Mynet | Blog Anasayfa | Email
Favorilerime Ekle | Giriş

KARYAZCA

16 Nis

çünkü dedirtmeyecek birini sevin!……

Öyle birini sevin ki, "Çünkü" süz, olsun. Yağmurda
gökkuşağınız, baharda sevdanız, yokluğunda varlığınız,
gözyaşınızda inciniz olsun.

Öyle birine tutulun ki, aramak için uzaklara gitmeyeceğiniz
kadar sizin olsun. Ne zaman aşktan, yana söz duyarsınız
kalbiniz çıldırmışçasına onun için gümbürdesin.

Gün onunlabaşlasın. Gözleriniz uykudan uyandığında aklınıza
ilk gelen,"Sevgilim, Canım" derken; yediverenler, onun kokusunu
sunsun benliğinize. Gün yine onunla bitsin, uyurken ve de "Seni
seviyorum" derken o olsun.

Öyle birine tutulun ki, aramak için uzaklara gitmeyeceğiniz
kadar sizin olsun. Ne zaman aşktan, yana söz duyarsınız
kalbiniz çıldırmışçasına onun için gümbürdesin. Onun estirdiği
karayel samyeline, karanlıklar aydınlığa dönüşsün.

O varken "Ümitsizlik" pılını pırtısını toplayıp gitsin. Onunla
zorluklar kolay olsun. Ve de o varsa her şey var olsun.
Öyle birine yürekten sarılın ki, aranızdan rüzgar dahi
geçemesin, kıyametin ayak seslerini duysanız bile o varsa
yanınızda umurunuzda olmasın..

Öyle birinin olun ki, o kalbinizden çıkarsa şayet ruhunuz
bedeninizden sökülecekmiş çesine olsun. "Seni seviyorum"
diyemediğiniz zamanda gözleriniz, ciğeriniz, ruhunuz sevginizi
söyleyip dursun.

Öyle birine bağlanın ki, yüreğinizin adımları onun adına
yürüsün. İçinizden geçen şarkı o olsun ve de…. ‘İçimden
geçen şarkı gittiğinde ne yaparım ben! " diyebilirsiniz.
Öyle birine gönül verin ki, gönlünüz onun ardından koşsun,
önünde hiçbir mani olmasın..

Öyle birine Aşık olun ki, şiirinizin ilhamı, duanızın kaynağı
"Seviyor sevmiyor lara" gerek kalmasın onun da sizi sevdiği
biri olsun.

Öyle birine vurulun ki, "Ben seni fakatsız, nedensiz, çünküsüz
seviyorum." Bakma sen şimdiki zaman eki kullandığıma. En geniş
zaman olan sonsuz geniş zamanla diyorum ki "Seni seviyorum".
Adının geçmediği sözü dinlemiyorum. ….

Seni ölesiye ve öylesine çok seviyorum ki birbirimizi bağlayan
ipler görülmeyecek Canımı da, yolumu da, gönlümü de yoluna
döşedim. Bittiğim gün kalbimden çıktığın gündür.

Canım benim,ben senin bana zor gelen taraflarını da seviyorum,
her şeyinle; bilmediğim bilsen ürkeceğim, anlamadığım,
anlayamayacağı m yanlarınla seviyorum.
Seni ismin ne "de" haliyle ne de "e" haliyle seviyorum.

Seni yalın halinle seviyorum.
Ben seni sevdiğim yerdeyim, heryerdeyim haykırabilirsiniz.

İŞTE BÖYLE BİRİNİ SEVİN


alıntı…

16 Nis

Sinirlenindikce Hatırlamanız Dileğiyle…

Adam yeni kamyonuna bakmak için evinden çıktığında, üç yaşındaki oğlunun gayet mutlu bir biçimde elindeki çekiçle kamyonunun kaportasını mahvettiğini görmüş. Hemen oğlunun yanına koşmuş ve çocuğun eline çekiçle vurmaya başlamış. Biraz sakinleşince oğlunu hemen hastaneye götürmüş. Doktor, çocuğun kırılan kemiklerini kurtarmaya çalıştıysa da elinden bir şey gelmemiş ve çocuğun iki elinin parmaklarını kesmek zorunda kalmış. Çocuk ameliyattan çıkıp gözlerini açtığında, bandajlı ellerini fark etmiş ve gayet masum bir ifadeyle, “Babacığım, kamyonuna zarar verdiğim için çok üzgünüm.” demiş ve sonra babasına şu soruyu sormuş: “Parmaklarım ne zaman yeniden çıkacak?”

Babası eve dönmüş ve hayatına son vermiş…

Birisi masaya süt döktüğünde ya da bir bebeğin ağladığını işittiğinizde bu öyküyü hatırlayın. Çok sevdiğiniz birine karşı sabrınızı yitirdiğinizi anladığınızda, önce biraz düşünün. Kamyonlar onarılabilir, ama kırılan kemikler ve incinen duygular hiçbir zaman onarılamaz; genellikle kişiyle performansı arasındaki farkı göremeyiz. İnsan hata yapar. Hepimiz hata yaparız. Fakat öfkeyle ve düşünmeden yapılan şeyler, insanı sonsuza kadar rahatsız eder. Harekete geçmeden önce durun ve düşünün. Sabırlı olun. Anlayış gösterin ve sevin !

16 Nis

Ona ruhumun yaralı olduğunu söyleyin…

 

 

Ona ruhumun yaralı olduğunu söyleyin… Nasıl yaralı olmasın ki. Doğrularından vazgeçmemiş olması yine kapının önüne konmasını gerektirmişti. Dünya mı garipti kendisi mi hiç bilemeyecekti. Tıkanıyordu hayat gelip kalbinde. Soldan soldan vuruyorlardı yine. Anlatamıyordu kimselere ne istediğini. Nasıl istediğini. Sanırım hiç anlatamayacaktı da. Belki anlatabilirdi de anlayan çıkmayacaktı…

Ona ruhumun yaralı olduğunu söyleyin… Nispet yapar gibi gidişin bir de dönüşü vardı elbet. Bulduğu gibi kaybetmek dedikleri şeyi iliklerine kadar yaşamıştı yine. Acıdı da acıdı yüreği. Bilirdi ihanetin acısını. Bilirdi bilmesine de her defasında ilk defa gibi acıyordu yüreği işte. Kendisine bile şikayet etmedi kalbini. Sustu sadece susması gerekenler gibi…

Ona ruhumun yaralı olduğunu söyleyin… Ne de çabuk tüketivermişti aşkı sevdayı hiç anlayamadı. “Başka türlü mü seviyorum ben” diye geçirdi içinden. Normalleri de karışır olmuştu her şey gibi son zamanlarda. Gerçi anlam yüklemeyi bırakmıştı insanların davranışlarına. Kimisi çok garip, kimisi anlamsız, kimisi de çok çocukça gelirdi ona. Bunu hangi kefeye koyacağını ise hiç bilemedi…

Ona ruhumun yaralı olduğunu söyleyin… Dar zamanlarda yaşamak denilen böyle bir şeydi. İnsan sabırsızdı, bir de nankör. Bekleyemiyordu. Kalp hızında yaşamak istiyordu kalbinden geçenleri. Tik tak seslerinden ritim tutmaya zamanı yoktu. Melodi duyulmadan gürültüde kayboluyordu tik taklar. Oysa kendisi aşkın melodisine hasretti, belki cıvıl cıvıl sesine…Bütün bütün sustu ama kulakları o melodiyi yine de duyamadı…


Ona ruhumun yaralı olduğunu söyleyin… Ama hiç kızmadığımı da. Belki çokça kırıldığımı da. Gitmesi gerektiği için gittiğine inandırmak zorunda kalışı kendini daha da yaralıyordu. “Gitmeyebilirdi de” deyiveriyordu içinde saklanan çocuk. Biz onunla içimizdeki çocuklarla yola çıkmıştık oysa. Sahi hani atlıkarıncaya binecektik… Söylesene biner miyiz bir gün yine…

Ona ruhumun yaralı olduğunu söyleyin… Bıraktığı gibi burada olduğumu bir de. Tek damla eksilmediğini geride bıraktıklarından. Sadece gözyaşlarıyla yeşerttiği umuttan bahsedin biraz da. Sonra sıkı sıkı Rabbimin tuttuğu kalbimden. Dönüp dönüp kendisine dua ettirişinden. Söz verdiği halde hala o huzura gidemeyişinden. Onun yerine kendisinin gittiğinden bahsedin bolca.

Ona ruhumun yaralı olduğunu söyleyin… Bir de “her şeyde bir hayrın olduğunu.” O anlar beni, bilir söylediklerimi en çok da söyleyemediklerimi. Söyleyin ona ki bazı şeyler ille de yaşanılarak öğrenilir hayatta. Vicdan derinden bir sızladı mı aklın mutlaka geleceğini başa. O başa gelene kadar bazen dibe vurmak gerektiğini de söyleyin. Dibe vurduğunda da uzatılan eli tutması gerektiğini de. Söylenmeden, sızlanmadan, mazeret üretmeden tutması gerektiğini sıkı sıkı söyleyin ama. O ele değil de elin gerçek sahibini görmesi gerektiğini de iyice tembih edin olur mu?


Ona ruhumun yaralı olduğunu söyleyin… İsterse açtığı yaraları bir bir sarabileceğini de hatırlatın ona. O unutur bunları bu aralar aklı bir karış havada. Yaptığı her şeye rağmen geride kocaman bir yüreğin biraz da yaralı bir ruhun onu beklediğini de söyleyin emi. Siz söyleyin mutlaka o bilir beni, niyetimi, özlemimi, sevgimi…Canımdan öte can olduğunu… Siz söyleyin yine de ona bülbülün kanının aktığı yerden gülün rengini bulduğunu… ve adının da sadece “aşk” olduğunu…

__________________
16 Nis

Elektrik Direkleri Çıldırmış Olmalı..!

16 Nis

Karısını sehpa yapan adam!!!

jeff Green 32 yaşinda, Arizona/ABD’li bir adam.. bir sure once karisini kaybetmiş…kadin 29 yaşinda kalp krizinden ölmüş.. sevdigi birini kaybetmek her insani sarsar ama bu adam nasil sarsildiysa artik, karisinin topraga verilmesine 1 gun kala "onu kaybetmenin acisina dayanamiyorum, alip eve geri getiricem" diye ayaklanmiş… cenaze işleriyle ilgilenen gorevlileri arayip bunu onlara da soylemiş ve izin istemiş, adamlar şaşirmişlar ama nasil olduysa izin vermişler.. Jeff Green böylece "karicigim 7 kat topragin altinda olacagina evimizde olsun" diyerek almiş karisinin ölüsünü eve getirmiş… bununla bitmiyor, adam bir de "karim espri anlayişi gelişmiş bi kadindi" diyerek onu yeni kahve sehpasi yapmaya karar vermiş!!!! Tam 6.000.00 $’a cesedin bozulmasini engelleyecek şekilde ozel olarak tasarlanmiş koskoca bir cam masa yaptirmiş, ve kadini o camin icine yerleştirip masa diye salonun ortasina koymuş!!!
Bunu duyan akrabalari ve arkadaşlari "bu adam siyirdi" diyerek artik ona ugramiyorlarmiş.. ama soyledigine gore hala korkmadan evine girip cikabilen birkac gercek dostu varmiş.. buyrun. siz misafirlige gittiginiz bir evde salonun ortasinda aşagidaki gibi bişey gorseniz ne yaparsiniz??

16 Nis

Körlerin Hikayesi

Dere tepe, dağ ova dolaşmasını seven tek gözlü bir adam varmış. Yürür yürür gidermiş, gider gider yürürmüş.

Bir gün uzaklarda renkleri karmakarışık bir köy görmüş; alacalı bulacalı garip bir köy. Yaklaşmış köye doğru. Yolları bir tuhaf, evleri bir tuhaf, insanları bir tuhafmış köyün…

Girince köyün içine anlamış meseleyi. Körler köyüymüş burası. Kadınların, erkeklerin, çocukların, velhasıl herkesin sımsıkı kapalıymış gözleri…

Gezginci adam karar vermiş burada yaşamaya:

Hiç değilse benim bir gözüm var, diyormuş.

Körler ülkesinde şaşılar kral olur, derler. Ben de bunların başına geçer yaşarım.

Körlerin gözleri yokmuş ama elleri, kulakları, burunları çok hassasmış. Kendilerine göre kurdukları bir düzen içinde yuvarlanıp gidiyorlarmış.

Adam şaşkın hallerine bakıyormuş onların. Yürümeleri, konuşmaları doğrusu başka türlüymüş.

Bir gün körlerden biri öteki körün malını aşırmış. Sadece tek gözlü adam görmüş bunu. Bağırarak ilan etmiş:

- Filanca malını çaldı falancanın.

Körler:

- Nereden biliyorsun o kadar uzaktan duyulmaz ki, demişler.

- Ben duymadım, gördüm. Gözüm var benim. Görüyorum.

Körler göz diye, görmek diye bir şey bilmiyorlarmış. Uzun yıllar içinde çoktan unutmuşlar bu hissi.

- Ne demek görmek, demişler, nasıl görüyorsun yani, duyulmayacak mesafeden anlıyor musun ne olup bittiğini?

- Anlıyorum tabii…

- inanmayız, imtihan edeceğiz seni…

Adamı almışlar, uzakça bir yere dikmişler. Tecrübeleriyle biliyorlarmış o uzaklıktan hiçbir şeyin işitilmeyeceğini.

- Anlat bakalım, şimdi biz ne yapıyoruz, demişler.

Adam anlatmış:

- Oturuyorsunuz, konuşuyorsunuz, Şu ayağa kalktı, bu elini oynattı, beriki bacağını sallıyor vs…

Derken körler bir evin içine girmişler, bağırmışlar:

- Anlatsana…

- İçeri girdiniz göremiyorum ki…

Körler bilmedikleri için içeri girmenin ne olduğunu:

- Ne olmuş yani içeri girmişsek. Elli santim fark etti, anlat anlat, demişler.

- Arada duvar var görmüyorum.

Körler :

- Sen atıyorsun, demişler. Demincek tesadüf etti.

Bak, şimdi bilemiyorsun.

- Çıkın dışarı, söyleyeyim.

- Bu kadar uzaktan duyunca ha içersi, ha dışarısı, ne çıkar yani…

- Ben duymuyorum, ben görüyorum, diyormuş adam.

- Öyle şey olmaz, demiler. Sende bir bozukluk var. Saçmalıyorsun, acayip şeyler söylüyorsun. Hekime muayene ettireceğiz seni…

Adamı yaka paça köyün hekimine götürmüşler. Hekim de kör tabii… Elleriyle yoklamaya başlamış adamı. Yoklamış ve parmaklarını adamın yüzünde gezdirirken:

- Buldum, demiş. Bozukluk burada…

Adamın açık olan gözünü kastediyormuş hekim ve:

- Saçmalaması bundan dolayı, diyormuş. Ben şimdi hallederim, düzeltirim onu…

Körler ülkesine kral olmaya kalkan gezginci zor bela kurtarmış kendini oradan.

Körler görenleri anlayamazlar. Saçmalıyor sanırlar ve onu da düzeltip kendilerine benzetmek için gözlerini çıkarmaya uğraşırlar.

16 Nis

Bir bebeğin yarım kalan öyküsü Hikayesi ..

5 Ekim: Bugün var edildim. Buradayım. Varım. Müthiş bir duygu bu. Var olduğumu henüz annem ve babam bilmiyor.

Bir elma çekirdeğinden bile küçüğüm. Ama ne de olsa, ben benim. Varım ya! Bu bana yetiyor. Henüz bedenim belli belirsiz, yüzüm yok ama, varlığımı ve benliğimi hissedebiliyorum. Bir kız olacağım ve baharda çiçekleri seveceğim.

19 Ekim: Biraz büyüdüm. Kımıldamam mümkün değil. Annem henüz farkında değil ama onun kanıyla besleniyorum. Kalbini dolaşıp gelen sımsıcak kan bana geliyor. Beni sevecek bir kalbin kıpırtılarını şimdiden hissediyorum. Annem beni çok sevecek. Annem için güzel bir sürpriz olacağım.

23 Ekim: Hiç göremediğim bir el ağzımı biçimlendirmeye başladı. Dudaklarımda onun dokunuşunu hissediyorum. Bu "el"in dokunduğu yerler dudağım damağım oluyor. Düşünün bir yıl sonra bu elin dokunduğu yerde tebessümler açacak, güleceğim. Dudağımdan ve dilimden sözler dökülecek. Herhalde önce "Anne!" diyeceğim. Anne duyuyor musun beni? Seninle konuşacağım. Sana güleceğim. Kimilerine göre hÃlà daha var değilmişim… Nasıl olur? Varım ve gülücükler sunacak dudaklarım da olmak üzere ya… Hem sonra bir ekmek kırıntısı ne kadar küçük olursa olsun yine ekmektir. Öyle değil mi anneciğim? Ah bir konuşabilsem!

27 Ekim: Bugün pek mutluyum. İçimde tatlı bir kıpırtı başladı. Artık bir kalbim var. Kalbim atmaya başladı. Hayatım boyunca böyle atıp duracak. Sevgilerle dolduracağım kalbimi. Tıpkı anneminki gibi… Annem bedeninde iki kalbin birden atmaya başladığını bilseydi ne kadar sevinirdi! Duyuyor musun anne?

2 Kasım:
Her gün biraz daha büyüyorum. Kollarım ve bacaklarım da biçimlenmeye başladı. Hele bir büyüsün kollarım bak nasıl kucaklayacağım seni anneciğim. Şu ayaklarım da tamamlansın da, beraber çiçekli bahçemizde yürürüz. Belki birlikte okula gideriz.

12 Kasım: Ah evet… Bunlar, bunlar ne kadar sevimli ve küçük şeyler. Aman Allah’ım parmaklarım da çıkmaya başladı. Bunlarla çiçek toplayacağım, annemin elini tutacağım, kalem tutacağım. Belki de güzel bir şiir yazacağım. Anneciğim, orada mısın? Ellerimi ellerinin arasına koymak için sabırsızlanıyorum.

20 Kasım: Oh, nihayet.. Annem doktora gitti. Burada olduğumu öğrendi.. Yaşasın! Doktor teyze özel bir cihazla gördü beni. Ultrason diyorlarmış. Resmimi bile çekti. Sevinmiyor musun anneciğim? Seneye kalmaz kollarının arasında olacağım…

25 Kasım: Artık babam da burada olduğumu biliyor. Fakat henüz kız olduğumun farkında değiller. Onlara sürpriz yapacağım..

10 Aralık: Bugün yüzüm tamamlandı. Artık iki güzel gözüm, bir küçük burnum, dudaklarım ve yanağım var… Anneme benziyorum galiba…

13 Aralık: Artık çevreme bakabiliyorum. Etrafım çok karanlık ama olsun. Yine de mutluyum. Yaşıyorum ve varım. Kısa bir süre sonra gün ışığını görebileceğim, renkleri ve çiçekleri tanıyacağım. Rüyamda gördüm. Dünyada gökkuşağı diye bir şey varmış.. Onu çok merak ediyorum.. Anneciğim, babacığım sizin yüzünüzü de göreceğim. Tanışacağız…. Mutlu olacağız. Gülüşeceğiz..

24 Aralık: Kulaklarım daha iyi duyuyor artık. Anneciğim, senin kalbinin seslerini duyuyorum. Benim kalbimin atışlarını da sen duyabiliyor musun? Hatta sesini bile tanıyabiliyorum. Sesin ne kadar tatlı… Hiç duymadığım bir şey bu… Güzel ve Sağlıklı bir kız olacağım. Kollarında uyuyacağım, yüzüne bakacağım, o tatlı sesini dinleyeceğim. Benim için ninni de söyleyecek misin anneciğim? Sen de beni özlüyorsundur mutlaka… Beni koklayacaksın.. Çok seveceksin, değil mi?

28 Aralık: Anne burada bir şeyler oluyor. Doktor abla neden mutsuz bakıyor böyle… Sen acı çekiyor gibisin. Kalp seslerin değişti… Sustun. Benimle niye konuşmuyorsun anne? Anne… Anne… Anneciğim… Yüzümde soğuk bir şey hissediyorum. Anne, yüzümü parçalıyorlar… Anne bir şeyler yap… Anne… Kolumu çekiyorlar anne… Canım yanıyor anne… Anne… Ayaklarımı parçalıyor bu şey anne… Beni sana bağlayan damarı kopardılar anne… Anne kalbimi parçalıyorlar… Anneciğim… Anne… Anne… An

Ah! Kürtajınız ta-mamlandı hanımefendi. Geçmiş olsun !..

16 Nis

AŞKSIN SEN..


 

AŞKSIN SEN
Kıyıları yalayıp ta
Kum tanelerini içine alıp kaçan denizin dalgası gibi

Öptün dudağımdan kaçtın yağmur ıslaklığında

 

Alıp götürdün dudağımdan sarkan sevdamı,

Aşkımı,

Bir düş değil
Bin düş parçaladı içimi
Bir göz değil
Bin gözün değdi gözüme
Bir tel değil
Bin tel saçın sarmaladı vücudumu,
Ben kurtulamadım

Hangi dağa baksam adın yazıyor
Hangi ağaca tutunsam
Sevdan haykırıyor parmaklarımın ucundan içime
Kollarım yanıyor,
Ya yüreğime ne demeli
Bir bilsen kendime dokunuşlarım bile sen kokuyor
Yıkayamıyorum ellerimi kokun beni asla terk etmiyor
Çıkmıyor içimden
Nedir bu?
İşte adını koyuyorum
Aşksın sen

Mynet Blog WordpressMU alt yapısını kullanmaktadır.