Mynet | Blog Anasayfa | Email
Favorilerime Ekle | Giriş

İSTİKBAL İSLAM’INDIR(İnkarcılar İstemese De)

Adalet Ya Da Ulusalcı(!)Deniz Gezmiş!

Adalet  Mülkün temeli,esasıdır.

Mülk saltanattır,saltanatsa idare demek,yönetim demek,devlet demek.

İtiraz eden olabilir.Kelimenin orijinaline bakmalarını yeğlerim.

Yönetimi ayakta tutan temel ilke adalet demektir bu söz.

Hz.Ömer’e ait olan  bir sözdür de,birileri ondan alıp Atatürk’e mal etmiştir.

Peki nedir adalet?

Eşitlik mi,

Ayniyet mi?

İki çarpı iki eşittir dört demek  mi?

Tanrı ile Sezarı eşdeğer bilmek mi?

Aysun Kayacı ile Çobanı aynı tutmak mı?

Yoksa bütün insanların tek soydan geldiğini söyleyerek,tüm dünyanın"kardeş"olduğunu söylemek mi?

Yüzlerce soru üretebilirsiniz,

Onlardan birisini değil,birden fazlasının doğru olduğunu söyleyebilir,öylece inanabilirsiniz.

Bu sizin inancınıza,felsefenize,kültürünüze bağlıdır.

Mesela ben:

"Tanrının hakkı Tanrıya,Sezarınki Sezar’a"kabulünden uzak görürürm kendimi.

Üstelik bunu Hz İsaya dayandırma garabeti de bana anlamsız gelir.

Bir peygamberin böyle bir eylemin merkezinde olmasına aklım yatmaz.

Tanrı ile onun yarattığına insanlanı bir görmek,birbiri ile kıyaslamak çok saçma gelir.Aşkın bir varlıkla bir arazı aynı seviyeye getirmeyi "haksızlık"olarak algılarım.

Muharref İncil Nüshalarına giren bu ifadeyi,Hz.İsayı ve Onun tebliğ ettiği dini Laikleştirmeye bir delil olarak sunanlara ise,söyleyecek kelime bulamam.

Neyse ,konumuz Sezar değil,

Adaletten bahsediyoruz.Adil olmaktan.Herkese hakkını vermekten.

Değerlendirmelerimizde es geçemeyeceğimiz temel kuraldan…

Son zamanların derin tartışmalarında iki temel mevzu göze çarpıyor:

Ergenekon Çetesi,

Deniz Gezmiş ve Arkadaşları.

Aslında birbirinden ayrılamayacak,ayrı olarak değerlendirilemeyecek iki konu.

Adalet terazisinin tartamadığı,devre dışı kaldığı bir durum.

Cumhuriyet mitinglerinde "Ordu Göreve" pankartı açanların,bir başka yerde "emperyalizme karşı yurtsever birlik"sloganı ile Deniz Gezmiş fotoğrafları taşımaları,

Ulusalcı Hulki Cevizoğlunun Deniz Gezmişleri göklere çıkarması,

CHP’nin Onunla gurur duyması,

İşin garip tarafı iki grubun da Ergenekon’a sağır kalması,

Cumhuriyet mitingleri organizetörlerinin,çetecilikten tutuklanmaları,ya da en azından gece yarılarında evlerinden alınıp sorgulanmaları.

Kimine göre "Laik rejimi savunma "refleksli samimi bir oluşum,zorunlu bir görev ifası,

Kimilerine göre darbeye davetiye çıkarıp,rejimi de güme götürme operasyonu.

Kafalar karışık anlaşılan.

Ya da birileri kafalar karışsın,ortalık karışsın,sis perdesi karanlık prenslerine lojistik destek olsun havasında.

Peki işin doğrusu neydi,

Adil bir değerlendirme yapmaya çalışsak,

Herkese hakettiği kadar desek,

Ergenekonla Deniz Gezmişi,

Deniz’ le Cevizoğlunu ayırmamız gerekir.

Ulusalcı Türk Soluyla Deniz’i ayırmamız gerekir.

Emperyalizmle Mücadeleyi,Emperyalizmin uzantılarıyla paslaşmadan ayırmak gibi…

 

 

 

 

Terazi Bozuksa

İnsan eşref-i mahlukat,

Yaratılmışların en şereflisi.

Akletmek ve düşünmek,muhakeme yapmak en belirgin özelliği.Onu eşref-i mahlukat yapan sır,sebep,özellik.

Hayata öylesine değil,anlamaya çaılarak,aklederek,muhakeme yaparak bakmaya çalışır.

Sorar,sorgular,merak eder,düşünür.

Sormayı ya da sorgulamayı herşeyiin içine başını sokmak olarak algılayanlar dışında,vicdanı ile,insan olmanın kazandırdığı bu "eşref"kisvesiyle bakar hayata,olaylara.

Aklını,duyularını  kullanır,

Bilme Yönelir,

Hakka dayanır,Hakikate teslim olur.

Böyle yaklaşımının ona kazandıracağı paye,onurdur,şereftir.Erdemin zirveliğidir.

Erdemin zirvesine çıkmak nasıl zorsa,nasıl emek ve özveri ietiyor,sadakat ve istikamet gerektiriyorsa,

Orada kalabilmek de o kadar zordur.

Sorumluluğu yüklenmekle aslında kendine en büyük kötülüğü  yapmış olan insanın hayat mücadelesi,bir bakıma sorumluluk görevini ifa gayretidir.

Çabası,gayret ve çırpınışı yüklendiği "sorumluluk"misyonuyla çatışmaya başladığında,sorun da başlar.

Bu bir varoluş-yokoluş sorunudur.Asla rucu ya da inkar sorunudur.Birbiriyle taban tabana zıt iki yolun ayrıldığı noktanın başına gelmiştir insan.Yada orada bırakılmıştır.

Her iki yol hakkında önceden bilgi sahibi olması,ona karşı adil bir tutumun işaretidir.Gideceği yer,seçeceği yol teesadüflerin değil,bir ölçü ve hesabın sonucu takdir edilmiştir.İlkeleri ve şartları,olmazları ve olması gerekenleri biribir sayılıp dökülmüştür orta yere.Hangisini seçerse ona "kolaylaştırılmış"tır,ulaşım imkanı verilmiştir

Menzili belli olan iki yoldur kasdettiğim.Menzile varmadıkça,geri dönüşü olan iki yol.Birinde şükür,diğerinde inkar vardır.Biri Hakikate,diğeri sanal eğlence ve hüsrana çıkarır.Yol üzerindeki işaret taşları,yön levhaları rüzgar esince doğrultusu değişecek,el ile değiştirilecek cinsten değildir.

Hayatı anlamaya çalışan insan,

Hani kendine en büyük kötülüğü yapmaya çalışan insan.

Bir bakarsınız "azgın "bir canavara dönüşmüştür.Hakikate uzanan yola tuzaklar kurmağa,levhaları alaşağı etmeye,doğrultusunu değiştirmeye azmetmiş.Gözleri ve gönlü Hakikkat ışığından değil,nefis ve enaniyet karanlığından güç almaya başlamıştır.

Aslında hüsranına start vermiş,kaybediş macerasının fitilini ateşlemiştir.

 

Hayatı anlamaya ,sorgulamaya çalışan insan,

Bilmez ki salt aklı herşeyi tartamamaktadır.

Herşeyi bir laboratuvar ortamına sokup sonuç çıkarmak imkanı yoktur.

Çaresizliğin başladığı zamanlar gelir,acziyetini haykırmaya başlar!

Bazan bu bir inkarın,toptan reddin ,

Bazan da "Herşeyi Düzenleyen"e dönüşün başlangıcıdır.

Bir Tarafta Eşrefi mahlukat zirvesine çıkmış  insan,

 Öbür tarafta Esfeli safiline inmiş insan,

Oysa ikisi de aynı hamurdan,aynı mayadan.

İkisi de aynı akıl nimetiyle mücehhez edilmiş.

Farkı şu ki,

Birisi Hakikate teslimiyetle,

Diğeri akla esaretle çıkmış yola.

Kazanan,ne olduğunu,nereden nereye gittiğini bilen insandır.

Kaybeden varlık gayesini unutan,hakikate meydan okuyandır.

Zira akıl terazisi her ağırlığı çekememekte,

Bozulup hakemliğini kaybedebilmektedir.

Sevdalar Aldı Beni

Savulun Bozguncular

Sevdalar Aldı Beni

Kahrolun Bütün Putlar

Sevdalar Aldı Beni.

 

Sevdalar Aldı Beni

Yaktım Ben Gemileri

Endülüsten Kudüse

Sevdalar Aldı Beni

 

Savulun Bozguncular,

Sevdalar Aldı Beni,

kahrolun Bütün Putlar ,

Sevdalar Aldı Beni

 

 

Sevdalar Aldı Beni

Bidim Ben Sahibimi

Aydınlandı Tüm Dünya

Sevdalar Aldı Beni

 

Savulun Bozguncular,

Sevdalar Aldı Beni,

kahrolun Bütün Putlar ,

Sevdalar Aldı Beni

 

 

Sevdalr Aldı Beni,

Buldum Ben Rehberimi

Öyle Bir Gün Duydum ki,

Böldü Gecelerimi.

 

Savulun Bozguncular,

Sevdalar Aldı Beni,

kahrolun Bütün Putlar ,

Sevdalar Aldı Beni

 

Ömer KARAOĞLU

Söz konusu Vakit’se,Hukuk Teferruattır!

Önce Kartelin irisi Hürriyetten bir haber başlığı:

"Üzmez ile ilgili yayınlara fitne diyen Vakit gazetesinin görüş aldığı İlahiyat Profesörü Süleyman Uludağ…"

Aklı selim sahibi olan herkese sormak lazım:

Bu başlıktan ne anladınız?

Bu başlıkta amaç nedir?

Bu başlığın muhatabı kimdir?

 

Senelerdir bir medya linçi altında onurlu mücadelesini sürdürüyor Vakit gazetesi.Bunca çirkin,sahibini sesi, ve sermaye borazanı arasında dik durmaya,hakikati haykırmaya çalışıyor var gücüyle.

Arkasında ne holding ağaları ne de doğuştan torpilli bir güş olmadan,tehditlere,sindirme politikalarına siper ediyor ser haddini.

Kalaşnikoflarala saldırılara,yargı destekli ekonomik linç çirkefliğine rağmen,o yoluna devam edecek.Çünkü o,çıktığı yolun dikenlerle çevrili olduğunu biliyor.Alçakların adım adım tuzaklarının bilincinde.Dik durmaya devam edecek.

Son çirkef kampanya,yine kartel kaynaklı,bütün medya çirkefliğinin orası kaynaklı olduğu gibi.Yalanları deşifre olan,hileleri boşa çıkan sermaye şakşakçıları çıldırıyor.Çıldırdıkça saldırıyor,kalleşçe,ahlaksızca.Kadın pazarlığı tescillenenler,tezgah üstüne tezgahla devam ediyorlar erdemsiz yollarına.

Ya bizim demokrasi havarilerine ne demeli!Haksızlığa tepkiden dem vuran,yanlışın adresini sormadığını tekrar edenlere!

Bir aydır yapılan şeyleri görmemek,tepkisini koymamak,koyamamak hangi ilkeyle bağdaşıyor?

Gerçek yüzler bir kere daha net görünüyor artık.Olanca masumiyet rollerine rağmen,niyetlerini gizleyemiyorlar.

Vakit’e ve onun şahsında dindar insanlara ilan edilen "savaşı"göremiyorlar.Göremezler de.

Zira artık anlaşıldı ki,

Söz konusu Vakit’se,hukuk teferruattır.

Darısı İçimizdeki İsrail Aşıklarının Başına

İsveç hükümeti ortaklarından Sosyalist Sol Parti,Ülkelerinde yapılacak Nato Ortak tatbikatına İsrail’in katılmasına karşı çıkmış.

Gerekçesi:

"İsrail, Filistin’de her gün kan akıtmaktadır. Böyle katil bir devleti Nato tatbikatına dahil etmek,cinayetlerini onaylamak demektir."

Darısı içimizdeki Sosyalist/Sosyal Demokrat İsrail aşıklarının başına!

 

Not:Bu günlerde kuruluşunun 60.yılını kutlamaya hazırlanan, Ortadoğuyu kan gölüne çeviren Siyonist İsrail Devleti’ni En-Nakba olarak gördüğümü ilan ediyor,Müslümanları Siyonizme Hayır demeye davet ediyorum.

Bunların Derdi Ne?

Ülkemizdeki evlere şenlik medyanın başını kartel medyası çekiyor.Son zamanlardaki atakları bizleri geriye götürmeye,12 sene öncesini düşünmeye sevkediyor.bugün yapılanlara/yaşananlara baktığımızda,aslında bugünün farklı olmadığını,tarihin yeniden tekerrür ettiğini/ettirilmek istendiğini görüyoruz.

Ekonomik ve siyasal bakımdan güçlü ülkelerde istikrar vardır.Demokrasi  herkes içindir ve her düşünceye saygı temeline dayanır.Medya habercilik görevinin dışında başka işlerle uğraşmaz.İhale takipçiliği yapmaz.İnsanların özel hayatlarına müdahale etmez.Belli güçlerin menfaatini korumak adına,karanlık işlere/ilişkilere girmez.Bilir ki böyle bir durum varlık sebebini yok edecektir.

Yılların biriktirdiği ekonomik sorunlarla,demokrasi ve özgürlük sorunlarıyla mücadele eden ülkemizde ise durum tamamen farklı.Bir kere sermaye gücü var.Öyle bir güç ki,geçmişte iktidar aleyhine başlattığı kampanya ile hükümet istifa etmiş,ülke onulmaz yeni dertlerle başbaşa bırakılmıştır.

Medya gücü,sırtını sermayeye dayayan ve azgın bir güç.Bir siyasetçinin tabiriyle,yasama ,yürütme ve yargı erkinden sonra gelen,dördüncü güç.Sermayenin istek ve ihtirası uğruna yapmayacağı birşey olmayan,itici ve dayatmacı bir güç.Medyanın bu gücünü bilen geçmiş iktidarlarda izlenen politika,güçler arasında bir gücü arkasına alarak yoluna devam etmek olmuştur.Bunu göremeyenler,ya da bunu doğru bulmayıp bildiği doğrultuda siyaset yapmaya çalışan,politika ve çözüm üreten siyasetçiler ise,bu güçün linçinden kendilerini kurtaramamışlardır.Bu öyle bir güçtür ki,yargı bile karşısında acizleşmekte,pek çok kararı lehlerinde vermek zorunda kalmaktadır.Zaten aleyhlerinde verilen kararların uygulamaya sokulması da uzun zaman almış,pekçok davadan “zamanaşımı”piyangosuyla kurtulmayı bilmişleridr.Hoırtumladıkları,içini boşalttıkları bankaların borcunu ise bu ülke halkına fatura etmişlerdir.

Son günlerde İstanbul’da bir cemaat hakkında/dahası aleyhinde başlatılan kampanya,bir bakıma medyanın ahlaki yapısını,sermaye bağını birkez daha görmemize imkan sağlamıştır.Geçmişte Fatih/Çarşamba daki görüntülerin yerini bu sefer başka bir beldemiz ve orada yaşayan kendi hallerinde cemaat üyeleri almıştır.

Kafaımza takılan ise şudur;

Bu kampanyanın arkasında hangi sebep vardır.?Basit bir ispiyonlama/deşifre operasyonu mudur,yoksa seçilen yere medya sermayesinin özel bir ilgisi mi vardır?Açık açık yayınlanan fotğraflar,hedef göstermeler,evleri “üs”olarak gösterme gayretleri,bu işin sıradan bir habercilik işi olmadığını gösteriyor.Yapılanların gazetecilik/habercilik değeri yoktur.Evlerini içinin fotoğraflarının gizlice çekilmesiyle özel hayata müdahele zırhı delinmiş,tehlikeli bir hedef gösterme oyunu sergilenmiştir.Yasalara göre suç olan bu eylemi gerçekleştirenler ise,yavuz hırsız marifetiyle masum ve “mağdur”postuna bürünmüştür.

En ufak bir haberi “ihbar”kabul eden savcılarımız inanıyorum ki bu meseleyi aydınlatacak,bu saçmalığı bir an önce sona erdirecektir.Aksi halde beklenmeyen olayların gelişmesi,tedavisi amümkün olamayacak yaraların açılması an meselesidir.Nefsi müdafaaya girecek/gerekçe olacak karşı savunmaların sorumluluğu ise bu işin peşinde olanların yakalarına asılacaktır.

Birileri yine gizli işlerin,karanlık işlerin peşinde.Yeni tezgahlarla karşı karşıyayız.Herkes soturup kendisini hesaba çekmeli.Sorumluluk bilinci özel menfaatlere kurban edilmemelidir.Aksi halde bu işten kazanan çıkmayacaktır.

Bütün bu olanlardan sonra,son olayın amacını,gerekçesini merak ediyorum.

Gerçekten merak ediyorum;

Bunların derdi ne?

Amaçları ne?

Neyin peşindeler?

Ya da Zafer Mutlu hangi rantın peşinde?

Sarıgül’den Baykal’a:Atatürk’ün Ardına Saklanma!

"Cesaretin varsa,Ulu Önder Atatürk’ü rahatsız etme.Atatürk Senin gibi beceriksiz,yeteneksiz adamın ağzına yakışmıyor!

"Ankaraéda oturasn bir zat-ı muhterem var.O zat-ı muhterem Türkiye Cumhuriyetini düşünmüyor.tarımı,hayvancılığı,sanayiyi düşünmüyor.İşsiz,aşsız var mı düşünmüyor.

Niye düşünmüyor?Çünkü onun tenceresi kaynıyor.Nasıl kaynıyor?Ulu Önder Atatürk’ü istismar ederek.İş Bankasını kullanarak,onun teceresi nasılsa kaynıyor.!

Mustafa Sarıgül,Chp nin önemli ve de başarılı  genel başkan adaylarından birisidir.Chp’nin gittiği yolun çıkmaz olduğunu görmüş olmalı ki,kaç senedir CHP Genel Başkanının hışmından kurtulamıyor.Sanırım bir ara partiden ihraç da etmek istemişler,ama yargı geri döndürmüştü.

Bu manzaralara bakınca insan üzülüyor tabi.Atatürk’ün kurduğu bir partinin bugün kendi içinde demokratik anlayışı hakim kılamaması,tek adam zihniyetinin hala CHP’de varlığını sürdürmesi,Artık Türkiye adına yapabileceği birşey kalmadığını gösteriyor.

Sayın Sarıgül’ün dediği gibi,Baykal işi gücü bırakmış Sarıgül’le uğraşıyor.Kavga  ve tek lider zeminine oturttuğu siyasi anlayışı da herhalde bunu gerektiriyor.

Muhalifsiz,muhalefetsiz "Tek Adam"

Hayat;Savunmadır!

Hayatımız savunma ile geçiyor.

Birilerinini hücum/saldırı ile geçmesinin aksine.

Bir türlü bitmeyen,ardı arkası gelmeyen,her defasında yenilenen saldırılarla mücadele etmek gerçekten zor.

Şartlların eşit olmadığı bir kulvardayız.

Bir tarafta la yüs’el saldırı ordusu,

Sırtını "derin"lere,"güçlü"lere vermiş keyif çatıyor.

Öbür tarafta mustaz’af bırakılmış nice insan.

Kulaklarını "gerçeğe "kapatıp,hakikate muhalif ne varsa ona olduğunca açanlar,

Bir eliyle de mazlumun cılız sesini kesmenin mücadelesini veriyor.

Tıpkı şairin dediği gibi:

 

Yüklenmişler mazlumun ensesine,

Kulaklar tıkalı cılız sesine,

 

Türkiyedeki bir grub(şimdi mahalle ayrımı yapıyorsun diyenler çıkabilir) yıllardır bu havayı ,bu kesif ve nefesleri kesen havayı teneffüs ediyor.

Mal varlıklarının rengine kadar bir ayrımın,ayrıştırmanın muhatabı olmuşlar.

Dernekleri,kurumları,dini anlamda gönül birliği içerisinde oldukları cemiyyet ya da cemaatler hep birer suç örgütü olarak görülüp,derdest edilmiştir.

Bu ülkeye hizmetten,bu halka hizmetkarlıktan başka gayesi olmayan siyasal oluşumları kapatılmış,hakaretler,iftiralar,aba altından sopa göstermelerle yıldırmaya çalışılmıştır.

Her 10 senede bir "kurtarılmak"la arınan,huzuru bulduğunu sanan bir ülke düşünün.

Halkıyla kavgalı,inancıyla kavgalı siyasi partileri düşünün,

Önde gelen büyük ekonomik kuruluşların gelirlerinin kahir ekseriyetini "faiz"den,"para satmak"tan kazandığı,tekelciliğin küçük esnafı bitirdiği bir ülke düşünün.

Eğitim adına ortada kocaman bir "sıfır"bulunan üniversiteleri,

Değil dünyayla,birbirleriyle yarışamayacak kadar bilim üretemeyen eğitim kurumlarını,

Hukuku kendi "erk"ini sabit ve sürekli kılmak için kullanabilen,inanmayı,inancına göre yaşamayı"insan hakkı"olarak görmeyen hukukçuları,

Halkının ahlaki değerleriyle "savaş"mayı ilke edinen,yalan ve iftirayala dikkat çekip ciddi bir okuyucu kitlesine ulaşan basını ile,

Velhasıl,

Medeniyet adına ortaya koyabilecek fazla birşeyi kalmamış,gücünü Haktan değil,hakkını güçten alan odaklar,

saldırmaya devam ediyor.,edecek.

Hal böyle olunca da bize düşen savunma olacak.

Çünkü bizim için hayat"savunma"dır.

 

 

“Tükürme” Geleneği,50 Yıllık Hikaye

Hızlı yazarlarımızdan birisi gene hızını alamamış,

Önüne,sağına soluna bakmadan"Tükürüp"duruyor.

Sade tükürse,

Yanmayacağım,

Bir de "nasıl da güzel omuş"havalarında,

Doğru birşey yapmış gibi,

Tükrüğüne yeni ortaklar arıyor.

Blogunda paylaşıma açıyor.

"Hadi siz de tükürün" dercesine.

 

Bu ülkede tükürmek bir gelenektir.

Bu işin piri Cumhuriyet Gazetesidir.

Hzılı yazarımız gibi ,1951 yılında Nazım Hikmet’in resmini ilk sayfaya koyup, fotoğrafının altına ‘Resmini teksir ettirip dağıt ki millet doya doya yüzüne tükürsün’ diye yazmışlardı.

Utanmadan.

Garip olan da şu,

Tükürmeyi yeğleyenlerin,

Yorunmlarıyla (hepsi olmasa da)destekleyenlerin o gazetenin okuru olmaları,bugün NAzım Hikmet Edebiyatı yapmaları.

Ne garip değil mi:

Ya da ne biçim ikiyüzlülük..

Madem bu iş bir gelenek olmuş,

Şimdi biz de tükürelim diyeceğim,olmayacak.

Herkes tiynetini gösteriyor.

O kadar aşağılara inmek,bize uygun düşmez…

 

 

 

 

Üç Kavram,Üç Sorun:Siyaset,Devlet,Adalet

    

  Siyaset kavramı,hemen herkesin ilgisini çeken,hemen herkesin birşekilde içinde olduğu bir kavram.Öyle ki,daha hayatın anlamını yeni keşfetmeye çalışan çocuklardan tutun da,günümüz tabiri ile dünyadan soyutlanmış,kendi yaşam mücadelesi içerisinde,hayata sıkı sıkı sarılmaya çalışan,kendini ölüme daha çok yakın hisseden ihtiyarlarımız bile siyasetin cazibesinden kurtulamamaktadır.Peki herkesi/her yaştaki insanı bu kadar ilgilendiren,hemen her sohbetin ana konusu siyaset nedir?Nasıl birşeydir ki insanlar kendilerini hep onunla ilgili görürler?.

 

     Siyaset köken itibariyle arapça bir kelimedir.Kelime anlamı emretmek,yasaklamak,terbiye etmek demektir.Siyasetin bu kelime anlamları içerisinde en dikkat çekeni terbiyedir.Öyleyse siyasetçi olaninsanların en belirgin özelliklerinin başında eğiticilik özelliği gelmektedir.Toplumunu bilmeyen,değerlerini tanımayan,geleceğine yönelik sağlıklı projelereri olamayanların siyasete müdahil olmamaları bir zarurettir.

 

     İslami ıstılahtaki karşılığı,"halkı dünya ve ahirette kurtulacakları yola irşad etmekle,onların salah ve menfaatlerine çalışmak." olan siyaset,tarihi ilk insana ,ilk Peygamber Adem(a.s)a dayanan önemli bir tebliğ ve yönetim aracıdır.İnsanların dünya  ve ahiret saadetini temin amacını güden  dinle ortak paydası,insanlığın huzurunu sağlamaya çalışmak,huzura götürecek yolları ortaya koymaktır.Bu açıdan baktığımızda Btün Peygamberlerin yaptıkları bir bakıma siyasettir.

 

     Din ile bağlantısına bakarak,siyasetin temelinin adalet olduğunu,ya da başka bir ifadeyle siyasetin adalet temeline dayandığını söylememiz gerekir.Çünkü hukukun korunması için adalet şarttır.Adaletten bigane,güç ve nüfuz hakimiyetine dayanan,adalet gibi temel dayanaktan yoksun bir yapılanmayı,yönetim faaliyetini siyaset olarak addetmek,isimlendirmek;en başta siyaset kavramına hakaret etmek demektir ki,bir kaç istisna dışında bugün dünya ülkelerinde uygulanan şey siyaset değil,belki politikadır.

 

    Politika ile siyaset hep kafamı kurcalamıştır.Biri arapça kökenli,diğeri yunanca kökenli iki kavramdır.Yunanca "çok yüzlülük "anlamına gelen politikayı,bir anlamda "insanlığın iyiliğine çalışmak" demek olan siyasetten ayırmak gerekir.

 

    Çünkü , siyaset adalet temelli yönetme,politika(poli+tika) çok seslilikten ziyade çok yüzlülük demektir.Siyasetteki adalet;nüfuz,mevki,ekonomik-sosyal güçe göre değil,haklılığa göre karar vermeyi gerekli kılar.Eğer hukukun rengi muhatabına göre değişebiliyor,gücü güce göre doğrultu değiştirebiliyorsa,orada adil bir siyasetten bahsetme imkanı yoktur.

 

     Siyasi Kuramlar/İdeolojiler:

     En basit anlamıyla, düzenlenmiş, yapılanmış bir fikirler bütünü anlamına gelen ideolojileri İslam’ın dışında değerlendirmek gerekir.Her ne kadar işlev itibariyle bir anlamda "din" sayılsa da, insan felsefesinin ürünü olan ve sadece sonu olan hayata ait düşüncelerden,hayata ait vaadlerden oluşan ideolojiyi,İnsanı  ve herşeyi Yaratan Allah’ın sisteminden ayırmak gerekir.

 

Dinden uzak felsefenin insana hediyesi, ferdiyetçilik, insanın kendi kendine yeterli olduğu düşüncesidir. Batı uygarlığı ve felsefesi, bireycilik ve madde üzerine kurulan bir uygarlıktır Bu uygarlığının ilkesizliğinden dolayı insanlığa zararların daha fazladır.

 

     Din-Siyaset ilişkisine geldiğimizde,bu konuda biz Müslümanlar açısından Kur’an-ı Kerim’in öğreti ve ilkeleri önemli bir yer tutar.Zira siyasetin de devletin de adaletin de ne olduğu/olması gerektiği sorularına en güzel cevaplar orada vardır:

    "Andolsun biz elçilerimizi  apaçık belgelerle gönderdik.Ve insanlar adaleti ayakta tutsunlar diye,onlarla kitabı ve mizanı indirdik"(Hadid;25)

 

     Kur’an-ı Kerimin ve diğer kutsal kitapların/sahifelerin gönderiliş amacı,adaleti ayakta tutmaktır.İslamın ana kaynağı,dinin anayasası Kur’an-ı Kerim olduğuna göre,huzrlu bir hayatın temini de dinin kaynağına müracaat,ilkelerine uyum ile sağlanabilir.Bu bağlamda siyasetin din ile bağlarını koparmaması esastır. 

 

İslami Anlamda Siyasetin ilkeleri:   

 

    Adil bir siyasetin olmazsa olmazları,ilkeleridir.İlkeler,amaçlara en doğru yoldan ulaştıran kurallardır.Siyaset,insanlığa hizmet için bir araçtır.Hedefe ulaştıran her aracın meşru olmadığından hareketle,siyasetin de ilkeleri,onun meşruluğu/meşru olmamması için birer mihenktir.Rasulullah(s.a.v.)in izlediği yol ve metod bu konuda en güzel örnektir.Gerek Müslüman topluma,gerekse İslam dışı inanışlara sahip topluluklara karşı izlediği bu adil siyaset,O’nun en kısa sürede büyük topluluklara hitap eden bir Lider olmasınının da sebebidir.İşte adil bir siyasetçide olması gerekenler yada siyasetin ilkeleri:

 

     Dürüstlük:Günümüzde politikacıların kahir ekseriyetinde bu ilkenin var olduğunu söylemek çok zordur.Politikayı vadetme sanatı haline dönüştürenler,amaçlarına ulaştıklarında verdikleri sözleri genelde hatırlamazlar.Ancak bir siyasetçinin en belirgin özelliği,en güzel yanı güzel konuşması değil,dürüst olmasıdır.Sözüne sadık,kendine güvenilir olmasıdır.

 

Rasulullah(s.a.v) hayatı boyunca bu ilkeyle var olmuştur.Muhatabı kim olursa olsun verdiği sözü tutmuştur..Günümüzde siyasetin değer kaybetmesinin,güvenilirlik özelliği kaybetmesinin,siyaset kurumunun gözde olmaktan çıkış sebebi,verilen sözlerin tutulmamasıdır.

 

     Adalet ve eşitlik.:Rasulullahın  içinde yaşadığı toplum,kabilelerin bile farklı değerinin olduğu bir toplumdu.Ama o,kimseyi ayrı görmedi.Rengine,diline bakmadı.Kanun önünde herkesi aynı gördü."Kızım Fatıma da aynı suçu işlese,aynı şeyi yapardım"şeklinde ifadesini bulan adalet anlayışı,siyasetçilere/yöneticilere bıraktığı en büyük mirastı.O,"Hak sahibi daima kuvvetlidir" ilkesini hayata geçirmiş,"hakları mutlaka sahibine ödeyeceksiniz"buyurmuştu.onun siyaseti,güçlünün hukuku değil,hakkın gücü temeline dayanıyordu

 

Siyasette devlet başkanı ile görevi itibariyle en alt kademede olan hukuk karşısında eşit değilse,siyaset kirlenmiş demektir.Bu kirlilik  zamanla sistemleşip sağlam bünyeyi toptan çürütecek bir yozlaşma mikrobudur.Siyasetçi bu kirlerden kendini arındırmalıdır.

 

     Barıştan Yana Olmak:Siyasetçi barıştan yana olmak zorundadır.Kavgacı ve çatışma arayan,saldırgan,inatçı bir siyasi anlayış etkili ve uzun süreli olmamıştır.Moda bir deyimle,bardağın dolu tarafını görmelidir.Ayrılıklardan önce benzerlikleri,farklılıklardan önce ortak yönleri işaret etmelidir.

 

İslamın kılıç zoru ile yayıldığı iftirası zaman zaman ortaya atılmaktadır.Her konuda bize örnek olan Rasulullah(s.a.v)in bu konudaki tavrı gerçeğin daha farklı olduğunu göstermektedir.Hayatındaki tüm savaşları Hakkın Tesisi ve adaletin yerleşmesi ilkesi çerçevesinde yapan O’dur.Yaptıkları anlaşmalara sadık kalan da O’dur.En belirgin örneğiyle Hudeybiye Anlaşması,O’nun izlediği siyasetin "barış"temelli olduğunu gösterir.Pek çok Müslümanın "aleyhte "görerek  soğuk yaklaştığı anlaşmaya sadık kalmıştır.Şartlarını bozmayı asla düşünmemiştir.Rasulullahın hayatı ve  vefatından sonarki 30 yıl bu anlamda adaletin,barışın ve hakkaniyetin yerleşik olduğu siyaset dönemidir.

 

     Bilgi ve Donanım:Siyasetçi, bilgili olmalıdır.Bilgi ile ahlak arasında bir ilişki sözkonusudur.Tabi ki buradan kastımız evrensel anlamda doğruluğu kabul edilen bilgidir.Siyasetin gerektirdiği bilgi ve donanımdan yoksun olanlar,siyasetin değerini düşürdükleri gibi,inandırcıklarını da kaybederler.İçinde yaşadığı toplumun hukuk/ ahlak/moral değerlerine yabancı siyasetçiler,barışın değil,kavga ve kaosun hizmetkarıdırlar.
İlkçağın büyük düşünürlerinden Sokrates,” ahlakta üstün olmanın bilgiye bağlı olduğunu, ancak doğru bilginin doğru eyleme ulaştıracağını bildirir. Ona göre ahlaklı olmanın özü, iyiyi bilmektir” der.
 (devam edecek)
 

(devam edecek)