Mynet | Blog Anasayfa | Email
Favorilerime Ekle | Giriş


Arşiv Kasım, 2007

KEK ARASI ECSTASY, ÇAMAŞIRDA KOKAİN

30 Kasım 2007 Cuma Yorum yok »

KAZIM ÖZTÜRK

HER ALANDA AĞAÇ DİKMEYİ ZORUNLU KILALIM

29 Kasım 2007 Perşembe Yorum yok »

KAZIM ÖZTÜRK

DİNİ BASKI YALANLARI VE BİZDEN OLMAYANLAR ANLAYIŞI

28 Kasım 2007 Çarşamba Yorum yok »

DİNİ BASKI YALANLARI VE BİZDEN OLMAYANLAR ANLAYIŞI
Bir süre önce Amasya Anadolu Kız Meslek Lisesi’nde ve buna bağlı pansiyonda dini baskı gördükleri için başka okula kayıtlarını aldıkları 4 öğrenci ile ilgili iddialar ortaya atılmıştı. Yapılan inceleme ve araştırma sonunda bu iddiaların yalan olduğu ortaya çıktı. TBMM İnsan Hakları Komisyonu Başkanı Zafer Üskül, burada yaptıkları incelemelerde böyle bir izlenim almadıklarını belirterek, bu iddianın buradaki bir yerel gazetecinin reyting kaygısından kaynaklandığını söyledi. İncelemelerin sonucunda bir rapor hazırladıklarını ifade eden Zafer Üskül, baskıların Ramazan ayında yapıldığı yönünde olduğuna vurgu yaparak, “Kızlar dini baskı yapıldığıyla ilgili bir şey söylemediler. Sadece Ramazan ayında oruç tutmadıkları için bazı arkadaşları neden oruç tutmuyorsunuz diye sormuşlar” dedi. Üskül, burada suçlanan öğretmene de dikkat çekerek, “Bahsi geçen öğretmen kızlar bu okuldan ayrıldıktan sonra göreve başlamış. Pansiyonda baskı gördükleri iddia edilen 4 öğrencinin 3′ü hiç bu pansiyonda kalmamış” dedi.
Bir başka olay; Adana Kozan İlçesi İmam Hatip lisesi öğrencisi yarışmada başarılı oluyor ve ödüle layık görülüyor. Ama ödülünü almak için sahneye çıktığı zaman başı örtülü olduğu için sahneden indiriliyor…. zavallı öğrenci, İlçe Milli eğitim müdürünün yanına gidiyor, durumunu anlatmak için.. Milli Eğitim Müdürü: “Müdürün gelsin” diyerek öğrenciyle ilgilenmiyor.
Bu, sahneden indirme emrini kim verdi? Niçin verdi? Neden verdi? Kim verdiyse çirkin iş yapmıştır. Çünkü anayasaya, yasalara aykırı bir tutum takınılmıştır. Bu hareketi yapanlar suç işlemiştir. İnsanların kılık kıyafetleriyle değil, beyninin içiyle uğraşmalı değil mi? herkese eşit muamele yapılması daha insani, daha akıllıca bir iş değil mi? beyinlerdeki terör takıntısı bitmeli.
Hala bu yanlışlıklar bitmedi. Bakın hele nelerle uğraşıyoruz? “Senin başın kapalı, senin başın açık, sen uzun giyiniyorsun, sen kısa… sen benim gibi düşünmedikçe hiçbir işe yerleştirilemezsin, okulda okuyamazsın, başarılı olsan bile sana bu başarıyı tattırmayız…
Batı ülkeleri, hatta beğenmediğimiz Malezya, Çin, Hindistan, İran…. bile teknikte, ilimde, zirveye tırmanıyor. Oralarda ötekileştirme, benden olmayana geçit yok… tutumları mevcut değil. Öyle olsaydı asla ilerleme kaydedemezdi.
Sen, insanların; ürettikleri fikirlere, düşünceleri sonunda ülkeye, insanlığa yararlı yönü var mı yok mu? Diye bir tavır içinde misin? Yaptığı icatlarla dünyaya örnek olacak mı değil mi diye bir inceleme yapıyor musun? Ödül alanları sahneden indirmek yerine, daha çok motive etmek, ülkeye daha çok hizmet götürmek için çaban var mı? gençlere gerçek bir eğitim verebiliyor musun? İnsanları kliklere ayırma da; aklını çalıştır. İçine insan sevgisini yerleştir. Tarihte icat yapanların nasıl bir anlayış içinde olduklarını bir oku, incele, değerlendir…hangi durumlarda medeniyet kurduğumuzu, hangi durumda geri kaldığımızı iyi araştır…

Terörün bitmesini istiyorsanız; ilme, tekniğe, insan sevgisine, hukuka saygıya, ülkeye hizmete ağırlık verilmelidir. İçimizdeki, beynimizdeki terör olgusu bitmeden terör bitmez…

STK’LARA ‘OMURGA’

27 Kasım 2007 Salı Yorum yok »

STK’LARA ‘OMURGA‘   
 
 Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, ‘onurlu, kararlı, eğilmeyen, bükülmeyen, rüzgar gülü gibi savrulmayan sivil bir duruşa ihtiyaçları olduğunu belirterek, "Bunu bütün kurumlarımızda görmek istiyoruz. Hava farklı estiği zaman farklı eğilen, hava farklı yönden geldiği zaman farklı eğilen sivil toplum örgütleri değil. Bu çok önemli. İlkeleri doğrultusunda hareket eden, omurgalı sivil toplum örgütleri" dedi.
“omurgalı sivil toplum örgütleri istiyoruz”
Başbakan Erdoğan, Türkiye’nin demokrasi konusundaki atılımlarının, insan hak ve özgürlükleri ile reformlardan önce, çalışma hayatımızı etkileyeceğini söyledi. Sivil toplum örgütlerinin ve sosyal tarafların, özellikle sendikaların, AB gibi, demokratikleşme gibi, sivil anayasa gibi konularda çok daha aktif rol almalarını her zaman desteklediklerini ve desteklemeye de devam edeceklerini dile getiren Erdoğan, "Onurlu, kararlı, eğilmeyen, bükülmeyen, rüzgar gülü gibi savrulmayan sivil bir duruşa ihtiyacımız var. Bunu bütün kurumlarımızda görmek istiyoruz. Hava farklı estiği zaman farklı eğilen, hava farklı yönden geldiği zaman farklı eğilen sivil toplum örgütleri değil. Bu çok önemli. İlkeleri doğrultusunda hareket eden, omurgalı sivil toplum örgütleri" ifadesini kullandı.
Bukalemunvari hareket eden, “Gelen ağam, giden paşam” anlayışı ile davranış sergileyen, bulanık ortamlarda kendisi gibi düşünmeyenleri fişlemeyi yeğleyen, toplumu sınıflara ayıran, “Benim teşkilatımdan, senin teşkilatından…” ikiliğini ortaya atan bir çok kuruluş ortaya çıkmıştı. Hala da vardır bunlardan. Özellikle 28 Şubat’la birlikte; çeşit kurum ve kuruluştaki insanları fişlemeyi kendisine görev sayan, kişiliksiz, şahsiyetsiz, silik, insanlıktan nasibini almamış işgüzarlar çıktı. Bu yanlış davranış yüzünden; kurumlarındaki emeklerini, başarılarını, verdiklerini bir kenara bırakarak başka kurumlara geçenler oldu. O dönemde holdingler bile; “Yeşil sermaye” diye sınıflara ayrıldı. Kendisini; “Çağdaş, ilerici, aydın, Atatürkçü, laik….” kabul edenler, yeşil sermayeden alış veriş yapmadı. Yapanlar izlendi, takip altına alındı ve baskı kuruldu. Yeşil sermaye tabir edilen kuruluşların, büyümesi, ilerlemesi, ülkeye hizmeti engellendi…
Tabii “Yeşil sermaye” olarak fişlenen ve bilinen holdinglerin bir kısmı da; paraları çarçur edip, insanların hayallerini suya düşürdü. Dini kullanarak, Allah’ın adını ağzından düşürmeyerek, İslâmı kalkan yaparak faizden kaçınan, bankaya parasını vermekten çekinenlere öyle bir hile yaptı ki, hala onun acısını insanlarımız çekiyor. Oğlunu evlendirmek, kızını gelin etmek, hacca gitmek isteyenlerin…… paralarını vermediler. Holdinglerin başkanları; bir eli yağda, bir eli balda tabir edilen biçimde hayat sürerken, parasını buraya yatıranlar mağdurları oynadılar…
Bu tipler; derneklerde, vakıflarda… yok mu? Olmaz olur mu. Hatta her birimde ve her kurumda mevcut. Sürüsüne bereket!
 Eğer, STK’lar; kimlikli, şahsiyetli, ayağını sağlam basan kuruluşlar olursa, şahsiyetsizleri, kimliksizleri içinde barındırmaz. En azından sindirir ve yanlışlığını giderir. Buna STK’ların dik duruşu, kendini bilmesi, omurgalı oluşu…. denir.

Şahsiyetli insanların oluşturduğu STK’lar da, şahsiyetli olur. çünkü temeli bozuk olan bina bozuk olur. ülke kalkınmasında STK’ların payı inkar edilemez. Günümüzde bu hususa önem verilmektedir. Bu bakımdan diyorum ki; çalışanı, emeklisi, kadını, erkeği, genci yaşlısı… herkesin mutlaka STK’larla kendini ortaya koyması, becerilerini bu alanlarda göstermesi zorunludur. Temiz toplum oluşturmanın yolu buradan geçer. Temiz insanlar, temiz kuruluş meydana getirir. Temiz kuruluşlar, temiz toplumun temelini hasıl eder. Temiz toplum da; büyük devletlerin oluşmasına zemin hazırlar.

AĞAÇ DİKMEK VATANİ GÖREVDİR

26 Kasım 2007 Pazartesi Yorum yok »

AĞAÇ DİKMEK VATANİ GÖREVDİR
Yazarlık yaptığım; “Konya Hakimiyet” gazetesindeki köşemde; Ülkemizin yeşile bürünmesi, ormana sahip olmasının başka yolunun olmadığını şöyle dile getirmiştim; “Vatanı sevmenin, ülkeye hizmetin en önemli yöntemlerinden birisi budur. Devamlı; kuraklıktan, yağmurun yağmamasından, ormansızlıktan şikayet ediyoruz da, ağaç dikmeyi, dağlarımızı, çevremizi, şehrimizi, ülkemizi ağaçlarla süslemeyi bir türlü aklımıza getirmiyoruz…….
Konya Büyükşehir ve merkez ilçe belediyelerinin bu konuda çalışmalarını da inkar etmemeliyiz. Fakat sadece Konya ile iş bitmez. Bütün ülkenin yeşile bürünmesi şarttır. Hatta ormanı ve yeşili koruma konusunda sert tedbirlerin alınması zorunludur. Tabii ki, önce eğitim gelir. Eğitim olmadan, ağaç sevgisini gönüllere yerleştirmeden sonuç alınmaz…… “
Hükümet, bu konuda harekete geçti ve ağaç dikmeyi zorunlu hale getirecek yasa değişikliği için kolları sıvadı. Ağaç dikme zorunluluğunun “vatani görev” olarak anayasaya girmesi gündeme gelecek.
TBMM Adalet Komisyon Başkanı ve TEMA kurucularından Ahmet İyimaya, Anayasa’nın 169’uncu maddesinin, “ağaçlandırma vatani görevdir” şeklinde düzenlenmesini önerdi. Değişiklik pakete girerse, askerlik yapmak gibi ağaç dikmek de vatani görev olacak. Cezaevinde mahkumlar, askerliğini yapanlar görevlerinin belirli döneminde ağaç dikecekler, yine düğün yapanlar, çocuğu olan zorunlu ağaç dikecek.
Türkiye’de ağaçlandırmanın sivil vatandaşlar düzeyinde bir gelenek olarak yerleşmesini sağlamak ve ağaçlandırmayı zorunluluk haline getirmek için anayasa değişiklik paketine bu yönde hüküm konulması gündemde. Ak Parti’nin anayasa değişiklik komisyonunda yer alan TBMM Adalet Komisyon Başkanı ve TEMA kurucularından Ahmet İyimaya, anayasa değişikliğiyle ilgili önerisi olacağını ve pakette bu yönde değişiklik yapılmasını isteyeceğini söyledi.
-MAHKUMLAR DA AĞAÇ DİKMEK ZORUNDA-
TBMM Adalet Komisyon Başkanı Ahmet İyimaya, mevcut anayasada ağaçlandırma ve ormanların 169’uncu madde ile düzenlendiğini belirerek, yeni taslakta orman köylüsü ve ormanlarla ilgili olan bazı gereksiz düzenlemelerin çıkarıldığını ifade etti. İyimaya, “Benim önerim var. Anayasa’nın 169’uncu maddesine ağaçlandırmayı ‘vatani görev’ olarak koyalım. Değişiklik pakete girerse askerlik yapmak gibi herkesin ağaç dikme yükümlülüğü vatani görevi olacak. Bunun nasıl uygulanacağı ise çıkarılacak kanunla belirlenir” dedi. İyimaya, uygulamada ise kişinin hayatı boyunca belli bir miktar araziyi ağaçlandırması, her doğana belli miktarda ağaç dikme zorunluluğu, evlilikle ağaç dikme, mahkumlara tutuklu oldukları dönemin belle bir döneminde ağaç diktirme gibi zorunluluk getirilebileceğini ifade etti.
-MEVCUT MADDE-

Mevcut Anayasa’nın 169’uncu maddesi “Ormanların korunması ve geliştirilmesi” maddesini içeriyor. Madde şöyle: Devlet, ormanların korunması ve sahalarının genişletilmesi için gerekli kanunları koyar ve tedbirleri alır. Yanan ormanların yerinde yeni orman yetiştirilir, bu yerlerde başka çeşit tarım ve hayvancılık yapılamaz. Bütün ormanların gözetimi Devlete aittir.Devlet ormanlarının mülkiyeti devrolunamaz. Devlet ormanları kanuna göre, Devletçe yönetilir ve işletilir. Bu ormanlar zamanaşımı ile mülk edinilemez ve kamu y. Bu ormanlar zamanaşımı ile mülk edinilemez ve kamu yararı dışında irtifak hakkına konu olamaz. Ormanlara zarar verebilecek hiçbir faaliyet ve eyleme müsaade edilemez. Ormanların tahrip edilmesine yol açan siyasi propaganda yapılamaz; çıkarılamaz. Ormanları yakmak, ormanı yok etmek veya daraltmak amacıyla işlenen suçlar genel ve özel af kapsamına alınamaz.Orman olarak muhafazasında bilim ve fen bakımından hiçbir yarar görülmeyen, aksine tarım alanlarına dönüştürülmesinde kesin yarar olduğu tespit edilen yerler ile 31.12.1981 tarihinden önce bilim ve fen bakımından orman niteliğini tam olarak kaybetmiş olan tarla, bağ,meyvelik, zeytinlik gibi çeşitli tarım alanlarında veya hayvancılıkta kullanılmasında yarar olduğu tespit edilen araziler, şehir, kasaba ve köy yapılarının toplu olarak bulunduğu yerler dışında, orman sınırlarında daraltma yapılamaz.

İLETİŞİMSİZLİĞİMİZ

24 Kasım 2007 Cumartesi Yorum yok »

                                                                            İLETİŞİMSİZLİĞİMİZ

   iletişim; karşılıklı anlaşma, birlikte hareket etme, insani yönlerimizi öne çıkarma, ihtiyaçlarımızı gidermek için olmazsa olmazlarımızdır.

                    iletişim; insan var olduğu sürece vardır, var olmaya da devam edecektir. her şeyde, her yerde iletişime ihtiyacımız bulunmaktadır.

iletişimi; sözlü iletişim, sessiz iletişim, sesli iletişim, beden dili ile iletişim, duygusal iletişim… olarak çeşitlere ve bölümlere ayırabiliriz. her birisinin yeri ayrıdır. duruma göre, zaman ve zemine ayak uydurarak hepsini zaman zaman kullandığımız olur.

  herkese anlayacağı dilden konuşmak dediğimiz zaman, o insana; dayak atmak, zılgıtlamak, azarlamak… gibi anlıyoruz. halbuki, insanlara anlayacağı dilden konuşmak denilince; dilimizi anlayacakları şekilde kullanmak demektir. mesela; bir köylü kardeşimize; ilmi, felsefi, edebiyat parçalayarak konuşsak anlaşamayız. çünkü o kardeşimiz, o vatandaşımız; ilmi konuşmadan bir şey anlamayamaz, dolayısıyla iletişim kuramayız.

        iletişimde; dilin, bedenin, davranışın çok önemi vardır. hepimiz çoğunlukla, hatta sık sık bu iletişim  çeşitlerini kullanırız fakat farkında olmayız. bunun için sıkıntılar yaşarız. çünkü insanlarla aramıza buz kalıpları koymamızda, düşmanlıklarda, kindar tavırlarda, kavga ve gürültülerde, savaşlarda…. hep iletişimsizliğimiz mevcuttur. "Sözün bittiği yer" deriz ya. sözün bittiği yerde; yumruklar konuşur, silahlar harekete geçer, düzensizlikler baş gösterir.

       İslâm; iletişime önem verir.  ibadetlerimizde Allah’la iletişim kuruyoruz. en sık ve en samimi iletişimi de namazda yapıyoruz. onun için namaz Mü’minin miracıdır. bu bakımdan mü’min, günde beş sefer miraca çıkıyor. mesela Allah, Hz. Musa’ya; "Firavun’a yumuşak söyle, belki imana gelir" derken iletişimde nasıl bir yol izleneceğini, dili nasıl kullanacağımızı açıkça bildiriyor. ayrıca Hz. Muhammed(SAV)’e; "Senin görevin yalnızca tebliğdir" diyerek, iletişimde; sözlü, fiili ve davranış açısından insanlara yaklaşımı belirtiyor.

       illa ki konuşmakla iş bitmez. bazen bir bakış, bir oturuş, bir giyim kuşam ve hareketlerimizle… meseleyi anlatmış oluruz. hatta çoğu zaman hareket ve davranış çok etkili olur. onun için; "Laf ile peynir gemisi yürümez" derler.

 

ÖĞRETMENLER GÜNÜNE HAS BİRKAÇ SÖZ…

23 Kasım 2007 Cuma Yorum yok »

ÖĞRETMENLER GÜNÜNE HAS BİRKAÇ SÖZ…
Eğitimin temel taşını öğretmenler ve öğrenciler oluşturur. Öğretmenler; toplumun bütün kesimlerine hitap eden, herkese kendi evladı gibi muamele eden manevi mimarlardır. Hiçbir toplumda; okumuş, tahsil yapmış, eğitim görmüş olan hiçbir kimsenin; öğretmen yüzünü görmemesi, öğretmenlerin terbiyesinden geçmemesi mümkün değildir. 
Eğitimin kalitesi, öğrencilerle kurduğumuz iletişimle belirlenir. Öğretmenlerin bir numaralı iletişim yanlışı; Kırıcı olmak ve bunun farkında olmamak. Sıkıcı olduğumuzu bilmemek, hem öğrenciler için, hem de öğretmenler için tedirgin edici ve zararlıdır. Sıkıcılıktan kurtulmanın yolları; Öğrencilerin; davranışına, gözlerine, derse katılmalarına ve heyecanlarına dikkat etmemiz gerekir. Sıkıcı olunmuş olabilir, önemli olan sıkıcılıktan nasıl kurtulunmasıdır.
Sıkıcılıktan kurtulmak için, kendi hayatımıza, başkalarının hayatlarına bakmalıyız. Özellikle sıkıldığımız, bunaldığımız zamanlarda, hayatımızın hangi boyutu olursa olsun, eğer tek düzelik, rutinlik oluşmuşsa sıkıntılar, mutsuzluk ve hoşnutsuzluklar başlar. Aynı durumu sınıfta da görebiliriz. Bir ders; “Ninni” nağmelerine benzemeye başlamışsa, ne öğretmene, ne de öğrenciye haz verir. Haz bir tarafa, ıstırap meydana getirir. Bebeklere söylenen ninnileri bir düşünün. Bebeği uyutan ninninin içindeki kelimeler değildir. Bu kelimelerin söylenişindeki tek düzeliktir. Bütün tek düze, sıkıcı uyarıcılar insanlar üzerinde “Hipnotik” bir etki meydana getirir. Sadece sesimizi kullanma biçimi değil, ders işlemedeki yöntem, kullandığımız ders araçlarının sıradanlığı dersi; öğrenciler ve öğretmenler için sıkıcı bir hale gelir.
Sınıfa, kendimize heyecan ve coşku katmanın yolu; konuşma tarzında basit değişiklikler yapmaktan geçer. Her şeyden önce şu masanın arkasına saklanma huyumuzu değiştirmemiz lazım. Öğretmenler; kürsünün arkasından önüne, öğrencilerin yanına ve sıraların arasına geçmeli, onlarla birebir iletişim kurmalıdır. Sınıfta, iki adım ileri, iki adım geri, iki adım sağa, iki adım sola yürümek bir değişikliktir. Öğrencilerin dikkatinin toplanmasına sebep olur. ders anlatırken öğrencilerin yüzüne bakmayı ihmal etmemek gerekir. Göz göze gelmek, benim size güvenim, itimadım var, size güveniyorum… anlamı taşır. Ayrıca göz göze gelmek; gözlerinizden anlıyorum, sizin ne kadar derse ve öğrenmeye meraklı, istekli olduğunuzu… mesajı verir……..  

Öğretmenler gününde birkaç hatırıma gelen ve bana göre önemli olduğunu sandığım bu davranışlar eğitimde kalitenin yükselmesine sebep olur düşüncesiyle bütün öğretmenlerimizin öğretmenler gününü kutluyorum. İyi ki varsınız öğretmenlerim. İyi ki varsınız sevgili öğrencilerim

MEVLANA VE HÜMANİZM

21 Kasım 2007 Çarşamba Yorum yok »

                                                                              MEVLANA VE HÜMANİZM
 
Mevlana gerek hayatında sergilediği davranışlar, gerekse eserlerindeki insana sevgi, saygı ve hoşgörü anlayışı nedeniyle; hümanizmle bir araya getirilmekte, hümanist bir şair ve düşünür olarak takdim edilmektedir. Bu görüşü değerlendirmek için öncelikle hümanizmin çerçevesini belirtmek gerekir. Hümanizm; bir anlayış olarak antik çağlara kadar uzansa da, asıl olarak Rönesans’ın ardından on altıncı yüzyılda Avrupa’da ve daha çok da aydınlar arasında gelişen bir düşünce hareketidir.
Hareketin felsefi, edebi, ahlaki ve ideolojik boyutları vardır. genel anlamda hümanizm; orta çağda aslından saptırılmış olan Hıristiyanlık anlayışına, Tanrı adına insan üzerinde gerçekleştirilen zulme karşı koyuş, daha açık ifade ile insanı birey olarak toplum içinde eriten kilisenin baskısına bir direniş olarak ortaya çıkmıştır. Orta çağ Hıristiyanlığı, insanı ezen, yok sayan, onun fikir ve sanat üretimine izin vermeyen bir tanrı kavramı sunuyordu. Hümanist düşünce de, buna tepki olarak, insanı ön plana çıkarır ve Tanrıyı reddeder.
Bütün ilgilerin merkezini insan olarak kabul eden bu akımda zamanla; “Yüce insan” kavramından, “Tanrı insan” kavramına doğru bir akış vardır. insanı ilahi kaynağından koparan hümanizm temsilcilerinden Auguste Kompte, insanı Tanrı ilan etmiş, açılan yolda, Nietzsche biraz daha ileri gitmiş, “Üst insan”kavramını ortaya atmıştır. Sadece kuvvetliye yaşama şansı verilen bu düşüncede; sevgi, merhamet, şefkat gibi duygular, esirlerin veya sürülerin ahlakı olarak kabul edilmiş, cemiyetteki orta ve aşağı tabakadaki insanlar, fazlalık görülmüş, bunların gereksiz yaratıldığı, hatta yok edilmesi ileri sürülmüştür.
İslam dini ve Tasavvufta ise, insana verilen değer, hümanizmin çok üstündedir. Dinimiz; eşref-i mahlukat olarak adlandırılan insana bir şahsiyet ve üstünlük kazandırmış, insanı maddenin, tabiatın ve nefsinin esiri olmaktan korumuş, insan ruhunu ilahi vahiyle besleyerek makineleşmesini, maddeleşmesini, öncelikle ben düşüncesinde ferdi merkezli olmasını önlemiştir.
Hümanizm; Tanrı’yı karşısına alan daha sonra da insanı tanrılaştıran bir gelişim çizgisi katip ederken, İslam dini ve tasavvuf anlayışıyla gelişen kültürümüzde Allah sevgisini merkeze alıp, diğer bütün sevgilerle yaratıcı arasında bağlantı kurmak esastır. Zira sağlıklı ve hakiki sevgide, mutasavvıflarımız; önce Allah’ı, sonra Peygamberi, kainatı, insanları, vatanı, milleti, yakın çevreyi, aileyi ve sonuncu olarak da nefsi sevmek şeklinde tümden gelim metodunu uygular.[1]

[1] YENİTERZİ, prof. Dr. Emine; “Sevginin Evrensel Mühednisi Mevlana” , Makine Mühendisleri Odası Konya Şubesi Yayını, Konya-2007, S. 129

SEVGİNİN EVRENSEL MÜHENDİSİ MEVLANA

20 Kasım 2007 Salı Yorum yok »

SEVGİNİN EVRENSEL MÜHENDİSİ MEVLANA

Sevgi, insanlık, akıl, ahlak, Kur’ana saygı… dediğimiz zaman akla ilk önce Hz. Muhammed(SAV) ve sonra Mevlana gelir. Mevlana, ilhamını; Kur’an ve Hz. Peygamberden almıştır. O’nu anlamak, Kur’anı anlamaktır. Dünya barışı Kur’an ve Mevlana ile mümkündür.
Onun için Mevlana, bütün herkes tarafından sevilir ve sayılır. Müzesini dünyanın her kesiminden insanın koşarak gelip ziyaret etmesinde bu anlayış hakimdir.
Söz Mevlana’dan açılınca bu konuda araştırma, inceleme yapan, kitaplar yazan, derlemelerde bulunan bir çok ilim adamımız mevcuttur. En iyi araştırma kaynağı, en çok okunan ve kimsenin; “Ben bunu okumam, okunacak bir eser değil, siyasi içeriklerle dolu, insanları bölüyor, bölücülük kokuyor…” demediği nadide bir düşünür ve mutasavvıftır Mevlana.
Bu araştırmalardan birisini de Konya Selçuk Üniversitesi Fen Edebayit Fakültesi Türk Dili Edebiyatı Bölüm Başkanı Prof. Dr. Sayın Emine Yeniterzi’nin hazırladığı; “Sevginin Evrensel Mühendisi Mevlana” isimli araştırması oluşturmaktadır.
Kitap; beş bölümden meydana geliyor. Birinci bölüm; Mevlana’nın hayatı. İkinci bölüm; Eserleri. Üçüncü Bölüm; Düşünce dünyası. Dördüncü bölüm; Mevlana hakkında merak edilenler. Beşinci bölüm; Mesneviden hikayeler.
Bizi en çok ilgilendiren husus; Mevlana hakkında merak edilenler bölümüdür. Mevlana’nın kimliği hangi millete mensup olduğu, üzerinde sıkça durulan bir konudur. Yurt içinde ve yurt dışında Mevlana’nın Fars kökenli olduğuna ve İran kültürünü temsil ettiğine dair değişik yorumlar yapılmakta, özellikle internet ortamlarında Mevlana, İranlı bir şair olarak takdim edilmektedir.(s.102)
Mevlana’nın yaşadığı on üçüncü yüzyılda milli kimliğin değil, dini kimliğin ön planda olduğu ve ümmet şuuruna değer verildiği gözden kaçırılmaktadır. O dönemde ve daha sonraları da Anadolu’ya hala ; “Diyar-ı Rum” denilmesi bu görüşü desteklemektedir.
Mevlana’nın, Mesnevide; Türk, Arap, Fars, Rum, Kürt ve Hint gibi ırk adlarına işaret ederken, en çok Türk adına yer vermesi önemlidir. Şöyle der Mevlana;
“Beni yabancı tutmayın, bu ildenim ben.
Sizin köyünüzde, kendi evimi arıyorum.
Düşman yüzlüysem de, düşman değilim.
Hintçe söylüyorsam da, aslım Türk’tür.”……(s.103)

Makine Mühendisleri Odası Konya Şubesince bastırılan bu kitabın okunması gerekir. Mevlana’yı en iyi anlatan kitaptır bana göre. Her kitap bir değerdir. Hazırlayanlara teşekkür ederiz.

AB, PKK TERÖRÜNÜ GÖRÜŞECEK

19 Kasım 2007 Pazartesi Yorum yok »

AB, PKK TERÖRÜNÜ GÖRÜŞECEK
   AB Dışişleri Bakanları, Pazartesi günü Brüksel’de başladı. İki günlük Genel İşler Konseyi toplantısında PKK sorunu da ele alınacak. Bakanlar, Irak ve Kürt Bölgesel hükümetine, Türk sınırındaki ihlalleri önleme çağrısı yapacak. Bu arada, Salı günü de Brüksel’de Dışişleri Bakanları düzeyinde Türkiye-AB Troykası toplantısı gerçekleşecek.

            Brüksel’de başlayan ve iki gün sürecek olan Genel İşler Konseyi toplantısının yoğun gündeminde Irak, İran, Kosova ve Gürcistan gibi Türkiye açısından büyük önem taşıyan bölgesel konular bulunuyor.

Terör; bugünkü adıyla pkk… yalnız Türkiye’nin sorunu değil. Bir ülkeye terör tebelleş olursa, o ülkede; ne huzur, ne barış, ne kardeşlik, ne ekonomi, ne istikrar… kalır. Bütün insanlar hayatlarından endişe ederler. Yatırım yapılmaz, eğitim olmaz, sağlık dibe vurur, ilerleme kaydedilmez…
Terörü önlemek için Türkiye’yi yalnız bırakmak, aynı zamanda kendilerini yalnız bırakmak demektir. Şöyle ki; bugün Türkiye’ye destek vermeyen, Türkiye’yi kendi haline bırakmak gibi hatalara giren devletler unutmasınlar ki yarın bu büyük belanın kendilerine geleceğini bilmelidirler. Zira terörün; zamanı, zemini, milliyeti, ülkesi, dini, inancı, aklı, mantığı olmaz. Terör; adeta bir bumeranga benzer. Döner önce sahibini vurur. Şayet Avrupa terörü destekliyorsa- ki desteklediği gün gibi aşikar- o zaman, kedinin yavrusunu yediği gibi bir gün gelir beslediği, desteklediği terör kendini yer bitirir. Zulüm ilelebed payidar olmaz. Sonsuza kadar zalimler, teröristler, hainler… hainliklerini sürdüremezler. Bunu, Türkiye bütün dünyaya gösteriyor ve gösterecek.
AB’nin, pkk terörünü görüşüp mutlaka bir sonuca varması hem kendi açılarından, hem de dünya açısından önemlidir. Yangına kısa zamanda dur denmezse, bir gün ve de çok geçmeden bu yangın kendi evlerini de sarar. Hem de öyle bir sarar ki kimse de söndüremez. Ciğerleri yanar kavrulur…
AB, terör konusunda samimi ise, teröristlere; mayın, silah, her türlü öldürücü malzeme, hayatta kalmalarını sağlayan doküman vermemelidir. Ekonomik yönden onları kendi hallerine bırakmaları, ülkelerinde barındırmamaları, sığındıkları yerden söküp çıkarmaları… gerekir. Yani terörün ve teröristin adım atacak hali kalmamalı… o zaman destek vermediklerini bilirim. Lafla; “Terörü şöyle yapacağız, böyle yapacağız, şöyle uçacağız, böyle kaçacağız….” demekle terör önlenmez.

Zaten; aklın yolu birdir: terörün yok edilmesinin tek bir yöntemi var; hiçbir şekilde teröre yönelik; eylem, hareket, tavır ve fiile geçit vermeyeceksin. Terörü önce içimizde, gönlümüzde, nefsimizde söndüreceğiz, sonra toplum içinde, devletler arasında. İçerdeki yangın sönünce, dışarıda yangın oluşmaz, oluşamaz.. Herkes yaptığının karşılığını görür, iyi olsun, kötü olsun. Kim zerre miktarı iyilik yapmışsa onu görür, kim de zerre miktarı kötülük yapmışsa onu görür.

Mynet Blog WordpressMU alt yapısını kullanmaktadır.