Mynet | Blog Anasayfa | Email
Favorilerime Ekle | Giriş


TÜRKİYE’DE İTTİHAT ANLAYIŞI

(0 Oy, 5 üzerinden 0 puan )
Loading ... Oyunuz Gönderiliyor ...
17 Ağustos 2008 Pazar | İhbar Et | Etiketler : tarih

 
 
 
 
       TÜRKİYE’DE İTTİHAT ANLAYIŞI
 VE ERGENEKON BENZERLİĞİ
 
İttihat ve terakki Cemiyeti;
 
Osmanlı İttihat ve terakki cemiyeti, 1889-1918 döneminde birbirinden çok farklı organizasyonlar şeklinde faaliyet göstermiş olup isim benzerliği dışında gerek örgütsel yapı, gerek üyelerinin niteliği ve gerekse ideolojik açılardan büyük farklılıklar gösteren bu cemiyetlerin ayrı ayrı tahlili gerekmektedir.
 
Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti;
 
(1889-1902) Jön Türk hareketinin değişik muhalefet unsurlarını uzun süre çatısı altında barındıran bu örgütün temelleri, 2 Haziran 1889 tarihinde dört, Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane öğrencisi tarafından atıldı.
İbrahim Temo’nun öncülüğünde; Abdullah Cevdet, İshak Sukuti ve Mehmet Reşid, İttihad-i Osmani adında bir cemiyetin kurulması için görüş birliğine vardılar ve daha sonra bu okul ve diğer Osmanlı eğitim müesseselerindeki çok sayıda öğrencinin katılımıyla örgütün üye sayısını hızla artırdılar. Cemiyet kurucuları en önemlileri; Hamamönü (Tahap kıraathanesi) ictimaı, Mithat paşa bağı( On ikiler) ictimaı ve Rumelihisarı (Boğaz içi) ictimaı olan çeşitli toplantılarla bir yandan üye sayısını artırmaya, öte yandan etkin bir örgüt yapısı oluşturmaya gayret gösterdiler.[1]
Burada dikkatimizi çeken asıl olay; Carbonari Cemiyeti ve Rus nihilistlerinin örgütlenme modellerinin temel alınmasıdır. Hareketin bu dönemdeki faaliyeti, yurt dışında basılan gizli gazetelerin eski sayılarının öğrencilere okutulması ve Namık Kemal ile bazı arkadaşlarının eserlerinin ötesine gitmedi.
Cemiyet, İstanbul’da çok sayıda bürokrat ve subayın katılımıyla faaliyet sahasını genişletti ve sultanın devrilmesi için girişimlerini yoğunlaştırdı ve bu konuda padişahın politikalarından memnun olmayan çok sayıda subay ve bürokratın desteğini almaya muvaffak oldu.
Aynı şekilde Mayıs 1897 sonlarında cemiyetin bir darbe örgütlemek niyetiyle Suriye’de kurduğu ve bölgede görevli çok sayıda memur ve subayın yanı sıra selefi hareketinin önde gelenlerinden Azm ve Geylani ailelerinin ve Kadiriye tarikatı mensuplarının üye olduğu bir teşkilat ortaya çıkartılarak çökertildi.[2]
 
Kuruluş Dönemi
Sonradan İttihat ve Terakki Cemiyeti adını alan hareket, II. Abdülhamit‘in rejimine karşı mücadele etmek amacıyla yurt içinde ve yurt dışında örgütlenen iki veya daha fazla grubun birleşmesiyle oluşmuştur.
Yurt içinde İTC’nin ilk nüvesini 1889‘da Askeri Tıbbiye Mektebi’nde kurulan İttihad-ı Osmani Cemiyeti adlı gizli örgüt oluşturdu. Bu örgütü İshak Sükûti (1868-1902), İbrahim Temo (1865-1939), Abdullah Cevdet (1869-1932), Mehmed Reşid ve Hikmet Emin adlı beş öğrenci kurdu. Örgütün bazı üyeleri tutuklandı, bazıları ise Paris‘e kaçtı ve anayasa taraftarı diğer Osmanlı muhacirleriyle biraraya geldiler.[1]
Ahmet Rıza beyin önderliğindeki bu grup Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti adlı örgütü kurdu ve 1895‘ten itibaren Osmanlıca ve Fransızca yayımlanan Meşveret adlı gazeteyi çıkarmaya başladı. 1896‘da yapılan kongrede, daha liberal ve İngiliz yanlısı görüşleriyle tanınan liberal Mizan gazetesinin editörü Mizancı Murat Bey cemiyet başkanlığına getirildi. 1897 başlarında İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin merkezi Cenevre‘ye taşındı.[1]
1902‘de yapılan I. Jön Türk Kongresi’nde cemiyet, "Prens" Sabahaddin Bey öncülüğündeki liberallerle Ahmet Rıza öncülüğündeki radikal milliyetçiler arasında ikiye bölündü. 1905‘ten sonra Türkiye’den gelen Doktor Nazım ve Bahaeddin Şakir Beyler’in önderliğinde propaganda ve örgütlenme çalışmalarına hız verildi. 1906 Eylül‘ünde Selanik‘te posta zabiti Mehmet Talat tarafından Osmanlı Hürriyet Cemiyeti’ni kuruldu ve örgüt sürgündeki jötürkler ile irtibata geçti. İki ay sonra Şam‘da Mustafa Kemal Beşinci Ordu subayları arasında Vatan adlı örgütü kurdu. 1907 Eylül‘ünde Paris’te yapılan ikinci Jöntürk Kongresi’nde Jöntürk hareketi İttihat ve Terakki Komitesi adını aldı. Teşkilat Vatan ile bazı başka muhalif grupları da bünyesine kattı.[2] 1907′de toplanan II. Jön Türk Kongresi’ne tüm muhalif gruplarla birlikte Taşnaksutyun adıyla bilinen Ermeni Devrimci Federasyonu da katıldı. Bu kongrede, II. Abdülhamit yönetimine karşı bir ihtilal örgütlenmesi kararı alındı.
1895′ten itibaren Osmanlı Devleti’nin her yanında askeri birlikler içinde devrimci örgütlerin kurulduğuna dair anlatımlar vardır. Ancak bu örgütlerin birbiriyle ilişkisi ve merkezi bir koordinasyona ne ölçüde sahip oldukları yeterince aydınlatılamamış konulardır. Örgütlerin birçoğu daha sonra İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne katıldı.

Merkezi Selanik‘te bulunan 3. Ordu, 20. yüzyılın ilk yıllarından itibaren devrimci örgütlenmelerin en önemli odağı oldu. 1903‘te başlayan Makedonya İsyanı‘nı bastırmakla görevlendirilen ordu bünyesinde, Makedon devrimci örgütlerinden esinlenen devrimci gruplaşmalar oluştu. Örgüte katılan subay ve siviller silah üzerine yemin ediyor ve örgüt sırlarını dışa vurdukları takdirde öldürülmeyi göze alıyorlardı. 1908 Devrimi‘ni Selanik’te bulunan İttihat ve Terakki Merkez Komitesi organize etti. 1908′den sonra Osmanlı siyasetinde ön plana çıkan İttihat ve Terakki liderlerinin hemen hepsi, başta Talat, Enver, Cemal, Cavit, Mustafa Kemal, Rahmi ve Şükrü Beyler olmak üzere, 1908 öncesinde Selanik’teki İTC örgütlenmesinde yer alan isimlerdi.
Mustafa Kemal
Mustafa Kemal Şubat 1907′de cemiyete üye olmuş, 22 Eylül 1909 tarihinde Trablus delegesi olarak cemiyetin genel kongresine katılmıştır ve bu kongrede partiyi aşağıdaki nedenlerden tenkit etmiştir:
·        Parti içinde zabitler (subaylar) bulunmamalıdır. Siyasetle uğraşanlar askerlik görevini bırakmalıdır. Aksi halde askerî emir komuta zinciri, cemiyetin hiyerarşisi ile karışır ve askerî disiplin sekteye uğrar. Bunun askeriyede olumsuz sonuçları olur
·        Cemiyet, komita hüviyetinden çıkmalı ve partileşmelidir.
Parti yöneticileri Mustafa Kemal’in görüşlerine katılmadılar. Sadece daha önceki kongrede aynı fikri savunmuş olan Kazım Karabekir destekledi. Bu tarihten sonra Mustafa Kemal sadece askerlikle ilgilenmeye başlamıştır.
II. Meşrutiyet Dönemi
Cemiyet İktidarının Kurulması
24 Temmuz 1908′de Meşrutiyet’in ilanından sonra İTC doğrudan iktidara gelmedi; Hüseyin Hilmi Paşa, İbrahim Hakkı Paşa ve Sait Paşa gibi saygın kişiliklere kurdurulan hükümetleri dışarıdan kontrol etmeyi tercih etti. Aralık 1908′de seçilen Mebusan Meclisi’nde üyelerin büyük çoğunluğu İTC tarafından desteklenen kişilerdi. Şubat 1909′da Osmanlı tarihinde ilk kez bir hükümet, mecliste İTC grubunun verdiği güvensizlik oyuyla düşürüldü.
Cemiyetin 1908, 1909, 1910 ve 1911′de yapılan ilk dört kongresi Selanik’te gizli olarak yapılmış ve Merkez Komite üyeleri kamuya açıklanmamıştı. Gizli bir cemiyetin siyasi sorumluluk taşımadan sahip olduğu iktidar, 1909 başlarından itibaren sert eleştirilerle karşılaştı. "Rical-i gayb" (görünmez kişiler) deyimi siyasi hiciv diline girdi. Nisan 1909′da cemiyete muhalif bir gazetecinin Galata Köprüsü üzerinde kimliği belirsiz bir kişi tarafından öldürülmesi üzerine çıkan olaylar, İTC iktidarına karşı "31 Mart Vakası" olarak bilinen ayaklanmaya yol açtı. Bu ayaklanma Selanik’ten gelen ordu birlikleri tarafından bastırıldı. Cemiyet eskisinden daha güçlü bir şekilde iktidara yerleşti. II. Abdülhamit’in yerine getirilen V. Mehmet Reşat, iktidarın elinde bir kukla olmaktan ileri gidemedi. Ağustos 1909′da yapılan Kanun-ı Esasi değişikliğiyle siyasi güç, meclisin tekeline alındı.
İktidardan Düşüş
Yönetimin izlediği milliyetçi politikaların Balkanlarda (özellikle Arnavutluk’ta) yol açtığı tepkiler ve ordunun politize edilmesinin doğurduğu kaygılar, 1911′de Cemiyetin Meclis grubunun dağılmasına ve en az iki muhalif partinin ortaya çıkmasına yol açtı. Şubat 1912′de yapılan Meclis seçimleri, İTC örgütünün yönlendirdiği şiddet olayları ve yolsuzluklara sahne oldu. "Sopalı Seçim" olarak anılan seçimi, hemen her yerde İTC adayları kazandı. Bunun üzerine muhalefet seçim sonuçlarını gayrımeşru ilan ederken, ordu içinde Halaskâr Zabitan adıyla, İTC iktidarına son vermeyi hedefleyen bir örgüt ortaya çıktı. 16 Temmuz 1912′de, Halaskâr Zabitan grubu’nun muhtırası üzerine Sait Paşa başkanlığındaki İTC kabinesi istifa etmek zorunda kaldı.
Gazi Ahmet Muhtar Paşa‘nın "partilerüstü" Büyük Kabine’si, İTC egemenliğine son vermeyi hedefliyordu. Bu amaçla öncelikle Şubat 1912 seçimi iptal edilerek Meclis feshedildi. Buna karşılık özellikle İstanbul’da İTC örgütü kontrolündeki emniyet teşkilatı tarafından desteklenen Kayıkçılar Cemiyeti ve benzeri kitle örgütleri hükümeti zor durumda bırakmaya devam ettiler.
Ekim 1912′de çıkan Balkan Savaşı‘nın kısa zamanda hezimete dönüşmesi, siyasi ibrenin bir kez daha İTC yönüne dönmesine yardım etti. Şiddetli bir milliyetçilik politikası benimseyen Cemiyet, bir yandan yenilginin suçunu hükümete yüklerken bir yandan ordudaki kilit subayları ele geçirmeyi başardı. 23 Ocak 1913′teki Babıali Baskınında o sırada binbaşı rütbesinde olan Enver öncülüğünde silahlı bir grubun Babıali’de toplantı halindeki hükümeti basarak, Harbiye Nazırını öldürüp sadrazamın kafasına silah dayayarak istifaya zorlamaları ile İttihat ve Terakki askeri darbe yapmak suretiyle iktidarı ele geçirdi.
İttihat ve Terakki Yönetimi
İktidarı, askeri darbe ile ele geçirdikten sonra da Cemiyet, kendi hükümetini kurmaktansa, saygın bir asker olan Mahmut Şevket Paşa‘yı sadrazamlığa getirmeyi seçti. Ancak 11 Haziran 1913′te Mahmut Şevket Paşa’nın da bir suikaste kurban gitmesi üzerine, Sait Halim Paşa sadrazamlığında kapsamlı bir diktatörlük yönetimi kuruldu. Aralarında muhalif siyasi liderlerin bulunduğu 24 kişi Mahmut Şevket Paşa suikastiyle ilgili görülerek idama mahkûm edildi. (Osmanlı Devleti’nde 1820′lerden bu yana infaz edilen ilk siyasi idamlardır.) İTC yönetiminin muhalifleri arasında bulunan, çoğu yazar, gazeteci ve milletvekili olan 250 dolayında kişi Sinop’a sürgün edildi. Tüm muhalif gazeteler kapatıldı.
Kendini bir "devrim (inkılap) rejimi" olarak gören İTC iktidarının, 1913′ü izleyen dönemdeki politikaları şöyle özetlenebilir:
·        Silahlı Kuvvetlerde büyük tensikat yapıldı. Enver Bey dört rütbe birden yükseltilerek paşa oldu ve ordu yönetimine getirildi.
·        Dış politika Alman yanlısı bir çizgiye yöneldi.
·        İdeolojik alanda Türkçülük ve Turancılık görüşleri benimsendi. Cemiyetin "resmi sözcüsü" kimliğini kazanan Ziya Gökalp‘in yanısıra, Ahmet Ağaoğlu, Mehmet Emin (Yurdakul), Ömer Seyfettin, Yunus Nadi, Halide Edip gibi partili yazarlar bu görüşleri savundular. Öte yandan, şair Mehmet Akif (Ersoy)‘un savunduğu bir İslam milliyetçiliği akımı da Cemiyet içinde yandaş buldu.
·        Gayrımüslim azınlıkları ekonomik yaşamdan silmeyi hedefleyen Milli İktisat Politikası benimsendi. 1914′te kapitülasyonlar tek taraflı olarak feshedildi.
·        Dilde sadeleşme ve Türkleştirme çalışmaları başlatıldı.
·        Medrese eğitiminin modernleştirilmesini ve Maarif Nezareti denetimine alınmasını öngören reformlar yapıldı.
·        Hukuk-ı Aile Kararnamesi ile medeni hukukta kadın-erkek eşitliği getirildi, kadınlara boşanma hakkı tanındı.
·        1917′de Osmanlı Hanedanı’na son vererek (belki Enver Paşa başkanlığında) bir Cumhuriyet kurma görüşü ortaya atıldı ise de Cemiyetin Talat Paşa kanadının muhalefeti üzerine bundan vazgeçildi.
Savaş Yılları
Cemiyet üst yönetimi ile Almanya arasında 2 Ağustos 1914′te hükümetten ve padişahtan habersiz olarak imzalanan ittifak antlaşması sonucunda, Türkiye Birinci Dünya Savaşı’na Almanya safında katıldı. Bu olay Cemiyet içinde eleştirilere ve bölünmeye yol açtı. Cavit Bey, Ahmet İzzet Paşa, Çürüksulu Mahmut Paşa gibi önemli İttihatçılar hükümetten ve askeri görevlerden ayrıldılar. Fethi Bey, Rauf Bey, Mustafa Kemal gibi bazıları da görevde kalmakla birlikte Enver Paşa başkanlığındaki Cemiyet yönetimine karşı çeşitli derecelerde tavır aldılar.
Daha önce İstanbul Muhafızı (emniyet müdürü) ve Bahriye Nazırı olarak rejimin üç kilit isminden biri olan Cemal Paşa, savaşın ilk aylarında Suriye kumandanlığına gönderilerek fiilen merkez yönetiminden uzaklaştırıldı. Rejimin iki lideri olarak kalan Talat Paşa ve Enver Paşa arasındaki rekabet, zaman zaman su yüzüne çıkmakla birlikte bir kopmaya yol açmadı.
Savaşın ilk aylarında Sarıkamış’ta, daha sonra Süveyş’te ve Irak’ta uğranan ağır yenilgiler Başkumandan Enver Paşa’nın siyasi konumunu sarsamadıysa da, stratejik becerisine ilişkin kuşkular doğurdu. Enver’e yakınlığıyla tanınan İaşe Nazırı Topal İsmail Hakkı Paşa‘ya atfedilen büyük mali yolsuzluklar da İTC rejimini yıprattı.
Mütareke ve Kurtuluş Savaşı Dönemi
Birinci Dünya Savaşı’ndaki yenilginin kesinleşmesinden sonra Talat Paşa hükümeti 8 Ekim 1918′de istifa etti. 1 Kasım’da yapılan olağanüstü kongrede İTC kendini feshederek, Teceddüd Fırkası (Yenilenme Partisi) adıyla yeni bir parti kurulmasına karar verdi. 2 Kasım’da İTC liderleri Enver, Talat, Cemal, Bahaeddin Şakir ve Dr. Nazım yurt dışına kaçtılar.
Bu dönemde gerek Türkiye’de gerek İtilaf Devletleri kamuoyunda yaygın olan inanca göre parti örgütü tasfiye edilmemiş, daha sonra yeniden ortaya çıkmak üzere yeraltına çekilmişti. Alman ittifakından ve savaş sırasında gerçekleşen yolsuzluk ve katliamlardan sorumlu tutulan liderler gizlenmiş, buna karşılık savaş suçlarına doğrudan karışmamış olan Cavit, Rauf, Fethi, Vasıf, Rahmi, İsmail Canbulat gibi kadrolar ön plana çıkarılmıştı.
Savaşın kaybedilmesi ve ülkenin işgali olasılığına karşı daha 1915′te Enver öncülüğünde bir direniş örgütünün kurulduğu bilinmekteydi. Nitekim 1918-1919 kışında, daha sonra Milli Mücadele’de kilit roller oynayacak olan kişiler İstanbul’a çağrılarak eğitilmiş, Anadolu’nun çeşitli kentlerinde gazeteler ve dernekler kurdurulmuş, Batı ve Kuzey Anadolu’da eski Teşkilat-ı Mahsusa üyelerinin önderliğinde Kuva-yı Milliye adlı direniş örgütleri teşkilatlanmıştı. Hareketin belli bir aşamasında Enver’in yurda dönerek yönetimi ele alacağı beklentisi, 1921 baharına dek, kamuoyunda yaygındı. İstanbul basınının 1919-1920 yıllarında Milli Mücadele‘ye yönelttiği sert eleştirilerin başlıca konusu ve gerekçesini de "İttihatçılık" suçlaması oluşturuyordu.
Nitekim (Rıza Nur, Ahmet Ferit Tek gibi bir-iki istisna bir yana bırakılırsa), Milli Mücadele kadrolarının tamamı eski İttihatçılardan oluşmaktaydı. [3] Başta Mustafa Kemal olmak üzere Rauf, Fethi, Kâzım Karabekir, İsmet (İnönü), Celal (Bayar), Adnan (Adıvar), Şükrü, Rahmi, Çerkez Raşit ve Ethem, Bekir Sami, Yusuf Kemal, Celaleddin Arif, Ağaoğlu Ahmet, Recep (Peker), Şemsettin (Günaltay), Hüseyin Avni, Ziya Hurşit gibi milliyetçi liderlerin tümü eski İTC kadroları ve hatta Teşkilat-ı Mahsusa görevlileri idiler. İttihatçı hareketin basın ve propaganda sözcülerinden Ziya Gökalp, Mehmet Emin (Yurdakul), Mehmet Akif (Ersoy), Celal Nuri (İleri), Yunus Nadi (Abalıoğlu), Falih Rıfkı (Atay), Velid Ebüzziya ve diğerleri Milli Mücadele’nin de savunuculuğunu üstlenmişlerdi.
Buna karşılık Milli Mücadele kadrosunun eski İttihatçı örgütün doğrudan devamı mı, yoksa Mustafa Kemal önderliğinde yeni bir oluşum mu olduğu, tatmin edici bir şekilde yanıtlanabilmiş bir soru değildir.
İTC’nin eski liderleri 1925′te çıkarılan Takrir-i Sükûn Kanunu ile siyasi hayattan tasfiye edilecek, ve aralarından önde gelen 13′ü 1926′da İzmir Suikasti komplosuna karıştıkları iddiasıyla İstiklal Mahkemesi‘ne sevkedilerek idam edilecekti.
İttihat ve Terakki liderlerinin Sonu
·        Enver, Talat ve Cemal Paşalar, 1 Kasım 1918′ten 2 Kasım’a bağlayan gece Alman torpidobotu ‘R-1′ ile İstanbul’u terk ederek 3 Kasım 1918′de Sıvastopol’a ulaştı.[4]
·        Talat Paşa, 15 Mart 1921′de Berlin‘de Charlottenburg semti Hardenberg sok. (bugünkü Kurfürstendamm sok.) no.4′taki ikametgahından dışarı çıktığında Ermeni Salomon Tehleryan tarafından öldürülmüştü.[5]
·        Cemal Paşa, 22 Temmuz 1922′de Tiflis‘te uğradığı suikast sonucu öldürülmüştü.[6]
·        Enver Paşa, 4 Ağustos 1922′de bugünkü Tacikistan‘nın Balh-i Cevan’nın 15 kilometre doğusunda bulunan Çegan tepe’de Kızıl Ordu ile çatışmaya girmiş ve öldürülmüştü.[7]
Bazıların üye numaraları
Bu ilk 10 üye numarası yaş sırasıyla verilmiştir.
1.     Binbaşı Tahir Bey (Selanik Askerî Rüştiyesi Müdürü)
2.     Binbaşı Naki Bey (Selanik Askerî Rüştiyesi Fransızca Öğretmeni)
3.     Talat Bey (Selanik Posta seyyar memuru)
4.     Mithat Şükrü (Maarifte memuru)
5.     Rahmi Bey (Selanik eşrafından hukuk mezunu)
6.     Yüzbaşı Kâzım Nami Bey (Üçüncü Ordu müşiri yaveri)
7.     Mülâzim-ı evvel Ömer Naci Bey
8.     Mülâzim-ı evvel Hakkı Baha Bey
9.     Mülâzim-ı evvel İsmail Canbolat Bey
10.Yüzbaşı Edip Servet Bey
 
İlk 10′dan sonra 11′den 100′e kadar boş bırakılarak 111′den verilmiştir.
Osmanlı Hürriyet cemiyeti döneminde katılanlar: 111. Mustafa Necip, 132. İsmail Hakkı (Beşiktaş), 135 Çolak Faik, 136 Hüsrev Sami, 137 Tevfik (Selanik), 138 Halil (Kut), 150 Ahmet Cemâl, 152 Enver

İttihad ve Terakki döneminde katılanlar: 155. Necip Draga, 156. Fethi, 158. Rasim, 165. Hafız Hakkı, 171. Emanuel Karasu, 185. Zinnun, 186. Eyüp Sabri, 187. Abdülkadir, 190. Süleyman Fehmi, 191. Ali Fuat (Cebesoy), 195. Mustafa Kâmil, 196. Mühendis Salim, 204. Hasan Rıza, 238. Baytar Recep, 280. Vasıf, 295. Cavit, 322. Mustafa Kemal (Atatürk), 331. Refet (Bele), 362. Cemil, 385. Ulah Yesarya Efendi, 386. Ulah Çele Efendi, 387. Reşit Paşa………. 6436. Nurettin (Sakallı)
Kaynak
1.     ^ a b (İngilizce)Zürcher, Erik J. (1997 (3. baskı)). Turkey:A Modern Hİstory. Londra: I. B. Tauris. ISBN 1 86064 222 5 s.91-94.
2.     ^ Palmer, Alan (1992). Bir Çöküşün Yeni Tarihi. İstanbul: Sabah Kitapları. ISBN 975 7339 00 8.s.223
3.     ^ "Vaktiyle zaten birçoğumuz o cemiyetin müessis veya azasından bulunuyorduk. Son kongresi kararıyla tarihe intikal eden mezkûr cemiyetin müntesibleriyle bilahare teşekkül eden Teceddüd Fırkası mensublarının bir kıism-ı küllisi büyük milletimizin azm-i bülendinden doğan Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’ne iştirak ve iltihak etmiş ve bu cemiyetin programını kabul eylemiştir."-Gazi Mustafa Kemal, Nutuk.
6.     ^ Cemal Paşa, Hatırat, 5.Baskı (1.Baskı=1920, İstanbul), 1996, Arma Yayınları, İstanbul, Arka kapağı.
7.     ^ Şevket Süreyya Aydemir, Makedonya’dan Ortaasya’ya Enver Paşa, Cilt III: 1914-1922, 4. Basım, Remzi
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
2008-07-24
Akif Emre
aemre@yenisafak.com.tr

Bir darbeci tipi olarak ‘İttihatçılık’

İkinci Meşrutiyet’in 100. yıldönümü kutlanıyor bu günlerde. 1934′e kadar bayram olarak kutlanan bu olay siyasi hafızamızda bayramlık kutlamalardan öte derin izler taşır. Her ne kadar bu olay bayram olarak kutlanmaya devam etmese de benzer sloganlarla yola çıkan ve benzer yöntemlerle halkımıza hürriyet, eşitlik, adalet getirmeyi vadeden siyasi darbeler onun yerini aldı. Ders kitaplarında övgüyle bahsedilen ihtilallerin bayram gibi kutlanırken tartışılması eleştirilmesi yasaklandı.

İkinci Meşrutiyet’in ilan edilmesini sağlayan Jöntürk kadroları İttihat ve Terakki Partisi’nde örgütlenerek yeni bir aydın, yeni bir siyasetçi hatta yeni bir asker profili çizdiler. Bu öylesine derin etki bıraktı ki İttihatçılık geleneği adeta Batıcı elitlerin genlerine kadar işledi. Sadece tarzı siyaset bakımından değil toplumla ilişki, topluma bakış açısı, devleti sahiplenme, devlet adına söz söyleme ve siyaset etme hususunda da bir model oluşturdu. Batılılaşma yolunda topluma öncülük eden, halkı aydınlatan ve onlar adına güç kullanarak siyaset yapan bir seçkinciliğin kaynağı oldu İttihatçılık. Bunun başka şekilde ifadesi, yeterince aydınlanmamış halkı küçümseme ve bu yetersizlik nedeniyle de halkı başıboş bırakmama siyasetidir.

Meşrutiyet’e giden yolda mücadele eden İttihatçıların komiteci çete olarak ortaya koydukları tipolojinin incelenmesinin bugünü anlama ve anlamlandırma konusunda anahtar rol oynayacağı şüphesizdir. Komitacılık olarak adlandırılan bu siyasi mücadele tarzı devlet içinde devlet olmayı, kapalı kapılar ardında siyaset yürütmeyi çağrıştırır. Bundan da önemlisi gerek görüldüğünde vatanın yüce menfaati için suikast tertiplemeyi, devlet adamlarını öldürmeyi, ihtilal yapmayı, kargaşa çıkarmayı gerektiren ve bunları meşrulaştıran bir tutumdur.

Kendi siyasi hedefinin önünde engel gördüğü ya da rakip saydığı kimseleri susturmak, ortadan kaldırmak içim göz kırpmadan tetik çekebilmeyi, sadrazamı bile öldürmeyi, padişahı tahttan indirmeyi gerektiren bir gözü karalık da ister İttihatçılık. İttihatçılığın en bariz özelliği, daha doğrusu kör noktası, hiçbir zaman uzun vadeli düşünmeye fırsatının olmaması; toplumun tarihsel dönüşümünü, birikimlerini yok sayarak pratik çözümler peşinde koşmasıdır. Bu nedenle sıklıkla kendi içinde çelişkilere düşer, saf değiştirir ama her durumda rakibini ortadan kaldırmaktan kaçınmaz. Bir zamanlar hürriyet, müsavat, uhuvvet adına kendilerini destekleyen gazetecilerin, fikir adamlarının aynı gerekçelerle eleştirmeye başladıklarında bir kör kurşuna hedef olmaları işten bile değildir.

Heyecan ve hamasetin aklı teslim aldığı, mütekebbir duruşun siyasi basireti yok ettiği, medeniyet tasavvurundan mahrum, toplumu modernleştirmeye, aydınlatmaya girişen “ihtilalci” bir toplum mühendisliğinin adıdır, İttihatçılık.

Toplumsal sonuçları ne olursa olsun kadro hareketi olarak İttihatçılığın bu tipolojik yapısı, bir imparatorluğu neden bu kadar kısa sürede yıkabildiğini izah etmeye yeterli.

Balkanlar’da ayrılıkçı komitacılarla hürriyet adına işbirliği yaparak Meşrutiyet’i ilan etmelerinden kısa süre sonra aynı komitacıların Balkan savaşlarında imparatorluğun Avrupa’dan silinmesine yol açmış olmaları manidardır.

Daha vahim olan ve bugüne yansıyan tarafı ise ordu içindeki çeteciliğin iç çekişmelere, bölünmelere yol açmasının komitacılığın askeri ve siyasi sonuçları açısından üzerinde durulmayan bir konudur.

Sultan Abdülhamit’e karşı dağa çıkan, Bulgar ve Makedon komitacılarla işbirliği yapmaktan çekinmeyen ve politize olan ordunun parçalanmışlığını, perişan halini Balkan Savaşlarında gördük. Küçük karikatür Balkan devletleri karşısında ordunun perişan hale düşmesiyle ve Osmanlı’nın tüm Avrupa topraklarından silinmesiyle sonuçlanan yenilginin arkasında bu iç çekişmelerin payını düşünmek gerekir. Muhalif gruplar sebebiyle emir komuta sisteminin çöktüğü bir ordunun karikatür devlet karşısında yenilmesi hiç de şaşırtıcı olmayacaktı.

Bugün söz konusu kaygı ve reflekslerle ortaya çıkan, uzantıları emekli askerlere varan çeteleşmenin, bu siyasal hedeflere ulaşmak için soldan sağa her grubu manipüle eden, toplumsal kargaşa dahil her türden provakatif tertibi meşrulaştıran kadrolaşmanın arkatipidir İttihatçılık. Hareket Ordusu’yla birlikte İstanbul’a gelen Bulgar çetecilerden Yunan palikaryalarının art niyetlerini görecek siyasi basiretten mahrum ama o kadar da örgütçülüğün ve gözü karalığın ismi İttihatçılık. Yüz yıl sonra elimizde kala kala komitacı mirasın kalması acıklı bir gerçek.

yeni şafak

 
 
|  Fatih Uğur - f.ugur@aksiyon.com.tr - Sayı: 711 - 21.07.2008
 
İttihatçılık, Türk Baasçılığı oldu
 
Aydın Menderes, İttihatçılığın artık eski formatında olmadığını, daha çok Türk Baasçılığı şekline büründüğünü söylüyor. Menderes, “Ergenekon gibi yapıların çözülmesinin askere de yararı var” diyor.

AC_FL_RunContent( ‘codebase’,'http://download.macromedia.com/pub/shockwave/cabs/flash/swflash.cab#version=7,0,19,0′,’width’,'200′,’height’,'160′,’hspace’,'20′,’vspace’,'20′,’align’,'right’,’src’,'reklam/bankasya_0708_kredikarti_aksiyon_sitegeneli_200×160′,’quality’,'high’,'pluginspage’,'http://www.macromedia.com/go/getflashplayer’,'movie’,'reklam/bankasya_0708_kredikarti_aksiyon_sitegeneli_200×160′ ); //end AC code Aydın Menderes, demokrasi tarihine önemli anekdotlar düşen, Osmanlı ve Cumhuriyet tarihindeki süreçleri iyi okuyan bir siyasetçi. Türkiye’de İttihatçı zihniyetin artık eski formatından farklı, Türk Baasçılığı denecek bir hâle büründüğünü düşünüyor. Ergenekon davası ve Hilmi Özkök’ün açıklamalarının üstüne gidilirse, Türkiye’nin 27 Mayıs 1960’tan itibaren yaşamaya başladığı sürekli darbe psikolojisinden ve yaralarından kurtulabileceğine inanıyor.

-İttihatçılık nedir? Türkiye’ye neye mal olmuştur?

İttihat ve Terakki’nin en büyük günahı Abdülhamid’i tahttan indirmesidir. Sabotaj, suikast, bombalama gibi eylemler; insanlık ve kanun dışı faaliyetler, Balkan komitacılığı gibi bizim devlet geleneğimize tamamen ters, Meşrutiyet ile de bir araya getirilemeyecek davranışların da sahibi olmuşlardır İttihatçılar. Paylaşımcı düşünceye sahip olmadıkları, hürriyet, meşrutiyet adına Abdülhamid’ten kurtulmak istediklerini açıkça göstermişlerdir. II. Meşrutiyet’i talep etmişler. Bu istekleri olduğu hâlde tahammülcü, paylaşımcı çıkmamışlardır. Bütün iktidar imkânlarını kullanmış ama yeni bir diktatörlük oluşturmuştur. Akla siyasi cinayetler, terör, silahşorluk, komitacılık, dikta, jakobenlik gibi kavramlar bırakmışlardır.

CUMHURİYET, DARBE KAPISINI KAPATMIŞTI

-Bir de darbecilikleri var.

Evet. Türkiye’de darbecilik ve darbe, İttihat Terakki’den önce olduğu gibi, sonra da bu isteklerde bulunanlar, gerçekleştirenler ortaya çıkmıştır. Cumhuriyet Halk Partisi, TBMM’de birinci grup dediğimiz esası teşkil eden kadroların büyük çoğunluğu İttihatçıydılar, ikinci kuşak kadrosuydular. Daha etkisiz, ikinci sınıf İttihat ve Terakki de çok etkili olamamış kesimiydi. Zaten hemen cumhuriyet dönemi başlarında eski İttihatçılarla, ikinci planda kalmış İttihatçılar arasında son derece ciddi ve birincilerin darağaçlarında tasfiye edildiği bir hesaplaşma yaşanmıştır. Esasen cumhuriyet kesinlikle askerî müdahalelere kapıların sıkıca kapatıldığı yönetim olarak kuruldu.

-Atatürk de askerin siyasete karışmasını istemiyor bu anlamda?

Evet. Askerin siyasete karışmasına Mustafa Kemal Atatürk karşı çıkmıştır. Hiçbir zaman cumhurbaşkanı seçildikten sonra sivil kıyafet dışında milletin önünde gözükmemiştir. Esas itibariyle Millî Mücadele’yi yapan, kazanan da Mustafa Kemal önderliğinde Anadolu halkı, 23 Nisan 1920’de açılan TBMM’dir. Meclis kurulduktan sonra buna bağlı düzenli bir ordu meydana getirilmiştir. Zaferi kazanan TBMM ordusudur.

MİLLETE İNANMAYAN, GÜVENMEYEN SİSTEM

-Çok partili dönemde İttihatçılık neye döndü?

İttihatçılık CHP’de jakoben bir tavır hâlini aldı; özellikle birinci meclisin feshedilip, ikinci meclisin gelişi buna örnektir. Bu tavır Türkiye’de otoriter bir idarenin kurulmasına, bunun gerçekleştirilmesine yol açmıştır. Bu dönemde İttihatçılıktan kaynaklandığı söylenebilecek bu jakoben tavır, şu konularda özellikle kendisini açığa vurdu. Bunlardan biri, çok katı, sıkı, neredeyse özel hayatta bile Müslümanlığın yaşanmasına izin veremeyecek, vermeyecek derecede bir laiklik anlayışının uygulanmasının ortaya çıkmasıdır. İkincisi ise Batılılaşma çağdaşlaşma dediğimiz II. Mahmut’tan itibaren Türkiye’nin fasılasız sürdürdüğü Batı’ya açılma hamlelerinde yine son derece katı, sert, jakoben bir tavrın ortaya konmasıdır.

-Yani daha sert bir Batılılaşma anlayışı?

Yani Osmanlı döneminde devam ettirilmiş olan daha yumuşak bir Batılılaşma yerine, her şeyi kısa zamanda halka rağmen yerleştirmek isteyen, tepeden inmeci tavır ortaya çıkmıştır. Devlet partisi Cumhuriyet Halk Partisi’ne, cumhuriyet de bir parti devlete döndürülmek istenmiştir. Bu ekip de halka karşı, Türk milletine karşı egemenlik kayıtsız şartsız milletindir denmesine ve üç kurucu ilkeden biri bu olmasına rağmen, millete inanılmamış, güvenilmemiş ve kuşkuyla bakılmıştır. Sonuçta Türkiye’de hürriyetlerin, kısmen demokratikleşmenin bile, laiklik ve devrim karşıtı bir tavır oluşturmasına yol açacağı, bunlara asla izin verilmemesi gerektiği değişmez kanaat hâline gelmiştir. 1945’e kadar bu sürdürülmüştür.

-1945’ten sonra ne değişti?

Vatandaşın sabrı o derece taşmıştı ki, CHP önce göstermelik bir seçimle bir başlangıca izin verir gibi olmuştu. Ne zaman ki Demokrat Parti hâkim teminatı altında gizli tasnif, açık oy seçim yapılmadığı takdirde sineyi millete döneriz, demokrasi oyununun bir parçası olmayız, derdinizi millete anlatın, mesajını İsmet Paşa’ya vermiştir. O zaman mesele anlaşılmıştır. 1950’de hür seçimler yapılmış, CHP iktidardan indirilmiştir. 1950’lerden önce bazı askerlerin gelerek darbe yapalım teklifinde bulunduğu ve Bayar’ın bunları geri çevirdiği de tarihî vesikalarda kayıtlıdır.

-27 Mayısçılar ve Halk Partisi zihniyeti tam tersini düşünüyor ama?

27 Mayısçıların da hemen 1950’lerin başında bir askerî müdahale düşündükleri, bu modeli seçtikleri ortadadır. Askerin içinde Arap ülkelerinde örneğine rastlanan Baasçılığa benzer, askerî yönetimle Türkiye’yi idare etme özlemi çıkmıştır. 1957 seçimlerinden sonra, darbeyle birlikte 10 yıl geriye dönülmüştür.

İTTİHATÇILIK DEĞİL, DARBECİLİK YAPTILAR

-Krizlerle dolu demokrasi tarihi İttihatçılığın sonucu mu?

Bir nevi. Yaptıkları İttihatçılık değil, darbeciliktir, meşruiyet tanımazlıktır. Çünkü İttihatçılık, 1945 ile birlikte demokrasiye geçerken bir manada askerî müdahaleye, bir tür Baasçılığa dönüşmüştür. 27 Mayıs ihtilali ile de kendini ortaya koymuştur.

12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat’ta demokrasi dışı, meşruiyet dışı ancak askerin müdahil olduğu, komuta kademesinin dahil olduğu yeni bir anlayış ortaya çıkmıştır. Yarı sivil, yarı askerî Türkiye Baasçılığı modeli yerleşmiştir. Siyasete müdahale tekelini kendi dışında başka hiçbir kuruma vermeme eğilimi, bu tür darbecileri tasfiye etmiş gözükse de 2002’de AKP’nin iktidar olmasıyla tekrar ortaya çıkmıştır. Genelkurmay eski Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök’ün fevkalade önemli açıklamalarıyla Türkiye’de hem ordu dışı hem ordu içinde 27 Mayıs benzeri darbelere özenen, non-hiyerarşik, böyle bir darbe anlayışının önemli mesafeler katettiğini görüyoruz. Bunu da kısmen de artık, Ergenekon davası içinde, mahkeme açıldığı takdirde, bunun tamamlayıcı bilgilerini edinmiştir.

-Bütün bunlar darbeciliğin hâlâ bitmediğinin göstergesi mi?

Darbecilik bitmemiştir, hâlâ Türkiye’de 1950’den beri yaşananları karşı devrim diye niteleyenler vardır. Bu ise demokrasi ve millet dü

 
şmanlığıdır. Darbeciliğin hiç hız kaybetmediğini, zaman zaman ortadan kaybolsa da tamamen bitmediğini görüyoruz maalesef. AK Parti’nin iktidar olmasını birtakım kesimler çok ciddi tehdit ve tehlike olarak gördüklerinden dolayı değil, ama askeri kışkırtmak, darbenin yolunu açmak için AKP’nin gelişini fırsat olarak görmüş, yeni bir darbecilik eğilimi çıktı. İttihatçılığın cumhuriyet döneminde çok katı, dine özel hayatta bile yer vermeyecek kadar katı, millete güvensizlik, laiklik adına her an demokraside fedakarlıkta bulunmak, Türkiye’yi ne yapıp tek parti ve askerî yönetim ile yürütmek fikri gelişti. Hâlâ yaşıyor. 1990’lardan sonra solun dünyada da örneği kalmamasına rağmen, Baasçılık olarak özetlenebilecek bir yönetim kurma arzusu, hevesi mevcut.

ERGENEKON’DA SONUCA ULAŞILABİLİR

-Nasıl bir Baas anlayışı bu söylediğiniz?

Bazı İttihatçılar CHP’de yer almadılar. Celal Bayar; temelli senatörlüğü reddedecek kadar, millet götürür diyecek kadar, üzerinde bulunan silahı çekecek kadar, 27 Mayıs sabahı bu bir vakıadır, yaşanmıştır. CHP ile yaşayan, ikinci kategori İttihatçılık zaman içinde Türk Baasçılığına dönüştü. Kendilerine yeni model seçmiş oldular. İttihatçı damarın CHP içinde devam etmiş kanadı, Tunalı Hilmi Beyler vs. var. İkinci grupta da İttihatçılar var, 1920-1922 zabıtları okunsa bu iş çok daha aydınlık, halk için halka rağmendir düşünce. Demokrasi yokken bir yere kadar, demokrasiden sonra da bu sürdürmüştür, bir punduna getirelim, darbe olsun biz de yönetime gelelim.

-Ergenekon davasından sonuç alınır mı?

Hatırlayın, 2007’de cumhuriyet mitingleri oldu, bu tamamen sivil bir organizasyon eseridir, dendi. Bu olayların asıl şifresi, bu kalabalıklarla askere baskı yapmaktır. Özü bu. Bu nedenle Ergenekon’un üstüne akıllı uslu gidilecek olursa, bir noktaya kadar askerin de yararınadır, en azından engellenmesiyle karşılanmaz. Çarpıtılıp başka yerlere çekilm




Yorum yazmak için Giriş yapınız
Mynet Blog WordpressMU alt yapısını kullanmaktadır.