Kazım Öztürk
Eğitimci/ Yazar
e-mail:kazim_ozturk@mynet.com
www.blog.mynet.com/kazim_ozturk
NASIL BİR ANLAYIŞ?
hep dayatmadan söz ediyoruz. iki lafımızdan birisi; "Dayatma"dır. iki kişi birbirine dayatıyor, aileler çocuklarına dayatıyor, toplumlar bireylere dayatıyor, devletler devletlere dayatıyor, yök, hükümete dayatıyor….
dayatmanın geçmişine, tarihine ve bizi buralara getirme serencamına bir bakalım; acaba kutsal kitabımızda dayatma var mı? insanlara; "Bunu şöyle yapacaksın, böyle yapacaksın, yoksa karışmam…" ifadeleri ile karşılaşıyor muyuz? allah; kullarına bir dayatma içinde mi? peygamberler, toplumlarına dayatmışlar mıdır? şimdi kutsal kitabımızdaki bir kaç örneğe bakalım: "Ya Musa, Firavun’a yumuşak söyle. belki inanır" "Ey Muhammed, senin görevin sadece tebliğdir.", "dileyen inansın, dileyen inkar etsin", "Allah dileseydi bütün insanları Müslüman yapardı"…… peygamberlerin hayatlarında asla dayatma görülmez. onlar, toplumlarındaki insanlara yalnızca anlatmışlar, sadece doğruyu ve gerçeği en güzel biçimde açıklama ihtiyacı hissetmişlerdir.
şimdi meseleyi biraz daha yakınlaştıralım; devlet yönetiminde, siyasi ilişkilerde, bürakratik işlemlerde… hep dayatma karşımıza çıkıyor. ülkemizde bir laiklik sistemi var. bu, çok değişik boyutlarda ele alınıyor. kimine göre; "Din ve vicdan hürriyeti", kimine göre" Dinle devletin ayrı oluşu", Kimine göre" din dışı anlayış"…
gerçekten biz hangi laikliği uyguluyoruz? veya laiklikten neyi anlıyoruz? uygulamalarımız ne şekilde? eğer laiklik: Din ve vicdan hürriyet^" ise, o zaman insanların din ve vicdanlarından geldiği gibi giyinmeleri, din ve vicdanlarından geldiği şekilde manevi yöne yönelmeleri, ibadetlerini yapmaları, kılık kıyafetlerini ona göre dizayn etmeleri gerekmez mi? eğer laiklik: "Dinle devletin ayrı oluşu" ise, o vakit devletin dine, dinin de devlete karışmadan yani bu hususta sessiz kalması icap etmez mi? yok eğer laiklik: "Din dışı" bir tavır sergilemekse o zaman da; "Ben de Müslümanım, biz dine karışmayız, dini hiç bir konuda baskı oluşkturmayız" demekle uygulama zıtlaşıyor demektir. bunları açıkça belirtmek gerekir. gizli kapaklı söz söyleyip, işin temelinde dinden soyutlamak varsa, o zaman bu millet onu yutmaz. şimdiye kadar yutmamıştır.
son günlerde anayasa taslağı içindeki kılık kıyafetin serbest olması konusuna bazıları kafayı taktı. ama dayatma yaptıklarının farkında değiller. "Üniversitelerde türban (Aslında baş örtüsü) olur muymuş". böyle bir anlayış, tepeden tırnağa kadar laikliğe aykırıdır. başı açık okunuyor da niçin başı kapalı okunmasın? meseleyi bu boyuta getirdiğiniz zaman, başı açık olanlara da başka yerlerden dayatma gelir. 1980 öncesindeki kavgaların sebebi bu değil miydi? "Sen neden benim fikrimi benimsemiyorsun?" "Nasıl oluyor da bizim okulumuzda, bizim kurumumuzda benim gibi düşünmüyorsun?" "Burada senin gibi düşünenlere, senin gibi giyinenlere izin verilmez" tamam madem İslami biçimde sakal bırakmak yasaksa, çenenin altına bir tutam şeklinde sakal bırakmak, çeneyi bir çizgi gibi sınırlandıran şekilde sakal koymak, kulaklara küpe takmak, saçları uzatıp taramadan karma karışık şekilde ortaya çıkmak, giydiği kotun sağını solunu yırtarak, yırtık şekilde dolaşmak, Lenin’in, Stalin’in, Marks’ın, Çe Guevera’nın, Mao’nun, Kastro’nun kitaplarını, resimlerini, fikirlerini, düşüncelerini benimseyenleri de yasak kapsamına almak gerekmez mi? madem başını örtmek, sizin tabirinizle türbanla dolaşmak çağdaş bir kıyafet değilse, o zaman, mini etekle, dar pantolonla, göbeğini, sırtını gösteren kısa giysilerle, göğsünü gösterecek derece açık kıyafetlerle dolaşmak da yasakların içine girmelidir……..
ne oldu olmadı mı? rahatsızlık mı duydunuz? beğenmediniz mi? böyle şey mi olur canım? bu başka o başka mı diyorsunuz? o zaman toplumda gerginlik mi olur düşüncesindesiniz? eğer bunları benimseyemiyorsanız, insanları özgür bırakacaksınız. isteyen istediği gibi hareket edecek- devrim yasalarına aykırı olmamak şartıyla-
laik bir ülkede baş örtülmez mi görüşünüz? böyle derseniz, Laikliğin dinden uzak bir anlayış olduğunu söylüyorsunuz da haberiniz yok. şunu aman unutmayın, insanlar laik olmaz, devletler laik olur. insanlar manevi değerlere saygı, inanç, ibadet, ahlak konularında kutsal kitaplarda yazılan, peygamberlerin söylediği şekilde hareket etme serbestliğine sahiptir. bunu kimse onların elinden alamaz. şimdiye kadar da almamıştır. hatta bu konu ile ilgilenmemişlerdir bile. bundan kimse rahatsızlık duymamalıdır. zira hiç bir Müslüman, hiç bir medeni insan, ne açıklardan, ne kapalılardan rahatsızlık duymuyor.
yani bir kör dövüşü sürüp gidiyor. kavramlarda karmaşıklık, fikirlerde ve düşüncelerde tortu mevcut. herkes kendine göre bir laiklik, kendine göre bir din, kendine göre bir hukuk ve anayasa anlayışı tutturmuş gidiyor. hatta kendine göre bir Atatürkçülük bile ihdas edilmiş durumda. bakınız Atatürk’ten söz edilince bir kısım; "Atatürkçüyüm" diyenlerde; Dini hassasiyet, dini anlayış, manevi yöne yönelişten pek haz aldığı söylenemez. bunu bazı siyasi partilerde gözlemliyoruz. yakalara Atatürk’ün rozetini takmakla, Atatürk’ün arkasına sığınmakla, Atatürk’ü kalkan ve maske gibi kullanmakla, Atatürk’ün söylemlerini afişlere, duvarlara asmakla, kitaplara yazmakla… Atatürkçü olunmuyor maalesef. Atatürk’ün; uyguladığı şekilde, muasır medeniyet seviyesine ulaşmak için gece gündüz çalışıyor musun? okullarda yazılı olduğu ama uygulanmayan biçimde; "Muallimler, Cumhuriyet sizden; fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller ister" diyor Atatürk, bunu yerine getiriyor musun? yine Atatürk, ölümünden on beş gün önce millete şu vasiyeti yapıyor: "Şu iki şeye iyi sarılın, Kur’an ve Hz. Muhammed’in sünneti" bunu kaç tane Atatürkçü yerine getiriyor? (Bu hususta merak edenler, Ahmet Gürtaş’ın; "Atatürk ve Din Eğitimi" isimli, Diyanet işleri yayınlarından çıkan kitabı okusunlar. ) Atatürk’ün Türk Gençliğine yaptığı hitabedeki görevleri kaç tane Atatürkçü genç yerine getiriyor? getireni gönülden kutluyorum.
aynen bunun gibi; Allah, peygamber, kur’an, din, iman demekle de Müslüman olunmuyor. mesele uygulamayı gerektiriyor, eylem ön plana çıkıyor. aksiyon önem kazanıyor. bağlılığımızı belirttiğimiz insanların prensiplerine sıkı sıkıya bağlı kalmak, samimi olmak, sözümüzün ardında durmak gerçek anlamıyla anlam ifade ediyor.
tutmadıktan sonra istediğin kadar şucuyum, bucuyum de. durmadan söylemlerle vakit geçir. tasavvurlar, beynin içindekiler değil, yapılanlar, düşüncenin eyleme geçmesi önemlidir. bu yüzden; "Niçin yapmadığınızı söylersiniz?" ikazı ile karşılaşıyoruz. bu yüzden maskeli hareket, riyakarlık kabul edilmiştir.
o bakımdan sonuç çıkmıyor. bu yüzden insanlar birbirini anlamıyor veya anlamak istemiyor. bu yüzden kavgalar, savaşlar, sinir bozuklukları bitmiyor, her halde bitmeyecek de…