Mynet | Blog Anasayfa | Email
Favorilerime Ekle | Giriş

Konuşsam Çare Değil Sussam Gönül Razı Değil

Tarihte kayıtlı ölümler

Attila :
Attila’nin ordusu MÖ 450 ye kadar Mogolistan’dan Rus Imparatorlugunun
sinirlarina kadar Asya’nin tamamini fethetmisti. Gerdek gecesi
burun kanamasindan ölmüstü. MÖ 453′te genç bir kizla evlenmisti.
Savas meydanlarindaki ünlü siddetinin tersine, sölenlerde az yiyip
içmeyi
adet edinmisti. Dügün gecesi bu adetini birakarak tika-basa yedi ve
kafayi buluncaya kadar içti. Gecenin bir saatinde burnu kanamaya
basladi,
ancak bunu fark edemeyecek kadar sarhostu. Kendi kaniyla boguldu
ve ertesi sabah ölü bulundu.

Tycho Brahe:
16. yüzyilda yasamis Danimarkali bir astronomdur. Onun arastirmalari
Newton’un genel çekim kanununun yolunu açti. Vaktinde tuvalete
gidemedigi için ölmüstü. 16. yüzyilda yemek bitmeden ziyafet
sofrasindan ayrilmak hakaret kabul edilirdi. Brahe çok içmesiyle
bilinen bir adamdi, ama o gece sölene gelmeden tuvalete gitmeyi
unutmustu. Üstelik yemekte de içkiyi fazla kaçirdi. Izin isteyemeyecek
kadar da kibardi. Sonunda mesanesi patladi ve 11 gün aci çektikten
sonra öldü.

Horace Wells:
1840′larda anestezi kullaniminin öncülügünü yapti. Intihar etmek
için anestezi kullanmisti. Anestezi arastirmalari sirasinda çesitli
gazlarla deneyler yaparken, kloroform bagimlisi olmustu. 1848 de iki
kadina sülfürik asit sikmaktan tutuklandi. Hapisteyken yazdigi bir
mektupta, sorunlarinin sebebi olarak saldiridan önce fazla miktarda
aldigi kloroformu suçladi. 4 gün sonra hücresinde ölü bulundu.
Kendisini kloroformla uyusturmus ve bir usturayla kalçalarini kesmisti.

Francis Bacon:
16. yüzyilin en etkili beyinlerinden biriydi. Devlet adami, felsefeci,
yazar ve bilim adami olmasinin yani sira, Shakespeare’in bazi
oyunlarini onun yazdigi bile söylenir. Bir pilici karla doldurmaya
çalisirken ölmüstü. 1625 yilinin bir ögle sonrasi, Bacon kar
firtinasini
seyrederken, etleri korumak için karin tuz gibi kullanilabilecegi
fikrine kapildi. Bu denemek için komsu köyden bir piliç satin aldi, onu
kesti ve disarida karin altinda donmasi için karla doldurmaya çalisti.
Piliç asla donmadi, ama Bacon dondu.

Jerome Irving Rodale:
Organik gida hareketinin kurucusu, Organik Çiftçilik ve Bahçecilik
dergisinin yayincisi ve büyük bir yayin sirketi olan Rodale
Gazetecilik’in
kurucusu. Organik gidalarin yararlari hakkinda kendisiyle yapilan bir
röportaj sirasinda ölmüstü. 1971 yilinda Dick Cavett Show’a çikip ta,
"kafayi bulmus bir soförünün kullandigi bir araba çarpmazsa,
100 yasima kadar yasarim," dediginde sadece 72 yasindaydi.
Sohbetin bir yerinde koltuga yigilip kaldi. Ölüm sebebi kalp kriziydi.
Bu program hiç yayinlanmadi.

Aeschylus:
MÖ 500′lerde yasamis bir oyun yazaridir. Bir çok tarihçi onu
Yunan tragedyasinin babasi sayar. Kafasina bir kaplumbaganin
düsmesi sonucu ölmüstü. Efsaneye göre kartallar kaplumbagalari
yakalar ve kabuklarini kirmak için kayalara düsürürdü. Kartalin biri
Aeschylus’un kel kafasini kaya sanmis ve yakaladigi kaplumbagayi
onun basina birakmisti.

Jim Fixx:
Çok satilan Kosu Kitabi’ni yazariydi. Bu kitap, 1970lerde jogging
modasi baslatmisti. Jogging yaparken, kalp krizi geçirdi ve öldü.
Bir gün evinden çikmis ve jogginge baslamisti. Kisa bir süre
kosmustu ki, agir bir koroneri basladi. Daha sonra yapilan otopside,
koroner arterlerinden birinin %99, digerinin %80 ve üçüncünün de %80
tikanmis oldugu ortaya çikti. Ölümünden önceki haftalarda 3 kriz
daha geçirmisti.

Lully:
16. yüzyilin favori bestecilerindendi, Fransa krali için de
besteler yapmisti. Bir defasinda müzisyenlere prova yaptirirken,
hizli bir tempo gelmis ve çubugunu elinden düsürmüs, çubuk
ayagina çarpmisti. Enfeksiyon sonucu öldü.

Maraş’da Cuma Kıldırmayan İmam

Maraş’da Cuma Kıldırmayan İmam

Maraş Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasından sonra 22 şubat 1919′da İngiliz işgali altına girdi. İngilizler kısa bir süre sonra Musul’a karşılık Anadolu’nun Güney kesiminden çekildiler. İşgale karşı düzenlenen Ulucami Mitingi’nin ardandan 30 Ekim 1919′da Fransız birlikleri Maraş’a girdi. İşgalci Fransızlara ve onlarla işbirliği yapan Ermenilere karşı Sütçü İmam’ın başlattığı silahlı direniş halktan geniş bir destek gördü.

Direnişi örgütlemek için 29 Kasım 1919′da Maraş Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti kuruldu. 13 Ocak 1920 Araplar ve 19 Ocak 1920 Harabe çatışmaları ile 21 Ocak 1920′de başlayan Maraş Kent savaşları sonunda Fransızlar çekilmeye zorlandı. Fransız İşgali 12 Şubat 1920′de sona erdi.
(Ana Britannica Cilt 12 Sayfa 412)

Olay muhtemelen 31 Ekim 1919 Cuma günü Maraş Kalesi’ni gören Camilerden birinde geçiyor.

Cemaat Cuma Namazını kılmak üzere Camide toplanıyor. Ancak öğlen Namazı’nın sünneti kılındıktan sonra Cuma Hutbesi’ni okumak üzere mihraba çıkan İmam bir türlü Cuma Namazı’nı kıldırmak için aşağıya inmiyor. Sabırsızlanan Cemaate de şöyle sesleniyor:

Bugün size Cuma Namazı’nı kıldırmayacağım.

Cemaat homurdandıkça İmam direniyor:

Dün günlerden Cuma olsaydı kıldırırdım. Ancak bugün kılmayacağız.

Cemaat tepkisini yüksek sesle dile getirince İmam şu karşılığı veriyor:

Cuma namazı diğer namazlardan farklı olarak esaret altında olmayan özgür insanlara farz kılınmıştır. Biz bugün özgür değiliz esaret altındayız. Dün özgürdük. Kalemizde Türk bayrağı çekiliydi. Dün cuma olsaydı kıldırırdım demem ondandır. Ama bugün Fransız Bayrağı çekili. Cuma Namazı bize farz değidir. Kılmayacağız.

İmamın bu konuşması üzerine galeyana gelen halk kaleye hücum ederek Fransız Bayrağını indiriyor ve direniş başlıyor. Fransızlar Maraş’tan 12 Şubat 1920 günü çekiliyorlar… O günden sonra da Cuma Namazları kentte aralıksız kılınıyor

Yalan

Yalan Türk Milletinin karakter yapısına uymayan, namertçe bir eylemdir. Türklüğünün şuurunda olan bir insan, canı pahasına da olsa doğruyu konuşur ve yalana yaklaşmaz. Yani, “yalan söylememek” üstün meziyetlere sahip insanlara has bir özelliktir. Bu özellik herkeste yoktur.

İslam dininde de kesinlikle yalana yer yoktur. Yalanı hoş karşılamaz. Yalancıları inanmamışlardan sayar. Güvenilmeyeceklerden sayar. Sözünün eri olmayanlardan sayar. Böyle olunca, bizler hem soyumuz, hem de dinimiz açısından yalana yaklaşmayan, yalancıları yüceltmeyen bir toplum olmalıyız. Çünkü yalana ne dinimizde, ne de kanımızda yer yoktur.

Bunlar kesin kabuller olmasına rağmen, çevremize baktığımızda, en makbul sayılanlar, en çok önünde el pençe durulanlar, kendilerine önemli emanetler verilenler nedense hep yalancılardır. Bu noktada biraz düşünmemiz gerekiyor. Ya bu toplum bir takım uzman yalancıların etkili yalanlarına kanarak onları yüceltiyor, ya da yalan söylemek toplum içinde yaygınlaşmaya başladığı için, insanlar kendilerine suç ortağı bulmak amacıyla yalancılara prim veriyor. Sebep her ne olursa olsun, sonuç iyiye gitmiyor. Yalan bir kanserli hücre gibi toplumu kuşatıyor. İnsan olmanın erdeminden uzaklaştırıyor. İslam olmaktan uzaklaştırıyor. Türklüğün karakteristik özelliklerinden uzaklaştırıyor.

Yani kısacası, bizim için, bizim insanımız için, bütün insanlık için yalan, yılandan daha tehlikelidir. İnsanların konuştukları her söze inanmak gibi bir zorunluluk bulunmamaktadır. İnsanların sözlerini bir değerlendirmeye tabi tutmadan doğru kabul etmemeliyiz. Bazı insanlar elbette yalanlarını topluma kabul ettirebilmek için bazı doğruları da söyleyeceklerdir. İşte en tehlikeli yalancılar da onlardır. Çünkü, yalanlarını halka kabul ettirebilmek için oldukça bilinçli davranmaktadırlar. Hele bir de yalanlarını topluma kabul ettirmek amacıyla, Allah ve din gibi inanç kavramlarını kullanıyorlarsa, vahşi hayvanlardan kaçar gibi, bu tür yalancılardan kaçmak, uzaklaşmak gerekir.

Yalan tek başına, bir insanın geçmişini ve geleceğini karartmaya yetecek kadar tehlikeli bir eylemdir.
Yalan, bir insanın olduğu gibi, bir toplumun bile hem geçmişini, hem de geleceğini karartmaya yetecek kadar tehlikeli bir eylemdir.

Yalan, insanı insanlıktan uzaklaştıracak kadar kötü bir eylemdir.
Yalan, insanlara duyulan güven duygusunu öldüren bir eylemdir.
Yalan, insanların birbirlerine duyduğu saygıyı ortadan kaldıran bir eylemdir.
Yalan, insanların birbirlerine duydukları sevgiyi ortadan kaldıran bir eylemdir.
Yalan, her söylendiğinde yenisini doğuran, domuz gibi çok doğurgan bir eylemdir.
Yalan, güzellikleri çirkinleştiren bir eylemdir.
Yalan, mutluluğu mutsuzluğa dönüştüren bir eylemdir.
Yalan, aydınlıkları karartan bir eylemdir.
Yalan, renkleri siyah-beyaza dönüştüren bir eylemdir.
Yalan, kadını “anne” olmaktan uzaklaştıran bir eylemdir.
Yalan, erkeği “baba” olmaktan uzaklaştıran bir eylemdir.
Yalan, huzur dolu bir yuvayı, cehennem çukuruna çeviren bir eylemdir.
Yalan, yuvalar yıkan bir eylemdir.
Yalan, namusluyu, namussuz yapan bir eylemdir.
Yalan, onurluyu, onursuz yapan bir eylemdir.
Yalan, şerefliyi, şerefsiz yapan bir eylemdir.
Yalan, haysiyetliyi, haysiyetsiz yapan bir eylemdir.
Yalan, Tanrıya kul olması gereken insanoğlunu, şeytana köle yapan bir eylemdir.
Yalan, sevgiyi nefrete döndüren bir eylemdir.
Yalan, rahmeti ve merhameti insan gönlünden uzaklaştıran bir eylemdir.

Yalan söyleyenin, sözüne güvenilmez olur.
Yalan söyleyenden hiç kimse emin olamaz.
Yalan söyleyen bir kişi, insanların gözünde küçülür.
Yalan söyleyen kişiler, hayatlarında yeni sayfalar açmakta zorlanırlar.
Yalan söylemenin sonu, “insanların” değer bile vermediği, toplumun curuf tabakasının ayakları altında ziyan olup gitmektir.

İnsanlar, yalan söyledikleri sürece, yeni yalanlar söylemek zorunda kalırlar.
İnsanlar, yalan söyleyerek bir yere varamazlar.
İnsanlar, yalan söyleyerek büyümezler.
İnsanlar, yalan söyleyerek sadece küçülürler.
İnsanlar, yalan söylemeye devam ettikçe, şeytanın emrine girerler.
İnsanlar, yalan söyledikleri sürece, insan olmanın erdemine ulaşamazlar.
İnsanlar, yalana sığındıkları sürece yanlış yapmaya devam ederler.
İnsanlar, yalan söyledikleri sürece, Tanrıdan uzaklaşır, şeytana yaklaşırlar.
İnsanlar, yalana başvurdukları sürece, makamları, mevkileri, tahsilleri ne olursa olsun, zavallılaşırlar

Yalan İslam dininde sadece üç yerde mübah sayılmıştır. Bu üç durumda da hayra vesile olması düşüncesiyle kabullenilebilir sayılmıştır. Nedir bu üç durum:
1-Dağılmak üzere olan bir yuvayı kurtarmak için.
2-Küsleri barıştırmak için.
3-Düşmanla savaş halindeyken, savaşı kazanmak amacıyla savaş hilesi olarak.

Bunların dışında yalanın hiç bir türüne, hiçbir şekilde müsamahalı bakılmamıştır. Bu nedenle olsa gerek ki; peygamberimiz; “Şakayla bile olsa yalan söylemeyiniz” buyurmuştur.

Sadece İslam dininde değil, hiçbir dinde, hiçbir inanç sisteminde, “yalan” kabul görmemiştir. Çünkü yalan bir güzel ahlak örneği değil, onun tam zıttı olarak, bir kötü ahlak örneğidir.

Yalan söyleyen kişi, sonunda mutlaka utanır.
Utanacak yüzü varsa eğer!
İşte bu nedenlerden dolayı, kendini insan sınıfında gören hiç kimse yalan söylememelidir.

Yalancıların en tehlikelileri ise, Allah ve din adına yalan söyleyenlerdir. Onlar aynı zamanda “Münafıklardır”. Bir kutlu hadiste “münafık”ların tanımı şöyle yapılmıştır:

“Münafığın alameti üçtür:

1-Konuşunca yalan söyler.
2-Emanete ihanet eder.
3-Verdiği sözü tutmaz.”

Etrafınıza bakın ve bu tanımlara uyan insanları peygamberimizin gözü ile teşhis edin. Siz bu gerçeği gördükten sonra, onlar kendilerini ne olarak tanımlarlarsa tanımlasınlar fark etmez.

Peygamberimizin kutlu sözlerinden başka birisi ise şöyledir:
“Utanmadıktan sonra, dilediğinizi yapın.”

Muharrem Kılıç
22 Mayıs 2006
İstanbul

Çay kültüründe Türk ailesi tarifi

Çay kültüründe Türk ailesi tarifi

Kaynana çaydanlık gibidir, fokur fokur kaynar,

Gelin demlik gibidir, sinsin sinsi demlenir,

Oğlan bardak gibidir, bir gelin doldurur bir de kaynana

Görümce çay kaşığı gibidir, arada bir gelir ortalığı karıştırır

Çocuk şeker gibidir, ortalığı tatlandırır

Kayınpeder de çay tabağı gibidir, okkalıca oturur seyreder…

Osmanlı askeri kıyafetinin verdiği korku..

19.yüzyilda Almanya’nin Mülheim sehrindeki Ren nehrinin bir yakasinda Almanlar, öbür yakasinda da Fransizlar oturuyordu. Fransizlar, her sene nehrin Almanlardaki kismina geçip mahsulün tümünü toplayip
götürüyorlardi.

O siralar, birligini temin edemeyen güçsüz Almanlar ise buna fazla ses çikaramiyorlardi tabi. Her sene böyle olunca çareyi Osmanli Sultanina durumu yazip, imdat istemekte bulurlar. Mektupta şöyle demişlerdi:

"Fransizlar her sene bize zulmediyor, mahsulümüzü elimizden aliyorlar.Siz ki, dünyaya adalet dagitan bir imparatorlugun sultani,Islamiyetin de halifesisiniz. Bizi bu zulümden kurtarin. Asker gönderin.Ürünlerimizi bu sene olsun toplama imkani saglayin."

Çöküs faslina girildigi bir zamana denk gelen yardim istegini inceleyen padisah asker göndermeyi mümkün ve gerekli görmez; yalnizca asker elbisesi göndermeyi kafi bulur ve cevabi bir mektupla beraber içi askeri elbise dolu üç çuval yollanir.
Saskina dönen Almanlar, çuvali alip mektubu okurlar: "Fransizlar korkak adamlardir. Onlara yeniçeri göndermemize gerek yoktur.Yeniçerimizin kiyafetini görmeleri kafidir. Çuval içindeki Osmanli askerinin elbiselerini adamlariniza giydirin. Mahsul zamani,nehrin görülecek yerlerinde dolastirin.Karsidan gören Fransizlar için bu kafidir."

Bag bahçe sahipleri hemen Osmanli askerinin kiyafetini kapisirlar.Hasat vakti büyük bir heyecanla yeniçeri kiyafetinde, nehir kiyisinda dolasmaya baslarlar.

Ertesi gün, karsidan gelen haber, Almanlarin sevinç çigliklari atmalarina sebep olur:

"Osmanlilardan imdat geldigini düsünen Fransizlar, korkudan köylerini de terkederek iç kisimlara dogru kaçmaktalar. Mahsulünüzü rahatça toplayabilirsiniz.Zulüm sona ermistir."

Bu olay, Mülheim’lilarin gönüllerinde taht kurmustur.Giydikleri yeniçeri kiyafetlerini, daha sonra Mülhaym’a bagli Karlsruhe müzesine koyup ziyarete açarlar.Sehrin en yüksek binasina da Osmanlı bayragi asarlar.Ayrica, halen olayin yildönümünde de sehirde bir karnaval düzenleyip hadiseyi temsilen kutlarlar. Bu olay Osmanli’nin sadece bir yeniçeri kiyafetiyle Almanlari Fransizlarin elinden ve talanindan nasil kurtardigini gösteren maziden elmas bir tablo olarak kalmaktadır…

türk erkeğinin çektiği 31 şey..!!

1. İşe Başlarken Besmele Çeker

2. Delikanlıdır Tesbih Çeker

3. Sportmendir Barfiks Çeker

4. Tek Eliyle Şınav Çeker

5. Kendi Dişini Kendi Çeker

6. Taraftardır;Üçlü Çeker

7. Kaçan Golde Yuh Çeker

8. Akşamcıdır Kafayı Çeker

9. Ağzında Sigara Halay Çeker

10. Dikiz Aynasından Hareket Çeker

11. Muazzam Kopya Çeker

12. Kaynanadan Çok Çeker

13. Genelde Babaya Çeker

14. Evladına Nutuk Çeker

15. İskenderin Üstüne Künefe Çeker

16. Komedi Filminin Kralını Çeker

17. Çuhayı Yırtmadan Pike Çeker

18. Kafası Bozulunca Resti Çeker

19. Yükte Ağır Parada Hafif Çeker

20. Parayı Bulan Arabayı Çeker

21. Mahallede Pati Çeker

22. Gurbette Hasret Çeker

23. Sevdiğini Sorguya Çeker

24. Aldatılınca Tetiği Çeker

25. Memlekete Turist Çeker

26. Kaşı Gözü İlgi Çeker

27. Her Ortamda Dikkat Çeker

28. İtalyan Erkeklerine Beş Çeker

29. İngilizlere Yirmibeş Çeker

30. Balıketi Görünce İç Çeker

31. Canı Neler Neler Çeker

“Oğlum! Atatürk ölürse ben de onunla gideceğim”

Muzaffer Bozok’u 17 yaşındayken babası çağırdı ve dedi ki:
"Oğlum! Atatürk ölürse ben de onunla gideceğim"

10 Kasım 1938 günü Muzaffer Bozok, banyoda tıraş olduğunu sandığı babasına seslenerek veda etti ve okula gitti. Babası aslında banyoda tıraş olmuyor, kalbi üzerinde, birkaç saat sonra kurşun sıkacağı yeri tentürdiyotla işaretliyordu.

Bunu yapacağını oğluna önceden açıklamış, "Aile sana emanet" demişti. İşte o çocuk, önceki haziran sessiz sedasız veda etti hayata… Kendisini bu pazar sayfamızda saygıyla anıyoruz

1993 10 Kasım’ında yaptığımız "Sarı Zeybek" belgeselinde birçok insan finaldeki olaya takılmıştı.
Finalde Atatürk’ün yaveri Salih Bozok, Ata’sının öldüğünü anlayınca Dolmabahçe’de boş bir odaya giriyor ve kalbine bir kurşun sıkarak yere devriliyordu.
Ancak bu olay, belgeselde Bozok’un ağzından anlatılıyordu.

Bazı dikkatli küçük izleyiciler, "Kalbine kurşun sıktıysa, bunu nasıl anlatabildi?" diye soruyorlardı.
"O kısmı da siz araştırın" diyordum çoğu zaman…

Salih Bozok o gün ölmemişti.
Sıktığı kurşun kalbini bir-iki milimetrelik bir sapmayla sıyırmış, akciğerini boydan boya delip geçmiş, sırtına saplanıp kalmıştı.

"Atatürk’e ölesiye bağlılığı" simgeleyen o tek kurşun, yıllar yılı Salih Bozok’un kızının boynunda bir kolye olarak taşınmıştı.
Ben kızıyla tanışamadım.
Ama küçük oğlu Muzaffer Bozok’la tanıştım; birçok belgeselde ve babasının anılarını derlediğimiz bir kitap üzerinde ("Yaveri Atatürk’ü Anlatıyor", Doğan Kitap, 2001) onunla birlikte çalıştım.

Babasının ve kendisinin 10 Kasım’ını, onun ağzından dinleme şansına kavuştum. Muzaffer Bozok’u önceki haziran ayında kaybettik.

Babası Salih Bozok, Suriye cephesinde Atatürk’ün yaveri olmuş ve hayatı boyunca bir gölge gibi onu izlemişti.
Ve bu takibe, ölümünden sonra da devam etmek istemişti.

Ata’nın kucağındaki çocuk

"Bağlarbaşı’nda bir evimiz vardı bizim… 1921′de orada doğmuşum ben… Babam hep Ankara’da Atatürk’ün yanındaydı. O yüzden babamın kucağına ancak doğduktan altı-yedi ay sonra gitmişim.

İnegöl üzerinden o zamanın atlı arabalarıyla gitmişiz Ankara’ya…
Babam adımı ‘Mustafa Kemal’ koymak istemiş; ama Atatürk, ‘Bugünlerde birbiri peşisıra zaferler kazanıyoruz. Oğlunun adı "Mustafa Kemal" değil, "Muzaffer Kemal" olsun’ demiş.

Ama ben yaramaz bir oğlan olmuşum.
Akşamları Atatürk ‘Getirin bakalım haylazı’ dermiş. Beni Köşk’e götürürlermiş. Benimle eğlenirlermiş.
Atatürk, ‘İsmet Paşa ne yapıyor?’ diye sorarmış; ben gülermişim.
‘Ben ne yapıyorum’ diye sorunca da kaşlarımı çatarmışım.

Atatürk beni kızdırmak için çimdik atarmış, ben küfredermişim; en galiz küfürlerle…
Çok gülerlermiş.
Atatürk ‘Bu çocuk büyük adam olacak, gözlerinden okuyorum’ dermiş.
Her şeyi bildi de, bir tek bende yanıldı rahmetli…"

Atatürk’le son görüşme

"Babam Rumeli Caddesi’nde bir ev satın almıştı. Biz okuldan dönünce ceketlerimizi atıp o caddede çift kale top oynardık (Şimdi karşıdan karşıya geçmeye korkuyoruz).
Bir gün kapı çaldı. Babam Ankara’daydı. Ben kısa pantolonluydum. Kapıyı açtım. Bir baktım; karşımda Atatürk…

Şaşırdım. Elini öptüm.
‘Muzaffer. Baban evinizi çok methetti. Beni gezdir bakalım’ dedi.
‘Hay hay Paşam, buyurun’ dedim.

Birinci kata çıktık. Babam o evi bir Almandan almıştı. Adam Alman Elektrik Şirketi’nin müdürüymüş. Bir gün eve geldiğinde karısını kardeşiyle yatarken bulmuş. Çekip tabancayla vurmuş kendini… Kadın da babama evi ucuza (35 bin liraydı galiba) satmış, Türkiye’yi terk etmiş.

Fevkalade güzel bir evdi. 10-15 odalı, cadde üstünde; arkada Ahmet Bey sokağına kadar uzanan büyük bir bahçesi vardı; içerde çiçekler, kuşlar, piyano… Kütüphanede Almanca külliyat…

Atatürk bu külliyatı gördü.
‘Baban ne yapıyor bunları Muzaffer? Almanca bilmez ki o’ diye sordu.
‘Arada bir gelip tozunu alıyor efendim’ dedim.
Başladı gülmeye…
Biraz daha gezdi evi… Halk birikmişti kapıya… Çıktı kapıdan… ‘Yaşa var ol’ diye bağırdı ahali… Şapkasını çıkardı, halkı selamladı. Gitti.
Atatürk’ü en son görüşümdü."

"Babamdan çok Atatürk’e ağladım"

"Bir gün üst kattan çıktım, mektebe gideceğim. Bir baktım, babam tıraş oluyor. Daha doğrusu ben tıraş oluyor sandım.
‘Baba ben gidiyorum’ diye seslendim.
‘Güle güle yavrum’ dedi.
Yüzünü bile görmedim.

Meğer babam tıraş olmuyormuş. Doktorlara sormuş, ‘Kalbime kurşun sıkarsam ne olur, beynime sıkarsam ne olur?’ diye…
‘Beynine sıkarsan kör olursun, ölme ihtimalin daha az; en iyi ölüm, kalbe sıkılan kurşunla olur’ demişler.

Babam da o gün tentürdiyot almış. Kalbinde ateş edeceği yeri işaretliyormuş. Eli şaşmasın diye…

Ben gittim mektebe…
Saat 9′u yirmi geçe idareden çağırdılar.
‘Evden seni istiyorlar’ dediler.
Sokağa çıkar çıkmaz olanları anladım. Çünkü bayraklar yarıya indirilmişti.
Evimiz Osmanbey’deydi. Eve geldim.
‘Babam nerede?’ diye sordum.
‘Şişli Sıhhat Yurdu hastanesinde…’ dediler.
Hemen anladım tabii… Koşarak gittim. Baktım, babam yatıyor. Kendinde değil.

Olup biteni orada öğrendim.
Meğer Atatürk’ün ölümünün hemen üzerine gitmiş oraya… Elini öpmüş. Arkadaşları, ‘Aman Salih bir şey yapma kendine’ demişler.
‘Yok gayet normalim, görmüyor musunuz?’ demiş.

İnmiş aşağıya… Sabah tentürdiyotla işaretlediği yere dayamış silahı, çekmiş tetiği… Vurmuş kendini…
Tabanca sesi üzerine koşmuşlar. Kanlar içinde hastaneye getirmişler.
Aslında intihar edeceğini söylemişti bana… Ama hiç ihtimal vermiyordum; çünkü hayatı severdi, ailesini severdi, neşeli bir insandı, ayrıca da canı, çok kıymetliydi.

Bir kere ayağı kırılmıştı da ortalığı ayağa kaldırmıştı; bana kızmıştı yine; sanki ben ittim onu…
Ata’mı kaybetmiştim; babamı da kaybetmek üzereydim.
Ama babamdan çok Atatürk’e ağlamıştım."

"Aile sana emanet"

"1938′de ben 17 yaşındaydım. O zamanlar evde yalnızdım. Atatürk hastaydı. O yüzden babam hep Atatürk’le kalıyor, hiç eve gelmiyordu. Annemleri, ablamları, eniştemleri de Avrupa’ya yollamıştı.

Sonra bir gün babam beni Dolmabahçe Sarayı’na davet etti.
‘Sana araba yollayacağım, biner gelirsin’ dedi.

Çok sertti babam. Çok döverdi beni… Çok top düşkünüydüm, mektebim iyi değildi. Arada kaçar, maça giderdim. Kızardı çok… Yine böyle bir şeyi haber aldı, yanına çağırıp dayak atacak diye korktum.

Evde giyindim bekliyorum. Kapı çaldı. Resmi üniformalı biri geldi. ‘Moskof Ziya’ derlermiş. Sarayın şoförüymüş. Boşnak. Bir seferinde ben bir Fenerbahçe maçında buna çarpmıştım. Beni dövecekti, kurtardılar. Babam beni dövmeye onu yolladı sandım.

‘Saraydan geliyorum. Baban yolladı, seni bekliyorlar’ dedi.
Çıktım. Kel Ali de (Ali Çetinkaya) arabada… Gittik saraya…
Ben korkudan titriyorum ama babam o kadar müşfik karşıladı ki beni, şaşırdım.

‘Bak Muzaffer’ dedi (şimdi anlatırken bile çok duygulanıyorum); ‘Artık koca adam oldun’ dedi, ‘Atatürk ölüyor’ dedi.

Başladım ağlamaya… Çünkü ben Atatürk’ü hiç ölmez bilirdim kafamda…
‘Ağlama evladım. Atatürk’ü uyandıracaksın; duyarsa kızar’ dedi. ‘Ben de sevmem erkeklerin ağlamasını’ dedi.

‘Şunu bil ki’ dedi, ‘Eğer Atatürk ölürse ben de hayatıma son vereceğim’ dedi.
Annemlere telgraf çektiğini, bir an önce trenle dönmelerini istediğini söyledi.
‘Sen artık koca adam oldun. Ailenin erkeği sensin. Annen, ablaların sana emanet. Aileye bakarsın. Oku, memleketine faydalı bir adam ol’ dedi.

Hiçbir şey söyleyemedim.
Yüzümü sakladım.
Beni öptü, uğurladı.
Döndüm, bitik bir vaziyette…"

Atatürk’ten sonra üç yıl yaşayabildi

"Atatürk’ün cenazesine mekteple gittik. Bize köprü üzerinde bir yer vermişlerdi. O günden hatırladığım, herkesin çok üzgün olduğu, herkesin ağladığıydı. O zamankiler bugünküler gibi değildi; herhalde daha duygulu insanlardı.
Babam da çok sertti ama arkadaşlığı, dostluğu çok iyiydi; neşeli, konuşkan bir insandı.
Ama intihar hadisesinden sonra neşesini kaybetti. Eskiden titrerdim karşısında; artık korkmaz olmuştum.
Bitik bir vaziyetteydi.
1941′deki vefatına kadar da öyle devam etti."

Can Dündar milliyet 11 Kasım 2007 / Pazar

Atatürk Neden Bu Kadar Büyük Lider ?

Türküm Ben

Orta Asya’dan Türeyen, Anadolu’da Büyüyen, Avrupa İçlerine Yürüyen TÜRK’üm !

Ben;

Dağlarda Gemi Gezdiren, Taşlara Destanlar Kazdıran, Tarihi Baştan Yazdıran, TÜRK’üm !

Ben;

Adalete, Ben Mertliğe Örnekler Veren, Ölüm - Kalım Savaşına Gülerek Giden, Yeryüzünde Her Murada Eren TÜRK’üm !

Ben;

Sancaklara, Tuğlara Baş Eğdiren, Beylere, Paşalara Hil’at Giydiren, Kılıcını Üç Kıt’ada Gezdiren TÜRK’üm !

Ben;

Atilla’yı, Yavuz’u, Fatih’i Var Eden, Kralları, İmparatorları Kendisine Yar Eden, Düşmanına Dünyasını Dar Eden TÜRK’üm !

Ben;

Şahları, Sultanları Kul Edinen, Altınları, Elmasları Pul Edinen, İncili Kaftanları Çul Edinen TÜRK’üm !

Ben;

Zafer Rüyasını Görenlere Saç Yolduran, Hezimete Uğratıp, Ümitleri Solduran, Müzelerde Baş köşeleri Dolduran TÜRK’üm !

Ben;

Damarlarında Asil Kanın Aktığı Irkım, Benden Bahseder Destanım, Ağıtım, TÜRK’üm, Ben TÜRK’üm, Taa İliklerime Kadar

MUSTAFA KEMAL ATATÜRK’üm !..

Ya Siz Kimsiniz

Kes sesini yüreğim..!

Kes sesini yüreğim..!
Duyan yok seni..Akıtma boşuna coşkun akan sellerini..
Yaralama kendini,geçmez bu içimi acıtan bıçak izleri..
Boşuna arama kaybettin sen en kıymetli incini..
Bak şimdi daha hoyrat eser oldu rüzgarlar,kaldırdım yorganlarımı sarıp sarmalayamam ki seni..

Ne zaman geçer diye düşünme,hiç geçmez yüzündeki bu kan revan sevda izleri..
Benliğimi saran tuhaf bir şey bu esir ediyor beni senin tenine..
Uğraşma yüreğim bu vazgeçilmezle..
Sen ne kadar istemesende canını yakan bu dikenli teller hep var olacak içimizde..
Korkuyorum,geceler acıtıyor içimi..
Zaman geçtikçe yaram daha çok acıtıyor beni..
Deli gibi sever kıskanırdık hani..
Unutamam demişti ya..
Yoksa unuttumu beni..?
Küçüğündüm senin hani..?
Nerede o sözünün eri..?
Ettiğin yeminlerle istemiştin kalbimi..
Bak şimdi yüreğine,içinde benden bir parça gizli..
Nasıl olurda unutursun geçmişi.?!
İstemiyorum senin için basit bir geçmiş olmayı..

Ben isterdim ki geleceğin,kaderin olmak..
Bütün zorluklarla senin için savaşmak.

Çıkamıyorum içinden bu çaresizliklerin..
İçimde sen diye haykıran kalbimle yapamıyorum hiç sevmemiş gibi..
Olmuyor yalvarırım anla beni..Unut deme sakın unutmakta neyin nesi..!
Hayallerle avunamaz oldum artık bana yalnız sen gerekli..
Yalvarırım aş artık bu engelleri..
Hakettiğim gibi sev beni..
Hakettiğimiz gibi yaşayalım geleceğimizi..
Bana ver seni,içime hapset gözlerini..
Yalvarırım gitme!!
Beni ölümlere mecbur etme..

Sev beni hakettiğim gibi..
Sev beni seni sevdiğim gibi..
Seversen yaşarım bu hayatı gidersen değil..
Kal benimle sevmek günah değil..!