Mynet | Blog Anasayfa | Email
Favorilerime Ekle | Giriş


Arşiv Eylül, 2007

AHRAZLAR DİYALOGU

30 Eylül 2007 Pazar Yorum yok »

AHRAZLAR DİYALOGU
Şurada bir söz söyleyin, bir kelam edin, bir konuşma yapın…… yarın bakın bu konuşmadan, bu sözden, bu kelamdan neler çıkartılacak? Cımbızla çekip, bir kelimenin bir harfinden anlam çıkaranlar olacak. Hele bu, siyasi bir söz olur, söyleyen de inançlı ve sağ duyulu bir siyasetçi olursa artık ahrazların elinden kurutuluş mümkün değildir.
Bilmem bizim ülkede, bilmem her yerde böyledir. Ancak insanın bulunduğu bütün mekanlarda bu tür ahrazlar diyalogunun yaşandığını sanıyorum.
Ortada daha somut bir şey yok iken, sanki varmış, her şey bitmiş gibi gösteriliyor, gösterilir. Yani bir çeşit peşin hüküm, yargısız infaz. Bunu da en çok yapanlar; medya tabir ettiğimiz, asıl görevleri insanları bilgilendirmek olan basın yayın kuruluşlarıdır. Yalan yanlış bilgi vermeyen, halkın kafasını karıştırmayan medyayı tenzih ederim.
Son günlerde; Türkiye’de yaşanan olaylara bakınız; Anayasa taslağı hazırlanınca, adeta yer yerinden oynadı. Sanki anayasa yürürlüğe girdi, ülke bu anayasa ile yanlış yerlere gidiyor gibi!…kaldı ki adı üstünde; taslak. Üzerinde daha çok konuşulacak. Bilim adamları, hukukçular görüş bildirecek, aklı erenler, siyasetçiler fikirlerini söyleyecek, geniş katılımlı bir tartışma zemini oluşturulacak… sonunda net bir durum çıkacak ortaya.  Halbuki öyle yapılmıyor; “Bu anayasa hemen çekilsin.”, “Bu Meclis anayasa yapamaz, anayasayı kurucu meclis yapar…”, “ Bu anayasa, AKP anayasası…..”, “ Anayasada; Atatürk, laiklik, Cumhuriyet kavramları ve ilkeleri yok kabul ediliyor…”, “Ülke Malezyalılaşıyor”…. bir deli bir kuyuya taş atıyor, kırk akıllı çıkaramıyor.
O kadar garip durumlarla karşılaşıyoruz ki; adamların işi gücü kaos ortamı hasıl etmek, Cumhurbaşkanı ile Başbakanı birbirine düşürmek… ne yapar, ne ederiz de iki arkadaşı, iki dava ve kader dostlarını birbirinden ayırırız. Yani AK Partiyi nasıl başarısız kılar ve memlekette; problem meydana getiririz…. kimse kusura bakmasın ama ben buna ahrazlar diyalogu diyorum.
Zaman zaman birileri bir yerlerden emir alıyor, gizli saklı kırmızı kaplı kitaptan bir şeyler okunuyor, adamlar da, bunu yerine getiriyorlar! Bunlara sormak istiyorum; siz bu vatanın evladı değil misiniz? Siz bu ülke gemisinin içinde bulunmuyor musunuz? Ülke gemisi batarsa siz nereye gideceksiniz? Yoksa gemi su almaya başladıktan sonra kaçacağınız yer, bir zaman birilerinin kaçtığı yerler mi?

Yapmayın, etmeyin, şu güzelim cennet vatanda işler yolunda giderken, bir çuval inciri berbat etmeyin. Hukuksuzluk, antidemokratik hareketler çok mu iyi? Ülkenin; Cumhuriyetle, demokrasiyle, hürriyet içinde yönetilmesi mi daha iyi? Yoksa baskı, zulüm, işkence, darbe ve sıkı yönetimle yönetilmesi mi?……

Vur Abalıya Politikası!

29 Eylül 2007 Cumartesi Yorum yok »

Vur Abalıya Politikası!
 
“Sende kimyasal silah var, sende tahrip gücü yüksek bomba bulunuyor…..” diye ülkeleri başına yıkmaya kalkan, ilaç fabrikalarını kimyasal silah fabrikası diye kamuoyuna lanse eden, asıl amacı petrol kapmak, Müslümanları katletmek olan ABD, niçin İsrail’in; Filistin’de, Bosna Hersek’te, Balkanlar ve Ortadoğu’da yaptığı insanlık dışı işlere; “DUR” demiyor? Neden bir avuç İsrail ve Yahudilerin yaptıkları görmezden geliniyor? Eğer eşitlik, adalet bu ise, globalleşme veya küreselleşmeden anlaşılan; dünyada ne kadar Müslüman varsa, ne kadar Kur’an gönüllüsü bulunuyorsa onları yeryüzünden yok etmek, zencileri insan saymamak…. fikri hakim ise o zaman başka! – ki olan hadiselere bakarak, başka türlü de anlamak mümkün değil!-
ABD, ne zaman; adaleti, eşitliği, dünyada barışı ikame edecek? Bugün dünyanın tek hakimi durumunda ama yarın, yarından daha yakın bir zamanda bu hakimiyetine devam edebilecek mi? 11 Eylül bir ders niteliğindedir. Bir çok zalimler gelip geçmiştir tarihte! Bunlar da, aynen ABD’nin yaptığı gibi zulümlerle, katliamlarla dünyayı kana bulamışlar, fakat bugün!… evet bugün esamileri okunuyor mu? Daha doğrusu haklarında iyi kelam eden kim var? Zalimlerin yıkılışı haktır. Gözyaşı üstüne mutluluk ikame edilemez. Ağlayanın malı, güleni ondurmaz. Ne zaman olursa olsun, zulüm ve ah yerde kalmaz. Bir Arap sözü var: “Men dakka dukka” denir. Bu, Türkçeye; “Çalma kapını çalar kapını” diye yorumlanır.
Devletler de, insanlar gibi; doğar, gelişir, büyür ve yok olur. Önemli olan tarihte güzel isim bırakmak, dünyaya iyi isim yaparak gelmek ve gitmektir! Selçuklu Devleti, Osmanlılar ve bütün Müslüman Türk devletleri….. tarihte bu misyonu elde etmişlerdir. Bunun için hep iyi olarak yad edilir, hep kültür, tarih ve medeniyete imza attıklarından övgüyle bahsedilir! O devletler ki, yedikleri üzümün parasını, kul hakkı olmasın diye üzüm kütüklerine bağlayıp gitmişler, kimsenin bir kuruş hakkını yememişlerdir! Binlerce, milyonlarca kitap bırakmışlar, insanlığı ilimle, kültürle aydınlatmışlardır! Kiliselere, havralara, başka dinden olanlara karşı daima hoşgörü ile bakmışlar, camilerin yanına kilise ve havra yapmaktan çekinmemişlerdir. Osmanlılar, devlet kademesinde ayırım yapmadan her dinden ve her ırktan insana görev vermişlerdir! Bu mu insanlık? Yoksa bugün ABD, İsrail ve yandaşlarının yaptığı; emperyalizm mi?
İsrail; zorla elinden aldığı Filistin toprağından, Filistin’i çıkartmak için olmadık edepsizliği yapmaktan çekinmiyor! Orta Doğuda barışı ikame etmek için hiçbir tedbir alınmıyor! Neden ABD, İsrail’e ses çıkartmıyor? Niçin Sırpların yaptığı katliama sessiz kalıyor? Dünya devletleri neden bu tür insanlık dışı hareketleri, bir şey olmamış gibi duymazdan geliyor? Hala Kıbrıs’ı kaşımaya devam ediyorlar! Kıbrıs’ta kangren olan bir yara var. Bu yaranın bir an önce tedavi edilmesi, yaraya neşter vurulması şarttır. Peki bu konuda ABD ve süper güçler niçin Türkiye’nin yanında yer almıyor? Neden Rum’a bu haklılığımızı deklare etmiyor?
Bazı basın organları, hala belden aşağı tavırlarla insanlığı ahlaktan, değer yargılarından uzaklaştırmak için böylesine hayati meselelere eğilmiyor! Hükümetimizi niçin aklı erenler yalnız bırakıyor? Eski siyasiler niçin yapıcı bir yol göstermiyor? Bu ülke bizim değil mi? Niçin İsrail oyunlarına geliyoruz?

TÜRKİYE MALEZYALILAŞACAK MI?

28 Eylül 2007 Cuma Yorum yok »

TÜRKİYE MALEZYALILAŞACAK MI?
Son günlerin gündemde olan sözü budur. Şimdi de; “Malezya” lafı çıktı ortaya. Hafızamı yokluyor çok değil bir süre önceki tartışmalara, ülkeye yapılacak hizmetlere karşı muhalefetin takındığı tavırlara bakıyorum da; “Ne kadar sığ, ne kadar banal ve ne kadar dar düşünce” demekten kendimi alamıyorum. Bu tavırlar elbette tarihe geçecek. Geçecek ama çok çirkin, çok saçma ve bunu dillendirenlerin, halk tarafından nasıl yok edildiğinin unutulmaz hikayelerini oluşturacaktır.
Seçimlerden önce; “Önce seçim, sonra Cumhurbaşkanı seçimi. Cumhurbaşkanını yeni meclis seçsin. Derhal seçim, erken seçim, aman sen Cumhurbaşkanı olma. Ama senden başka kim olursa olsun ona destek vereceğiz, yeter ki sen olma….” demediler mi? demiyorlar mıydı? Bu sözler üzerine hükümet: “Haydi öyleyse hodri meydan erken seçim yapıyoruz. 22 Temmuz sandık önümüze gelecek” dedi. O zaman: “Bu sıcak yaz gününde seçim mi olur? herkes tatil mi yapacak? Sandık başına mı gidecek? Bu zaman yanlış, biz istersek seçimi kilitleriz…” demeye başladılar.  Seçim rahatlıkla yapıldı. Halkımız; kaypak, vizyonsuz, dar kafalı, kavgacı, sürtüşmeden, dövüşten medet umanlara elinin tersiyle öyle bir Osmanlı tokadı vurdu ki nereden geldiklerini bilemediler. Cumhurbaşkanlığı seçim süreci başladı. Abdullah Gül; “Tekrar adayım, seçimde halkın isteklerini cevapsız bırakamazdım” dedi. Bu sefer muhalefet; “Abdullah Gül Cumhurbaşkanı olursa rejim sorunu çıkar, ülke kaosa sürüklenir, laiklik elden gider, ülkede darbe olur, Abdullah Gül dışında bir başka AKP’liyi aday gösterin. Onun dışında kim olursa olsun destekleyelim….” diye ağız değiştirdiler.
Abdullah Gül cumhurbaşkanı oldu. O günden bugüne bir değişiklik, rejimde bir problem, laiklikte bir değişim oldu mu? Türkiye, karanlığa mı büründü? Geriye mi gitti? Son günlerin moda sözü: “Türkiye Malezyalılaşıyor” lafı. Acaba gerçekten Türkiye Malezyalılaşıyor mu? Malezyalılaşırsa geriye mi gitmiş olur? bakınız Malezya’nın Ekonomi ve sanayiinden bir örnek sunmak istiyorum: MALEZYA’DA EKONOMİ VE SANAYİ
Ekonomi: Malezya ekonomisi birinci derecede tarım ve hayvancılığa dayanır. Ürettiği tarım ürünlerinin başında pirinç, kauçuk, palmiye tohumu, ananas, kakao ve çeşitli meyve ve sebzeler gelir. Uzun bir sahile sahip olması itibariyle balıkçılık da yaygındır. Orman ürünleri de ekonomiye önemli katkı sağlamaktadır. Yerel kaynaklarca da zengindir. En çok kalay rezervine sahiptir. Ancak maden rezervleri sömürge döneminde İngilizler tarafından azaltılmıştır. 1970′lerden buyana petrol ve doğal gaz da üretilmekte ve ihraç edilmektedir.
Sanayi: Malezya sanayi bakımından iyi bir seviyede sayılır. Petrol arıtma tesislerinin yani sıra otomobil, dayanıklı tüketim malları, tekstil ürünleri, çeşitli gıda maddeleri, çimento ve diğer inşaat malzemeleri, mobilya ve ağaç ürünleri, kâğıt ve kırtasiye malzemeleri, kimyasal maddeler, gübre, kauçuk, plastik eşya, toprak ve madeni eşya, mekanik araçlar, elektrik gereçleri, ilaç, palmiye yağı vs. üreten çok sayıda fabrika kurulmuştur. İmalat sanayisinin gayri safi yurtiçi hasıladaki payı % 27′dir. Çalışan nüfusun yaklaşık % 18′i sanayi sektöründe iş görmektedir.
Beş tane büyük gazetede Malezya hakkında çıkan haberler, Malezya ile ilgili araştırmalar hep kendi fikir ve düşüncesine göre tespit edilmiştir.
Bütün bu tartışmalar niçin çıkıyor biliyor musunuz? Muhalefetin makam ve mevki saltanatı bittiği için. Bu kafayla bir daha iktidar yüzü göremeyeceklerinden dolayı. Eğer CHP’nin dümen suyuna diğer muhalefet partileri de takılırsa onları da bekleyen akıbet aynı olur.

Kimse korkmasın, Ülke ne Malezyalılaşır, ne rejim elden gider, ne de laikliğe bir şey olur. zamanla her şey normalleşecek, yapanlar yaptıklarından utanacaklardır.

ORUCUN SOSYAL BOYUTU

26 Eylül 2007 Çarşamba Yorum yok »

                                                   ORUCUN SOSYAL BOYUTU

ÇOCUK EĞİTİMİ(2)

25 Eylül 2007 Salı Yorum yok »

                                         ÇOCUK EĞİTİMİ(2)

dünkü yazımla size sunduğum "Çocuk Eğitimi Üzerine" isimli alıntı yazımı bugün de sürdüreceğim. yazısından dolayı sayın Memduh Özcan’a teşekkür ederim.

51. Çocukların her işi başkalarına yaptırılır, kendi başlarına bir iş yapmalarına da fırsat verilmezse, beceriksiz ve pısırık bir hâle gelirler.

52. Çocuklarınızın düzenli ve tertipli olma heveslerini kırmayın, yoksa onları düzensiz bir hâle getirebilirsiniz.
53. Çocuklarınızı küçük yaşta süslü püslü, gösterişli ve modaya uygun giyindirirseniz,
büyüdüklerinde onları "moda hastası" tipler olarak görebilirsiniz.

ÇOCUK EĞİTİMİ ÜZERİNE

24 Eylül 2007 Pazartesi Yorum yok »


Düşman Bir Değil ki!

23 Eylül 2007 Pazar Yorum yok »

 

Kazım Öztürk

Eğitimci/ yazar

e-mail: kazim_ozturk@mynet.com

www.blog.mynet.com/kazim_ozturk

                                                                  Düşman Bir Değil ki!

 
“Dert çok/ derman yok/ düşman kavi / talih zebun” der bir şairimiz. Atalarımız da; “Su uyur, düşman uyumaz” şeklinde ifade ederler…. bu sözleri söylerken, düşmanlıklarımızı unutmayalım, düşmana yine düşmanca tavırlar sergileyelim, kimse ile ilgi kurmayalım, irtibata geçmeyelim, kendi kabuğumuza çekilelim… anlaşılmamalıdır.
Eğer bir çok düşman varsa, eğer bunlar bizi rahat bırakmak niyetinde değilse- ki öyle görünüyor ve öyle anlaşılıyor- o zaman bizim de yapacaklarımız var, olmalıdır.
Öncelikle düşmanlarımızı sayalım. Yunanistan. Yunanistan, Kıbrıs’ta durmadan çıbanı kaşıma noktasındadır. Kıbrıs’ın bir Rum yönetimi içinde olduğunu bütün dünyaya haykırmaktan geri durmuyor. KKTC vatandaşlarına, Güney Kıbrıs’a geçiş konusunda pasaport vermek için çalışmalar yapmaktadır. Burada niyeti; Kıbrıs’ın tamamına hakim olduğu imajını vermek. Dünya kamuoyunu buna ikna etmek. Şimdiye kadar Kıbrıs’ta; Çözümsüzlük, çözümdür, deniyordu. Şimdi; Çözümsüzlük, çözüm değildir anlayışı hakim durumda. Kıbrıs sorunu mutlaka çözümlenmelidir. Bunu çözmek için, kırmadan, dökmeden, düşmanımış diye yangına körükle gitmeden, diyalogla çözmek.
Yunanistan ile diğer sorunlar; Kıta sahanlığı, kara suları, Batı Trakya Türklerinin sorunu….zaman zaman Yunanistan bu hususta bazı girişimlerde bulunuyorsa da, Türkiye, diyalog anlayışı içinde meseleye daha ılımlı bir tavır takınmak durumundadır. Yunanistan, ılımlı bir tavır sergilediği havasını veriyor. Bu ılımlılık samimi mi? Sanmıyorum ama yine de bir çözüm olabilir. Önemli olan önce kendi ülkemizin menfaatini göz önüne alarak, hiç ir insanımızın burnu kanamadan, barış ortamı içinde konuyu çözümlemek. 
Suriye ile Hatay sorunu ve su sorunu mevcut. Bu konunun da diyalog ile çözümleneceğinden yanayım. Suriye devlet başkanı, ilk defa Türkiye’ye gelmiş ve diyalog içinde bazı meseleler konuşulmuştur.
Ermenistan ile sorunumuz yoktur. Ara sıra bazı devletler; “Ermenilere soy kırım uygulandı” dese de, bunların tarihi, ilmi ve gerçeklikle hiçbir ilgisi bulunmamaktadır. Çünkü ne Türkiye’de bulunan Ermeniler ve ne de Ermenistan devlet başkanı ve yöneticileri böyle bir konunun gündemlerinde olmadığını belirterek, kışkırtıcılara gereken cevabı veriyorlar.
Düşmanın çokluğu, bizi yıldırmamalıdır. Aksine daha canlı, daha dikkatli, daha düzgün bir iş yapmamıza vesile olmalıdır. Allah şeytanı niçin yarattı? Müslümanlar ve insanlar daha uyanık olsun, daha çok gayret etsin, daha fazla üretici olsunlar, yanlış yapmasınlar, kendi aralarında birliği bütünlüğü bozmasınlar….. diye.

HER ZAMAN İKİ KERE İKİ DÖRT ETMEZ

22 Eylül 2007 Cumartesi Yorum yok »

     kazım öztürk

eğitimci/ yazar

e-mail:kazim_ozturk@mynet.com

www.blog.mynet.com/kazim_ozturk

                                                      HER ZAMAN İKİ KERE İKİ DÖRT ETMEZ

     sosyal olaylarda kesinlik yoktur. şu andaki bir olayı, biraz sonra yaşamam, bir daha olmaz, diye kesin konuşamayız. yani bunu şöyle formüle edebiliriz; her zaman iki kere iki dört etmez.

      bugün çektiğimiz sıkıntıları yarın çekmeyebiliriz. veya devamlı aynı sıkıntı içinde bocalayabiliriz. o bakımdan geçmişe üzülmü, geleceğe sevinme derler. bu açıdan bakıldığı zaman büyüklerin çok güzel ve yerinde ifadeleri vardır. şöyle ki: "Dünya üç günlüktür; dün, bugün ve yarın. dün geçti. onun üzerinde konuşmanın bir anlamı yoktur. yarın da daha gelmemiş, nasıl ve ne şekilde olacağı belli değil. asıl olan bugündür. bugünü değerlendirirsek, o vakit hayatın bir anlamı olur. yaşamanın bir değer kazandığı görülür.

  çoğunlukla; olaylara üzülürüz veya seviniriz. sevinmemiz belki iyidir ama eğer sevindiğimiz olay, bizi bu sevinç nedeniyle  meskenete, tembelliğe, uyuşukluğa sürüklüyorsa o sevincin bir manası yoktur. zira her  dün, bugün olmakta ve her yarın da bugüne dönmektedir.

    sosyal olaylara bakarak; "Keser döner sap döner, gün gelir hesap döner" şeklinde tekerlemimsi bir söz vardır. çok yerinde, yerinde olduğu kadar da düşündürücüdür. evet, dün insanlara sıkıntı veren, baskı uygulayan, zulüm yapanlar… bugün süt dökmüş kedi gibi bir yerlere saklanmaya çalışıyor.  dün, yanlarına aldıkları bazı yalakalarını, bazı aydınlarını, bazı kalemşörlerini, bazı medya patronlarını… bugün kaybetmiş bulunuyorlar.   sırça köşklerde oturup, halkın içine hiç çıkmayanlar, bunun böyle gideceğini sanmasınlar, ki olmamıştır da zaten. dün işgal ettikleri makam sebebiyle, ellerini ovuşturuyorlardı. peki şimdi neredeler? şimdi neden bir selamı bile çok görüyorlar? hep bulanık suda balık avlanacağını sananlar, sular berraklaşınca niçin berrak sudan hoşnut olmuyorlar? her zaman olaylar insanların hep kendi istekleri doğrultusunda yürümez. yürümüyor. yürümeyecek. bunu açık ve net olarak görüyoruz.

      dün denecek kadar yakında zamanda; gaz, mazot, benzin, yağ… kuyrukları varken, millet kuyruklarda ömür tüketirken bugün bunları görmüyoruz. eğer iki kere iki dört etseydi, bunların hala aynı biçimde devam etmesi gerekmez miydi? yine iki kere iki dört etmiş olsaydı, bugün; hortumcuların hortumunu kesen bir hükümet olur muydu?

    mesele yalnız siyasi açıdan ele alınmaz. siyaset, sadece bir örnektir. psikolojik açıdan da aynıdır. özellikle insanların psikolojik yönden değerlendirilmesini ele alırsak; üzüntünün devamlı, sevincin devamlı olmadığını görürsünüz. hatta bunu durmadan da yaşarız. peki olaylara bakış açımız nasıl olacak öyleyse? bugün dediğimiz zaman dilimini en iyi biçimde, insanlara yararlı şekilde değerlendirerek. bugün yaptığımız bir şeyden yarın pişmanlık duymayacak şekilde bir hayat tarzı geliştirmekle. bunun yolunu da; inanç ve güzel davranıştan geçtiğini bilmemiz lazımdır.

“2. CUMHURİYET” İFADESİNİN PATENTİ CEMAL GÜRSEL’E AİT

21 Eylül 2007 Cuma Yorum yok »

KAZIM ÖZTÜRK
ÖZTÜRKÇE
 
 
 
“2. CUMHURİYET" İFADESİNİN PATENTİ CEMAL GÜRSEL’E AİT  
 
      Sivil anayasa tartışmalarıyla gündeme gelen “İkinci Cumhuriyet” tanımının patentinin 27 Mayıs ihtilalinin lideri, 24. Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Cemal Gürsel Paşa’ya ait olduğu belirlendi. Cemal Gürsel, 24. Hükümetin programını okurken, Türkiye’de ilk kez “İkinci Cumhuriyet” tanımını kullanan kişi oldu ve bu tanımı Türk siyasi literatürüne kazandırdı.
    27 Mayıs ihtilalinin lideri, dönemin Milli Birlik Komitesi Başkanı Orgeneral Cemal Gürsel, aynı zamanda hükümeti kurma görevini de üstlendi. 24. Türkiye Cumhuriyeti, 1. Gürsel Hükümeti’ni kuran Cemal Gürsel Paşa, 30 Mayıs 1960′da TBMM Genel Kurulu’nda okunan programda "ikinci cumhuriyet" tanımını ilk kez şu cümlelerle kullandı:
      “İkinci Cumhuriyet’in Anayasa’sı, ilmin ve geçmiş uzun yılların acı tecrübelerinin ışığı altında, memleketin mümtaz ilim adamlarının geceli gündüzlü çalışmaları memleket aydınlarının bu çalışmalara anketler vasıtasıyla katılmaları suretiyle hazırlanmaktadır. Birleşmiş Milletler Anayasası, İnsan Hakları Beyannamesi, Hukuk prensipleri ve milli ruh ve ihtiyaçlardan doğmuş olan eski Anayasamız ile milli gelenekler ve yurdumuzun özellikleri yeni Anayasamız için ilham alınan başlıca kaynakları teşkil etmektedir.”
              1961 Anayasası’nın kuruluşunda da bulunan Anayasa Profesörü Mümtaz Soysal, ikinci cumhuriyet tartışmalarını AKP’den çok neo liberallerin başlattığını ve istediğini söyledi. Soysal, “O zamanki Kurucu Meclis’te de gündeme geldi. Üzerinde çalışıldı. Oy birliği ile reddedildi. Birileri ‘ikinci Cumhuriyet başlıyor’ diye tartışmalar başlatmıştı. İkinci, üçüncü cumhuriyet diye numaralandırma olmaz. Anayasa’ya o zamandan beri değiştirilemez maddeler koyulmuştur. Devlet şekli cumhuriyettir. Cumhuriyet tektir. Bunun sonucu olarak yürürlükte olan Anayasada da 1-2-3 ve 4. maddeler değiştirilemez maddelerdir. Türkiye’de “ikinci, üçüncü cumhuriyet” tartışmalarının yeniden başlatılmaya çalışıldığını ifade etti.”
            Bugün, bu tartışmayı; olayları speküle etmeyi seven, her şeylerden bir mana çıkartmaktan zevk alan, yangına körükle gitmeyi kendilerine meslek edinmiş olanlar sürdürüyor. Ve suçu hükümete atmaya çalışıyor. 27 Mayıs’ın şartlarının başka olduğunu belirterek, onların yaptıklarının doğru olduğunu söylemeye getiriyorlar. Hatta öyle bir ifade kullanıyorlar ki; “ Atatürk’ün getirdiği çağdaş dünya görüşünü tahrip etmeye yönelik olduğunu” savunarak, hükümeti Cumhuriyete karşıymış ve din devleti kurmaya çalışıyormuş, dolayısıyla Cumhuriyeti yıkıp, ikinci cumhuriyeti kurma gayreti içinde olduklarını göstermek, halkın kafasını bu şekilde bulandırmak istiyorlar. İstiyorlar ki 27 Mayıs’ı yapanlar tekrar devreye girsin, tekrar ülke antidemokratik bir durumun içinde olsun… bütün arzuları bu! Ama dünya o dünya değil. Türkiye artık o Türkiye hiç değil. Ülkemiz, Atatürk’ün dediği ve sık sık vurguladığı; “Muasır medeniyet” seviyesini yakalamış ve daha ilerilere gitmenin gayreti içindedir. Bu, yakalanmışken, bundan sonra gelen hükümetler de aynı biçimde çıtayı daha yükseklere taşımak zorundadırlar.

NASIL BİR ANLAYIŞ?

20 Eylül 2007 Perşembe Yorum yok »

       Kazım Öztürk

     Eğitimci/ Yazar

     e-mail:kazim_ozturk@mynet.com

     www.blog.mynet.com/kazim_ozturk

                                                                      NASIL BİR ANLAYIŞ?

      hep dayatmadan söz ediyoruz. iki lafımızdan birisi; "Dayatma"dır. iki kişi birbirine dayatıyor, aileler çocuklarına dayatıyor, toplumlar bireylere dayatıyor, devletler devletlere dayatıyor, yök, hükümete dayatıyor….

     dayatmanın geçmişine, tarihine ve bizi buralara getirme serencamına bir bakalım; acaba kutsal kitabımızda dayatma var mı? insanlara; "Bunu şöyle yapacaksın, böyle yapacaksın, yoksa karışmam…" ifadeleri ile karşılaşıyor muyuz? allah; kullarına bir dayatma içinde mi? peygamberler, toplumlarına dayatmışlar mıdır?  şimdi kutsal kitabımızdaki bir kaç örneğe bakalım: "Ya Musa, Firavun’a yumuşak söyle. belki inanır" "Ey Muhammed, senin görevin sadece tebliğdir.", "dileyen inansın, dileyen inkar etsin", "Allah dileseydi bütün insanları Müslüman yapardı"…… peygamberlerin hayatlarında asla dayatma görülmez. onlar, toplumlarındaki insanlara yalnızca anlatmışlar, sadece doğruyu ve gerçeği en güzel biçimde açıklama ihtiyacı hissetmişlerdir.

     şimdi meseleyi biraz daha yakınlaştıralım; devlet yönetiminde, siyasi ilişkilerde, bürakratik işlemlerde… hep dayatma karşımıza çıkıyor. ülkemizde bir laiklik sistemi var. bu, çok değişik boyutlarda ele alınıyor. kimine göre; "Din ve vicdan hürriyeti", kimine göre" Dinle devletin ayrı oluşu", Kimine göre" din dışı anlayış"…

  gerçekten biz hangi laikliği uyguluyoruz? veya laiklikten neyi anlıyoruz? uygulamalarımız ne şekilde? eğer laiklik: Din ve vicdan hürriyet^" ise, o zaman insanların din ve vicdanlarından geldiği gibi giyinmeleri, din ve vicdanlarından geldiği şekilde manevi yöne yönelmeleri, ibadetlerini yapmaları, kılık kıyafetlerini ona göre dizayn etmeleri gerekmez mi? eğer laiklik: "Dinle devletin ayrı oluşu" ise, o vakit devletin dine, dinin de devlete karışmadan yani bu hususta sessiz kalması icap etmez mi?  yok eğer laiklik: "Din dışı" bir tavır sergilemekse o zaman da; "Ben de Müslümanım, biz dine karışmayız, dini hiç bir konuda baskı oluşkturmayız" demekle uygulama zıtlaşıyor demektir. bunları açıkça belirtmek gerekir. gizli kapaklı söz söyleyip, işin temelinde dinden soyutlamak varsa, o zaman bu millet onu yutmaz. şimdiye kadar yutmamıştır.

     son günlerde anayasa taslağı içindeki kılık kıyafetin serbest olması konusuna bazıları kafayı taktı. ama dayatma yaptıklarının farkında değiller. "Üniversitelerde türban (Aslında baş örtüsü) olur muymuş". böyle bir anlayış, tepeden tırnağa kadar laikliğe aykırıdır. başı açık okunuyor da niçin başı kapalı okunmasın? meseleyi bu boyuta getirdiğiniz zaman, başı açık olanlara da başka yerlerden dayatma gelir. 1980 öncesindeki kavgaların sebebi bu değil miydi? "Sen neden benim fikrimi benimsemiyorsun?" "Nasıl oluyor da bizim okulumuzda, bizim kurumumuzda benim gibi düşünmüyorsun?" "Burada senin gibi düşünenlere, senin gibi giyinenlere izin verilmez" tamam  madem İslami biçimde sakal bırakmak yasaksa, çenenin altına bir tutam şeklinde sakal bırakmak, çeneyi bir çizgi gibi sınırlandıran şekilde sakal koymak, kulaklara küpe takmak, saçları uzatıp taramadan karma karışık şekilde ortaya çıkmak, giydiği kotun sağını solunu yırtarak, yırtık şekilde dolaşmak, Lenin’in, Stalin’in, Marks’ın, Çe Guevera’nın, Mao’nun, Kastro’nun kitaplarını, resimlerini, fikirlerini, düşüncelerini benimseyenleri  de yasak kapsamına almak gerekmez mi? madem başını örtmek, sizin tabirinizle türbanla dolaşmak çağdaş bir kıyafet değilse, o zaman, mini etekle, dar pantolonla, göbeğini, sırtını gösteren kısa giysilerle, göğsünü gösterecek derece açık kıyafetlerle dolaşmak da yasakların içine girmelidir……..

       ne oldu olmadı mı? rahatsızlık mı duydunuz? beğenmediniz mi? böyle şey mi olur canım? bu başka o başka mı diyorsunuz? o zaman toplumda gerginlik mi olur düşüncesindesiniz?  eğer bunları benimseyemiyorsanız, insanları özgür bırakacaksınız. isteyen istediği gibi hareket edecek- devrim yasalarına aykırı olmamak şartıyla-

   laik bir ülkede baş örtülmez mi görüşünüz?  böyle derseniz, Laikliğin dinden uzak bir anlayış olduğunu söylüyorsunuz da haberiniz yok. şunu aman unutmayın, insanlar laik olmaz, devletler laik olur. insanlar manevi değerlere saygı, inanç, ibadet, ahlak konularında kutsal kitaplarda yazılan, peygamberlerin söylediği şekilde hareket etme serbestliğine sahiptir. bunu kimse onların elinden alamaz. şimdiye kadar da almamıştır. hatta bu konu ile ilgilenmemişlerdir bile. bundan kimse rahatsızlık duymamalıdır. zira hiç bir Müslüman, hiç bir medeni insan, ne açıklardan, ne kapalılardan rahatsızlık duymuyor.

          yani bir kör dövüşü sürüp gidiyor. kavramlarda karmaşıklık, fikirlerde ve düşüncelerde tortu mevcut. herkes kendine göre bir laiklik, kendine göre bir din, kendine göre bir hukuk ve anayasa anlayışı tutturmuş gidiyor. hatta kendine göre bir Atatürkçülük bile ihdas edilmiş durumda. bakınız Atatürk’ten söz edilince bir kısım; "Atatürkçüyüm" diyenlerde; Dini hassasiyet, dini anlayış, manevi yöne yönelişten pek haz aldığı söylenemez. bunu  bazı siyasi partilerde gözlemliyoruz. yakalara Atatürk’ün rozetini takmakla, Atatürk’ün arkasına sığınmakla, Atatürk’ü kalkan ve maske gibi kullanmakla, Atatürk’ün söylemlerini afişlere, duvarlara asmakla, kitaplara yazmakla… Atatürkçü olunmuyor maalesef.  Atatürk’ün; uyguladığı şekilde, muasır medeniyet seviyesine ulaşmak için gece gündüz çalışıyor musun? okullarda yazılı olduğu ama uygulanmayan biçimde; "Muallimler, Cumhuriyet sizden; fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller ister" diyor Atatürk, bunu yerine getiriyor musun? yine Atatürk, ölümünden on beş gün önce millete şu vasiyeti yapıyor: "Şu iki şeye iyi sarılın, Kur’an ve Hz. Muhammed’in sünneti" bunu kaç tane Atatürkçü yerine getiriyor? (Bu hususta merak edenler, Ahmet Gürtaş’ın; "Atatürk ve Din Eğitimi" isimli, Diyanet işleri yayınlarından çıkan kitabı okusunlar. ) Atatürk’ün Türk Gençliğine yaptığı hitabedeki görevleri kaç tane Atatürkçü genç yerine getiriyor? getireni gönülden kutluyorum.

           aynen bunun gibi; Allah, peygamber, kur’an, din, iman demekle de Müslüman olunmuyor. mesele uygulamayı gerektiriyor, eylem ön plana çıkıyor. aksiyon önem kazanıyor. bağlılığımızı belirttiğimiz insanların prensiplerine sıkı sıkıya bağlı kalmak, samimi olmak, sözümüzün ardında durmak gerçek anlamıyla anlam ifade ediyor.

       tutmadıktan sonra istediğin kadar şucuyum, bucuyum de. durmadan söylemlerle vakit geçir. tasavvurlar, beynin içindekiler değil, yapılanlar, düşüncenin eyleme geçmesi önemlidir.  bu yüzden; "Niçin yapmadığınızı söylersiniz?" ikazı ile karşılaşıyoruz. bu yüzden maskeli hareket, riyakarlık kabul edilmiştir.

       o bakımdan sonuç çıkmıyor. bu yüzden insanlar birbirini anlamıyor veya anlamak istemiyor. bu yüzden kavgalar, savaşlar, sinir bozuklukları bitmiyor, her halde bitmeyecek de…

Mynet Blog WordpressMU alt yapısını kullanmaktadır.