Mynet | Blog Anasayfa | Email
Favorilerime Ekle | Giriş


İSTANBUL BOĞAZI’NIN DONMA HADİSESİ (1621)

6 Temmuz 2008 Pazar Yorum yok »

OSMANLI TARİHÇİLERİNE GÖRE İSTANBUL BOĞAZI’NIN DONMA HADİSESİ (1621)
 
                                                      İstanbul ve Boğaziçi’nin aşırı soğuklar sonucunda donması tarihsel olarak baktığımızda doğal bir olaydır. Bizanslı kronikçiler İstanbul’un ve Boğaziçi’nin donmasına ilişkin çok sayıda olay ve gözlem nakletmişlerdir.[1]İstanbul Boğazı’nın donması normal bir olaydır ve tarihin belli dönemlerinde olmuştur. Benim bu yazımdaki amacım 17.yy.da gerçekleşmiş olan İstanbul Boğazı’nın donma hadisesini daha önceki yazılmış kaynakların veya vakayinamelerin ışığında göstermeye çalışmaktadır. Bu sayede tarihe olaylara doğa olaylarının etkisini de ortaya koymaya çalışmaktır. Çünkü tarihi olaylar sadece beşeri olaylardan değil doğa olaylarından da etkilemektedir.
                                                      İstanbul ve Boğaziçi iki kez, İ.S 1232 ve 1620’de çok zor şartlar doğuracak şekilde donmuştu. Ancak konum için yani 17.yy.daki doğal afetler için düşünürsek İstanbul ve Boğaziçi iki kez donma tehlikesi ile karşılaşmıştır. Bu oylalar 1621 ve 1669’da gerçekleşmiştir. Ancak 1621’deki donma 1669’daki donmadan daha büyük ve etkilidir. Bunu Osmanlı vakanüvislerinin hemen hemen hepsinin 1621’deki donma olayından bahsetmesinden anlıyoruz. Vakanüvisler yüzen buz parçalarından söz etmektedir. Boğazın donmadığı yaklaşık 49 yıllık (1621-1669) zamanda Avrupa, hatta Amerika kıtası korkunç soğuklarla özellikle de 1642, 1658 ve 1667 soğuklarıyla karşı karşıya kalmıştı.[2]           
                                                    17.yy.da Afrika kıtası bile aşırı soğuklardan etkilenmiştir. 1667’de Mısır’da bile ani ısı düşmelerinin etkisi hissedildi. 28 Temmuz yaz ortasında bazılarının ağırlığı bir kiloya yaklaşan ve büyük zarara yol açan buz parçalarının yağdığı görüldü.[3] Boğazın donduğu 1669’da Avrupa’nın korkunç soğuklarla kaldığı vesikalarda geçmektedir. Bu da bize o dönemdeki geniş alanları etkileyen soğuk hava dalgası hakkında bilgi vermektedir.   
                                                  1669 ila 1775 arasında kalan zaman diliminde tarihçiler Karadeniz havzasının güney bölgelerinde hiçbir donma olayına değinilmiyor. 86 yıllık zamanda bu soğuklar belli dönemlerde devam etmiştir. Karadeniz Bölgesinin çoğunda don olayları sık sık rastlanır. Tuna ve Volga nehirleri donar. Karadeniz’in birbirinden ayrı üç iklim bölgesine ayrılmasına büyük ölçüde sahil çizgilerinin engebelerinden ve konumlarından kaynaklandığı kanıtlanmıştır. Karadeniz sıcaklıklarına göre üç bölgeye ayrılır:
·   Soğuk Bölge, Odessa’dan Kuban’a kadar.
·   Sıcak Bölge, Gürcistan ve Soçi’nin bulunduğu oval bölge.
·   Ilıman Bölge, Kırım, İstanbul ve Trabzon’a kadar olan bölgedir.
                                                           17.yy.daki bazı bölgelerdeki donma olaylarını örnek olarak göstermemin nedeni bu yüzyılda dünya genelinde ani ısı düşmeleri yaşandığını sizlere anlatmak istememdir. Çünkü 17.yy.da birçok kez ısı düşmelerinin yaşandığını ve bunun sonucunda donma olaylarının yaşandığını dönemin kaynaklarından anlıyoruz. Sayın Suraıya Faroqhi bu dönemi “Küçük Buzul Çağı” olarak değerlendirmekte ve bazı tarihsel sonuçlara ulaşılırken göz önünde bulundurulması gereken bir olay olarak yazmaktadır. .[4] Yani 17.yy.daki ekonomik gerilemenin ve üretimdeki düşüşün nedenlerinden biri olarak bu dönemde yaşanan Küçük Buzul Çağı’nın da değerlendirilmesi gerekmektedir. Unutmayalım ki doğal afetler sosyo-ekonomik yapıyı etkiler, beşeri faaliyetleri durdurabilir. Bazen olayları açıklarken beklenen olayların dışında başka beklenmeyen olaylar da gelişebilir.  
                                                      Doğal olarak İstanbul ve Boğaziçi’nin de “Küçük Buzul Çağı”ndan etkilenmememsi beklenemezdi. İşte burada yamak istediğim dönemin Osmanlı vakanüvislerinden de yola çıkarak 1621 İstanbul Boğazı’nın donma olayını tasvir ederek İstanbul’a olan etkilerinden bahsetmek istiyorum. Doğal bir doğal afetin bir imparatorluk başkentini askere gerek duymadan nasıl zaptettiğinin hikayesidir bu.
                                                     İstanbul o zamanki adıyla Kostantiniyye, 1621’de tarihinin en büyük donma olayı ile karşı karşıya kaldı. Dönemin vakanüvisleri Hasan Beyzade, Solakzade, Haşimi, Neşati ve Katip Çelebi gibi önemli kişiler eserlerinde bu donma olayına değinmişlerdir. Eserlerini incelediğimizde birbirinden etkilendikleri veya birbirini devam ettirdikleri açıktır. Aynı zamanda kaderci bir anlayışı temsil ederler ve olayların akışı ve nedeni olarak Tanrı’yı görürler. Bu durum zamanı için normal bir durumdur, normal bir yorumdur. Olayları yaşadıkları zamana göre indirgerler ve daha öncesi hakkında pek fazla bilgi sahibi olmadıkları için İstanbul ve Boğazların donma olayının başka zamanlarda da yaşanmadığını farz ederler. Yani bu olay sadece onların zamanında olmuştur ve olağandışıdır. Fakat Katip Çelebi bu vakanüvislerden ayrılır. Katip Çelebi 1621’deki İstanbul ve Boğazın donma olayını anlatırken :
                                                 “Peygamber hicretinin yirmi birinci yılında (İ.S 641/642) bir kez daha olduğu Hristiyan tarihlerinde ve Cenabi tarihinde yazılıdır. Hatta o zaman (Bizans’ın) Halkodana dedikleri karşı Üsküdar (Crysapolis) yakasından İstanbul’a araba ile geçip Kefe’den tüccar geldiğini yazarlar.”[5]          
                                                  Gördüğümüz üzere Katip Çelebi, 1621’deki İstanbul ve Boğazın Donma hadisesinin tekrar eden bir süreç olduğunun farkındadır. Yani belli aralıklarla gerçekleşen bir olay olduğunu eserinde yazmıştır. Bu da Katip Çelebi’yi diğerlerinden ayıran önemli bir özelliktir.
                                                   Hasan Beyzade ve Solakzade eserlerinde hemen hemen aynı şeyleri yazmışlardır. Bu dönemde Osmanlı vakanüvislik anlayışında birbirinden nakil yapmak veya başka nakillerden faydalanmak olağan bir durumdur. Bunda  dönemin hakim olan tarihçilik anlayışının da etkisi vardır. Yazılan eser sayısı da bellidir zaten.                            
                                                  Hasan Beyzade, hicri 1030 (1621) senesindeki şiddetli soğuklardan ve donma olaylarından bahseder. Hasan Beyzade, Kostantiniyye Halici’nin donduğunu, insanların Boğazın bir yakasından öbür yakasına yürüyerek geçtiğini, İstanbul’da iaşe sorunu yaşandığını ve en önemlisi canlıların yok olduğunu eserinde anlatıyordu.[6] Hasan Beyzade, Haşimi gibi tarihçilerden de alıntı yapar.     
                                                 Hasan Beyzade’nin değindiği diğer bir konu ise ordunun Hotin Seferini ertelemesidir. Ordunun Hotin’e yöneldiğini, her türlü ihtiyacının ve iaşesinin sağlandığını; fakat Boğazın öbür yakasında şiddetli kışın devam etmesinden dolayı ve ordunun iaşe sorunu yaşayabileceğinden ötürü donmanın olduğu yıl ordunun bulunduğu yerden hiçbir yere ayrılmadığını ve seferden çekindiğini anlatmaktadır.[7]            
                                                 Dönemin önemli tarihçilerinden birisi de Solakzade Mehmet Handemi’dir. Önemli bir tarih eseri ortay koymuştur. Solakzade Tarihi ile Hasan Beyzade’nin Tarihi birbirine yakındır ve Solakzade Mehmet, Hasan Beyzade’den tarihi kaynak olarak faydalanmıştır. Solakzade başka tarihi nakillerden de yararlanmıştır. Kısacası Solakzade bu konu için başka tarihi vesikalara da başvurmuştur. Solakzade Mehmet Handemi, tarihi eserinde İstanbul’un ve Boğazın donma olayını şöyle nakleder:
Zibace kudret köprüsü : Tanrı yapısına benzeyen güzel bir köprü (Boğazın karşı yakasına geçme babında.)[8]
                                                 Solakzade Mehmet ayrıca bir başka tarihten yaptığı nakilde: “Hararetli ve güneşli bir gökten, bin otuz yılında, soğumaya başlayan havanın denizi dünyayı gösteren aynaya çevirdi.” diye eserinde yazar.[9] 
                                                 Dönemin başka bir tarihçisi olan İbrahim Peçevi ise eserinde Haşimi ve Neşati’den nakillere dayanarak İstanbul Boğazının donma olayını anlatma yoluna gider. Peçevi İbrahim, tarihi eserinde İstanbul ve Boğazın donma olayı ile ilgili olarak “Az görülmüş bir olay” tanımlamasını yapar. Haşimi’den yaptığı nakilde İstanbul ve Üsküdar arasının donduğundan ve bu donan denizin üstünde insanların korkmadan yürüdüğünden bahseder. Haşimi bu olaydan insanların ders çıkarmasını ve insanların gafilliği bırakıp her şeyi ile Tanrı’ya yalvarması gerektiğini eserinde yazmıştır ve Peçevi ise bunu Tarihi eserinden bize bunu nakleder. Haşimi esirinin sonunda:
“Yol oldu Üsküdar’a Akdeniz dondu bin otuzda[10]
                                                 Peçevi İbrahim Efendi, tarihi eserinde Neşati’nin eserinden de nakil yapar. Neşati, dünya kurulduğundan beri böyle bir kış görülmediği, İstanbul ve Üsküdar arasındaki denizin donarak adeta kuruduğu, İnsanların korkmadan donan denizin üstünde yürüdüğü ve insanların ağzındaki nefesinin donduğu gibi bilgileri verir. Birçok canlının da soğuktan yok olduğunu eserinde yazmıştır.[11]                        
                                                Gördüğümüz üzere Peçevi İbrahim, tarihi eserinde naklettiği ve kendi yaşadığı bilgilerle olayı ve olayın yaşandığı dönemi aydınlatmaya çalışmıştır. Peçevi İbrahim önemli bir 17.yy. Osmanlı vakanüvisidir (devlet adamlığının yanında) ve onun eseri Osmanlı Tarihi’nin önemli bir bölümüne ışık tutar. Daha sonraki Osmanlı vakanüvisleri de onun eserinden faydalanma yoluna gitmiştir.   
                                               İstanbul ve Boğazın donma olayı hakkında Katip Çelebi’de önemli bilgiler vermiştir. Katip Çelebi, zamanın garipliklerinden olarak bahsetse de daha önceden bu tip olayların yaşandığını Bizanslı kronikçilere dayanarak söyler. İstanbul ve Boğazının donduğu zamanı da verir. Hicri 1030 (1621) yılının Rebiülahir ayının ilk gününden 16. gününe kadar kar yağdığından da bahseder. Kışın sertliği yüzünden boğazın donduğundan bahseder. Ancak denizin ortasında küçük bir dereye benzeyen yer kaldığı ve on yedinci günde Saray ile Üsküdar arasının donduğunu yazmıştır. Galata’dan İstanbul’a ve Hasbahçe’den Kireçkapısına yaya olarak adam geçtiğini bize nakleder.[12]           
                                              Katip Çelebi, İstanbul Boğazı’nın donması sonucunda, İstanbul’da meydana gelen iaşe ve kıtlık sorunundan bahseder. Bunun nedeni olarak Boğaz sularının soğuktan donmasını gösterir ve bu yüzden İstanbul kıyılarına gemilerin giremediğini bize nakleder. Bu gemilerin İstanbul’un iaşesi için gerekli malları kıyıya boşaltamadığını bize göstermeye çalışır. Bu yüzden fiyatların arttığını ve “Yetmiş dirhem ekmek bir akça, etin okkasının on beşe satıldığını” eserinde bize yazmıştır. Katip Çelebi ayrıca buzlar çözülüp de gemiler gelinceye kadar bu fiyatların durmadan arttığını eserinde belirtmiştir.[13]Yani donma olayının sosyo-ekonomik boyutu hakkında da bilgi vermiştir. Mesela İstanbul’un iaşesini (beslenme) etkilediği gibi.     
                                         Sonuçta 1621 yılındaki İstanbul ve Boğazın donma olayı, Osmanlı Tarihi için ender olarak görülen ve garip olarak tarihe vesikalara geçen bir olaydır. Ayrıca 17.yy. Osmanlı İmparatorluğu tarihine damgasını vuran ilginç bir olaydır. Bu olay siyasi tarihin gölgesinde kalsa da incelenmeye değer ve yazılması gereken bir olaydır. Ayrıca sosyal ve ekonomik yönü olan bir olaydır. Çünkü siyaset ve savaş olmadan da bir İmparatorluk başkentinin nasıl zorda kaldığını gösteren önemli bir gerçektir. Kısacası bu olay doğanın, insanoğluna belli bir süre için bile olsa, birbirini yemeyi bıraktırıp, kendisini insanlara hatırlattığı bir olaydır. Şu an belli zamanlarda hatırlattığı gibi.   
 
 KAYNAKÇA
 
  • PEÇEVİ İBRAHİM TARİHİ, Haz. Beykir Sıtkı Baykal, Ankara, 1991.
  • UZUNÇARŞILI H. İ.- KARAL Z.E., Osmanlı Tarihi, I-IX, Ankara, 1988.
  • Edi. MANTRAN, Robert, Osmanlı İmparatorluğu Tarihi, I, Çev. Server Tanilli, İstanbul, 1992.
  • HAMMER, J.V. , Osmanlı Devleti Tarihi, I-XVI, Edi. Müzmin Çevik-Erol Kılıç, İstanbul, 1986.
  • Edi. İNALCIK, Halil, Osmanlı İmparatorluğu’nun Sosyal ve Ekonomik Tarihi, İstanbul, 2004.
  • BOYUT, Yayın Gurubu, Gnl. Yön. Bülent Özükan, Adım Adım Osmanlı Tarihi, I-V, İstanbul, 2003.
  • GİBBON, Edward, Roma İmparatorluğu’nun Gerileyiş ve Çöküş Tarihi, İstanbul,1995,V.
  • PANZAC, Danıel, Osmanlı İmparatorluğu’nda Veba, çev. Serap Yılmaz, İstanbul, 1997.
  • GÖKYAY, Orhan Şaik, Katip Çelebi’nin Hayatı ve Eserleri Hakkında İncelemeler, Ankara, 1957.
  • HASAN BEYZADE TARİHİ, Haz. Şevki Nezihi Aykut, c. 3.
  • SOLAKZADE TARİHİ, Haz. Vahid Çelik, c. 2.
  • KUNT, Metin Zirveden Çöküşe Osmanlı Tarihi, İstanbul, 2004, c. 2.
  • FARAQHİ, Suraıya, Osmanlı’da Kent ve Kentliler, İstanbul, 2004.
  • ZACHARİADAOU, Elizabeth , Osmanlı İmparatorluğu’nda Doğal Afetler, İstanbul, 2001.
  • ÇİHAÇOF, Piyotr Aleksandroviç, (Pierre de Tchihatchef), İstanbul ve Boğaziçi, İstanbul, 2000.
  • MANTRAN, Robert, 17.Yüzyılın İkinci Yarısında İstanbul, Çev. Mehmet Ali Kılıçbay-Enver Özcan, Ankara, 1990. 
  • DRAMALI, Zeynep, “Karların Daniskasını Dedelerimiz Görmüş, Buz Tutan Boğazı Yürüyerek Geçmişlerdi.”, Hürriyet Tarih, 16 Şubat 2005, sf. 21.

Devamı için tıklayınız »

AYDIN TARİHİ

12 Mayıs 2008 Pazartesi Yorum yok »

AYDIN TARİHİ

TRALLEİS’DEN AYDIN’A KISA BİR TARİHİ YOLCULUK

Yüzyıla yakın bir unutulmuşluktan sonra Tralleis Antik kenti 1996 yılından itibaren yeniden gündeme alınmıştır.

Aydın şehri bugün Deştepe höyüğünde oturmaya başlamıştır. Bu mevkide yaklaşık 6500 yıl önce temelleri atılan Tralleis şehri birçok kez istilalara uğramış, depremler yaşamı ve salgın hastalık tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştır.[1] Daha sonra istilalara açık bir mevkide olan bugünkü yerinde tekrar kurulmuş ve imarlaşma yoluna gidilmiştir.  Birçok el kitabında Tralleis hakkında;

Gymnasiumun üç büyük kemerinden başka görülebilinecek bir şey kalmamış denilmekteyse de; yapılan kazı ve araştırma çalışmalarıyla pek çok anıtsal yapının ortaya çıktığını hamam, arsenal. Bölümlerinin gezilip görülebilinecek konumda olduğu bir dönem yoğun ziyaretçi aldıgı bilinmektedir.

Coğrafi olarak Tralleis Aydın Kestane Dağlarının (Mesogis) güney eteklerindeki trapez biçimli kesik bir tepenin yüksek düzlüklerinde kurulmuştur. Kuzeyinde; dağlık arazi, Güneyinde ise Büyük Menderes Nehrinin suladığı verimli tarımsal topraklara sahip, Menderes Ovası yer almaktadır. Tralleis Menderes havzası boyunca uzanan ve Anadolu İçlerine kadar ulaşımı sağlayan ünlü Smyrna-Ephesos-Magnesia-Tralleis-Nysa-Leodikeia ana yolunu hem askeri hem ticari açıdan güvence altına almıştır. Kent halkı, Büyük menderes Nehrinin güneyinden geçit vermezliği ve zengin alüvyonlu toprakları sayesinde tarih boyunca önemli bir ekonomik güce sahip olmuştur. Su gereksimini İkizdere;Kemer Deresi, Tabakhane çayından karşılamıştır. (Aydın Eski Eserleri Sevenler Derneği resmi Internet sitesinden de faydalanılmıştır.)

 6500 yıl önceye uzanan bir tarihçeye sahiptir. Kentin ilk sakinleri Dedekuyusu=Deştepehöyüğünde oturmuşlardır. Tralleis 400 yıllık bir aradan sonra Topyatağı’nda kurulmuştur. Antik kaynaklarda bazen Kayra bazen Lydia bölgesi içinde yer aldığı belirtilmektedir. Tralleis , CHarax, Tralli, Tralles, Tralleis, Selukeia, Antiochia, ve Caisaria adlarıyla anılmıştır. Perslerin Lidya krallıgına son vermesiyle yönetim Persli satrapların idaresine girmiştir.Tralleis M.Ö. III. Yüzyılda sınırlı bir özerkliğe sahip olmuştur. Bronzdan sikkeler basmıştır. 

Türk-İslam dönemimde şehrin ismi Aydın eli içinde buluduğu için Aydın Güzelhisarı diye anılır ve daha sonra 1864 yılındaki Vilayet Nizamnamesi’nde şehrin ismi Vilayet-i Aydın yani Aydın vilayeti diye geçer. Cumhuriyet’in ilanından sonra da artık  şehrin ismi Aydın olarak kabul edilmiştir. 

 AYDIN’A TARİH İÇİNDE HAKİM OLANLAR

·          ca. İ.Ö 700-546 Lidya Krallığı bölgeye hakimdir. Bölgeyi Pers istilasına kadar iyi bir şekilde yöneten Lidyalılar, Pers yenilgisinden sonra bölgedeki hakmiyetini Pers kralı Cyrus’a bırakmak zorunda kalırlar.

·          i.ö 546’da Pers kralı Cyrus’un Lidya başkenti Sard’ı ele geçirmesiyle bölgede Pers Hakimiyeti başlar. Menderes havzasında Persler bir garnizon bile kurarlar. Persler bölgeyi Satrap denen idari yetkililer aracılığı ile yönetirler. Satrapları eyalet valisi şeklinde düşünebiliriz.  Pers hakimiyeti İ.Ö 334’de Büyük İskender’in Küçük Asya’yı ele geçirmesine kadar sürmüştür.

·          İ.Ö 334’de Büyük İskender’in hegemonyasında kalan şehirde artık Helenistik Kültürün izleri görülmeye başlar. Büyük İskender’in ölümünden sonra komutanlarının hakimiyet süreci başlar ve bu dönem Eski Çağ uzmanlarına göre Diadokhlar Dönemi olarak geçer. Bu süreçte İskender’in haleflerinin hakimiyet kurma teşebbüslerinin olduğu görülür. Bende bazı bilim adamlarının paylaştığı görüşü paylaşıyorum. İskender’in bölgede hakimiyet kurmasından Roma İmparatorluğu’nun kurulmasına kadar süreç bölge için Helenistik Süreçtir. (İ.Ö 133 yılına bölgede hakimiyet kuran Bergama krallığı da Helenistik kültürün en önemli temsilcisi sayılır. Bu yüzden Helenistik dönemden sonra Roma doğrudan Roma dönemine geçtim.)

·          İ.Ö 133 yılında Pergamon (Bergama Kralı) III. Attalos veraset yoluyla bölgenin ve şehrin yönetimini Roma İmparatorluğu’na verir.[2] Daha sonra şehir Roma dönemini yaşar. Romalılar bu bölgenin zenginliklerinde faydalanırlar. Bölge dünyanın en güzel iklimine sahiptir ve bir tarım ürünü de yetişir. Şehir iki kez İsyana karışır ve İ.Ö 126 yılında Aristinikos’u destekler ve daha sonra Roma’ya karşı sert tutumunu i.Ö 88 yılındaki Pontus Kralı VI. MİHTRiDATES’in Anadolu’daki isyan hareketlerinde de gösterir.[3] İ.Ö 85 yılında Roma İmparatoru Diktatör Sulla zafer kazanarak bölgede Roma’nın hakimiyetini tesis eder.[4]

·          İ.S 11 Mayıs 333 Bu tarih Dünya açısından önemlidir. Çünkü Bu tarihte R Büyük Konstantinos, Roma’ya alternatif olabilecek kent olan Konstantinopolis’i (İstanbul) kurar. [5]Artık İstanbul NEA ROMA (Yeni Roma) olarak anılmaya başlayacaktır. Çünkü bu durum hem Roma’nın (Roma Aeterna = Ölümsüz Roma) alternatifi bir kenti hem de Roma’ya alternatif olacak başka bir idari kentin habercisidir. Bunun kentimiz ile olan ilişkisi ise ileride başka bir imparatorluğun içinde vücut bulması şeklinde olcaktır.

·          İ.S 476 yılında Roma İmparatorluğu ikiye ayrılır ve Tralles artık Doğu Roma İmparatorluğu’nun içinde yer alacaktır. Artık bölgede daha sonra ismi Bizans olarak verilecek olan başka bir İmparatorluğun kentlerinden biri olacaktır. Ayrıca burası Bizans hakimiyetinde bir piskoposluk merkezi olacaktır.

·          İ.S 1177 yılında Anadolu Selçuklu Hükümdarı II. KILIÇARSLAN bölgeyi zapt etse de bu kısa sürer ve yine aynı yıl Bizans imparatoru Manuel bu bölgeyi geri alır.[6]

·         İ.S 1204 yılında Bahemond önderliğindeki Haçlı ordusu diğer ismi ile Latinler, IV. Haçlı Seferinde İstanbul’da hakimiyet kurarlar. Yaklaşık 50 yıl hakimiyet kurarlar ve bu süreç içinde bazı siyasi oluşumlar meydana gelir. Bunlardan biri İznik Rum Krallığı’dır. Bu krallığın sınırları içinde kalan kentimiz İznik Rum Kralı LASCARİDES tarafından yönetilmeye başlar. Hata bu bölgeye hem asker manasına gelen hem de Lascarides’ten geldiği iddia edilen Leşker Eli tabiri verilir.[7]

·          İ.Ö 1282 yılında bölgede  Menteşe Bey’i hakimiyet kurar ve artık bölge Türk hakimiyetine girer. Bundan sonra bölgede Beylikler Dönemi başlar.

·          İ.S 1309 yılında Germiyan Bey’i Yakup’un görevlendirdiği Aydınoğlu Mehmet Bey, Menteşe komutanı Sasa Bey’i yenerek Aydınoğlu Hakimiyetini bu bölgede tesis etmeye başlar.  

·          İ.S 1426 yılında Osmanlı Sultanı II. MURAT bu bölgeyi Osmanlı hakimiyetine katar ve uzun yıllar burada Osmanlı İmparatorluğu hakimiyet kurar. (YAKLAŞIK 500 YIL)

·          İ.S 27 Mayıs 1919’da Yunanistan’ın işgaline uğrayan ilimiz, 7 Eylül 1919 yılında Mustafa Kemal Atatürk önderliğindeki Türk ordusu tarafından işgalden kurtarılarak Türkiye Cumhuriyeti sınırları içindeki yerini alır.  

Devamı için tıklayınız »

OSMANLI’NIN ÜÇÜNCÜ ROMA OLDUĞUNU UNUTMAYIN!

22 Mart 2008 Cumartesi Yorum yok »

Osmanlı İmparatorluğu sadece din kaideleriyle yönetilen siyasi bir yapı değildir?

Osmanlı Devleti 14.yy başlarında Osmanoğlularına ait Türk beylerinin siyasi ve askeri önderliğinde kurulan, diğer etnik ve dini toplulukların karışımıyla oluşan ve birbirlerini her yönden tamamlayan önemli bir siyasal yapıdır. Osmanoğluları egemen oldukları topraklarda yaşayan insanları düzenli bir şekilde yaşamalarını sağlamak için onları din merkezinde sınıflandırarak yönetmeyi daha uygun bulmuştur. Hanedan üyelerinin Türk-İslam sentezini benimsemeleri onların Müslüman merkezli bir sınıflandırma yoluna gitmelerinde önemli bir etken olmuştur: Yani Müslim ve Gayr-i Müslim. (Müslüman ve Müslüman olmayan)

Osmanlılar ilk yıllarında katı bir İslam anlayışı benimsememişlerdir. Diğer heterojen unsurları da kucaklayan ve bu unsurların devlete bağlanmalarını sağlayan bir dini anlayışı kabul etmişlerdir. Dini unsurlara baskı yapmamışlar ve onların örf ve adetlerine dokunmamışlardır. Osmanlının istimalet denen gönül çekme politikası kısa sürede etki etmiş ve Osmanlı’nın kısa sürede yükselmesinde  önemli bir etken olmuştur. Din değiştirmeler kişisel isteğe bırakılmış ve Müslüman olan şahıslar devlet kademelerinde bile yükselme fırsatına erişmişlerdir. Bu da devletin sınırları içindeki Müslüman insan sayısının artmasında itici güç olmuştur.

Fatih döneminde Osmanlı Devleti, bölgesinin en önemli gücü olmuştur ve sınırları içinde ekonomik değeri olan ticaret yolları mevcuttu. Bu sınırların içinde etnik ve dini unsurlar artmıştır. İstanbul’un Fethi’nden sonra tarihe damgasını vuran ve Müslümanların önündeki önemli engellerden birisi olan Bizans Devleti’nin yıkılması, Osmanlı Devleti içinde Müslüman öğeleri daha da ortaya çıkarmıştır. Bu süreçten sonraki dönemi incelersek Devşirme sisteminin en üst seviyeye ulaştığını görürüz. Her iş ve eylem İslam’a hizmet olarak algılanmıştı ve bu sonradan İslam’a katılanları da daha da şevklendirmiştir. Bu durum Fatih’in gücünü arttırmış ve ona önemli bir hareket serbestliği sağlamıştır. Fatih’in uygulamaya koyduğu Kanunnâme bu açıdan önemlidir. Çünkü Fatih’in ortaya kanun derlemesi (Kanunnâme-i Al-i Osman), Teokratik uygulamaların en çok kendini hissettirdiği ve hukuki yaptırıma dönüştürdüğü önemli bir kanun derlemesidir. Örneğin bu kanun derlemesinde Şeyhülislam dini hukukun uygulayıcısı; Nişancı ise örfi hukukun uygulayıcısı olarak görülmektedir. Dini hayat ile siyaset birbirinden ayrılmış gibi görünmektedir. Aynı zamanda bu durum bizim için Osmanlı Devletinde dinin siyasi ve hukuki yaşamda artan etkisine önemli bir kanıttır. Ayrıca bu durum, bundan önce sosyal hayatta yapılan bazı dinsel uygulamaların artık somut yaptırımlar şekline dönüştüğünün de  en iyi örneğidir.

II. Mehmet bazı dini vakıfları devlete gelir getirmediği için sert bir önlem aldı ve vakıfların yanlış amaçlarla kullanıldığını ileri sürerek bunları devlet topraklarına (miri’ye) geçirmişti. Bu da bazı tekkelerde ve vakıflarda tepkiye neden olmuştu ve dini tekkelerde Sultan Fatih’in yerine II.Beyazıt’ın tahta çıkmasından yana tavır aldılar. Fatih kendisinin varisi olarak daha çok Şehzade Cem’i istiyordu fakat sonuçta çoğunluğun desteğini alan II.Beyazıt sultan olmuştu. Daha sonra Beyazıt, babasının yaptığı uygulamayı kaldırarak tekkelerin topraklarını geri vermişti. Bu durum da bize bazı dini örgüt ve oluşumların devlet üzerinde yaptırıma neden olabilecek kadar güçlü olduğunu gösteren iyi bir örnektir. Ayrıca işin  diğer bir tarafından bakarsak Yahudilerin İspanya’dan engizisyon mahkemesinin (İspanyol Katolikler) baskısından bu dönemde Osmanlı topraklarına getirilmesi, Osmanlı’da İslam anlayışının toplumların ve zümrelerin genel menfaatlerini düşünen bir yapıda olduğunu bize gösteren önemli bir örnektir. Ayrıca  Osmanlı yöneticilerinin bu hareketi Osmanlı İmparatorluğu’nda henüz anti-semitist bir havanın oluşmadığını da bize gösterir. Mesela Hıristiyanların Yahudileri İsa’nın katili olarak gördüğü bir dönemde, Osmanlı yöneticilerinin Yahudi mültecilere kucak açması Osmanlı’da diğer dinlere karşı farklı bir anlayışın olduğunun göstergesidir. (dinin öteki bir dine negatif bakışı şeklinde düşünürsek) Bu olayın belgesi şu an Birleşmiş Milletler Genel Merkezi duvarına asılarak 1492’deki bu olay ebedileştirilmiştir.

Yavuz Sultan Selim Dönemindeki dinsel uygulamalara baktığımızda Safevi-Osmanlı mücadelesi dini uygulamaların içeriğini belirlemiştir. Sultan Selim ile Şah İsmail arasındaki mücadele bir hakimiyet savaşı olduğu gibi aynı zamanda Sûni İslam ile Şii İslam’ın çekişmesi olarak da görülebilir. II.Selim Sünni despot bir sultan olarak algılanırken Şah İsmail’de Şiilerin gözde şahı durumuna geldi. Hatta Anadolu’da Şii Türkmenler bile Şah İsmail’den yana saf tuttular. Sultan Selim daha Trabzon Sancakbeyi iken zaten bu durumun farkındaydı. Babası Sultan Beyazıt ile bu konuda çok kez karşı karşıya bile gelmişti. Doğal olarak bu hükümdarların karşı karşıya gelmesi kaçınılmazdı. Sonuçta Sultan Selim Çaldıran ovasında yapılan savaşı kazandı ve Şiilerin üzerindeki baskıyı arttırdı.

Artık Anadolu’da Sünni İslam siyasal olarak egemendi. Yalnız bu sefer güneyde Mısır merkezli başka bir Sünni devlet ile karşı karşıya geldi o da Memluklar idi. Bu hanedan aynı zamanda Çerkez asıllı Türk bir hanedandı. Ayrıca Sünni İslam’ın en büyük dini otoritesi olan Halife  Mütevekkil Memlukların idari merkezi Kahire’de oturmaktaydı. Osmanlı İmparatorluğu bu devleti Mercidabık ve Ridaniye savaşlarında yenerek siyasal olarak da bu devlete son verdi. Osmanlı, İslam Dünyası için artık şunları ifade ediyordu:

  • Osmanlı üç kıtanın çoğunu alan olarak hakim olmuş güçlü bir Müslüman bir devletti.
  • Osmanlı sultanı Müslümanların siyasi lideri pozisyonundaydı. Artık o Müslüman devletlerle her yönden ilişki içinde olmak zorundaydı.
  • Ayrıca Osmanlı Sultanı halifeliğin Osmanlı’ya geçmesiyle Sünni İslam’ın dini lideri olmuştu. (Sultan 1774 yılındaki Küçük Kaynarca Antlaşmasına kadar bu sanı kullanmadı.)
  • Artık kendi coğrafyasında yaşayan tüm Müslüman zümrenin İslam şeriatına göre İstihsanını sağlamak zorundaydı. Yani öyle bir yönetmeliydi ki tüm toplumum genel menfaatini tesis etmeliydi. Çünkü Veda-yi Halik-i Kibriya olarak nitelediği (Yüce Tanrı’nın Emaneti) reayayı ezdirtmemek zorundaydı.
  • Sonuçta O bir imperyal bir güçtü ve sınırları içindeki birçok farklı unsuru yönetecek bir politika geliştirmek zorundaydı. Çünkü İmparatorluğun devamı ancak bu unsurların Osmanlı sınırlarındaki ekonomik ve askeri faaliyetleriyle sağlanabilirdi. Zaten o dönemin İmparatorluk yapısı onu gerektiriyordu.
  • Ayrıca Osmanlı artık İki kutsal Müslüman kentin koruyucusuydu. Bu kentleri her ne pahasına olursa olsun korumak zorundaydı. Bu yüzden Osmanlı Sultanı aynı zamanda Hadimü’l-Harameynü’ş-Şerefeyn yani İki şerefli kentin (Mekke-Medine) hizmetkârıydı.

Sonuçta Osmanlı Kanuni devrine böyle bir pozisyonda girmişti. Bu pozisyon Osmanlı’nın sorumluluklarını arttırmıştır. Çünkü İslam Dünyasının kendisinden beklentileri daha fazlaydı ve bu topluluğu sorunsuz yönetmek zorundaydı.

I.Süleyman (Kanuni) hem Hıristiyanların imparatoru hem de Müslümanların sultanıydı. İmparatorluğun bu sürecinde fetihler devam etmiş ve artık I.Süleyman Avrupa’nın verdiği isimle “muhteşem” (Magnificent of Salomon) unvanını almıştı. Yalnız üç kıtayı yönetmek kolay değildi ve çok milletli bir yapı ile çok dinli bir yapıyı yönetmek için bazı idari dikkatleri göz önüne almak da gerekiyordu. Kısacası Osmanlı yöneticileri sorunlar karşısında pragmatist (yarar sağlayan) çözümler getirmek zorundaydı.

Kanuni döneminde önemli bir kişi gözümüze çarpar o da Şeyhülislam Ebu Suud Efendidir. Bu kişi aldığı kararlar veya uygulamaya koydurduğu kararlar bakımından önemlidir. Günümüzde bile onun uygulamalarını beğenmeyenler onu eleştirirken, onun uygulamalarını beğenenler onu reformist olarak tanımlarlar. Ama şu bir gerçektir ki onun verdiği kararlar birçok sorunun çözümünü sağlamıştır ve o dönemin her alanında kendini göstermiştir. Ama bazen de herkesi memnun edecek bir uygulamayı gerçekleştirememiştir. Kısacası çoğunluğun genel menfaati kollarken bazı Şii unsurlar gibi grupları da istemeden küstürmüşlerdir. Örneğin Türkmen köylüleri de bu duruma iyi bir örnektir. (Amasyalı Hüseyin Hüsameddin Tarihine bakınız.)

Ebu Suud Efendi her şeyden önce Hanefi fıkhına uygun fetvalar vermektedir. Yani dünyevi hayattaki sorunlara çözüm getiren ve toplumsal yaşamdaki dengeleri gözeten bir İslami anlayışın uygulayıcısıdır. Katı bir İslami anlayışı benimsemez. Zaten bu felsefe özellikle Molla Fenari gibi şeyhülislamlarla başlamıştır ve Halil İnalcık hocamızın deyimiyle Osmanlı İmparatorluğunun resmi din felsefesi haline gelmiştir. Osmanlı eğitim ve öğretim kadroları böyle bir zihniyeti benimsemişti ve Osmanlı medreselerinde Hanefi Fıkhına uygun dersler verilmişti. Hanefi fıkhını iyi bilen müderrisler ve kadılar devlet için daha çok makbul görmüştü. Tabi olarak bu durum bazı dinsel gurupları ve kişileri rahatsız etmişti. İslam’ın dünyevi hayata uygun olarak yorumlanması, İslam’ın sert anlayışını temsil edenler tarafından eleştirilere maruz kalmıştı. Onlara göre bunu nedeni Hanefi Fıkhı ve onun uygulayıcısı olanlardı. Bu eleştirileri yapanlar Hanbeli fıkhı mensupları ve onun en önemli temsilcisi Birgivi Mehmet Efendiydi. Bu yüzden Ebu Suud Efendi ile Birgivi Mehmet Efendi çoğu kez karşı karşıya gelmişlerdir. Kanuni ve İmparatorluğun Ebu Suud Efendi’nin uygulamalarını desteklemesi, Birgivi’nin fikirlerini eyleme dönüştürmesine izin vermiyordu. Kısacası siyasi yapı, pragmatist uygulamalar açısından Hanefi mezhebini kendine daha uygun buluyordu.

Sonuç olarak Osmanlı İmparatorluğu’nun kuruluşundan 16.yy.a kadar ki Osmanlı idaresinin, toplumsal hayatta uyguladığı bazı dinsel uygulamalara tarihsel olarak baktığımızda Sünni İslam ve onun içindeki Hanefi fıkıhı bu uygulamalarda hakimdir. Bu fıkıh, devlet açısından çözüm getirse de bazıları tarafından hoş karşılanmamıştır. Osmanlı İmparatorluğu için bu dönem güçlü olduğu bir dönemdi ve Batı fetihleri içinde şaşalı bir dönem olduğu için tarih yazımında bu iki dini düşünceyi temsil eden guruplar arasındaki fikri mücadele hep es geçilmiştir. Halbuki bu fikri çatışmanın sonucunda ileride Osmanlıyı gerilemeye götürecek olan başka bir fikri hareketin esin kaynağı olacaktır. İşte bu süreç 17.yy.da ortaya çıkan Kadızadeliler akımını ortaya çıkaran tarihi ve fikri bir gelişim sürecidir. Yani görülmeyen veya eyleme dönüşmeyen bir dini düşüncenin, gücünü o zamanın toplumsal çarpıklıklarından alarak eyleme somut bir biçimde dönüşmesidir. Yani uygulama alanı bulamadığı yerde uygulama alanı bulmasıdır. İşte bu Kadızadeliler akımı da Osmanlı toplumunu her alanda etkileyen ve gücünü günümüze kadar sürdüren bir hareket

İşte 17.yy.a kadar ki dönemden  örnekler vererek Osmanlı İmparatorluğu’nun toplumsal ve siyasal alanda uyguladığı bazı din kaynaklı eylemlerini ana hatlarıyla anlatmaya çalıştım. Osmanlı İmparatorluğu’nun dinsel kaynaklı uygulamaları taraf olmadan irdelenmesi gereken bir konudur. Fakat Sultani siyaset yani örf unutulmamalıdır. O zaman Osmanlı’yı sadece bir taraftan görürüz. Halbuki Osmanlı birçok tarafı ve zıtlığı içinde bulundurduğu gibi benzer özellikleri de içinde bulunduran Üçüncü Roma İmparatorluğu’dur. Bu durumu Fatih’in bastırdığı paranın üstündeki Latince kabatmalı yazılardan ve Zitvatoruk antlaşmasındaki (1606) Roma’nın mirasının Osmanlı ile Habsburglar arasında paylaşıldığını gösteren maddelerden anlıyoruz.  İşte Selçuklular ve Moğollar gibi Doğu’nun güçlü siyasi yapılarından ayıran yönü de budur.

HİLMİ ANAÇ, ADÜ FEN-EDEBİYAT FAKÜLTESİ TARİH BÖLÜMÜ ÖĞRENCİSİ

SARIKAMIŞ ŞEHİTLERİNİN ANISINA

21 Mart 2008 Cuma Yorum yok »

“AYDIN AYDIN” TARİH VE KÜLTÜR DERGİSİ, III-IV, 2008, SF.19.

 

 

SARIKAMIŞ ŞEHİTLERİNİN ANISINA

HA SARIKAMIŞ HA AYDIN

NEREDEN BAKARSAN VATAN

                                             Kutsal vatan topraklarında kırk yıl devam eden Rus hakimiyetine son vermek, onları Türk topraklarından söküp atmak ve yüce Türk ulusuna ilelebet yurt yapılması için canlarını beyaz karlarda teslim eden Sarıkamış Şehitlerimizi bu sene 93.yıldönümünde de andık. Türkiye’nin dört bir köşesinden birçok insan, Kars Valiliği’nin tertiplediği ve Kafkas Üniversitesi’nin de desteklediği, 05-06 Ocak 2008 tarihinde  “Türkiye Şehitlerine Yürüyor” sloganıyla isimlendirilen programa katıldı. Üst düzey bürokratların, önemli kurum ve kuruluş temsilcilerinin ve Kars halkının da katılımıyla yapıldı. Ayrıca Türkiye’nin dört bir yanından şehit yakınları ve gaziler de katıldı ve orada farklı bir manevi atmosfer oluşturulmaya çalışıldı. Bu sene katılımda farklı bir uygulamaya gidildi ve Türkiye’nin 58 Üniversitesinin Tarih Bölümlerini temsilen birer öğrenci de anma programına katıldı. Bu yüzden bölümümüzün aldığı bir kararla bu organizasyona katılma şerefine nail oldum.       

                                                   Kars’a iki saatlik bir uçak yolculuğu sonunda ulaştım.Ben programdan iki saat önce Kars’a ulaştım ve Kars’ı gözlemleme imkanına kavuştum. Kars nüfus olarak az olmasına rağmen aslında farklı etnik gurupların bulunduğu bir şehirdir. Türkler, Kürtler ve Kafkas halklarından oluşan bir sınır şehri izlenimini veriyor. Ayrıca Kars’ta farklı mimari özellikleri de görmek mümkündür. Evlerin ve binaların çoğunun yapı malzemeleri taştır ve Rusların hakim olduğu zamanın izlerini Baltık tarzı mimari ile şehirde göstermektedir. Bu yüzden farklı bir güzellik taşır bu doğunun serhat şehri.       

                                                   Kars, tarihi yapılarıyla da ünlü bir şehirdir. Kars kalesi, Havariler Kilisesi (Kümbet), Ani Harabeleri, TaşKöprü ve hamamlar, 93 Harbinin kahramanlarından Ahmet Muhtar Paşa’nın Konağı ve Baltık Mimarisinin yapıları bir tarih öğrencisi olarak beni etkilemiştir. Benim için asıl önemli olan Namık Kemal’in Kars’ta kaldığı evinin restore edilip değerlendirilme biçimiydi. Bu ev restore edildikten sonra “Namık Kemal Toplum ve Kültür Merkezi” olarak panellere, toplantılara ve sergilere ev sahipliği yapacak bir şekle büründürülmüştü. Kısacası Namık Kemal gibi bir vatan şairinin evi de ancak böyle güzel bir şekilde değerlendirilebilirdi.  

                                                 Beni Kars programımda etkileyen olaylardan birisi de Kars Valisi ile olan diyalogumdur. Kars Valisi Sayın Mehmet Ufuk Erden Aydınlı öğrencinin yanına çağrılmasını isteyince bende gururla yanına gitmiştim. Bana Aydın’ın neresinden olduğumu ve Kars’ı nasıl bulduğumu sordu. Ben bu sorulara cevap verdikten sonra Vali Bey söze devam etti ve kendisi ile eşinin Aydınlı olduğunu söyledi. Bu durum beni daha da rahatlattığı gibi Aydınlı bir hemşerimin Kars gibi önemli bir serhat şehrine Vali olması bir Aydınlı olarak beni de gururlandırmıştı.     

                                                Diğer Üniversitelerden temsilci arkadaşların Kars’a gelmesiyle 05-06 Ocak 2008 tarihinde yapılacak olan anma programı için bir gün önceden Sarıkamış’a gittik. Sarıkamış karın altında saklanan mütevazı bir ilçe izlenimi veriyordu. Fakat bu narin ilçe iş Sarıkamış şehitlerine gelince o andan itibaren Anadolu’yu temsil eden mücadeleci vatansever ruha dönüyordu. Yani Sarıkamış Şehitleri halâ zihinlerinde canlıydı.   

                                                Sarıkamış Toprak Otel’de resmi bir  tören yapıldı. Türkiye’nin dört bir yanından insanlar halâ Sarıkamış’a akın ediyordu. Türkiye’nin ünlü simaları da oradaydı. Şehit yakınları, Kore ve Kıbrıs gazileri, terör gazileri ve sivil toplum kuruluşlarının temsilcileri de oradaydı. İnsanlarda farklı bir ruh oluşmuş ve gören Milli Mücadeleyi oluşturan ruhun tekrar geri canlandığını sanırdı.   

                                                Bir ara Türk Tarih Kurumu Başkanı Sayın Yusuf Hallaçoğlu Hocamız ile görüşme imkanına bir gurup öğrenci arkadaşlarla eriştik. Osmanlı İmparatorluğunu, Türkiye Cumhuriyetini ve Sarıkamış Harekatını değerlendirdik.Türkiye’nin Tarih alanındaki sorunlarına da değinme fırsatımız olmuştu ve bu sayede bizde bu sorunları öğreniyorduk.     

                                                6 Ocak 2008 Pazar sabahı Allahüekber Dağlarına doğru Sarıkamış Şehitlerini anmak için yapılan yürüyüş programına (yaklaşık 15 km.lik) katılmak üzere yola koyulduk. Allahüekber Dağlarına (yaklaşık 3100 m.) yaya olarak çıktık. İşte orada muhakeme ve vicdan sorgusu insanda başlar. Yürümenin imkansızlaşmaya başladığı, soğuğun kendisini hissettirdiği bir ortamda, biz bile sıkı giyindiğimiz halde dayanamadığımız bir yerde ve coğrafyada; ince giyen ve ayağındaki çarığı karda yürümeye uygun olmayan Mehmetçikler nasıl dayansın! Nasıl dayansın Aydın’ın güzel ikliminden gidip soğuğun aman vermediği yerde savaşmak isteyen 17 yaşındaki Çineli Fikrioğlu Rıza! Soğuktan nasıl korunsun Nazillili 19 yaşındaki Ademoğlu Kerim! İşte bu muhakemeyi yaparsak üzerinde yaşadığımız vatanın kıymetini daha iyi anlarız.

                                                 Çineli Fikrioğlu Rıza ile Nazillili Ademoğlu Kerim’in isimleri gerçek isimlerdir ve bu harekatın tanıklarıdır. Bu isimler Sarıkamış’ın çıkışındaki “Sarıkamış Şehitliği”ni ziyaretimde, şehit isimlerinin bulunduğu kitabeleri okurken, Aydınlı şehitlerin isimleri gözüme çarptı. Bu da o soğukta farklı duygular hissetmeme neden oldu. Düşünsenize bir kere biri 17 yaşında biri 19 yaşında iki tane Aydınlı şehit Mehmetçik. Dahası 15 yaşında şehitler bile var. Onlar genç yaşta vatan müdafaasını kendilerine bir borç bildiler ve canlarını vermekten hiç çekinmediler. Bize, onlara sadece minnettar olmakla kalmayıp; onların bu şerefli mücadelesine değecek şekilde, ülkemiz için çalışmak ve vatan müdafaasında ölümüne mücadele etmek düşer. İşte bu duygu ve düşüncelerle memleketim Aydın’a döndüm. Emeği geçen herkese teşekkürü bir borç bilirim.

                                                 Sarıkamış Çanakkale’ye uzanan taşlı bir yoldur. Buralarda bir milletin Dünyaya örnek olacak şerefli bir mücadelesi yatar. O mücadele ki yaklaşık 350.000 vatan evladını vatan müdafaasında şehit etmiştir ve yeni bir Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerinin atılmasını sağlamıştır. Bu mücadele ki Mustafa Kemalleri, İsmet Paşaları, Kazım Karabekir gibi Paşaları ortaya çıkarmıştır. O mücadele öyle bir mücadele ki yok olmakta olan bir ulusun kurtuluşunu sağlamıştır. Unutmayın ki Kurtuluş Savaşı Türk Milletinin mücadele eden kahraman bedeni ise, Sarıkamış ve Çanakkale bu ölümsüz bedenin hiç çıkmayacağı ruhudur.

 

HİLMİ ANAÇ, ADÜ FEN-EDEBİYAT FAKÜLTESİ ,TARİH BÖLÜMÜ ÖĞRENCİSİ 

 

 

                                                                                            

DOĞAL AFETLERİN TARİH İÇİNDEKİ YERİ

13 Şubat 2008 Çarşamba Yorum yok »

DOĞAL AFETLERİN GENEL TARİH İÇİNDEKİ YERİ

                           Günümüzde doğal afetlerin nedenlerini, nasıl oluştuklarını ve nasıl sonuçlandıklarını bilim ve teknolojinin ilerlemesi sayesinde bilebiliyoruz. Eski insanlar o kadar şanslı değillerdi. Onlar bizim şu an sahip olduğumuz bilimsel gelişmelere ve bu bilimsel gelişmelerin sonucundaki teknolojik gelişmelere sahip değillerdi. Örneğin eskiden insanlar depremin doğal bir afet olduğunu bilmiyorlardı ve daha sonra öğrendiler. Nasıl oluştuğunu ve ne yapılması konusunda modern diyebileceğimiz bilgilere sahip değillerdi. Bu insanlar ancak bu doğal afetleri yaşarlardı ve bu doğal afetten nasıl etkilenirse ona öyle isim verirlerdi. Mesela bugün bile depremden sonra halk arasında en çok duyduğumuz söz “ Beşik gibi sallandık.” sözüdür. Çünkü insanlar bu afetin oluş şeklinden akıllarına bu çeşit bir tanımı getirmişlerdir. Ya eski zamanları düşünün? Mesela eskiden insanlar deprem olduğu zaman öküzün boynuzunda duran dünyanın öküzün hareket etmesiyle sallandığına inanırlarmış. Bu gibi bilimsel ortamın henüz tam manasıyla oluşmadığı zamanlarda bu tip örnekleri çoğaltmak mümkündür.

                              Eski insanlar doğal afetlerin nedenini tanrılara ve dinsel objelere dayandırmaktadır. Halen bu çeşit düşünceler mevcuttur. Doğal afetleri tanrının bir cezası veya tanrının bir takdir-i ilahisi olarak görürlerdi. Bu yüzden bu doğal afetler sonucunda insanlar daha çok mabetlere dolmuştur ve daha çok tanrılarına bağlanmışlardır. Bununla birlikte büyük doğal afetlerden sonra insanların dini konularda daha dikkatli oldukları ve dinlerinin gereklerini daha fazla yerine getirdikleri bilinen bir gerçektir. Yani insanlar her şeyi dinlerinden beklerdi. İnsanların doğal afetlere bu yüzden hazırlıksız yakalandıkları tarih kitaplarının tozlu sayfalarında halen geçmektedir. Bu yüzden yaşam ile ilgili sorumluluklarından kaçan insanlar ihmalkarlık ve dikkatsizlikle halâ doğal afetlerde canını ve malını kaybetmektedir.

                               Doğal afetler en fazla kehanet edebiyatı ve onun kitaplarında yer tutar. Doğal afetlerin sebep ve sonuçları kehanet edebiyatının en önemli dayanaklarıdır. İnsanlar doğal afetleri kehanetlere bağlıyarak açıklamaya çalışırlardı. Mesela bir kralın tahta çıktığı bir günde meydana gelen  yıkıcı bir deprem o kralın tarih kitaplarında uğursuz olarak geçmesine neden olabilir. Mesela 6.yy.da Bizans’ın en önemli şehirleri Antakya’da  (Antiokheia) ile Beyrut’ta olan depremler Bizans’ın kralı Justıanus’un bile ismini lekelemiştir. Bir tarih kitabı yazan Bizans’ın önemli bir devlet adamı Prokopıos (Filistinli) bu doğal afetlerin nedeni olarak Justıanus’un kılığına girmiş şeytanlar kralından bu işi bilirdi.[1] Bu durum Bizans İmparatorluğu’nun en önemli kralı (Basileus) Justıanus’u bile bir doğal afetin sorumlusu olarak gösteren (adeta ismini lekeleyen) ve bu şekilde bir batıl düşüncenin o zamanki insanların dünya görüşleri üzerindeki etkisini bize yansıtan önemli bir gerçektir.

                              İlk Çağda insanlar doğa olaylarını, özelliklerini inandıkları tanrılarıyla özdeş olarak tasvir ederlerdi. Hititlerde fırtınalar tanrısı Teşup, Yunanlılarda yıldırım ve gök tanrısı Zeus ve Germenlerin şimşek ve felaket tanrısı Odin bahsettiğimiz duruma güzel örneklerdir. İnsanlar bu tanrıların yaptıklarından ve aralarındaki mücadelelerinden mitosları ve bunun sonucunda kendi inanç şekillerini oluşturmuşlardır. Kısacası doğa olayları insanların inanç sistemlerini de şekillendirmiştir. Bu da doğal afetlerin başka bir insanlara etkisidir.

                             Gördüğünüz gibi bilimsellikten uzak bir ortamda insanlar doğal afetleri din ve kehanet ekseninde anlamlandırmışlardır ve buna göre yorumlandırmışlardır. Hayatlarını bu duruma göre şekillendirmişlerdir ve bundan ders çıkarmak yerine kaderci bir anlayışı benimsemişlerdir. Bu da zarar ve ziyanı doğal olarak arttırmıştır.

                              Sonuçta bilimsel çalışmaların hız kazanmasıyla doğal afetin ne anlama geldiğini ve doğal afetle nasıl mücadele edilebileceğini insanlar uzun yıllar sonra öğrendi. Hiç değilse doğal afetlerin her an olabileceğini ve bu olaylar karşısında ne yapabileceğini öğrendiler.Doğal afetlerde daha az zarar ile nasıl kurtulabileceğini tahmin ettiler. Depremin şiddetini, rüzgarın hızını ve patlamaların çeşitlerini öğrendiler. Geçmişe göre daha fazla şey öğrenilmesine rağmen günümüzde bu kadar zararın ve can kayıplarının olması kendi dikkatsizliklerimiz ve sorumsuzluklarımızdır. O da işin başka bir boyutudur.

                            

 


 

[1] Edward Gibbon, Roma İmparatorluğu’nun Gerileyiş ve Çöküş Tarihi, İstanbul, 1995, V, ss. 281-288.   

 

Hilmi ANAÇ
Adnan Menderes Üniversitesi
          Tarih Bölümü Öğrencisi

 

XIII.YY.DA iTALYA’NIN DURUMU

13 Şubat 2008 Çarşamba 1 Yorum »

XIII.YY’DA İTALYA

                                XIII.yüzyıla geldiğimizde Avrupa’da siyasi, ekonomik ve sosyal yönden bazı değişikler olmuştur. Fernand Braudel “Akdeniz,Mekan ve Tarih” adlı çalışmasında üç kutuplu bir Akdeniz haritası ortaya çıkarmıştır. Bunları Batı Hristiyan Dünyası(Katolik), Ortodoks Doğu Dünyası ve İslam Dünyası olarak betimlemiştir. İşte İtalya’nın önemi burada ortaya çıkmaktadır. İtalya bir yönüyle Batıya bir yönüyle Doğuya dönük bir konumdadır. Kısacası Akdeniz’in ortasındadır. İşte bu coğrafi yapısı İtalya’yı Akdeniz ticaretinde önemli bir noktaya taşıyacaktır.

                               XIII. yüzyıl İtalya’sı siyasi olarak şehir devletleri şeklinde örgütlenmiştir. Her şehir devleti kendi yasaları (idari ve hukuki), kendine özgü paraları (ekonomi) ve kendine göre yaşam tarzları ile birbirinden ayrılırlar. Bu şehir devletleri Venedik, Cenova, Pisa ve Floransa gibi şehirlerdir. XI. ve XII. yüzyıllardaki ekonomik canlanmada etkili olan profesyonel tüccar sınıfını bu şehirlerde aramalıyız.

                             İtalyan şehir devletleri özellikle Haçlı seferlerinden sonra Doğu-Batı ticaretinin gelişiminde önemli rol oynadılar. Özellikle Venedik bu şehir devletleri içinde ön plandaydı. Venedik Doğu’nun önemli mallarını Konstantinopolis’le yaptığı ticaret sayesinde Avrupa’ya taşıdığı gibi, kendine yakın Avrupa ülkelerinin mallarını da bu Bizans başkentine taşıyordu. Avrupa’ya taşınan doğu malları arasında baharat, ipek ve değerli dokumalar vardı. Bu mallar pahalı olduğu için lüks mallar arasındaydı. Venedik ise “Kentlerin Kraliçesi” olan Konstantinopolis’e buğday, şarap, tuz, kereste, silah ve köle taşıyordu. Venedik bu sayede hem siyasi olarak hem de ekonomik olarak gelişti. Bu durumu çekemeyen bazı İtalyan şehir devletleri oldu. Mesela Cenova ve Pisa Doğu ticareti için Venedik’le mücadeleye girişti. Korsanlık faaliyetleri, şehir devletleri arasındaki savaşlar ve deniz kazaları bu ticareti engelleyemedi. Çünkü satılacak mal stokları, bu malların alıcıları ve bu ticaret sonundaki kâr tüm bu engellerden üstündü. Venedik bu şehir devletlerini bir yolla egale ederek Akdeniz’deki ticari üstünlüğünü sürdürdü. Ceneviz ve Pisa, Ege ve Akdeniz’de birkaç ticari bölge dışında artık pek fazla etkili olamadı.

 

                       İtalyan şehir devletleri İslam Dünyası’yla da ticari ilişkilerde bulundu. XIII. yüzyılda bu ticaret sıklaştı.Baharat, pirinç, portakal, kayısı, incir, kuru üzüm ve koku  gibi mallar, Venedik-İslam Dünyası arasındaki ticaret vasıtasıyla, Avrupa’nın ithalat gereksinimini karşıladı. Daha sonra bu mallara pamukta katılır ve ticarette önemli bir kalemi oluşturur.         

                         İtalyan şehir devletleri ve İslam Dünyası arasındaki ticaret bazı kültürel etkileşimleri de beraberinde getirmiştir. Bu etkileşim daha çok dil alanında görülmüştür. Bazı Arapça kelimeler İtalyanca’ya, oradan da bazı Avrupa dillerine girmiştir: Catone (pamuk), bazaar(pazar), syrup(şurup), tare(dara), darse( Fransızca iç liman anlamına gelir.)… Bu da bu ticarette farklı bir sonuç olarak ortaya çıkmıştır.

                         İtalyan şehir devletlerinin ticari ilişki kurduğu diğer bölge Batı Katolik Dünya’dır. Yani Henri Pirene’nin bahsettiği kuzey-güney ticareti. Bu ticaret yün ve dokuma üzerine dayalı olmakla beraber daha çok Flander kıyıları(Benelüx) ile yapılmaktaydı.Bu ticaret İtalyan tüccarlar tarafından XIV. yüzyıla kadar deniz yoluyla değil karayoluyla yapılırdı. Bu ticarette, İtalyan tüccarlar Flander’da etkili olunca, denizyolunu kullanmayı tercih ettiler. Flander ticaretinde yünler, İtalya’da dokunan dimiler ve daha sonra Flander ve Fransa’da dokunan kumaşlar ön plandaydı. Champagne panayırının etkisini kaybetmesiyle İtalyan tüccarlar bu bölgeye akın ettiler. Bu ticarette önemli Flander şehirleri Brugges merkez olmak üzere; Lille, Ghent, Antwerp, Ypres, Provins, Amiens’idi. İtalyan tüccarlar ise bu şehirlere yerleşti ve ticaret daha da gelişti. Bölgenin kumaşları artık aranan mallar arasında olduğu gibi malların kâr marjı da yüksekti. İtalyan tüccarlar (Venedikliler, Floransalılar) Flander kıyılarında Katolonyalılar, İspanyollar, Bayonneliler, Bretonyalılar, ve Hansalılar ile ticareti  giriştiler.       

                        İtalyan tüccarlar, bazı ticari hamleleri de yapıyorlardı. Mesela; piyasayı teftiş ve idare etmek için simsarlar görevlendirip, yazıhâneler açıyorlardı. Ayrıca İtalyan tüccarlar ile Hanselilerin ticaret anlayışı da birbirinden ayrıydı. Hanseliler daha çok  kendi bölgelerinin tarımsal ürünlerini satarken, İtalyanlar ise kâr getiren ticari ürünleri satmayı tercih ediyorlardı. Sonuçta bu mal regulasyanu  sayesinde kuzeyin malları güneye, güneyin malları ise kuzeye taşınıyordu. Böylece Avrupa’da ticaret yavaş yavaş canlanmaya başlamıştır.

                      Sonuç olarak İtalyanlar, coğrafi konumunu değerlendirerek, XIII. yüzyılda Akdeniz’de ve bu deniz sayesinde tüm Avrupa’da, ticaretin canlanmasında önemli rol oynadılar. Kısacası tarihte kendisine  yüklenen misyonu yerine getirerek Avrupa’yı ilkel bir kapitalist düzenin içine soktular.

                                                                                                      

 

Hilmi ANAÇ
Adnan Menderes Üniversitesi
          Tarih Bölümü Öğrencisi

 

 

 

                            Önerdiğim Kaynaklar 

  • Henri Pirenne,Ortaçağ Avrupa’sının Ekonomik ve Sosyal Tarihi
  • Fernand Braudel , Akdeniz ,Mekan ve Tarih
  • ——————–, Maddi uygarlık.
  • Leonardo Benevolo, Avrupa Tarihinde Kentler

 

ATATÜRK’ÜN GÜNÜMÜZE TARİHSEL UYARISI

8 Şubat 2008 Cuma 1 Yorum »

 
 
ATATÜRK’ÜN GÜNÜMÜZE SESLENİŞİ                                                                                 SAYGILARIMLA
  • Arkadaşlar, efendiler ve ey millet, iyi biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, meczuplar memleketi olamaz. En doğru, en hakiki tarikat, medeniyet tarikatıdır. Medeniyetin emir ve talep ettiğini yapmak insan olmak için yeterlidir.
  • Büyük dinimiz çalışmayanın insanlıkla hiç ilgisi olmadığını bildiriyor. Bazı kimseler çağdaş olmayı kâfir olmak sayıyorlar. Asıl küfür onların bu zannıdır. Bu yanlış tefsiri yapanların maksadı İslâmların kâfirlere esir olmasını istemek değil de nedir? Her sarıklıyı hoca sanmayın, hoca olmak sarıkla değil, dimağladır.

     Masum halka beş vakit namazdan başka, geceleri de fazla namaz kılmayı vaiz ve nasihat etmek belki de ömründe hiç namaz kılmamış olan bir politikacı tarafından olursa bu hareketin hedefi anlaşılmaz olur mu?

     "Bütün zorba hükümdarlar hep dini alet edindiler; Hakiki ulema, dini bütün alimler hiçbir vakit bu zorba hükümdarlara boyun eğmediler. Fakat gerçekte alim olmamakla beraber, sırf o kılıkta bulundukları için alim sanılan, çıkarına düşkün haris ve imansız bir takım hocalar da vardır. Hükümdarlar işte bunları ele aldılar ve işte bunlar dine uygundur diye fetva verdiler. Gerektikçe yanlış hadisler uydurmaktan çekinmediler. Gerçek ve imanlı ulema her vakit her devirde bunların kinine hedef oldu." 

 

 

 

 

Hilmi ANAÇ
Adnan Menderes Üniversitesi
          Tarih Bölümü Öğrencisi

 

 

 

 

 

ATATÜRK’ÜN AYDIN ZİYARETİ

5 Şubat 2008 Salı Yorum yok »

1937 EKİMİ’NDE ATATÜRK’ÜN AYDIN ZİYARETİ
 
                                    Her coğrafyanın veya yerleşimin tarihsel olarak kendini gösterdiği bir zaman dilimi vardır. Cumhuriyet tarihimizi ele alırsak Aydın ilimiz için de 1937’nin Ekim ayı hemen gözümüze çarpmaktadır. Yani bundan tam 70 yıl öncesi.Aydın o dönemde yaklaşan Cumhuriyet Bayramı’nın 14. yaşını kutlamak için hazırlanıyordu. Ama Aydın sadece Cumhuriyet Bayramı’na hazırlanmıyordu. Önemli devlet büyüklerini ve şahsiyetlerini de ağırlamaya hazırlanıyordu. Çünkü 1937’nin Ekim ayı başka türlü bir gelişme göstermişti.
                                   Peki bu ekim ayının diğer aylardan farkı nedir diye sorarsanız o da şudur: Yüce önderimiz Mustafa Kemal Atatürk Aydın’a teşrif edecektir. Hem de O, şan ve şerefiyle gelecektir ilimize!
                                  İsterseniz ilk olarak 1937 Ekim ayını şöyle bir inceleyelim.
                                   1937 yılının Ekim ayının en önemli olayı Atatürk’ün Aydın’a gelmesine vesile olan ve Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından düzenlenen Ege Ordu Manevralarıdır. Ege Ordu Manevraları Cumhuriyet tarihimizdeki önemi büyüktür. Kurtuluş Savaşı’nın kahraman ordusu Emperyalistlere karşı kazandığı zaferden sonra hala diri ve güçlü olduğunu o dönemin savaş rüzgarlarının estiği Dünya’ya göstermiştir. Kısacası çok iyi bir gövde gösterisi yapmıştır. Ayrıca öyle bir hava oluşmuştur ki hem ülkemizde hem de ilimizde sanki Kurtuluş Savaşının heyecanı yeniden yaşanmıştır. Manevranın başlangıç tarihini 9 Teşrin-i Evvel (Ekim) 1937 Pazar günü olduğunu Aydın gazetesi başlık atarak duyurmuştur. Unutmayalım ki günümüzdeki gibi televizyon yoktur ve teknolojiyi en iyi şekilde takip eden Aydın Halkevi bile sipariş üzerine yurtdışından getirteceği radyonun gümrükten geçtiği haberini almıştır ve sevinç içinde radyoyu beklemektedir.[1] Bu yüzden Aydın gazetesinin misyonu büyüktür ve iletişimin yetersiz olduğu günlerde iletişimi sağlayan önemli bir vasıtadır. Ayrıca hem ulusal basın hem de yerel basın Ege Ordu Manevrasını ve Atatürk’ün ilimize gelişini büyük başlıklarla yazmaktadır.
                                   Ulu önderimiz Mustafa Kemal Atatürk 9 Ekim 1937 tarihinde bir Pazar günü ilimize gelmişti ve 13 Ekim 1937 Çarşamba günü ilimizden kendi özel treniyle Ankara’ya dönmüştür. Ata’yı getiren trenin ismi Gıdı Gıdı’dır. Atamızın manevralar bitmeden ayrılmasının nedeni rahatsızlığıdır. Çünkü Atamız artık yorulmuş ve ayakta duramaz hale gelmiştir.[2]
Ege Ordu Manevrası Mavi ve Kırmızı olmak üzere iki guruptan oluşan Türk ordusu arasında gerçekleşmiştir. Manevra Kuşadası çıkartmasıyla başlamış ve Kırmızıların Aydın’da galibiyetiyle sona ermiştir. Manevra 9 -14 Ekim tarihleri arasında gerçekleşmiş ve manevra boyunca olaylar gazetelerde her gün halka duyurulmuştur.
                                  Aydın tarihi açısından önemi Türk milletinin bağımsızlığını sağlayan ve cumhuriyetimizin kazanımlarının mimarı ve önemli simaları ilimize gelmişlerdir. Bu zaman, tarihi bir zamandır. Çünkü Aydınlılar bu şahısları hiçbir zaman bir arada böyle göremeyecektir. Çünkü rahatsızlığından dolayı manevralar bitmeden ilimizden ayrılan Atamız zaten kısa bir süre sonra ebedi istirahatgâhına kavuşacaktır. Doğrusunu söylemek gerekirse de diğer kurmaylar da hak ettiği değeri bu zamanki kadar pek göremeyeceklerdir. Bu yüzden bu şahısların ilimizi ziyareti de önemlidir.
                                     Ekim 1937’nin diğer bir önemi bilindiği üzere Nazilli Dokuma Fabrikası’nın açılışına şahit olmasıdır. Bu dokuma fabrikası Milli Sanayi hamlesinin ilk abidevi eseridir. Milletimizin Bağımsızlık Mücadelesi bitmiş sıra ekonomik bağımsızlığa ve kalkınmaya gelmiştir. Bu yüzden o zamanın Devletçilik ilkesine göre hareket eden genç Türkiye Cumhuriyeti Nazili Basma Fabrikasını açarak bunu göstermek istemektedir. Ulu Önderimiz Atatürk, bilim ataşemiz Afet İnan, Mareşal Fevzi Çakmak ve Celal Bayar’ın da katıldığı resmi bir törenle Nazilli Dokuma Fabrikası’nı açmıştır. Bu sanayi atılımının açılışını 10 Teşrin-i Evvel (Ekim)1937 tarihindeki Anadolu Gazetesi okurlarına şöyle duyurmuştur: “O” nun uğurlu eliyle.
                                      Doğal olarak Nazilli halkı sevinç içindedir. Çünkü bu fabrika hem Nazilli’ye ekonomik destek olmuş hem de Nazilli Basmalarının ünü tüm Anadolu’ya yayılmıştır. Nazilli’yi bilmeyenler dahi artık basmasından tanır olmuştur.
                                      1937 Ekim ayında Aydın sosyal ve kültürel alanda çok hareketli günler geçirmiştir. Ulu önderimizin ve yukarıda saydığımız devlet adamları, askeri erkan ve bilim adamlarının bu bölgeye teşrifi Aydın’da olağanüstü günlerin yaşanmasını neden olmuştur. Ziyaretler, resepsiyonlar, tetkikler ve açılışlarla dolu bir Aydın gündemi mevcuttur. Düşünsenize bir kere, şirin bir taşra şehri için ne anlam ifade eder bu günler ve bu saatler. Mesela bu duruma bir örnek vermek istiyorum: Daha önce bahsettiğim gibi Atatürk Aydın’a 9 Ekim 1937 tarihinde gelmişti. Ama bu tarihten bir hafta önce Aydın şehri Atatürk’ün geleceği günü iple çekmiştir. Bunu Aydın Gazetesinin attığı başlıktan anlayabiliriz. 6 Teşrin-i Evvel (Ekim)1937’de Aydın gazetesi şöyle bir başlık atar: “Devlet büyükleri tezârühât ile karşılanacaklar.” Düşünün daha Atamızın gelme vakti var ve siz olabilecek kötü ihtimalleri düşünmeden (olabilecek en kötü ihtimal gelmemek olabilirdi.) Atamıza olan sevginizi gösteriyorsunuz. Her halde onlar için bundan daha büyük ne olabilir ki ?
                                     Daha başka devlet büyükleri de bazı faaliyetlere katılıyorlar. Örneğin Mareşal Fevzi Çakmak ve Kurtuluş savaşımızın ünlü simalarından İzzettin Çalışlar 14 Teşrin-i Evvel (Ekim) 1937 Cuma günü Germencik’te okul ziyaretlerinde ve bazı incelemelerde bulunuyorlar.[3] Yine Ekim ayı içerisinde dönemin yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti İş İdaresi Umum Reisi B. Enis Behiç bazı incelemeler için ilimize gelmiştir.[4] Ayrıca Nafıa (Bayındırlık) Bakanı Ali Çetinkaya ilimize teşrif etmişlerdir.[5]
                                    Sonuç olarak Aydın ilimizin Cumhuriyet tarihine baktığımızda bu bahsettiğimiz yoğunlukta bir hareketlenmeyi ve devlet büyüklerinin ilgisini ilimiz bu kadar yaşamamıştır. Hem Atamızın Aydın’ı son kez ziyaret etmesi ve Kurtuluş Savaşımızın önemli neferlerini ve simalarını Aydın’ın kendince ağırlamaya çalışmasından dolayı Aydın için mühim bir aydır ekim ayı. Bende Adnan Menderes Üniversitesi Tarih Bölümü’nün Aydınlı bir lisans öğrencisi olarak Aydın ilinin 70 yıl öncesini anmak ve Atatürk’ün son kez Aydın’a gelişinin 70. yıl dönümü olduğunu hatırlatmak istedim. Saygılarımla.                      
DİPNOT
[1] Aydın Gazetesi, 2 Teşrin-i Evvel 1937.
[2] Günver Güneş, Atatürk ve Aydın, 2006, sf. 72.
[3] Aydın, 15 Teşrin-i Evvel 1937.
[4] Aydın, 6 Teşrin-i Evvel 1937.
[5] Aydın, 13 Teşrin-i Evvel 1937.

Hilmi ANAÇ
Adnan Menderes Üniversitesi
          Tarih Bölümü Öğrencisi

TARİHİ BİLİNÇSİZLİK

4 Şubat 2008 Pazartesi 2 Yorum »

TARİHİ BİLİNÇSİZLİK

 

            Yüzyıllardır insanların düşündüklerinde, yazdıklarında veya söylediklerinde bir tarih kavramı vardır. Kimi doğum tarihini kimi maaş tarihini kimisi de tarih bilimini kasteder. Bu tarih ne menem bir şey ki bu kadar yaşantımıza işlemiş ve ondan kendimize uygun olan bir anlam çıkarmışız. Aslında ben buradan başlamanın doğru olacağını düşünüyorum.

             İlk çağlardan günümüze bilmeden tarih yazma işine girişenler veya Dünya’yı yorumlamaya çalışan düşünürler aslında farkında olmadan bir sorunun cevabını da veriyorlardı. Gezdiği yerlerin özelliklerini ve geçmişini yazan Herodotos(İ.Ö 490-425), madde-üretim ilişkisi temelinde Dünya’yı değiştiren bir ekonomik sistem ortaya koyan Karl Marks(İ.S 1818-1883), 18.yy. Fransız siyasi iktidarıyla çekişen Volter. Kısacası bu insanlar kendi  yükümlülüklerini yerine getirirken veya düşünce sistemlerini oluştururken istem dışı olarak bir sorunun da cevabını veriyorlardı. Yani E. Hallet Carr’ın  kitabının ismi de olan “Tarih Nedir ?” sorusunun. 

             Kişisel olan farkında olmamak hali farklı zamanlardaki farklı düşünür ve yazarların tarihi, görece bir şekilde tanımlamalarına neden olmuştur. Mesela Jean Jacques Rousseau “ Tarih birçok şey arasından en çok gerçeği benzeyeni seçme sanatıdır.” derken neden böyle bir tanıma başvurmuştu ? Belki de Paul Valery ise “ Tarih akıl kimyasının ortaya koyabildiği en tehlikeli meyvedir.” derken neyi kastetti ? Acaba neden biri sanata diğeri tehlikeli meyveye benzetti onu. Aslında cevabı filozofların dünya görüşlerinde saklı : Tarihin Pragmatistliği yani tarihten dünya görüşlerine bağlı olarak nasıl faydalanmış olduklarında. Yani tarihten çıkarılan anlam ondan faydalana göre değişmiştir. Yada tarihten nasıl etki görürsen onu öyle tanımlarsın şeklinde açıklayabilirim. Hani bir insanın başka bir insandan gördüğü iyi ve kötü davranışlardan sonra onu tanıması gibi. Ama bu insanı (tarihi) tanımaya halen devam ediyoruz aradaki tek fark bu.

              Tarihin tanımından ve pragmatistliğinden sonra esas konumuz yavaş yavaş şekilleniyor yani Tarih bilinci. İnsanların anlamını bilmediği veya etkilenmediği sürece bir şey hakkında nasıl bilinçlenebilir ki ?  O zaman aklıma şu soru geliyor: Tarih insanda bilinç oluşturabilecek kadar gerekli bir şey mi ? Bu soruya tabi ki hayır dememi beklemiyorsunuzdur. Çünkü bir insan için hafıza  ne anlam taşıyorsa; tarih, bugün için de yaşadığımız uygarlık için de o anlamı taşımaktadır. Düşe kalka bugünlere kadar gelen uygarlığımızın ve onun bir parçasını oluşturan kültürümüzün bugünlere kadar nasıl geldiği tarihin derinliklerinde bulunmaktadır. O zaman tarihsel bir bilince sahip olmak da bizim için kaçınılmaz oluyor.

              Tarihi olay aslında tarihsel zaman içinde benzer özellikler gösterir. Mesela İ.Ö Atina’da yaşayan göçmen (yabancı) bir işgücü olan Metiklerin (Metoikoı) (İ.Ö. 5.yy) Atina meclisinden istedikleri sosyal ve siyasal talepler ile daha kısa bir zaman önce Fransa’nın işgücünü oluşturan göçmenlerin Fransa Parlamentosu’ndan talep ettikleri – hatta Paris’i birbirine kattıkları -  siyasal ve sosyal istekleri benzer olabilir mi? Başka bir örnek daha vermek istiyorum. İ.Ö 3.yy.da Roma İmparatorluğu’nun  yayılma politikası olan “divide et impere” (Böl ve Yönet) yöntemi aslında günümüzde bir süper güç sayılan ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’nin tarihsel bir zemini olmuyor mu ? Verdiğim iki örnekte aslında iki farklı zaman içinde benzer tarihsel olgudur. Buradan şu sonuç çıkabilir: Tarih, geçmişten bize bugün geldiğimiz noktayı gösterir. İnşa ettiğimiz bugün ile geçmiş arasındaki bağ ile de aslında biz geleceğimizi inşa ediyoruz. Nasıl mı ? Bugün veya bugünler geleceğin dünleridir. Eğer biz bir şeyleri bugünden inşa edersek o zaman doğrudan geleceğimizi inşa etmiş oluyoruz. Bu da bize geçmiş ile bugün; bugün ile gelecek arasındaki mühim bağın en güzel örneğidir. Tabi ki bu örneği bilmek yetmez ve bu bilme işlemi sonucunda belli bir derece tarih bilincine de sahip olmak zorundayız.

            Tarih bilinci ile sağlık bilinci birbirine çok benzer. Doktorlar ilmi ve mesleki tecrübelerine güvenerek bize sağlığımız için öneriler ve teşhisler getirirler. Mesela terliyken su içersen hasta olabilirsin. Hasta olabiliriz ama olmama ihtimalimizde var. Peki kaç kişi hasta olmak ister ? O zaman doktorun ilmi tecrübesinden faydalanıp veya önerisini yerine getirip hasta olma olasılığımızı neden azaltmayalım ? Zinde ve sağlıklı olarak bir sabaha başlamak güzel olmaz mı ? İşte doktorların bize yaptığı öneriler bizde bir sağlık bilinci oluşturur. Böylece kötü durumlardan kendimizi korumuş oluruz. Tarih bilinci de işte böyledir. Hem tarihçiler vasıtasıyla hem de kendi kazandığımız tarihsel deneyimlerle - kendi deneyimlerimizle de kazanırız, herkesin tarihçi olması beklenemez - ileride olabilecek olaylara karşı daha bilinçli ve daha güvenli olabiliriz. İşte bu da bize tarih bilincinin kazandırdığıdır. Aslında yüzyıllar öncesinden seslenen Publius bize bunu izah etmeye çalışmıştır: “Bir düştüğün yerde bir daha düşersen bil ki kabahat senindir.” Bu sesleniş bana devamlı düşen iktidarları ve politikacıları hatırlattı. Yani iktidarların iktidarsızlıklarını. Türk Kurtuluş Savaşı ve onun kazanımlarını elde etmiş ve mazlum milletlere örnek olmuş yüce bir milletin politikacılarını. Kurtuluş Savaşı gibi acı bir deneyim bu millet üzerinde nasıl bir tarih bilinci oluşturmaz ?  Niçin hala çağdaş ve uygarlık seviyesine ulaşamadık ? İşte tüm bu tarz sorular tek bir cevabı gösterir: Tarih bilinci eksikliğini.

             Bir insanda tarih bilincinin oluşmasının önündeki en büyük engellerden biri de kadercilik olgusudur. Kutsal kitaplardan gücünü alan kadercilik olgusu insanlar tarafından yanlış algılanmaktadır. Bu kitaplarda geçen kadercilik olgusu asla her şeyi oluruna bırakma manasında değildir. Bence bu, insanların dünyevi hayattaki sorumluluklarından kaçmak istemesinden başka bir şey değildir. Bu yüzden ne olursa olsun insanların ilk önce bu dünyada yaşamaları gerekmektedir. Bu dünyadaki nizamı ilk olarak sağlaması gerekmektedir. Hiçbir peygamberin rakipleriyle sonucunu önceden belirlediği bir savaşa girdiği görülmemiştir. Ne kadar güçlü olursa olsun mücadeleye hazırlanmadan veya geçmişteki hatalardan ders almadan savaşa girmesi de beklenemezdi. Bunu Muhammed’in Hendek Savaşı hazırlıklarından, Musa’nın Firavunla mücadelesinden anlayabiliriz. Teoloji kitapları sayfalarca bu insanların her türlü ilahi hikmetlerine (Tanrısal güç) karşın yaptığı zorlu dünyevi mücadeleleriyle doludur. Çünkü bu dünyada mücadele etmek farklı hazırlıkları ve şartları gerektirmektedir. O zaman affınıza sığınarak halkımız arasındaki ünlü söz aklıma geliyor. Ne olursa olsun eşeğimizi sağlam kazığa bağlamamız gerektiğini hatırlatan sözü. Hele bugünkü kapitalist dünyada bir kez değil kırk kez sağlam kazığa bağlamak zorundayız ki iş işten geçmesin.         

            Bu kadar yazdıktan sonra Tarih bilinci nasıl kazandırılır ? sorusu akıllarınıza gelebilir. İlk önce bu soruya verebileceğim yanıt sorular şeklinde olacaktır: Tarihe nasıl bakıyoruz ? Okullarımızdaki eğitim programlarında tarih derslerinin yeri ve önemi nedir ? Tarih okullarımızda nasıl öğretiliyor? Öğrenciler tarihi nasıl algılıyorlar ? Sadece ders olarak mı yoksa geldiği veya geleceği noktayı ayırt edebilmek için mi tarih dersi  görüyorlar? Yoksa ÖSS’ yi kazanmak  için net sayısı olarak mı bakıyorlar tarihe ? Ancak bu soruları çözülebildiğimiz ölçüde “Tarih bilinci” yerleştirme konusunda mesafe kat edebiliriz.

           Sonuç olarak tarih okullarımızda sınav kazanmak veya sınıf geçmek için öğretilmesin. Tarih bizim okullarımızda gelecek için yapılandırılsın. Geçmişteki olaylardan ve şahıslar üzerinden övgü veya yergi edebiyatı yerine geçmişteki olaylardan ders çıkarılsın. Bu konuda hepimize iş düşmekle beraber Publius’un sözünden hareketle yüce milletimize ikinci kez(ilk olarak Türk Kurtuluş Savaşı) düşmek nasip olmasın, hem de hiç !                 

                                      

SEÇİLMİŞ KAYNAKÇA

  • ·    Edward Hallet Carr, Tarih Nedir?, (çev. M. G. Gürtürk), İstanbul, 2006.
  • ·    G.R. Collingwood, Tarihin İlkeleri, (çev. A. H. Aydoğan), İstanbul, 2005.
  • ·    Zeki Velidi Togan, Tarihte Usûl, İstanbul, 1985.
  • ·    Theda Skocpol, Tarihsel Sosyoloji, (çev. A. Fethi), İstanbul, 2002.
  • ·    Georg G. İggers, Yirminci Yılda Tarihyazımı (çev. G. Ç. Güven), İstanbul, 2003.
  • ·    K. Marx-F. Engels, Felsefe Üzerine, (çev. M. Türdeş), İstanbul, 2004.
  •     Arif Müfid Mansel, Ege ve Yunan Tarihi, Ankara, 1999.

 

Hilmi ANAÇ
Adnan Menderes Üniversitesi
          Tarih Bölümü Öğrencisi


Mynet Blog WordpressMU alt yapısını kullanmaktadır.