Mynet | Blog Anasayfa | Email
Favorilerime Ekle | Giriş
 

Hayatı resetlemek….

23 Nisan 2008 Çarşamba | Kategori Dünya 0

Hayatı resetlemek lazım diyorlar bazıları….

Ne güzel olurdu degilmi böyle bir sansımız olsaydı yada bunu yapabilecek vicdana kendine güvene sahip olabilmek.

Aynı seyler aynı beklentiler icin tekrar tekrar üzülmezdik o zaman. Ceşitli yaptırımlarla ve ceşitli dayatmalarla aynı seyleri aynı aclıları  tekrar tekrar yasamak zorunda kalmazdık. Resetlerken ilgili bölüme bozulanlarıda onarabilseydik

tekrar tekrar icimizdeki yarayı kapadık sanarken farkında olmadan buyutmezdik.

Bunun bir yolu varmı acabaaaaaaaaaaaaaa……………..

 

Ruh yorgunluğu,

31 Mart 2008 Pazartesi | Kategori Dünya 0

Köyde karsı komsumuz müesser teyze,  yada köydekilerin dedigi gibi hacı müesser ama en güzeli Derya’nın söylemi,

mütete…

Hafta sonu köyde ayaküstü laflıyorduk mütete ile. Belkide bilmeden dusunmeden söyledigi bir cümle kac gündür zihnimden cıkmıyor. Köyün güzelliginden konusuyorduk bir an önce okullar kapansada buraya yerlessek diyordum. Bana dediki o bilge haliyle,

–Köyde insanın vücudu yoruluyor, İstanbulda kafası yoruluyor,

Evet  mütete ne kadar haklısın İstanbul insanı yoruyor. Sokaga cıkıyorsun kalabalık egzoz dumanı ses ve hava kirliligi,

asık suratlı insanlar hep bir yerlere yetişebilme telaşı icersinde koşuşturup duruyorlar,  çogunlukla komşuların bile hep bu acelecilikleri yüzünden verilen selamı bile göremeyecek yada bir selam  icin vakit harcayamayacak duruma gelmişler. İstanbuda her sey lux yasam kolay ama hep bir kosturmaca var mütete. Marketlerde bile bir savaş bir acele ve inanırmısın teyzem marketler artık insanların deşarj olma yeri haline gelmiş. Aslında her sey sanal İstanbul’da

mütete insanlar sanal yaşamaya alışmışlar . Düşün bir kere evine gelen bir misafir canı isteyince cekip kapıyı gidebilirmi sence,  ama inan cok yakında olacak bu cunku sanalda böyle,  çünkü bence istanbulda bozulma, sanallıkla başladı. Sen sanal nedir bilmezssin o da neymiş deyişin gözümün önüne geldi şimdi. Bilme zaten bence sen sen oldugun gibi kal sizler öylece kalın lutfen. Hani bize bazı akşamlar tv seyrederken cok güldügümüzde diyorsun ya gülmeyin günahkar onlar kuranda yeri var şaklabanlar maskaralar hemen cehenneme gidecek

onlara gülenlerde cehenneme gidecek.  Hani bazen diyorsun ya  ben dedikodu sevmiyorum,  kimse hakkında kötü konusmayı sevmiyorum.

Sen sizler hep öyle kalın mütete hic değişmeyin olurmu. Sanallık size bulaşmasın lütfen.

Bak nerden nerelere geldik mütete, evet İstanbul’da insanın ruhu yoruluyor. Televizyonu acıyorsun sorun, o siyasettçi sunu yapmış , su sokakta falanca öldürülmüş, filancanın cocukları parasızlıktan ac uyuyormuş, sokaga cıkyorsunuz, asık suratlar, yaşlanmış gencler, cocuklarına bagıran hatta abartıp döven anneler, pazara gidiyorsunuz, eyvah her sey yine pahalılanmış elma su kadar armut bu kadar ya cocuklar pırasa seviyor ama cok pahalı onu alırsam patates alamam ne yapsam kaygısı….

ve daha bir cok seyler mütete

lütfen siz degişmeyin evet dedigin gibi köyde insanın bedeni yoruluyor ama yatınca geciyor

İstanbul’da ruhumuz yoruluyor ama dinlenince gecmiyor………………….

 

Japonya-2-

25 Mart 2008 Salı | Kategori Seyahat 4

               Japonya’da karlı bir sabah. Güne her zamanki rutinligi ile başlamıştık, önümüzdeki saatlerin bize neler getireceginden habersiz.

Kahvaltı sonrası Kamaramıza cekilmiştik. Efendi kaptan masasında günlük işlerinin başında bense lumbuzdan bomboş limanı ve yagan karı seyrediyorudum. Uzaktan bir araba gözüktü geldi geminin önünde durdu.. İçinden ufak tefek bir adam cıktı. Şöyle bir gemiye baktıktan sonra beni fark etti. El sallamaya başladı. Ben şaşkın bir şekilde

efendi kaptana bana birinin el salladıgını söyledim. Hemen baktı ve aşagıya adamın yanına indi , Ben heyecan ve merakla kamarada bekliyordum. Neden sonra telefon ile beni cagırdılar yemek salonuna. İndigimde karsılastıgım manzara cok ilginçti. Hepisi masada oturmuslar Japon adamın önünde bir kase siyah zeytin. Ben gelince hemen kalktı. Geleneksel kibarlıgıyla beni selamladı. Hoş bir tanışma faslı yasadık. Adı Kunikazo.  Dünya capında piyano profösörü. Orda bir piyano okulu varmış sadece piyaono üzerine egitim veren kucuk bir konsevatuvar. Ve en önemlisi koyu bir Türk dostu. Tüm dünyayı geziyormuş, piyano calmaya yetenegi olan fakat maddi geliri olmayan cocukları toplayıp buraya getiriyor onları egitiyormuş. Okulunda normal ücretli ögrencilerin yanı sıra  bu cocuklarıda burslu olarak okutuyormuş.

Kunikazo tüm dünyayı gezmiş ama en cok Türkiyeyi ve Türkleri sevmiş. Ülkemizin bir cok yerini karış karış gezmiş, ama en çok Giresun’u sevmiş. Oradan bir yer alıp kendine ev yaptırmayı düşünüyordu. Türkiyede tanıdıgı herkes ona Kuni dede diyormuş. O saatten sonra bizimde sevgili kuni dedemiz oldu.

O gun gemiye ilk geldiginde tanışma faslından sonra bizimkiler  size ne ikram edelim diye sorduklarında direk Türkçe olarak "zeytin istiyorum demiş" Hersabah masamızda sıradan bir sekilde duran kimi gün yüzüne ile bakmadıgımız siyah zeytin. O gün ve ondan sonraki gemiye gelişlerinde hep aynı şey oldu

-kuni dede ne istersiniz

-siyah zeytin

Bizim kuru yemiş yememiz gibi sürekli siyah zeytin yedi Kuni dede.

Gemiye ikinci gelişinde bizden bir ricası oldu Kuni dedenin.

"bu akşam benim misafirim olurmusunuz ben sizleri evimde agırlamak istiyorum ve benim icin bir telefon görüşmesi yapmak istiyorum " dedi.

Biz merak icinde seve seve kabul ettik bu teklifi. Akşam söyledigi saatte geldi aldı bizi gemiden. Limana bir saat kadar uzaklıkta olan evine gittik. Büyük muhteşem Japon evi,  çok sade, sadece ihtiyaclar dogrultusunda döşenmişti. 2 tane buyuk kuyruklu piyono vardı evde. alt katı kendi kullanıyormuş. Üst kattada okulunda okuyan çeşitli sebeplerden dolayı kalacak yer ayarlanamayan ögrenciler kalıyormuş. Biz ordayken bir kac tanesi ile de tanıştık bu cocukların. Ama bu cocuklar evi gecici olarak kullanıyorlarmış yer ayarlandıgı anda gidiyorlarmış. Orada bulundugumuz müddetçe Kuni dede bizi nasıl agırlayacagını ne ikram edecegini şarşırdı. bana özel hediyeler hazırlamıştı. El yapımı, tepsi,  bambu agacından bardak altı ve kucuk kek tabakları. (bunlar hala evimin en baş kösesini süsler).

Utana sıkıla bizden bir ricası oldu daha sonra, Edirnede bir aile ile tanışmış ve Türkiye’ye her geldiginde onlarda misafir oluyormuş. Bir süredir görüşemiyorlarmış Evde sadece büyük cocuk  ingilizce biliyormuş ama aradıgı saatlerde o evde olmuyormuş ve bir türlü iletişim kuramıyorlarmış. Çok merak ediyormuş ne oldugunu. Bizden Edirne yi aryaıp durumu anlatmamızı rica ediyordu. Tabiki seve seve kabul ettik. Efendi kaptan üzerine aldı bu görevi. Hemen aradı türkce ingilizce tercüme yaparak durumu acıklıga kavuşturdular. Ogllarına da ulaşıp Kuni dede ile konusturu efendi kaptan.

Bu iş tamamlandıktan sonra kuni dedenin minnettarlıgı, yüzündeki rahatlama ifadesini anlatabilecek bir tek cümle geliyor aklıma " yüzünde kelebekler uçuşuyordu"

Efendi kaptana dediki " beni çok mutlı ettiniz size nasıl tesekkur edecegimi bilemiyorum eger yanlış anlamazsanız ve kabul ederseniz eşiniz icin bir şarkı calmak istiyorum. Bundan sonra her dinlediginizde beni hatırlamanız ve tesekkurum aklınıza gelmesi icin" .

Gecti piyanonun basına daha ilk tuşlara bastıgında ben basladım aglamaya cunku caldıgı şarkı benim hayatımda cok derin izleri olan benim icin cok önemli bir şarkıydı. Bunu hissedip bu sarkıyı calması cok guzel bir tesadüftü.

Ludwig van Beethoven:Fur Elize

Kuni dede ben eminim sende bizleri hatırlıyorsundur Artık görüsemesekte kalbim her zaman seninle .

tesekkurler Kuni dede aynı senin gibi önünde saygıyla egiliyorum her zaman………

 

Konfiçyus derki…

20 Mart 2008 Perşembe | Kategori Dünya 0

Gelişkin insan için erdemleri ve etik değerleri vazgeçilmezdir.
İlkel insan ise maddi konforunu en önemli kılar. Gelişkin insan adalete,
ilkel insan kendisine sunulmasını istediği ayrıcalıklara değer verir.
Konfiçyus

Kucuk bir kac Japonya anısı…

19 Mart 2008 Çarşamba | Kategori Seyahat 2

Yıllar önce soguk bir kış günü, yılbaşından bir kaç gün sonra Akita isimli  küçük bir liman şehrindeydik. Japonya’nın kuzeyinde Hokkoido adalarının hemen altında Akita. İlk gördügümde daha sonra yaşayacaklarımdan habersiz  hiç renk olmayan soguk bir yer olarak düşünmüştüm Akita’yı. Ama günler geçtikten sonra bu duygularımdan nasılda utanmıştım.

Limana yanaştıgımız ilk gün havanın eksi 7 8 oldugu lapa lapa kar yagan bir gündü. Güc bela saatlerce uğraştıktan sonra iskeleye baglandı gemi. Ama hava şartları nedeni ile hemen tahliye balayamamıştı. Bize düşen lumbuzdan dışarıyı seyretmekti.

Ertesi sabah uyandıgımızda günlük güneşlikti ortalık tahliye başlamıştı, geminin içi kücük, güleryüzlü Japon larla doluydu. Evet ilginç bir şekilde hepsi bibirinden güleryüzlü sıcakkanlı saygılı insanlardı. Koridorda karşılaşınca kenara cekiliyor ve egilerek selam veriyorlardı. Daha sonra 2 gün icin gittigiz yerde 18 gün kalınca hepsiyle dost olduk.

O gemide ben efendi kaptanın eşi (1. zabit yada ikinci kaptanda deniyor) olarak tek bayandım. Bunu ögrenen herkes ertesi gün elinde kücük bir hediye ile geliyordu gemiye.  Ailemden yurdumdan uzakta böylesine güç koşullarda eşimin yanında oldugum icin beni kutluyorlardı.

Japonlar icin Yılbaşı cok önemlidir. Yılbaşından 10 gün önce bütün işyerleri  kapatılır, herkes ailelerinin yanına gider. Eski yılı ugurlama yeni yıla merhaba partileri, şenlikleri düzenlenir. Onlar icin yeni yıla giriş bu kadar önemliyken Benim ailemden uzak olmam çok içlerine dokunmuştu.  Bunun içinde cam sakızı çoban armaganı cinsinden beni kırmamaya calışarak kücük hediyeler getiriyorlardı yanlarında . Kalem, şeker, çukulata, dergi vb şeyler. Bunları bana verirken yüzlerindeki utanc ve sevgi karışımı mahcubiyet dolu bakışlarını asla unutmayacagım….

Limandan şehre yaklaşık 3 km yol vardı.  Şehre her gitmek istedigimizde araba bulamıyorduk. Bazı günler gemide cok sıkılıyor yürüyerek gitmek zorunda kalıyorduk. şiddetli esen rüzgar , tipi şeklinde yagar kara ragmen yürüyorduk. Tesadüfen yoldan gecen olursa hemen arabasına alıp şehre bırakıyordu bizi.  Ve her seferinde de eşime güzel bir fırca atıyorlardı bayanlar böyle yürütülürmü diye . ama eşim işin gırgırındaydı tabii,  ingilizce onlara cok sıkıldıgımı mecburen cıktıgımız söylüyordu Sonra bana dönüp " tutupta İstanbulun göbeginden bir istanbul hanımefendisi  ile evlenip gemiye getirirsen böyle olur. Keşki köyümden bir kız alsaydıım  onlar daha dayanıklı olurdu diye espri yapıyordu bana bende başlıyordum gülmeye Şöfer anlamadan garip garip bakıyordu bana eminim aklından " yazık kadın soguktan kafayı yedi" diye düşünüyordur…

Bir gün akşam üstü gemiden cıktık ama akıllanmıştık bu sefer önceden araba ayarlamıştık. Gemiden bir kaç kişiyle birlikte şehre indik. Yemek yiyecektik ama icimizden biri tutturdu ben mc donalds dısında bir yerde yemem diye.

Başladık mc dolands aramaya sokaklarda tabelalarını görüyoruz ama altlarında Japonca yazdıgı için hic bir sey anlamıyorduk : yoldan gecen bir kac kişiye sorduk ama hic birisi anlamadı ve kelimenin tam anlamıyla perişan oldular anlamadıkları icin. <kendilerini parçaladılar anlamak için. En sonunda cok şirin bir genc kız Mc donalds kelimesini evirdi cevirdi anlamaya calıştı ve anladıda bize aynen şöyle dedi "haaaaaa mekdonaldoooo".

Ve cok mutlu bir şekilde bize yolu tarif etti.

 Akşam bizim gibi yabancıların gittigi, daha önce gemiye gelenlerden adını duydugumuz bir bara gittik.

Birer kadeh biramızı ictikten sonra. Bardaki insanlara yerel bir yere gitmek istedigimizi nereye gidebilecegimizi sorduk. Ama sonuc cok ilginçti yerel yerler yabancılara kapalıydı Japonlar dışında hic kimse giremiyormuş oralara. Çaresiz kabullendik merakımızı içimize atarak. Ama bize başka bir yer önerdiler. Orasıda o zamanlar meşhur olan kareoke barlardan biriydi. İçeri girdigimizde bütün gözler bizim üzerimizdeydi.  Hekes bize selam veriyor merakla bakıyordu. Bizde onların sıcaklıgı karsısında aynı sıcaklıkla cevap veriyorduk. Başladık onlarla birlikte karaoke yapmaya. Bu şekilde bir kac saat cok eglendik. Ama esas eglence ondan sonra başladı. Karnımız acıktı yemek yemek istedik. Sadece balık  mahsulleri ve sebzeden oluşan spagetti vardı. İstedik tabaklarımız geldi, tabakların yanında ikişer cubuk geldi. Çatal bıcak istedik yok dediler.  Mecburen cubukla yemeye calıştık . İçimizden bazıları cok güzel becerdi ama bende dahil bazılarımız beceremedik. Ben makarnayla cubuklarla boguşurken kafamı bir kaldırdımki herkes bana bakıyor bazıları benim taklidimi yapıyor. Ben utamcımdan yerin dibine hatta yerdeki döşemenin altına girecek gibi oldum. Onlarsa gülüyorlardı Anında garson kız geldi elinde catal bıcak "özür dileriz umarız anlayışla karsılarsınız bu bizim sizlere ufak bir şakamızdı" dedi. Biz durumu anlayınca gözlerimizden yaş gelinceye kadar güldük. Onlarda bizimle birlikte yerlere yattılar gülmekten.

Gecenin ilerleyen saatlerinde gecirdigimiz güzel zaman icin tesekkur ederek cıktıgımızda karsımıza cıkan manzara karsında hepimizin nutku tutulmuştu.. Dingin bir hava hafif bir kar yagışı ve etraf kelebekler gibi muhtesem ötesi geyşalarla doluydu. Hepsi birer dünya harikası olan orjinal kıyafetler icersinde pıtı pıtı yürüyen geyşalar.Onlarında gecelerine son verme saatleriymiş. Evlerine dagılma zamanlarıymış. Böyle bir görüntüyü filimlerde dahi yansıtamazlar. Gödüklerimi o kızların güzelliklerini, şıklıgını, kibarlıklarını, narinliklerini anlatacak kelime bulmam mümkün degil.

Bu arada kücük bir dip not yazmak istiyorum. Geyşanın anlamı şöyleymiş: Onlar kücüklüklerinde keşfedilen alınıp özel olarak yetiştirilen Aklınız gelebilecek her konuda egitilen, edebiyat, din, dil, siyaset, dans gibi pek cok konuda geliştirilen özel insanlarmış Amacları ise Girdikleri guruplarda insanları ruhen rahatlatmak gunun yordunluklarını ustlerinden atmalarını saglamakmış.

Ve o gece biz yatagımıza yattıgımızda mutluluk sarhoşuyduk resmen …..

 

(devamı var)

 

 

 

 

Mısır gezisi

17 Mart 2008 Pazartesi | Kategori Seyahat 1

Alexandria ‘dan arabayla uzun zorlu bir yolculuktan sonra Kahire’ye geldik. Önce muhteşem Kahire müzesini gezdik.

sonra piramitlere gitmek üzere tektar yola cıktık. Araba bizim tabirimizle gecekonduların cok oldugu garip bir semtte durdu. Şöförümüz (aynı zamanda rehberimiz) igrenç igilizcesiyle biraz yüreyecegimizi  söyledi  biz neler oldugunu soramadan derdimizi anlatamadan evlerin arasına daldı bizde peşinden. Birden karsımıza boy boy develer cıktı .

Şöförümüz yukarı pirmidlere arabayla cıkılmayacagını, bundan sonrasınıda develerle devam edecegimizi anlatmaya calıştı bize.

Ben anında feryat figan bagırmaya basladım ben asla deveye binmem en azından yalnız binmem,  diye ama dinleyen yok tabii etrafımızda birsürü arap bizi can hırac develere bindirdiler ben nasıl korkup bagırdıysam yanıma 17-18 yaslarında bir cocuk verdiler. biz evlerin arasından cöle cıktık basladık develerle cölde yokuş yukarı tırmanmaya. Bu arada arapların her zamanki para tuzagı başladı kişi başı 50 dolar istiyorlar yukarı cıkarmak icin , adamlar kalabalık bilmedigimiz garip bir yer biraz pazarlıktan sonra 30 dolara anlasıyoruz.

Hayatım boyunca ender yasadıgım korku dolu anlardı bunlar ben korktukca yanımdaki arap cocuk " no a fair madam

no a fair madam" (korkmayın bayan anlamında söylüyor sanırım) diye bagırıp bana sarılıp duruyor. Bu beni daha cok deli ediyor tabiki. Sonunda tepeye varıyoruz nefes kesici güzellikle karsımızda sfenks ve piramid.   Ama o dane piramitlerin altında bir sürü araba vardı ama yanımzda bizi buraya getiren arapların hic biri yoktu. Klasik oyuna getirilmiştik mısra gidip te bu oyuna dusen ne ilk nede son kişiler olacaktık biz.

Önce sfenks in karsısındaki lokantada yiyoruz yemegimizi sonra Piramitlere gidiyoruz. etrafında bir tur atıyoruz.,biraz tırmanmaya calışıyoruz ,

Kelimenin tam anlamıyla muhteşem bunun insan eliyle yapıldıgına inanamıyoruz biz de herkes gibi. Sonra piramidin icine giriyoruz. Ve buyuk bir şokla karsıkarsıyayız burda . Önce uzun bir yol yuruyoruz primidin icinde aşagı dogru sadece bir kisiniz yureyebildigi bir yol Yollun sonunda ufak  leş gibi pis ve leş gibi idrar kokan bir yer. Nasıl dışarı cıkacagımızı sasıryoruz.

Dunyanın harikalarından birinin icinin bu sekile olması cok uzuyor bizi icimiz buruk olarak arkamıza bakmadan ayrılıyoruz piramidlerden……

 

Samimiyet

16 Mart 2008 Pazar | Kategori Dünya 0

……….Önce kendimiziden sorumlu degilmiyiz..Önce Vicdanızmız gelmiyormu hayatta..Ne oldu ne degişti..Sanallık girdi mertlik bozuldumu?

Ama hayır bize ögretilen bu degil silkelenip kendimize gelmeliyiz artık….

Haklı olmanı cok isterdim arkadasım ……

Eroinle dans

16 Mart 2008 Pazar | Kategori Kitap 1

Canan Tan Eroinle dans.

mutlaka genc yaşlı herkesin okuması gereken bir kitap bu gun bitirdim Cok yalın bir dille anlatılmış. İzmirli bir gec kızın

yaşamında eroin bagımlısı Dünya anlatılıyor…….

Renkler ve İnsanlar

13 Mart 2008 Perşembe | Kategori Dünya 2

                    Herkesin ayrı bir rengi vardır……

Kimileri Kızıl denizlerdeki muson rüzgarları gibi gridir… Önüne geleni ezer gecer…..

Mavidir bazıları…Bir kuşun kadanında gökyüzünde saki sakin seyreder gibi olursunuz onunla… dingindir…

Bir başkası kırmızıdır……Dalından yeni koparılmış elma gibi…..Görüntüsü gibi kendiside lezzetlidir….şifa verir…

Sarı olanları …salatanın limonu gibidir bakınca agzın sulanır tadınca ekşidir….

Siyah olanlar….Sobaya attıgımız kömü, mangal yaptıgımız kömür, etrafı kirletirler ama olmak zorundadırlar…..Her şeye rahmen hayatımıza çeşni katar….

Yeni dogmuş bir bebegin pembeliğinde olanlar vardır … pembe gözlükle bakarlar dünyaya baslarına neler geleceginden habersiz inatla mutludurlar güzeldirler…..

Kahverengi olanlarsa …Aynı sütlü çükolata gibidirler….Yendigi zaman cok güzeldir…Müthiş bir zevk verir…

ama bir müddet sonra tadı hatırlanmaz…..

Gecenin rengi… lacivert….Dolunayda acık denizde ufka bakanlar sonu belirsiz.. ama mutlak mutlu…

Kristal bir kadehe benzeyenler… ışıl ışıl etrafa neşe sacarlar ve özlenirler beklenirler …..

Yeşill olanlar… ot gibi yani..İsteyen basıp gecsin isteyen sarıp icsin der gibidirler….

Yüksek dağların tepesindeki bir kar tanesi olanlar …. Beyazlar …..Saf temiz oldukları gibidirler…

Ben en cok Leylak renki olanları severim…..Renklerindeki gizem kokularındaki sadelik her ortama uyum saglamaları ve bir o kadar da kırılgan olmalarını  severim …

Bahara merhaba

11 Mart 2008 Salı | Kategori Dünya 1

                   Bu sabah salonun cumbasında rahat koltugumda oturmuş sabah kahvemi yudumlarken, yeni güne merhaba derken, ağaçlardaki bahar müjdecisi küçük tomurcukları farkettim. Zorlu gecen kışa inat hazırlıklarını yapıyorlar Dogaya güzelliklerini sergilemek neşelerini saçmak için.Bir hafta öncesinin kırılmışlıgı sogulukluğundan

eser yok üzerlerinde.

Merhaba yaz merhaba bakmasını bilen insanlar merhaba ben burdayım diyorlardı.

Derinlerden gelen müzügin ezgilerindede tomurcuklara bir söylem vardı

"Be yor selff, No matter what they say"

Evet her zamanki gibi "be your self

ve her zamanki gibi,

"no matter what thay say"

Sağlam olan ayakta kalır yıkılmaz. Bayır aşagı gitsede, bayır  yukarı gitsede dimdik ayaktadır.

Yağan kara Kopan fırtınaya rağmen kökü sımsıkı sarılmıştır toprağa.

dsadas