Edebiyat Kategorisindeki bloglar
Bir padişah acemi bir köle ile gemiye binmişti. Köle hiç deniz görmemiş, geminin mihnetini tatmamıştı. Ağlamaya, inlemeye başladı. Tir tir titriyordu. Avutmak için çok uğraştılar, ama bir türlü sakinleşmedi. Padişahın keyfi kaçtı. Herkes aciz bir vaziyetteyken gemide bulunan yaşlı bir adam padişahın huzuruna çıktı, ‘Müsaade buyurursanız ben onu sustururum’ dedi. Padişah da ‘Lütfetmiş olursunuz’ dedi. Yaşlı adam emretti, köleyi denize attılar. Köle birkaç kere suya battı çıktı. Sonra saçından yakaladılar, gemiden tarafa çektiler. Köle gemiye yaklaşınca iki eliyle dümene asıldı, oradan gemiye çıktı, bir köşede uslu uslu oturmaya başladı. Yaşlı adamın yaptığı iş padişahı hayrete düşürdü, ‘Bu işteki hikmet nedir’ diye sordu. Yaşlı adam cevap verdi: ”Köle evvelce suya batmayı tatmamıştı. Gemideki selâmetin kıymetini bilmiyordu. İşte huzur ve saadet de böyledir, bir felâkete duçar olmayan kimse, huzurun kıymetini bilemez
Kendini bildi bileli mor menekşeyi çok severdi. Çocukluğunun geçtiği ikikatlı evin bahçesinde bahar geldiğinde mor mor açar, mis gibi kokarlardı..Annesi mor menekşeleri hep duvar kenarına dikerdi..
gölgeyi sever menekşelerderdi..Oysa ögretmeni bitkilerin güneş ışınları ile fotosentez yaptığını anlatmıştı onlara .Bitkiler güneş ışığına muhtaçtı.Mor menekşeler ne tuhaf bitkilerdi , her bitki güneşi severken,onlar nedengölgeyi tercih ediyorlar diye düşündü durdu Hande…Küçük, ufacık aklı ile aslında menekşelerin diğer çiçeklerden farklı olduğunu keşfetmişti, işte belki de menekşeler
bu yüzden bu kadar güzeldi.Herkesden farklı olursan, bu hayatta değerli olursun yargısına varmıştı.Daha o yıllarda farklı olmak için uğras vermeye başladı. ilk olarak, okulda kimsenin yanına oturmak istemediği Hacer’in yanına oturmak istiyorum ögretmenim diyerek başladı farklılıklarla süren hayatı. Hacer bile şaşırmış şaşkın şaşkın bakıyordu onun yüzüne. Hacer çok dağınık, biraz anlama zorlukları olan problemli bir ailenin kızı idi. Hande ise mühendis Kamil Beyin biricik kızı. Ögretmen pek oturtmak istemedi önce Hacer’in yanına Hande’ yi. Daha sonra bir tatsızlık çıkmasın
diye öğretmen Hande’nin annesini çağırdı.
Annesi eve geldiklerinde Hande’ye sordu :
- Neden yavrum Hacer in yanına oturmak istiyorsun?
Hande cevap verdi :
- Geçen baharda menekşeler ekiyorduk hani anne, o gün sen bana menekşeler
güneşi sevmez demiştin, oysa her bitki güneşi sever. Menekseler farklı, belki de
bu yüzden bu kadar güzeller. Hacer’in yanına kimse oturmak istemiyor. Ben farklı olmak istiyorum. Belki Hacer de güzeldir, onu fark etmek istiyorum, dedi.
Annesinin ağzı açık kalmıştı. İlkokul 4.sınıf öğrencisi kızının olgunluğuna hayran kalarak
- peki kızım kimin yanında istersen oturabilirsin, " dedi.
Pazartesi Hande Hacer’in yanında oturmaya başladı. Hem Hande tedirgindi, hem Hacer.Birbirleri ile hiç konuşmuyorlardı. Diğer kızlarda soğumuştu Hande’den. Nasıl Hacer gibidağınık, bir şeyi, iki kere anlatınca anlayan fakir bir kızın yanına oturmayı istemişti.En çok alınan doktor Cemal Beyin kızı Esin’di. Anne babaları her hafta sonu görüşüyorlar,
Hande ve Esin birlikte oynuyorlardı. Nasıl olur da kendi yerine Hacer’i seçerdi. Çok gururu kırılmıştı Esin’in. Hande ile konuşmuyordu.Birgün Hande ve ailesi Esinlerle dağ köylerinden birinde gerçekleştirilecek bir panayıra katılmak için sözleştiler. Hande gene Esin’in somurtacağını bildiği için gitmek istemiyordu.İçin için de Hacer’e kızmaya başlamıştı arkadaşları ile arasının bozulmasına sebep olmuştu.Neden sanki bu kadar dağınıktı, neden her şeyi iki kerede anlıyordu? Yoksa aptal mıydı?Sonra menekşeleri hatırladı hemen düşüncelerinden utandı. Hacer farklı diye yargılamaması gerekiyordu. Hacer’in, kimsenin bilmediği güzelliklerini keşfedecekti. Buna tüm gücü ile inandı. Panayıra gittiklerinde Esin somurtarak karşısında oturuyordu, Hande ile konusmuyordu.
Hande canı sıkıldığından biraz dolaşmak için annesinden izin aldı. Köy yolunda yürümeye başladı. Hava iyice soğumuş ve ayaz iyice artmıştı, kar atıştırmaya başlamıştı. Hande karı çok seviyordu, yürüdü, yürüdü. Köye gelmişti. Bir evin önünde durdu. Evin penceresinde ki saksıya gözü
ilişti. Gözlerine inanamıyordu, bunlar mor menekşelerdi. Ama kıştı ve menekşeler soğuğu hiç
sevmezlerdi eve dogru bir adım attı. Kapıda beliren gölgeyi çok sonra fark etti bu Hacerdi.
Hande’ye gülümsüyordu.
- Hoşgeldin Hande buyurmaz mısın?, dedi.
Biraz ürkek, şaşkınlıkla kapıya doğru ilerledi Hande ve içeri girdi. Oda sıcacıktı odun sobası
her yeri ısıtmıştı. Menekşeler diyebildi sadece Hande…
- Bu soğukta ?
Hacer gülümsedi ;
- Onlar annem için, annem onları çok sever.
Sonra yatakta yatan kadını fark etti Hande.
"Annen hasta mı?" dedi.
"Evet 2 sene önce felç oldu ona ben bakıyorum, bizim kimsemiz yok, birtek ineğimiz var onunla
geçiniyoruz. Ama tüm işler bana baktığı için derslere çalışacak pek vaktim olmuyor, dedi Hacer
utanarak. Bir de bizim köyden şehre araç yok, bu yolu her gün yürüyorum o yüzden de çok yorgun
okula geliyorum dersleri anlamakta güçlük çekiyorum. Hande’nin gözleri dolmuştu. Dışarıdan gelen ses ile kendine geldi. Annesi onu arıyordu. Çok merak etmiş olmalıydı. Dışarıya koştu ve annesine sarıldı, ağlıyordu. Bir müddet sonra anne bu Hacer diye tanıştırdı sıra arkadaşını. Hacer’in yaptığı sıcak çorbadan içtiler birlikte. Hande annesine anlattı Hacer’in hayatını, ağlayarak.
"Bir şeyler yapalım anne" dedi.
O hafta annesi ve Hande, Hacerlere gidip annesi ve Hacer’i kendi evlerine taşıdılar. Hacer artık Handeler den okula gidip geliyordu, ne dağınıktı, ne de aptal. Sınıfın en iyi öğrencisi olmuştu. Seneler geçti Hacer ve Hande bir arkadaş değil, iki kız kardeşlerdi artık. Mor menekşeler Hande’ye Hacer’i armağan etmişti. Hacer’e ise hem Hande’yi, hem hayatı. Seneler sonra ikisi de evlendi. Hacer şimdi bir doktor. Hande’den vicdanın ne kadar önemli olduğunu öğrendi, hastalarına vicdanıyla birlikte şifa dağıtıyor. Hande ise bir ögretmen. Çocuklara farklı olan şeyleri sevmeyi de ögretiyor. Bir kızı var
adı, Hacer Menekşe. Hayatta en çok sevdiği iki şeye birini daha ekledi Hande.
LÜTFEN SEVGiNiZE ÖNYARGI KOYMAYIN.
HERŞEY SEVİNCEYE KADAR FARKLIDIR
SEVDİKTEN SONRA İSE SEVGİNİN DİLİ HEP AYNIDIR
Aklımda çocuk günlerimden kalma bir resim var. O resim kendisini eski aile fotoğraflarında yeniler albümleri karıştırdıkça.
Hatıra kalsın diye gidip çektirdiğimiz o resimlerden birinde sıcak, mutlu, bütün sorunlarından uzak bir aile var. Günün yorgunluğu, geçim sıkıntısı bu resimlere sığmaz. Küçük kardeşim annemin kucağında, ben yine ortaya düşmüşüm annem ile babamın arasına. Kız kardeşim babamın kucağında dudaklarını sarkıtmış somurtmuş. Siyah beyaz bir fotoğrafta, elimde renkleri solmuş güller ve laleler.
Babam ince bıyıkları altından yarım bir gülüşü iki dudağı arasında yakalayıp saklamış, Annemin başındaki yarım bağlanmış başörtüsünün altında saçları özenle taralı. Çocukluğumdan bilirim, o saçlar beline kadar inerdi. Onu her saçlarını taradığında yakaladığımda koşar tarağı elinden alır, ben taramak isterdim.
“Yok, olmaz”dan anlamadığım zamanlardı, o zamanlar. Ne yapar eder her seferinde bir yolunu bulup o tarağı elinden almayı başarırdım… Teline zarar gelecek diye ödüm koparak özenle tarardım. Ne güzeldi saçları, hele kokusu bir başka güzeldi. Tararken kokladığımı, bazen o kokunun sarhoşluğu ile boynuna sarılıp öptüğümü anımsıyorum. Ana kokuyordu her teli saçlarının. Gülüzar kokuyordu…
Sonra örülüp bir başörtüsü altına saklanan o saçları gün içinde bir daha görme şansım olmazdı. Güneş değmez, rüzgârlar savurmazdı onları. Girebilirse gece odanın küçük penceresinden ay ışığı uzanır tarardı saçlarını. Bazen başörtüsünü başından almak istediğim olurdu. Şiddetle karşı çıkardı. Telaşından, sesinin olmadık yükselmesinden anlardım ki olmayacak bir iş yapmaya kalkıyorum. Hemen elimi çekerdim. Anlamadığım bir nedenden dolayı o başörtüsü başında olmalıydı. Bir ucunu kısa tutarak başına koyduğu başörtüsünün diğer uzun ucunu ustalıkla ağzını da kapatacak şekilde dolandırıp, başının üzerinde birleştirdi.
Yıllarca ben annemin sesinin kısık olduğuna ve annemin bağıramaz bir kadın olduğuna inandım. Çünkü aramızdaki konuşmalarımız hep fısıltılarla olurdu.
Aslında ben bağırıp çağırırdım. Ufacık çelimsiz, kıçından pantolonu düşen bir çocuğun, kalabalık bir ailede kendini farkına vardırmanın bir yoluydu bu yaptıklarım. Ama ne yazık ki yaptıklarım hiçbir zaman işe yaramadı. Ben ne yaparsam yapıyım o fısıltıyla konuşurdu. Bağırmalarım çağırmalarım karşısında sabırla duran, değişmeyen alçak sesli fısıltılı konuşması bir zaman sonra beni de içine çekerdi. Kendimi fısıltılarla konuşur bulunca kandırılmış kabul eder, öfkeyle geri çekilir ve yeniden bağırır çağırırdım. İsyan bayraklarını çektiğimde, onun gülümsediğini gözlerinden anlardım. Sonra yeniden sabırlı alçak sesli konuşmalar, uzanıp bir kendine çekmesi, kucaklaması, sarılmalarımızla biterdi. O andan sonra sesim asla yükselmez, fısıltıya dönüşürdü. Kaybettiğim bir kavganın aslında kazanıydım o an.
Bazen de onu bağırtmak için elimden gelen ne haylazlık varsa yapar, olmadık hinlikler düşünür bütün evi ayağa kaldırırdım. Gidip saklanmak bunlardan biriydi. Ortaya çıkmamı istiyorsa çaresiz bağıracak diye boşuna beklediğim çok oldu. O sessiz ve telaşla, bazen gözlerine düşen yaşlarla beni arar bulurdu her seferinde. Sonra kızdırmanın tüm yollarını denerdim. Yap dediğini yapmaz, yapma dediğini inatla yapardım. Ama o kızsa da bağırmaz, bağıramazdı O kızdığında dahi böyle konuşmak zorundaydı. Bu benim o yaşlarda anlayamayacağım bir kuraldı. Çocuklar zaten büyüklerin her yaptığına akıl sır erdiremezler ki. Bize yapma dediklerini önce onlar yaparlardı hep.
Sonra farkına vardım ki evdeki tek sesi çıkan kadın, bağıran ortalığı velveleye veren var, o da büyük annem Eme. Herkesin sesinden çok onun sesi çıkardı evin içinde. Kapı önünden geçen döner bakardı, içerde kıyamet kopuyor sanırdı. Bağırmadığı kimse yoktu. Ufak tefek bir kadındı büyük annem, o kadar sesi nasıl çıkarıyor bir türlü anlamazdım. Hem nereden buluyordu bu kadar kızacak şey, ortalıkta kızacak bir şey de yoktu benim gördüğüm. Başkalarına bağırmalarına aldırmazdım ama anneme bağırmalarına hep kızar, ben de ona bağırırdım. Ne dediğime aldırmadan, benim de ona kızdığımı görmezden gelerek o bildiğini okurdu. Onun dışındaki kadınların, kızların sesi hep alçak çıkar, konuşmaları fısıltılarla sürerdi.
Çocukluğumda annemle benim arama giren bir sürü şey vardı. Köy yerinde kadının işi bitmez. Bitmeyen ev işleri, sağılacak koyunlar keçiler, temizlenecek kapı önü, ahır. Sabahları sallanan yayıktan sütten yağ alınır, geriye kalan ayran kısık bir ateşte kaynatılır çökelek yapılır, tuzlanır derilere basılırdı. Ben büyük annemin sabahın köründe bağırmalarına uyandığımda, evin erkekleri çoktan kimi oduna kimi tarlaya gitmiş olurdu.
Annemle birlikte babama, tarlaya öğlen yemeği götürmeyi seviyordum. Bir seferinde babama yardım edeceğim diye dereden tarlaya gelen su kanalına düştüm. Islandım bir güzel. Beni kanaldan gülerek çıkartan babama, daha o bir şey demeden kocaman bir yılan gördüğümü kollarımı açarak büyüklüğünü göstererek anlatmaya çakıştım. Annem ıslak giysilerimi çıkartırken ben babama hala yılanı anlatıyordum. O da durmadan aynı soruyu soruyor, ben kollarımı açıp gösterdikçe gülüyor” Uf uf çok büyükmüş” diyor, sonra yeniden soruyordu. Babam üstüm kuruyana ve biz oradan ayrılana kadar çalışmadı, bana sorular sordu ben anlatım. O güldü…
Yol boyu annemle durmadan konuştuk, eteğinden çekerek ardı arkası kesilmeyen sorular sordum. Nerede olsak olalım onun sesi hep öyle alçak bir ses olurdu. Bize ait, bizim olan bir dilimiz vardı ikimizin arasında. Annem çalışırken ben gün boyu ardında dolanır, iki iş arasında gözden göze konuşurduk. Bazen ben cevap vermesini beklemeden, hiç durmadan bir şeyler anlatır dururdum. Başındaki başörtü ağzını kapattığından, gözlerine anlatırdım. O gözleri ile beni dinlerdi.
Başörtüsü, annemle aramızdaki iletişimi en zor eden şeydi. Diğer engellerin hepsini aşardım bir şekilde ama gelip ona takıldığım çok oldu. Bir duvardı aramızda. İstesem de aşamayacağım, aşılması olanaksız bir duvardı o. Bu duvarı yıkmanın tek yolu vardı, o da baş başa olduğumuz zamanlardı. Ama o zamanlar o kadar azdı ki ben annemi özlüyordum…
İstanbul’a göçüp iki göz bir gecekonduda gerçek anlamda bir aile olduğumuzda farkına vardım ki annemin de sesi var. O hiçbir zaman o kadar yükselen bir ses olmadı ama artık fısıltılarla konuşan da değildi. Mutfakta iş yaparken, ortalığı toplarken türkü söylediğinde, odamda ders çalışmayı bırakıp sessizce dinlerdim…
Artık annem bir tek dışarı çıktığında başına başörtüsü bağlar olmuştu. Bir de büyük amcam bize misafirliğe geldiğinde. Çocukluğumda en çok çeliştiğim kişi büyük amcam olmuştur. Nedenini bilmediğim bir tepki duyuyordum ona. Bize gelmesini istemiyordum. Gidelim de istemiyordum onlara. Ama yan yana evlerde oturuyorduk ve neredeyse her akşam birlikteydi babamla. Annemin ona çay yapmasını, hizmette kusur etmemesini anlamıyordum.
Yıllar sonra anladım ki amcama duyduğum tepkinin altında, annemin onun yüzünden başını örtmesi, gelinlik yapması, söze karışmaması ve fısıltı ile konuşması var. Bütün geleneğin yükünü onun omuzlarına yüklediğimi bildiğimden bu yana, büyük amcamla ilişkimiz çok farklılaştı. Şimdi birlikte, yorgun adımlarıyla çıktığımız uzun yürüyüşler yapıyoruz. Koluna giriyor, onun soluk soluğa anlattıklarını sabırla dinliyorum. Eskiden olsa nasıl hızlı, nasıl çabuk yürüyeceğini anlatıyor her zorlandığında. Benim, aradaki mesafeyi bilmediğim, köyde iki yer arasını ne kadar zamanda aldığını anlatıyor. Sonra benim bilemeyeceğimi düşünüyor olmalı ki, bildiğim iki yeri söyleyerek köydeki o yerlerin de bu mesafede olduğunu anlatıyor. Konuşmalarında örnekleri hep köyden oluyor. Eski arkadaşlarından söz ediyor ve hepsinin de artık bir ortak unvanı var.
“Rahmetlik”
Her şeyden konuşuyoruz, yalnız bazı konuları anlayamayacağını düşündüğümde, söze nasıl başlayacağıma, hangi sözcüklerle konuşmam gerektiğine bir türlü karar veremediğimde zorlanıyorum. Ama yine de her konuyu konuşuyoruz. Bir konu var tek, ikimizin de özenle konuşmaktan kaçtığı o da; neden bir birimizden yıllarca uzak olduğumuz. Neden ona kızdığımı, bayramlarda neden elini öpmediğimi sormuyor. “Sen öyle yaptığın için ben de seni sevemedim” diyeceği bir konuşmaya başlamak istemiyor, kaçıyor.
Bazen sözlerinden bazen de bana bakışlarından, bu yakınlaşmanın nedenini anlamadığını ve bu geç bulunmuş yakınlığı, bu güzel ilişkiyi kaybetme korkusu ile bilmediği daha önce hiç yaşamadığı bir telaş yaşadığını anlıyorum. Onunla aramızdaki bu yakınlaşmanın sırrını, bendeki ve ondaki değişimi anlatmayı denedim, olmadı, beceremedim. Doğru sözcükler, söz dizimleri, bir türlü istediğim sıralamaya girmediler. Belki de artık çok geçti bunu anlatmak için. Sonra çok mu gerekliydi? Önemli olan bizim bir birimizi geç de olsa bulmuş olmamızdı. Tüm çabalarıma rağmen değiştiremediğim ve onun da yersizliğini çok iyi bildiği, gidip gelen bir korkusu da hala var.
Köydeki yaşamdan söz ederken yerli yersiz tekrarladığı “Kendimize çok çektirdik. Çektik, çektirdik” sözü samimi bir özeleştiriydi. Bütün yaşanılanların kısa bir özetiydi de. Acılar acıları büyüterek bize dönüyor sonunda. Belki de bizden başlıyor acı ve katlanarak bize geri dönüyor. Töre onun taşıyanını yıkıyor önce, ağırlığı altında eziyor. Sonra gelenekselleşip bir elini dine, inançlara uzatıp ondan güç alarak, bütün yolları tutuyor, geçit vermiyor insana. Kendi içine kapanmış insanların sessiz yalnızlığına sürüklüyor gelenek insanı ve o sessizlik içinde acıları üreterek acıları besliyor acı sütü ile.
Sokağa çıkarken annem ne zaman başını örtmez oldu onu anımsamıyorum. Evde takmamasına o kadar alışmıştık ki dışarıda ne zaman takmaz oldu hiç farkına varmadık bu yüzden. Önce bir koşu komşuya gider gelirken, sonra sokağa anlık çıkıp eve dönmeleri sırasında oldu belki. Kolay değildi birden çıkarıp atması. İnsanın yıllarca kullandığı bir şeyin gerekliliğini sorgulaması, anlamsızlığını bilmesi buna yetmiyor.
Ama bir şeyler kendiliğinden de olsa değişiyor, farklılaşıyordu hayatımızda. Köyden getirdiğimiz birkaç parça eşya dışında neredeyse hiç bir şey kalmamıştı. Eski bir kilim, eski bir bakır sahanlık, yerini yenisine bırakırken içimiz acıyordu. Eskiden kopmak, alışkanlıklardan bir çırpıda vazgeçmek ağırımıza gidiyordu. İnce bir sızı, bazen dayanılmaz bir acıya dönüyordu. En çok da annem zorlanıyordu bu değişikliklerden. Eskiyenler arasında giden, geride kalan hep olur. Ama özenle ahşap bir sandıkta sakladıklarınız da mutlaka hep olur. Onlar yeni hayatımızın vitrininde kendine bir yer bulurlarken kendimizi yeniden bulmanın da anahtarı olurlar.
Bizim evimizde hepimizi bir şekilde rahatsız etmiş de olsa üzerinde konuştuğumuz bir konu olmadı başörtüsü. Annem babam ben ve kardeşlerim, hepimiz aynı çatı altında bir birimizi özlemeden yaşamak istiyorduk. Biz bir birimize yaklaştıkça, bir birimizi buldukça aramızda yükselen hiç aşılmaz sandığımız o duvarlar bir biri ardına kendiliğinden yıkılıyordu. Bir birimize duyduğumuz güven büyüyor, sevgi katlanıyordu. Hem artık hepimiz biliyorduk ki, kadının başını örtmesi ile kadının ahlaklı olması arasında hiç bir bağ yoktu.
Nasıl olsun ki. Altı üstü başı örten bir bez parçası.
Gençlik yıllarımda okuduğum kitapları yüksek sesle okumamı isteyen annem, neredeyse o yıllarda okuduğum kitaplarımın hepsini benimle birlikte okumuş oldu. Okuduğum romanlar, hikâye ve şiir kitapları arasında en sevdiklerimizin ortak oluşuna şaşırmadık. Şiir kitaplarını daha çok severdi. Ama okuduğum şiirlerde anlamadığı, ona yabancı bir tat olduğunu da hemen fark etti. Bildiği, türkülerden tanıdığı Halk Şiiri değildi sonu hep aynı kafiye ile biten.
Nazım’ı sevmesi zor olmadı. Ahmet Arif’i ise kendine daha yakın buldu. Bir öğleden sonra kardeşlerim okulda babam işteydi. Yanan sobamıza odun atıp besledik, çayımızı demlenmeye bıraktık üzerine. Yanan soba, çay şiirler biz bize. Nazım memleket hasretinden söz ediyor, annemin yüreğinin teninde bir titreme, köyü özlemiş. Aşkları, kavgası ve sürgün günleri, ilk atom bombası, yanan kız çocukları. Kaptırmış kendimi okuyordum yüksek sesle.
"Biz yıllarca kafamızın dışı ile uğraştık, içi boş kaldı" dediğinde öylece kalakaldım. “Cehennemi insan yaratıyor, yanan çocukları insanların bombaları yakıyor. Biz de korkumuzdan saçımızı sakladık durduk. Hangi bombadan koruyacaksın saçını başını” diye devam etmesinin nedeni Nazım Hikmet’in dizeleriydi. Bir daha okudum. Bir daha…
Saçlarım tutuştu önce,
gözlerim yandı kavruldu
Bir avuç kül oluverdim
külüm havaya savruldu…
Şaşırıp kaldığımdan şiiri arka arkaya okuyordum. Nihayet durdum. Bir ana ile oğul arasında zor an diye bir şey olmaz. En zor anda sarılıp bir öpmek bütün zorluğu yener.
Ben de öyle yaptım.