemeyen kölesi oluyoruz.
Çünkü emri veren, o emirle birlikte korkunç bir acı da zerkediyor ruhumuza, bütün zerrelerimiz tahammülü zor bir acıyla doluyor. O acıdan kurtulabilmek için o emri yerine getirmek zorunda olduğumuzu biliyoruz.
Bizi çıldırtan, uykularımızı harap eden, hayattan koparan, kıvrandıran o acıdan kurtulmak için zehirli ot yutmuş bir at gibi dört yana koşuyor, herkese saldırıyoruz.
İki şey arıyoruz :
“Bizim herkesten çok sevilmeyi hak edecek birisi olduğumuzu bize kanıtlayacak ( yeni) birisi"***
“Bizi yeterince sevmeyeni cezalandıracak” bir davranış
***bu kanıtlama işi şöyle oluyor : beğendiğimiz kadın (ki bu üstün özellikleri olan kadın anlamına geliyor… ki nedir bu üstün özellikler dersek; en başta seksilik, sonra neşe, sonra özgüven geliyor. sonra zeka, kültür, yetenek vs… ego neşe ile oyunculuğu, özgüven ile bencilliği birbirine karıştırabilir dikkat…) tarafından beğenilmek istiyoruz… ve ona sahip olup bizi beğendiğini tescillemek ve hatta bu tescillenmeyi cümle aleme göstermek istiyoruz… yani sadece onun beğenmesi yetmez. onun beğendiğini toplum da görsün böylece toplumda beğensin bizi bu üstün kadına sahip olduğumuz için. ya da en azından bizi kınamasın bula bula bunu mu buldun diye vs… ((( kendini beğenmeyen başkalarına beğendirmeye çalışır. peki insan kendini nasıl beğenir başkalarını dikkate almadan?)))
Böylece telaşlı ve acıklı bir arayış giriyor hayatımıza; Bu acıyı dindirecek birini bulmalıyız. Bir an önce bu acıdan kurtulmalıyız.
“Bizim sevilmeyi en çok hak eden insan olduğumuzu” bize kanıtlayacak (yeni) birini ararken öylesine çaresiz kalıyoruz ki bazen o insanın “kim” olduğuna bile aldırmıyoruz. O acının dinmesi lazım çünkü.
Bunu yaparken, “en çok sevdiğimizi” kaybedeceğimizi de biliyoruz.
Kaybetmenin uzun sürecek bir başka acı yaratacağını da…
Ama o an duyduğumuz acı öylesine dayanılmaz ki daha sonra duyacağımız acıya aldıramayacak bir hale geliyoruz.
Ve, iki acıdan, daha kısa vadeli ama daha keskin olanını yatıştırmayı tercih ediyoruz.
Yoksa arzuladığı tatmine ulaşamayan şeytanımızın bizi “cezalandırması”, ruhumuza acıyı zerketmesi sürüyor.
Bunun bir çaresi var mı?
Bizi tümüyle iyileştirecek bir çaresi yok herhalde, bütün diğer duygularımız gibi bu da ilahi bir kudret tarafından yerleştirilmiş içimize, silinip atılamıyor. (hırstan arınanlar hariç : develer ve çocuklar. niçenin üçlemesi)
Belki bizi körleştiren bu acıyı yaşarken gözlerini açık tutmayı başaran bir zeka, bizi yatıştıran bir tecrübe, okuduğumuz kitaplardan arta kalan bir olgunluk, yetiştirilirken bize anlatılan ölçüler, içimizdeki patlamaları bastırmayı öğretebilir bize.
Ama bunun için bile…
Bu acılardan birkaç kere geçmemiz, o korkunç “sevginin” bizi ve hayatımızı ne hale getirdiğini birkaç kere görmemiz gerekiyor herhalde.
(Ahmet Altan’ın Taraf gazetesindeki yazısından, değiştirilerek alıntı)