Mayıs, 2008 Arşivi
Bir dakikanı alabilir miyim aşk?
Biraz soru sorup susucam
Sen öyle yaparmışsın hep kanatırmışsın yarınları
Ben insanlara mı sana mı inanıcam?
Sen varken insanın yanında
Melekler tutunurmuş edilen dualara
Şiirler sarılırmış yastığa yorgana
Ay periye dönermiş bir kelebeğin kanadında
Bir rüya olur girermişsin uykuya
Sen çok mu güçlüsün aşk?
Seni yaşadımı insan titrermiş
Korkar olurmuş çocuk gibi yalnızlıktan
Hep bir resim çizermiş kalbin duvarına
Böyle sancılar girer kıvranır ama hiçbirşey diyemezmiş
Sonra kururmuş gözleri pınar olup akmaktan..
Senin adın ne aşk?
Sen varsan..
İki kişi yaşarmış insan
Hep iki kişilik düşünür
İki kişilik uyur
İki kişilik geçermiş yürek köprüsünden
Yine iki kişilik büyür
İki kişilik ölürmüş
Sahi sen kaç kişisin aşk?
Bazısı günah olurmuşsun
Yakarmışsın geceleri
Sallandırıp umutları
Sokağa atarmışsın insanları
Kimide vururmuşsun kalbinden
Nefes alamaz tanımaz olurmuş insan dünyayı
Kendini sonsuzluğa bırakıp yakarmış yarınları
Yoksa sen katil misin aşk?
Sinema perdesi gibiymişsin
Her rolü oynarmışsın
Senle güler senle ağlarmış herkes
Hiç boş kalmazmış sandalyelerin
Mutlaka birinin yüreğini oturturmuşsun kendi seyrini
Kimi güler kimi hıçkırırmışsın
Bende gelsem
Filmin adı ne aşk?
Sabahları sevmez
Geceleri ağlatır
Yıldızlar kaydırırmışsın
Yürekler kanatır
Gözlerde yağmur olurmuşsun
Siyahı örtermişsin güneşe
Sen gece misin aşk?
Bazıları gidermişsin sessizce
Yada içli içli hıçkırıklarla
Bükerek boyunları yetim bırakırmışsın insanı
Hiç beklenmedik zaman gelir
Alır götürürmüşsün hayelleri
Bende geleyim senle
Senin evin neresi aşk?
Bir şiirin üstünde tual olurmuşsun
Kelebek kanadına,gökkuşağına bularmışsın kendini
Çeşit çeşit çiçek olur
Her anlamda çıkarmışsın yüreğe
En usta ressam adını boyayamazmış
Senin rengin ne aşk?
Saatlerdir soruyorum
Suskunsun deniz gibi
Bir taşıp bir duruluyorsun
Seyrediyorsun hep deli gibi..
Madem hep konuşmaz
Ummadık anda çıkar
Umulmadık zaman kaçar
İnsanlardan ürkersin
Sıkıldım anlatılıpta bilinmemenden
Ne olur konuş..
Sen nesin,kimsin aşk?..
Tüketici haklari konusunda Müsteri her zaman hakli mi? sorusunu
irdelerken çesitli ülkelerdeki mahkemelik olaylari arastirmislar ve bulduklari belgelerden birisi.
Olay gerçek…
WorldPerfect (Bilmeyenler için yaziyorum, bilgisayari -elektrikli- daktilo gibi yapan bir programin
yapimcisi)…
Bu Sirketin müsteriye yardim hattinda banda alinmis bir telefon
konusmasini okuyacaksiniz.
Bu konusma sonrasi WorldPerfect gorevlisi isinden kovuluyor.
Kovulan gorevli WorldPerfecti kendisini "Gerekçesiz" isten çikardigi
için mahkemeye veriyor.
Iste bu konusmanin desifresi.
-WorldPerfect yardim hatti, buyrun, nasil yardimci olabilirim.
-WorldPerfect`te bir sorun oldu.
-Nasil bir sorun?
-Yazi yaziyordum, birden bütün kelimeler gitti.
-Gitti mi?
-Yokoldu!
-Ekranda su anda ne görüyorsunuz?
-Hic bir sey.
-Hic bir sey mi?
-Yazdigim hiç bir şey ekrana çikmiyor.
-Hala WorldPerfect programinda misiniz yoksa programdan çikitiniz mi?
-Bunu nereden bileyim.
-Ekranda bir "C" harfi görüyormusunuz?
-Bir "hece" mi..
-Bosverin. Ekranda yanip sönen bir çizgi var mi?
-Söyledim ya hiç bir sey yazmiyor.
-Monitör üstünde yanan bir lamba var mi?
-Monitor ne?
-Ekrani olan yer, televizyon gibi… Çalistiginizi gösteren kücük bir
lamba var mi?
-Bilmiyorum.
-Monitorün arkasina bakin, oraya bir elektrik kablosu giriyor olmasi
lazim. Görebiliyor musunuz?
-Evet.
-Harika, o kabloyu takip edin duvarda elektrige baglimi bana soyleyin.
-Bagli.
-Harika. Monitorün arkasina bakinca bagli olan tek kablo mu gördünüz,
yoksa iki tane mi?
-Görmedim.
-Tekrar bakar misiniz, ikinci bir kablonunda bagli olmasi lazim.
-Evet buldum.
-Tamam, simdi onu takip edin bilgisayara bagli mi diye bakin.
-Kabloya ulasamiyorum.
-Ulasmayin, bagli mi diye bakabilir misiniz?
-Olmuyor.
-Bir seyden destek alip egilip bilgisayarin arkasina baksaniz…
-Egilmek dert degil, karanlik oldugu için bakamiyorum.
-Karanlik?
-Ofisin isiklari kapali, pencereden gelen isik yetmiyor.
-Ofisin isiklarini yakin.
-Yanmaz.
-Neden?
-Elektrikler kesik.
-Elektrikler mi kesik. Tanrim..! (kisa bir sessizlik) Bilgisayarin
kutusu, kitaplari herseyi
duruyor mu?
-Evet dolapta.
-Simdi bilgisayari sökün, aynen aldiginizdaki gibi paketleyin ve
aldiginiz dükkana iade edin.
-Durum bu kadar kötü mü?
-Korkarim öyle!
-Peki tamam. Onlara ne diyecegim?
-"Ben bilgisayar kullanamayacak kadar aptalim" diyeceksiniz…
Kim 500 Milyar İster" yarışmasının orijinali ABC televizyonunda
yayınlanan
"Who Wants To Be A Millionaire?" yani "Kim Milyoner Olmak İster?" Bize
uyarlarken milyoner demek komik duracağından adını değiştirmişler tabii.
Yarışmanın orijinali bizdeki gibi sönük de geçmezmiş. Çok heyecanlı
yarışmalar yaşanırmış. Bir sürü efsanevi yarışmacı gelip geçmiş.
Bunlar arasında biri varmış ki; onun gibisi bir daha gelmemiş. Bu
arkadaşın
genel kültürü müthişmiş. En son soruya kadar hiç joker kullanmadan gelmiş.
Her seferinde hiç duraksamıyor, "Son kararım" dedikten sonra yanıtı verip
gülümsüyormuş. Sunucu kıl olmuş tabii. Çünkü yarışmanın heyecanı,
yarışmacının duraksaması, ikileme düşmesi, yüksek sesle, "Acaba o mu,
yoksa
bu mu?" diye acı çekmesindeymiş.
Hatta yarışma sorularını hazırlayanlar adamlar da sinir olup, her soruyu
normalinden daha da zorlaştırmışlar. Ama bizimki bana mısın demiyormuş.
Doğru yanıtları gülümseyerek, gözünü kırpmadan veriyormuş.
Soruları hazırlayanlar, yarışmacının son soruya doğru yanıt
veremeyeceğinden
çok eminlermiş. Gerçekten de soru geldiğinde bizimkinin yüzü değişmiş.
Soru
çok, ama çok çok zormuş. Yarışmacı biraz düşündükten sonra, "Telefon etme
jokerini kullanacağım" demiş. Sunucu sevincini gizleme gereği görmeden
sırıtarak, ‘Kimi arayacaksınız?" diye sormuş. Yarışmacı, "Babamı" demiş.
Telefon bağlanmış. Sunucu, durumu yarışmacının babasına açıklayıp, soruyu
oğlunun soracağını söylemiş ve sözü yarışmacıya bırakmış. Bizimki, "Alo
baba? Ben şu anda ‘Kim Milyoner Olmak İster?’ yarışmasındayım. Şu anda 1
milyon dolar kazandım. Haberi de ilk benden duymanı istedim" demiş. Sonra
da
yine gülümseyerek doğru cevabı vermiş.
Küçük çocuk uyandığında evin diğer fertleri çoktan uyanmış, günün haklı telâşına kendilerini
kaptırmışlardı. Eee, ablası evleniyordu bugün. En telâşlı da oydu şüphesiz. Şu kızları anlayamıyordu
bir türlü. Gelinliğini defalarca giymiş; ama her defasında aynı heyecanı hissediyor, aynanın
karşısından saatlerce ayrılamıyordu. Evdeki bu hareketlilik sıkmıştı küçük çocuğu. Ama az da olsa
hâlinden memnundu. Onunla ilgilenmiyordu hiç kimse. En azından bugün içilmeyen süt, yapılmayan
kahvaltı muhabbeti olmayacaktı.O kargaşadan faydalanarak sokağa attı kendini. Bahçedeki ağaçtan
kopardığı elmadan küçük bir parça ısırdı ve en yakın arkadaşını çağırmak için bisikletine bindi.
Bisikletinin frenleri de tutmuyordu,yenisini istemek için şu düğün telâşının aradan çıkması lâzımdı.
Babası zaten yeteri kadar masraf yapmıştı bugünlerde. Bir de bunu söyleyemezdi.
Arkadaşının evinin önüne geldiğinde bahçelerinin bakımsızlığı dikkatini çekti. Sanki uzun süredir
ilgilenilmiyor gibiydi. Çiçeklerin boynu susuzluktan bükülmüş, birlikte yetiştirdikleri sarı-kırmızı
güller solmuştu. Kapıyı çaldıktan sonra uzun bir süre bekledi. Ancak evde kimsecikler yoktu. İçinden
arkadaşının nereye gideceği hakkında fikirler yürütmeye başlamışken bahçedeki kulübede köpeğin
tasmasını öylesine atılmış bir vaziyette gördü. Bu da demek oluyordu ki; çok aceleyle ya da uzun bir
zaman kalmak için gitmişlerdi bir yere. Zira köpeği, başta arkadaşı olmak üzere, ailenin diğer
fertleri için de çok önemliydi. Arkadaşı kendisine haber vermeden gitmezdi. Öyleyse gidişleri çok
âni gerçekleşmişti. Düğün yoğunluğu nedeniyle de yaklaşık bir haftadır görüşemiyorlardı zaten.
İyice meraklanmıştı.
Eve döndüğüne kimi evi süpürüyor, kimi mutfakta yemek pişiriyordu. Ablası ise mâlum… Sahi ablası
evlenince, gece karanlıktan korktuğunda kimin yanında yatacak, sokakta kavga ettiği çocuklara kim
ağzının payını verecekti? Daha neler neler…Bak bu hiç aklına gelmemişti.Ablasını bir köşeye
sıkıştırdı:
- Sen evlenince buraya hiç gelmeyecek misin?
- Olur mu canım! Yine sık sık görüşeceğiz.
- Ya benim kavga ettiğimi nereden duyacaksın?
- Duyup da ne olacak?
- Kim koruyacak beni?
- Sen de kavga etmeyeceksin artık.
- Ya edersem?
- O zaman ben de kuşlardan haber alır, kardeşimi kurtarırım.
- Yaa! Yalancı, gelmeyeceksin işte!
- Geleceğim, üzülme canım. Ama sen artık büyüdün. Ufak şeyler için kavga etmezsin, alttan
alırsın biraz. Öyle değil mi?
- Peki, gece korkunca kimin yanında yatacağım?
- Küçük kız kardeşimiz gelip senin yanına yatacak. Ağabeylik yapacaksın ona.
- Üff, evlenmesen ne olur sanki?
- Ama güzelim, bu hayatın kanunu. Ne yapabilirim? Size olan sevgim azalmayacak ki!
Küçük çocuk duyduklarından tatmin olmamıştı. Bahçeye çıkarken içinden: “ Ne yapsam da evlenmesine
engel olsam?” diye düşünüyordu. Ama bunun bencillik olduğunun da farkındaydı.
Aradan haftalar geçmiş, evlenmiş olan ablası evlerini ziyarete gelmişti. Onlar annesiyle lafa
dalmışken, o da dışarı çıktı. Sokakta gördüğü postacı kendisine bir mektup verdi. Evet, arkadaşından
gelmişti. Geldiği adrese baktı, İstanbul yazıyordu. Merakla kaldırımın üstüne oturdu ve zarfı açtı.
İçinden bir kartpostal, bir de sarı-kırmızı süslü bir kağıda yazılmış mektup çıktı.Sarı-kırmızı
kağıtta babasının işi gereği acil olarak İstanbul’a gittiklerini ve orada bir süre kalacaklarını
söylüyordu.Oradaki yaşantılarından bahsediyor,kendisi de orada olsaydı beraber Galatasaray’ın Ali
Sami Yen’deki maçlarına gidebileceklerini söylüyordu. Orada henüz arkadaş edinemediğini ve
kendisinin her zaman en iyi dostu olarak kalacağını yazmıştı. Buradayken sık sık oynadıkları
oyunları hatırlatarak: “Biliyorsun, beni -sen dahil- oyunlarda kimse sobeleyememiştir. Sana söz
veriyorum, oraya gelince beni ilk sen yakalayacak ve sen sobeleyeceksin; kaçmayacağım. Çünkü seni ve
diğer arkadaşları çok özledim.” diyordu. Mektubun sonlarına doğru bu sıralar kendini pek iyi
hissetmediğini de yazmıştı. Kartpostal ise çok güzeldi. Üzerinde iki tane futbol oynayan çocuk
vardı. Birlikte yaptıkları futbol maçlarını anımsatmıştı ona bu kartpostal.
Eve doğru giderken satıcıdaki tarakları gördü. Arkadaşı hep babasıyla aynı tarağı kullanmaktan
şikayet ederdi. O da mektubuyla birlikte kırmızı renk bir tarak yollayacaktı ona. Tarağı paket
yaptırdı ve arkadaşına mektup yazmak için eve gitti.
Uzun zaman sonra arkadaşından gelen mektuplar azalmıştı ve ilginç yanı arkadaşı ne Galatasaray’ın
maçlarından ne de buraya geleceğinden bahsediyordu. Çok genel konulardan bahsediyor, hâl hatır
muhabbetiyle mektuplarını bitiriyordu. Sanki İstanbul onu olgunlaştırmıştı. O sırada annesi telâşla
içeri girdi:
-Koş oğlum koş! Sevgi teyzenler İstanbul’dan dönmüş.
Heyecanla yerinden fırladı, öyleyse arkadaşı da gelmişti. Koşarak onların evine gitti. Bahçede
büyük bir kalabalık vardı. Herhalde karşılamak için gelmişler, diye düşünürken gözleri arkadaşını
arıyordu. Bahçede duran üstü yeşil örtüyle kaplı tahta şey de neyin nesiydi? Hatırlamıştı;
babaannesi öldüğünde, o yeşil örtülü tahta şeyin içinde olduğunu söylemişti annesi ona. Demek birisi
ölmüştü. Arkadaşını bulup sormalıydı hemen. Annesi ve babası burada olduğuna göre kim ölmüştü?
Arkadaşı neredeydi? Annesi: “ Yavrum ne arıyorsun böyle hayecanla?” diye sorduğunda ancak kendine
geldi. Arkadaşını sorduğunda ise annesi yeşil örtüyle kaplı tabutu gösterdi yaşlı gözlerinin ucuyla.
Meğer ölen; Galatasaraylı, oyun arkadaşı, can dostuymuş… İlk başta inanamamıştı;inanmak
istemiyordu. Evet, acıydı ama gerçekti.
Annesinin Sevgi teyze ile konuştuklarını duyduğunda Sevgi teyzenin kendisine mektupları yazan kişi
olduğunu anladı. Arkadaşı bir kaç kez yazmış, sonra hastanede uzun bir süre lösemi tedavisi
görmüş… Sevgi teyze elindeki tarağı göstererek:
-Oğlum hiç kullanamadı bunu. Al yavrum hediyeni.
Şaşkınlıkla eline aldı tarağı. Neden kullanamadığını anlamamıştı. Tabuta yaklaştı ve:
-Hediyeni neden kullanmadın? O kadar da şikâyet ediyordun, babamın tarağını kullanıyorum, diye. Bu
arada sözün vardı unuttun mu? Ebe sobe!..
D: Neyiniz var
H: Kimsem yok. çok yalnızım doktor. öle yalnızım ki gölgem bile çıkmıyor.
D: Ben size nasıl yardım edeyim?
H: Grup terapisi verseniz? şöle kalabalık olanından .
D: Bana şikayetlerinizi tarif edin.
H: Hep yalnızım . çok sıkılıyorum. canım hiç bişey yapmak istemiyor.
D: Depresyonda mısınız?
H: Yok, girmeye üşendim .
D: Size bir doktor arkadaşımı tavsiye edicem.
H: O da mı yalnız?
D: Hayır psikolojik yardım amacıyla..
H: Anladım. beni çift kişilikli yapabilir mi? böylece yalnız kalmam .
D: Hayır ama isterseniz sizi öldürünce toplu mezara gömebilir.
H: Sahi mi?
D: Hayır.
D: Anneniz hayatta mı?
H: Bu hayatta değil.
D: Peki annenizi hatırlıyor musunuz?
H: Hayır. tek hatırladığım bana "seni leylekler getirdi" derdi.
D: Bu normal. her çocuğa böyle derler.
H: Ama beni leylekler geri getirmiş.
D: Ailenizden görüştüğünüz birileri var mı? babanız, kardeşleriniz, teyzeleriniz?
H: Hepsi ben küçükken bir trafik kazasında ölmüş.
D: Bütün sülaleniz bir trafik kazasında mı ölmüş?
H: Evet. bizde murat 124 vardı. onların arkası nasıl geniştir bilirsiniz. herkes binmiş. sonra
arabayı kullanan babam karşıdan hızla gelen elektrik direğini görmeyince kaza olmuş.
D: Anneniz de bu kazada mı ölmüş?
H: Hayır arabada yer olmadığı için o arkadan koşuyormuş. kazayı görünce kalpten ölmüş.
D: Anladım .
D: Çocukluğunuzdan bahsedelim biraz. hiç arkadaşınız var mıydı?
H: Vardı. sık sık telefonla konuşurduk. beni yeniden dinlemek için 9 a bas derdi. bütün gün
konuşurduk. sonra evdekiler çok telefon parası geliyor diye onu aramamı yasakladı.
D: Evdekiler? onlar kimdi?
H: Bilmiyorum. karşı komşu işte.
D: Şimdi hiç arkadaşınız var mı?
H: Bana göre mi onlara göre mi?
D: Tamam bu soruyu geçelim.. hiç sevgiliniz oldu mu?
H: Önceki hayatımdakiler sayılır mı?
D: Tamam bunu da geçelim.
D: Büyük bir travma atlatmışsınız. böle travmaların en iyi ilacı zamandır.
H: Bende o ilacın yan etkileri oluyor.
D: O zaman yeni arkadaşlar edinmeyi deneseniz? mesela bir sosyal çevreye girmeyi deneyin.
H: AB beni kabul etmedi.
D: Daha kolay girilebilecek sosyal çevreleri deneseniz?
H: Birleşmiş milletler gibi mi mesela
D: Mahalledeki gençlerin grubuna katılın mesela..
H: Ben kalabalık içinde kendimi daha yalnız hissediyorum ama.
D: Hmm.. ..
D: O zaman geriye tek bir çare kalıyor.
H: Neymiş doktor?
D: Ben size en kısa zamanda bir trafik kazası ayarlamaya çalışacağım.
6. His
Biri şöyle anlatıyor arkadaşı ile olan diyaloğunu;
-"6. His filmini izledin mi" dedim.
-"Hayır ama çok övdüler" dedi.
-"Bende filmin CD’si var, istersen vereyim izle" dedim.
-"Şimdi izlersem bir şey anlamam, ilk 5 tanesini izlemem
lazım önce" dedi. Sustum. Gülmedim bile. Artık görüşmüyoruz.
Doktora Dayak
Komşusunun marifetini de biri şöyle anlatıyor;
Aniden fenalaşan annelerini hastaneye götürdüler. Yarım saat sonra doktor;
-"Maalesef annenizi kaybettik" deyince, doktoru bir güzel dövdüler… O arada da bağırıyorlardı;
-"Ulan nasıl kaybedersiniz koca kadını daha demin buradaydı!’ diye.
Taze Balık
Bir arkadaşımla balık almaya gittiğimizde, arkadaşım kovanın içinde yüzüp çırpınan balıklara bakıp;
-’Bunlar taze mi?’ diye sormuştu.
Balıkçı da cevabı hemen yapıştırdı:
-’Yok abla, pil takıp oynatıyoruz’
hamile oldugunu soyler. Fakat Doktor, bu olayi karisinin duymasini istemediginden, hemsireye bir
miktar para verir ve italyaya gitmesini, cocuk dogana kadar orada kalmasini ister. Hemsire,
"Bebegin dogdugunu sana nasil haber verecegim? " diye sorar. Doktor da ;"Bana hemen bir kart gonder
ve arkasina "spagetti " diye yaz. Ben durumu anlarim. Baska bir aciklama yapmana gerek yok"
der.Hemsire parayi alir ve ucaga binip İtalya’ya gider.Alti ay kadar sonra,bir gun doktorun karisi
evden arar ve doktora ;"Sevgilim, bugun postadan senin adina Italya ‘dan postalanmis ilginc bir kart
geldi. Fakat ne anlama geldigini anlayamadim…" der"Peki karicigim, ben aksama eve gelince sana
gerekli aciklamayi yapacagim" der doktor ve telefonu kapatir.O aksam doktor eve geldiginde; karti
alir okur ve kalp krizinden oldugu yere duser. Acil yardim ve tibbi mudahelelerin sonunda doktor
kendine gelir ve biraz rahatladiktan sonra acildeki doktorlar adamin elinde hala siki sikiya tuttuğu
karti alir ve okurlar…"Spagetti, spagetti, spagetti, spagetti….ikisi; sosisli, ikisi; sade."
Damat: Ah! Nihayet rüya gerçek oluyor!!
Gelin: Senden ayrılmamı ister misin?
Damat: Hayır! Bu lafı bir daha asla söyleme!
Gelin: Sen.. Bana aşıkmısın?
Damat: Taaaabiki.
Gelin: Beni terketmeyi düşünür müsün?
Damat: Tabiki hayır.
Gelin: Peki bana bir öpücük verir misin?
Damat: Evet hem yüzüne hem gözüne.
Gelin: Peki bana bir gün vuracakmısın?
Damat: Asla! Ben o tür erkeklerden değilim.
Gelin: Sana güvenebilir miyim?
Damat: Evet.
Gelin: Aşkım.
Ve aradan bir sene geçtikten sonra yine aralarında aynı söyleşi döner ancak
ters bir şekilde ( Metni aşağıdan yukarıya okuyun!)
Artık sonuna geldik. Sonsuz olacağımızı söyleye söyleye bitirdik kendimizi.
Deli gibi sevdiğimizi söyleye söyleye bitirdik.
Oysa ben gerçekten sonsuza dek sevebilirdim seni, hem de deli gibi.
Ama artık bitti.
Şimdi içimde büyüttüğüm o masum bebek olmadığını biliyorum. Şimdi bana yaptıkların için kendimi
kandırmaktan, kendime seni affettirecek bahaneler bulmaktan, seni her zaman kalbimde, kalbime karşı
koruyup kollamaktan vazgeçiyorum. Sana duyduğum o anne şefkatinden vazgeçiyorum.
Bir aşk değil bir savaştı yaşadığım. Fark ediyorum.
Kendimle savaştım ben. Kendimi sana inandırmak için zorladım. Gelmeyişlerine, sevmeyişlerine,
yalanlarına kendimi ikna etmek için, senin sevginle kendimi kandırmak için, bir masalı yaşadığımıza
inanmak için savaştım.
Kendime yenildim sonunda. Sana değil.
Şimdi içimdeki bu savaşı bitiriyorum.
Bir gün bu savaşın biteceğine, sevginin buna değeceğine olan inancımı, gözlerindeki sahte aşkı
bırakıp ellerine, kendime sadece yaşamımı alıyorum. Sensiz yaşanmayacağına inansam da, senden
hayatımı ayırmakta zorlansam da, artık seninle savaşmaya güç bulamadığım yaşamım ellerimde,
gidiyorum.
Senin galip başladığın bu aşkta, yenile yenile seni yenmeyi öğrendiğim bu savaşta, seni içimde
bitiyorum.
Artık bitti kendimle savaşım.
Yenildin içimde;
Ben -bir- im artık.
Sen sıfır!
-Biz- bittik artık,
Git biraz da başka yürekleri kır
R. M. : - Nasıl çekiyorsunuz gemiyi?
-İnanç meselesi, içinizde bunu hissetmeniz gerekir.
R.M. : - Neyi hissetmem gerekir? Gemiyi mi?
—
Haber : Mahkumlar tünel kazarak kaçar…
R .M. : Mahkumlar kaçmak için mi tünel kazdılar?
—
Haber : Bir okul müdürü cinsel tacizle suçlanır…
R. M. : Sen benim sözümü bile kestiğine göre kim bilir daha neler yapmışsındır.
—
Haber : Harika Avcı kürtaj yaptırmıştır.
R.M. : Peki, Bebek şimdi nerede?
—
Alparslan Türkeş’in cenaze töreninin olduğu gün sevgili Reha Muhtar Show Haber’de şöyle konuşur:
-Cenaze töreninde sayıları on binin üzerinde yedi bin güvenlik görevlisi vardı.
—
Reha Muhtar karısını boğarak öldüren adamı programına çıkarıyor. İlk sözü:
- Efenim, başınız sağ olsun. Acı Varmı acı?
—
Haber: Cenk Koray’ın oğlu DEMİR CAMA(!) kafa atar ve vefat eder…
R.M. : - Peki Sayın Cenk Koray, oğlunuz daha önce de sık sık cama kapıya kafa atar mıydı?
—
Reha Muhtar anlamakta bazen güçlük çeker:
- Doğuştan kör olduğunuzu anladım da beyefendi, küçükken de
gözleriniz görmüyor muydu onu soruyorum?
—
Reha Muhtar, canlı yayında Şerafettin Bey’le konuşuyor.
R.M. : -Sayın Şerafettin Bey kardeşim, siz orada var mıydınız, yok muydunuz, efenim?
-Yoktum.
R.M. : -Yoktum diyorsunuz.
-Yoktum diyorum.
R.M. : -Bak Şerafettin sana bir daha soruyorum. Var mıydın, yok muydun?
-Valla billa yoktum.
R.M. : -Yemin etmenize gerek yok efendim, size inanıyoruz.
R.M. : -Var mıydın, yok muydun?
-Vardım efendim..
R.M. : -Peki Şerafettin siz demin yoktum diyordun, şimdi vardım diyorsunuz. Bu nasıl iş kardeşim?
-Yoktum dedim inanmadınız, ne yapayım?
R.M. : -Ne yapacağınızı ben bilemem efendim. Orasını sen düşün. Var mıydın, yok muydunuz?
-Hatırlamıyorum.
R .M. : -Hatırlayınız efendim. Bak bir filmimiz var sizinle ilgili. Onu birlikte izleyelim, sonra
sana soracağım.
Araya söz konusu film giriyor. Bir muhabir kapıyı kırıp Şerafettin’in evine giriyor ve kibarca,
gizli kamera (!!) ile çekim yapmak için izin istiyor. Şerafettin Bey izin vermiyor tabii. Bunun
üzerine kameraman dinlemiyor, çekimlerini yapıp gidiyor.
Yine Reha Muhtar geliyor görüntüye:
R.M. : -Filmimizi izlediniz, Şerafettin Bey. Şimdi ne diyorsunuz?
-Galiba varmışım.
R.M. : -Galiba ile olmaz efendim, emin misiniz?
-Eminim.
R.M. : -Öyleyse eminsiniz yani.
-Evet efendim, eminim.
R.M. : -Şerafettin Bey eminim diyorsunuz ama pek emin görünmüyorsunuz..
—
R.M. : -Sayın Hamdi Bey iyi akşamlar efendim. Sizin adınız Hamdi midir, efendim?
-Evet Hamdi’dir, Reha Bey..
R.M. : -Hamdi diyorsun.
-Hamdi diyorum çünkü nüfus kağıdımda öyle yazıyor.
R.M. : -Ben nüfus kağıdınızı sormuyorum efendim.
R.M. : -Sana soruyorum: Sizin sahte olmayan isminiz nedir?
-Hamdi.
R.M. : -Nasıl yazılıyor?
-H, a, m, d, i şeklinde..
R.M. : -Yani sahte olmayan isminiz Hamdi diyorsunuz.
R.M. : -Peki sahte olan isminiz hangisi?
-Benim sahte olan bir ismim yok!
R.M. : -Ama demin sahte olmayan ismim Hamdi dediniz.
R.M. : -Demek ki bir de sahte isminiz var. Size Yeşil diyorlar efendim. Siz Yeşil misiniz?
-Hayır Yeşil değilim.
R.M. : -Öyleyse size niye Yeşil diyorlar?
-Bana Yeşil demiyorlar. Hamdi diyorlar.
R.M. : -Yani inkar ediyorsunuz. Suküt ikrardan gelir Hamdi.
-Ben suküt etmiyorum, konuşuyorum ve Yeşil değilim diyorum.
R.M. : -Yeşil değilim dediniz ama mosmor oldunuz. Bakıyorum şimdi de kızarıyorsun. Niye sarardın
Hamdi?
-Sarardım çünkü ben Tanrı’nın oğluyum. Her renge girerim.
R.M. : -Ne oldu Hamdi Bey? Bir tuhaf konuşuyorsunuz.
-Galiba delirdim. Bana bir doktor lütfen!
R.M. : -Geçmiş olsun, Hamdi Bey. Size acil şifalar diliyorum. İyi akşamlar efendim.
—
Efenim, bir gün daha böyle geçti, efenim.
İyi günler, Türkiye!