Yıllar önce soguk bir kış günü, yılbaşından bir kaç gün sonra Akita isimli küçük bir liman şehrindeydik. Japonya’nın kuzeyinde Hokkoido adalarının hemen altında Akita. İlk gördügümde daha sonra yaşayacaklarımdan habersiz hiç renk olmayan soguk bir yer olarak düşünmüştüm Akita’yı. Ama günler geçtikten sonra bu duygularımdan nasılda utanmıştım.
Limana yanaştıgımız ilk gün havanın eksi 7 8 oldugu lapa lapa kar yagan bir gündü. Güc bela saatlerce uğraştıktan sonra iskeleye baglandı gemi. Ama hava şartları nedeni ile hemen tahliye balayamamıştı. Bize düşen lumbuzdan dışarıyı seyretmekti.
Ertesi sabah uyandıgımızda günlük güneşlikti ortalık tahliye başlamıştı, geminin içi kücük, güleryüzlü Japon larla doluydu. Evet ilginç bir şekilde hepsi bibirinden güleryüzlü sıcakkanlı saygılı insanlardı. Koridorda karşılaşınca kenara cekiliyor ve egilerek selam veriyorlardı. Daha sonra 2 gün icin gittigiz yerde 18 gün kalınca hepsiyle dost olduk.
O gemide ben efendi kaptanın eşi (1. zabit yada ikinci kaptanda deniyor) olarak tek bayandım. Bunu ögrenen herkes ertesi gün elinde kücük bir hediye ile geliyordu gemiye. Ailemden yurdumdan uzakta böylesine güç koşullarda eşimin yanında oldugum icin beni kutluyorlardı.
Japonlar icin Yılbaşı cok önemlidir. Yılbaşından 10 gün önce bütün işyerleri kapatılır, herkes ailelerinin yanına gider. Eski yılı ugurlama yeni yıla merhaba partileri, şenlikleri düzenlenir. Onlar icin yeni yıla giriş bu kadar önemliyken Benim ailemden uzak olmam çok içlerine dokunmuştu. Bunun içinde cam sakızı çoban armaganı cinsinden beni kırmamaya calışarak kücük hediyeler getiriyorlardı yanlarında . Kalem, şeker, çukulata, dergi vb şeyler. Bunları bana verirken yüzlerindeki utanc ve sevgi karışımı mahcubiyet dolu bakışlarını asla unutmayacagım….
Limandan şehre yaklaşık 3 km yol vardı. Şehre her gitmek istedigimizde araba bulamıyorduk. Bazı günler gemide cok sıkılıyor yürüyerek gitmek zorunda kalıyorduk. şiddetli esen rüzgar , tipi şeklinde yagar kara ragmen yürüyorduk. Tesadüfen yoldan gecen olursa hemen arabasına alıp şehre bırakıyordu bizi. Ve her seferinde de eşime güzel bir fırca atıyorlardı bayanlar böyle yürütülürmü diye . ama eşim işin gırgırındaydı tabii, ingilizce onlara cok sıkıldıgımı mecburen cıktıgımız söylüyordu Sonra bana dönüp " tutupta İstanbulun göbeginden bir istanbul hanımefendisi ile evlenip gemiye getirirsen böyle olur. Keşki köyümden bir kız alsaydıım onlar daha dayanıklı olurdu diye espri yapıyordu bana bende başlıyordum gülmeye Şöfer anlamadan garip garip bakıyordu bana eminim aklından " yazık kadın soguktan kafayı yedi" diye düşünüyordur…
Bir gün akşam üstü gemiden cıktık ama akıllanmıştık bu sefer önceden araba ayarlamıştık. Gemiden bir kaç kişiyle birlikte şehre indik. Yemek yiyecektik ama icimizden biri tutturdu ben mc donalds dısında bir yerde yemem diye.
Başladık mc dolands aramaya sokaklarda tabelalarını görüyoruz ama altlarında Japonca yazdıgı için hic bir sey anlamıyorduk : yoldan gecen bir kac kişiye sorduk ama hic birisi anlamadı ve kelimenin tam anlamıyla perişan oldular anlamadıkları icin. <kendilerini parçaladılar anlamak için. En sonunda cok şirin bir genc kız Mc donalds kelimesini evirdi cevirdi anlamaya calıştı ve anladıda bize aynen şöyle dedi "haaaaaa mekdonaldoooo".
Ve cok mutlu bir şekilde bize yolu tarif etti.
Akşam bizim gibi yabancıların gittigi, daha önce gemiye gelenlerden adını duydugumuz bir bara gittik.
Birer kadeh biramızı ictikten sonra. Bardaki insanlara yerel bir yere gitmek istedigimizi nereye gidebilecegimizi sorduk. Ama sonuc cok ilginçti yerel yerler yabancılara kapalıydı Japonlar dışında hic kimse giremiyormuş oralara. Çaresiz kabullendik merakımızı içimize atarak. Ama bize başka bir yer önerdiler. Orasıda o zamanlar meşhur olan kareoke barlardan biriydi. İçeri girdigimizde bütün gözler bizim üzerimizdeydi. Hekes bize selam veriyor merakla bakıyordu. Bizde onların sıcaklıgı karsısında aynı sıcaklıkla cevap veriyorduk. Başladık onlarla birlikte karaoke yapmaya. Bu şekilde bir kac saat cok eglendik. Ama esas eglence ondan sonra başladı. Karnımız acıktı yemek yemek istedik. Sadece balık mahsulleri ve sebzeden oluşan spagetti vardı. İstedik tabaklarımız geldi, tabakların yanında ikişer cubuk geldi. Çatal bıcak istedik yok dediler. Mecburen cubukla yemeye calıştık . İçimizden bazıları cok güzel becerdi ama bende dahil bazılarımız beceremedik. Ben makarnayla cubuklarla boguşurken kafamı bir kaldırdımki herkes bana bakıyor bazıları benim taklidimi yapıyor. Ben utamcımdan yerin dibine hatta yerdeki döşemenin altına girecek gibi oldum. Onlarsa gülüyorlardı Anında garson kız geldi elinde catal bıcak "özür dileriz umarız anlayışla karsılarsınız bu bizim sizlere ufak bir şakamızdı" dedi. Biz durumu anlayınca gözlerimizden yaş gelinceye kadar güldük. Onlarda bizimle birlikte yerlere yattılar gülmekten.
Gecenin ilerleyen saatlerinde gecirdigimiz güzel zaman icin tesekkur ederek cıktıgımızda karsımıza cıkan manzara karsında hepimizin nutku tutulmuştu.. Dingin bir hava hafif bir kar yagışı ve etraf kelebekler gibi muhtesem ötesi geyşalarla doluydu. Hepsi birer dünya harikası olan orjinal kıyafetler icersinde pıtı pıtı yürüyen geyşalar.Onlarında gecelerine son verme saatleriymiş. Evlerine dagılma zamanlarıymış. Böyle bir görüntüyü filimlerde dahi yansıtamazlar. Gödüklerimi o kızların güzelliklerini, şıklıgını, kibarlıklarını, narinliklerini anlatacak kelime bulmam mümkün degil.
Bu arada kücük bir dip not yazmak istiyorum. Geyşanın anlamı şöyleymiş: Onlar kücüklüklerinde keşfedilen alınıp özel olarak yetiştirilen Aklınız gelebilecek her konuda egitilen, edebiyat, din, dil, siyaset, dans gibi pek cok konuda geliştirilen özel insanlarmış Amacları ise Girdikleri guruplarda insanları ruhen rahatlatmak gunun yordunluklarını ustlerinden atmalarını saglamakmış.
Ve o gece biz yatagımıza yattıgımızda mutluluk sarhoşuyduk resmen …..
(devamı var)