ÖTTÜREMEDEN GEÇEMEDİM…
30 Nisan 2008 Çarşamba Yorum yok
30 Nisan 2008 Çarşamba Yorum yok
30 Nisan 2008 Çarşamba Yorum yok
30 Nisan 2008 Çarşamba Yorum yok
30 Nisan 2008 Çarşamba Yorum yok
27 NİSAN 2008
29 Nisan 2008 Salı Yorum yok
Bazen bu “Vatandaş”ın, daha doğru bir ifade ile “Ayak takımı”nın, devlet ricaline[1] karşı takındıkları tavırlara, sergiledikleri edaya, sarf ettikleri laflara “İfrit”[2] oluyorum…
Bakın neden…
Sayın Başbakanımız, ayağının tozu ile geldiği Suriye gezisinden yorgun argın dönmüş. Ayakta duracak hali yok. Oturduğu yerde neredeyse uyuya kalacak, zorla kürsüye çıkmış, vatandaşına karşı konuşma yapıyor.
Diğeri, yani vatandaş, yani ayak takımından biri laf yetiştiriyor…
“Sayın Başbakan, Sayın Başbakan! Mazot kaç lira oldu? Ben çiftçiyim, yağ bile alamıyoruz. Sen bunları benim külahıma anlat.”
Hiç yakışık alacak bir söz mü bu?…
Önce, her zamanki gibi korumalar tarafından uyarılan, bun rağmen “Külahım” diye tutturan, “Ayak takımı”nın çiftçi sürümünden olduğu haberde belirtilen bu vatandaşın “Haberdeki fotoğrafına” bakıyoruz.
Aaaaa…
Ne görelim?
Adam, ayak takımının çiftçi sürümünden olan bu vatandaş bir taraftan ”Külahıma anlat” diyor ama, başında külah yok…
E vallahi pes doğrusu…
Yahu be adam… Ayak takımının çiftçi sürümü adam…
Bir kere çiftçi olarak “Sürme” işini biliyorsun ama vatandaşın hangi “sürüsünden” olduğunun farkında değilsin. Sen bir “Ayak takımından” vatandaşsın, bu biiiir…
Gelelim ikinci ve daha önemli olan bölümüne…
Sen ne diyorsun? Sayın Başbakan, yorgun argın gelmiş sana hitap ediyor ve sen “Külahıma anlat” diyorsun, değil mi?
Peki kardeşim, sen bu lafı söylemek için önce anlatılacak bir “Külah”ın başında olması gerekmez mi? Sayın Başbakan “Gel buraya ayaktakımı vatandaşın çiftçi sürümünden adam… Ananı da al gel, anlatacağım sana” dese, nerede başında külah?…
Ha… Nerede?…
Hem “Külah”ı ortaya koyuyorsun, hem başında “Külah” yok, adamcağız yorgun argın, neredeyse uyuklayarak gelmiş senin memleketine, sen külahsız karşısına çıkmış “Anlat” diyorsun. Hem de olmayan “Külah”ına…
Sezar’ın hakkını Sezar’a, Sayın Başbakan’ın hakkını da Başbakan’a verelim. Fırıncının hakkı şimdilik dursun. Onu da karıştırırsak bu kez o da ayağa kalkar “Sayın Başbakan, buğday fiyatları ile ekmeğin fiyatı” gibi dengesiz bir laf etmeye kalkar, olmaz…
Ne diyor Sayın Başbakan?
Mealen şöyle diyor: “Pirinç bulamazsan bulgur ye… Bulgur bulamazsan makarna ye… Onu da bulamazsan…”
Bak, buradan sonrasını daha öğrenemedik.
Benim, şimdi evlat sahibi, çok sevdiğim bir yeğenim var. Adı Tülay…
Daha çocuktu… Bir ila iki arası belki… Bir gün babası ile pazardan döndük… Eve gelince Tülay bizi kapıda karşıladı ve “Pazardan bana ne aldııııın…” diye sordu. Pazarcılarla kavga ettiğinden, siniri tepesinde olan babası “Zıkkım aldım sana” dedi…
Gelenlerin içinde o gün çocuk yaşında ilk kez Muz’u fark eden Tülay, “Muz”u, babasının kendisine pazardan aldığını söylediği “Zıkkım” olduğunu sandı ve aklı erinceye kadar her pazara gidişinde babasına “Bana gelirken zıkkım al” dileğini söylemeyi unutmadı…
Eğer böyle bir şey ise “Bulguru da bulamazsak, zıkkım yeriz” olur biter…
Bunların hepsi de geçer gider. Gün ola harman ola. Ama devlet ricaline karşı yaptığımız şey çok ayıp. Eğer “Külahıma anlat” diyeceksen, başında da külahın hazır olacak kardeşim. Adam nereye anlatsın başında külah yoksa, değil mi? Haksız mıyım şimdi?…
Soruyor soruyu, anlatacağı yeri de söylüyor, ama anlatacağı yeri ara ki bulasın.
Böyle soru sorulmaz arkadaş. Kelimenin en hafifi ile ayıp.
Sonra aynı ayak takımının çiftçi sürümünden olan kişi, bir soru daha sormuş lafın içinde külahına anlatsın diye…
“Mazot kaç para oldu?”
Yahu… Be adam… Ayak takımının çiftçi sürümü adam… Sürüm sürüm sürensi adam…
Sayın Başbakan’ın tarlası mı var, traktörü mü var, arabasına akaryakıtı kendi cebinden mi alıyor ki mazotun kaç para olduğunu bilsin…
Ayıp değil mi bu münasebetsiz soru…
Sen… Ayak takımının çiftçi sürümü de değilsin. Sen olsan olsan, Başbakan’ın bulunduğu mekanlara gelip ortalığı karıştırmaya niyetli provokatör, yani mikser, yani karıştırıcısın, kışkırtıcısın.
Zaten onun için de başında külahın yok. Sonra “Aha şu külahlı adam idi” diye belirlenmeyesin diye…
Hadi git işine…
Gerçekten ayak takımının çiftçi sürümünden bir kişi isen, önce külahını başına giy, sonra gel Sayın Başbakan senin külahına anlatsın…
28 NİSAN 2008
29 Nisan 2008 Salı Yorum yok
Haberi okuyunca “Dur… Bu konuda bir yazı yazayım” dedim. Sonra “Sana ne adamın üç karısından, alan memnun veren memnun. Devlet de gereğini yapmıyorsa… Sana ne…” dedim.
Demesine dedim de, kendimi yine yenemedim ve yazdım işte…
Evet… İslamiyet’te dört kadına kadar evli olma “Ruhsatı” şartlar oluşmuşsa, var…
Bakın Kuran’da bu konudaki ayet nasıl…
Nisa suresi 3. ayet: Yetimler konusunda adaleti koruyamayacağınızdan korkarsanız, sizin için temiz kılınan kadınlardan ikişer, üçer, dörder nikâhlayın. Eğer bu durumda adaleti gözetemeyeceğinizden korkarsanız, bir tek kadınla yahut yeminlerinizin/sağ ellerinizin sahip olduklarıyla yetinin. İşte bu, haksızlığa sapmamanız için en uygun yoldur.
Yani…
Belli şartları var “Dört kadınla” evli olabilmek için. Ama asıl olan, “…durumda adaleti gözetemeyeceğinizden korkarsanız” diyor “…bir tek kadınla…”dır.
Öncelikle, ilk eşin ikici ve ziyade eşe izin vermesi önemlidir. Burada ilk eşin “Kişilik” ve “İnsanlık” hakları öne çıkar. İkincisi, KADIN nüfusunun ERKEK nüfusundan fazla olması gerekir. Kadınların, ekonomik olarak “Düşkün ve yetersiz” olmaları gerekir. Üçüncüsü, evlenecek erkeğin, kadınları arasında “…adaleti koruyamayacağınızdan korkarsanız” uyarısını dikkate alarak “Adil” davranabilmeliler. Dördüncüsü ise, devletin bu konuda “İzin” vererek “Şartların oluştuğunu ortaya koyması” gerek.
Dediğim gibi, İslamiyet’te dört kadına kadar evlenmeye “Ruhsat” şartlar oluştuğunda var. Dikkat ediniz “Ruhsat var” diyoruz.
Ruhsatın kullanılması için de elbette şartların yerine gelmesi gerekir.
Haberde adı geçen kişi için “Şartlar” nasıl oluşmuştur, orasını bilemem. Üç eşi de bu evliliğe izin verdiyse, aralarında adalet(!) sağlanıyorsa, kimsenin gerçekten ve “Kalbi” bir şikayeti yok ise, yasalara rağmen, biri resmi diğer ikisi kurallara uymayan bir şekilde karısı olmaktan mutlu iseler, bizim diyeceğimiz bir şey olmaz. Bir de yasalar da demesi gerekirken demiyorsa!…
Diğer bir konu…
Nikâh tektir…
Bunun “Dini” si de yoktur. Çünkü Kuran’da nikâhın şartları olarak ortaya konulan kurallar, medeni kanunumuzda aynen vardır.
Birincisi; evleneceklerin evliliği kabul etmeleri…
ikincisi; evleneceklerin bizzat evlenme isteklerini, alenen ve kendi ağızlarından beyan etmeleri…
üçüncüsü; şahitler huzurunda yapılması…
Dördüncüsü; ve en önemlisi, bu evliliğin “Sicile” işlenmesidir.
Bu dört şart Kuran’da da vardır, bunlardan biri eksik olduğunda o nikâh geçerli olmaz.
Şimdi sormak gerekir üç kadın ile evli olan zatı muhtereme…
Sen hangi nikâhla üç kadınla evlendin de bu evliliklerin “Geçerli” oluyor? Zina sayılmıyor?
Aslında bu sorunun cevabını kendisi vermiş.
Bu kişi, üç kadınla evliliğine kılıf olarak söylediği söze bakın şimdi.
"Tekeşlilik mümkün olsaydı, umumhaneler, kerhaneler olmazdı."
İslamiyet’e göre, şartlar oluşmadığından, nikâh şartları yerine gelmediğinden üç eşten ikisinin nikâhları hem dinen hem de yasal olarak geçerli olmayan bu evlilikler için böyle bir lafı edebiliyor, böyle bir savunma getiriyorsa, ben o kişiye bir soru daha sormak isterim.
Efendi…
Sen, tek eşle yetinemeyeceğini, kendini yenemeyeceğini anlayınca, kendi evinde, evinde kendine özel “…umumhaneler, kerhaneler…” mi kurdun?
Amacım, kimseyi aşağılamak, işine karışmak filan değil…
Ancak "Tekeşlilik mümkün olsaydı, umumhaneler, kerhaneler olmazdı" diyerek ağzını bozan, bu anlayışı taşıyan, İslamiyet’i kendi çıkarlarına göre yorumlayan, çarpıtan, insanları kandırarak çıkar sağlayan bir adama da böyle bir soru sormak hakkımız olmalı…
Ben o hakkımı kullandım.
26 NİSAN 2008