Mynet | Blog Anasayfa | Email
Favorilerime Ekle | Giriş


Kategori : 'Doğa'

Mor Safran..

14 Ekim 2008 Salı 13 Yorum »

YAĞMURLU BİR GÜNDÜ HATIRLAR MISIN?

O GÜNÜ BİLMEM HİÇ ANAR MISIN?

Bu yine, en güzellerden bir güzel..

Hem çok zarif, hem de çok az bulunur cinsten..

Adı SAFRAN..

………………….

SAFRAN(Crocus sativus)

 Safran yetiştiriciliğinin tarihi 3.000 yıl öncesine kadar uzanır. Kültür bitkisi olan safranın doğada bulunan öncülü Crocus cartwrightianustur. İnsan yetiştiriciler, aşırı uzun tepeciğe sahip olan örnekleri seçerek yetiştirdi. Bunun sonucunda C. cartwrightianusun kısır bir mutant formu olarak C. sativus Bronz Çağı’nda Girit’te ortaya çıktı.  Uzmanlara göre safrandan bahseden ilk doküman MÖ 7. yüzyıldan kalma Asurlular döneminde Asurbanipal tarafından toplatılan bir botanik kaynakçasıdır. Bundan sonra 4.000 yıl boyunca safranın 90 kadar hastalığın tedavisinde kullanıldığına dair dokümantasyon ortaya çıkarılmıştır. O tarihlerden beri Akdeniz bölgesinde hem baharat hem de ilaç olarak kullanılan safran yavaş yavaş Avrasya’nın diğer bölgeleriyle Kuzey Afrika ve Kuzey Amerika’ya kadar yayılmıştır. Son yıllarda safran üreticiliği Okyanusya kıtasına da uzanmıştır.

Safran (Crocus sativus), süsengiller (Iridaceae) familyasından, sonbaharda çiçek açan, 20-30 cm boyunda, soğanlı bir kültür bitkisi ve bu bitkiden elde edilen baharat. Bitkinin yaprakları şeritimsi, mor çiçekleri üç tepeciklidir. Çiçeği ve tepecikleri bitkiye bağlayan yaprak sapı da dahil olmak üzere erkek organları kurutularak özellikle gıda boyası ve tad verici olarak kullanılan safran bitkisi daha çok İspanya, Fransa, İtalya ve İran‘da yetiştirilir. Türkiyede ise safran Safranboluda üretilmektedir. Ağırlığına göre dünyanın en pahalı baharatı, (bir gramı 5 ile 6 € arası), olan safranın anavatanı Güneybatı Asya’dır. Yetiştiriciliğine ilk olarak Yunanistan civarında başlanmıştır. Yarım kilogram safran 80.000 çiçekten çıkarılabilir.

Safran baharatının keskin bir tadı ve iyodoform ya da saman benzeri bir kokusu vardır. Bunların sebebi bileşiminde bulunan pikrokrosin ve safranal kimyasallarıdır. Aynı zamanda içine konduğu yemeklere altın gibi sarı bir renk katan, krosin adı verilen karotenoit bir boya maddesi de içerir. Bu özellikler safranı dünya çapında çok aranan bir baharat yapar. Ayrıca tıpta da kullanılır.

Safran kelimesi Arapça sarı renk anlamına gelen usfer (أَصْفَر) kelimesinden türetilen ve Arapça’da safran baharatı anlamına gelen za’feran (زَعْفَرَان ) kelimesinden kaynaklanarak Latince’ye safranum, İtalyanca‘ya zafferano ve İspanyolca‘ya azafrán olarak geçmiştir. Daha sonra Fransızca‘ya safran ve oradan da İngilizce’ye saffron olarak aktarılmıştır.

Akdeniz

Minos uygarlığı zamanında MÖ 1500–1600 yılları arasında safranın tedavi amaçlı ilaç olarak kullanıldığını gösteren saray freskleri bulunmuştur.  Sonraları Yunan efsanelerinde Kilikya’ya yapılan deniz yolculuklarından bahsedilir. Maceraperestlerin oraya dünyanın en değerli safranı olduğuna inandıkları safranı bulma ümidiyle gittiği aktarılır.  Başka bir efsanede Crocus ve Smilax’tan bahseder. Büyülenen Crocus ilk safran bitkisine dönüşür. Antik Akdeniz ulusları; Mısırlı parfümcüler, Gazalı doktorlar, Rodoslu kasabalılar, ve Yunan hetaerae adı verilen saray kadınları parfümlerde, merhemlerde  potpurilerde, maskaralarda, kutsal sunaklarda, ve tıbbi tedavilerde safran kullanmıştır.

Girit Knossos kentindeki bu antik freskte safran bitkisinin çiçeğini toplayan bir adam (eğilmiş mavi renkli figür) tasvir edilmiştir.

 

Girit Knossos kentindeki bu antik freskte safran bitkisinin çiçeğini toplayan bir adam (eğilmiş mavi renkli figür) tasvir edilmiştir.

Helenistik Mısır döneminin sonlarında Kleopatra’nın, sevişmelerinin daha zevkli geçmesi için banyosunda safran kullandığı bilinir.Mısırlı sağlıkçılar her türlü gastroentestinal tedavi için safranı kullanırdı. Sidon ve Tyre gibi şehirlerde de safran dokumaların boyanmasında kullanılmıştır.Romalılar safranı o kadar çok seviyordu ki Romalılar güney Galya kolonilerinde yanlarında getirdikleri safranı Roma yıkılıncaya kadar oldukça yaygın bir biçimde yetiştirmişlerdir. Farklı teoriler safranın Fransa’ya tekrar dönmesini 8. yüzyılda Endülüslüler’e ya da 14. yüzyılda Avignon papalığına bağlar.

Resim;Kırmızı tepecikli (stigmalı) safran çiçeği

………………………..

http://tr.wikipedia.org/wiki/Safran

………………………..

Safran hakkında uzun zamandır yazmak istiyordum aslında..Benim safran deyince aklıma hep portakala çalan koyu sarı rengi geliyor bir çok kişi gibi. Onuda yazmayı düşünüyorum..Ama mor olanı daha güzel sanki..

İnsan onu doğal ortamında görünce büyüleniyor..

Ama yazılanlara bakınca, onun bu etkisinin çok eskiden beri var olduğunu görüyorum..

İnsanlar hep sevmiş safranı..

Sonuçda onların gördükleriyle bizim gördüğümüz safran arasında da bir fark yok ki..

Genetik yapı aynı çünkü..

Aynı şey insan içinde geçerli..

İlk insandan bu yana , üç aşağı beş yukarı insan hep benzer şeyler yaşayıp ölüyor..En azından duygusal anlamda..Aslında fiziksel ihtiyaçları da değişmiyor ki insanın..Yemek yemek en asli olanı..

İnsan hep aynı..Ama dekorlar değişiyor sadece..

Kentlerimiz daha büyük olsada, arabalarımız daha hızlı, cep telefonuyla annelerimizde konuşur hale gelsede aslında çok az şey değişti..

Safran hala göreni büyülüyor mesela..

………………..

Safran nesli tükenmekte olan zenginliklerimizden..Soğanları koruma altında bildiğim kadarıyla..Ama hala toplanmaya devam ediliyor maalesef, ticari kaygılarla..

Safranın güzelliğinin gelecek kuşaklara da kalabilmesi umuduyla..

Sevgiler selamlar..

……………………

 

Yağmur yağıyor…

30 Eylül 2008 Salı 11 Yorum »

BU SABAH YAĞMUR VAR BURALARDA..

GÖZLERİM DOLU DOLU OLUYOR BİLMEM NİYE…

Yukarıdaki kadar olmasada yağmur yağıyor buralarda..Büyün sadeliği, güzelliği ve bereketiyle..

Nedense çocukluğumdan beri yağmuru çok severim..Kaldı ki, beni son derece üşüttüğü hasta ettiği zamanlarda bilmeme rağmen..Ya da bütün ayaklarım suyun içinde giderken okuluma, biraz sakin yağsan olmaz mı diye düşündüğüm zamanlara rağmen..

En çok da çatısı çinko kaplı bir evde, yağmur damlacıkların nasıl bazan korkutucuda olabilen bir uyku ilacı etkisi yaptığını..Ceviz ağacının hışırtısı eşliğinde..

Yağmur sesi hele de evdeysem bana çok huzur verir, en başta..Bazan uyurken yağmur sesiyle uyanırsam şayet, kendimi dünyanın en mutlu insanı sanırım , sadece kısa bir an.Sonra aklıma dışarda kalanlar gelir, elimde olmadan..Bir kuytu köşe, kuru bir dam altı bulamayanlar…

Yoksunluk da kötüdür kötü olamasına ama, yoksulluk ne bileyim, yüzkarası dünya adına..Ve bu kadar ağır yaşanıyor olması, hele bazı ülkelerde..

Ne dersiniz onların ahımı tutuyor, şu sıralar..

Bugün bayram tadınızı kaçırmayayım..

Ne diyordum..YAĞMUR..

En çok da yağmurdan sonraki o temizliği, duruluğu severim..Her şey tertemiz olur..Yazların uzun ve sıcak geçtiği yerler bilirim. Herşeyin üstü ince bir toz tabakasıyla kaplanır..Yeşilin rengi bile kararır..Uzun süren yazın ardından yağan o ilk yağmur nasılda beklenir..İnsanlar nasılda sevinir…

Tarlalar ekimden önce yağan yağmurlarla nasıl da cana gelir?..

Havaya burcu burcu bir toprak kokusu yayılır, ince bir sis bulutu eşliğinde..

Gökkuşakları açılır elvan elvan, bu bir lütuftur, üç boyutlu yaşanan..

Herkesin yüzü güler, bilinirki ekilen her şey gümrah olur..Yağmur bereketin adı olur, bu yerlerde..Hatta "gönen yağmurları" diye anılır..

Bazan öfkesi taşıp afet olmuş, kime ne..O da gülü seven dikenine katlanır misali, sineye çekilir..

Evet, yağmur yağıyor bugün buralarda. Artık azalan bir sıklıkta da yağdığından belkide, daha çok seviyorum, son zamanlarda..ve düşünüyorum, ya artık hiç yağmazsa yağmurlar..

Ve anlıyorum yağmursuz bir dünyanın ne kadar kurak olacağını, maddi ve manevi anlamda..

Yağıyor bugün, penceremde, gözümde ve gönlümde…

Şikayet etmiyorum..

………………………

 

Buyrun Tatile..

29 Eylül 2008 Pazartesi 8 Yorum »

SEN, BAŞIMA GELEN EN AZ, EN ÇOK HATALARIM…….

Bugün arefe, yani bayramdan bir önceki gün..

Aslında seviyorum bayramları ama, yine de diyorum ki..Keşke kaçabilsem uzaklara..Şöyle bir gemiyle mesela..Papatyalarla dolu bayırların olduğu koylarda dolaşabilsem özgürce..

Veya dönebilsem gerilere, bayramla ilgili hazırlık ve sorumluluklardan azade, kırmızı fiyonklu ayakkabımla mutlu olabildiğim günlere. Bayramlıklarımın sevincini yaşayabilsem çocukça bir heyecanla..Aslında böyle günlerde bir de şey istiyorum hayal bu ya..Elimde ışıltılı bir çubukla gezsem,  peri gibi.Ve sadece birkaç günlüğüne hafızalardaki bütün kötülükleri ve üzüntüleri silebilsem..Dünya sadece üç günlüğüne bile olsa mutlu bir yer olabilse…

Bir de lunaparka gitsem diyorum..Ama içimde hiç bir sıkıntı taşımadan..Bir arkadaşımla..

Özgürce binebilsem, en korktuğum şeylere, dönme dolaba bile..Yine de şükrediyorum..Bir arefe daha görmek daha nasip oldu diye..

Sağlıkla..

Kalın sağlıcakla…

Bu arada bazı şehirlere kar yağdı..

Kışında eli kulağında.Sıcak günlerin kıymeti biline..

……………………….

Harnup ağacı…

25 Eylül 2008 Perşembe 23 Yorum »

BEN SENİ KENDİ YÜREĞİMDE BİLMEM,ARASAM BULURMUYUM ,VE SEBEBİNİ HUZURSUZLUĞUMUN…

Aklıma geldi sevgili harnup ağacım..İnsan en iyi bildiğini anlatır değil mi?

Harnup ya da keçi boynuzu ..Ben ona harnup demeyi tercih ederim..Çünkü daha kendine özgü..

Üstelik yerel ismi de bu..

Anlatayım onu biraz..

……………………

HARNUP(KEÇİBOYNUZU)

Keçiboynuzu (Ceratonia siliqua), Harnup olarak da bilinir, baklagiller (Fabaceae) familyasından doğal olarak Akdeniz ikliminde yetişen ve baklaları yenen her daim yeşil ağaç ya da çalı türü.

10 m. yüksekliğe kadar çıkar. Tacı geniş, gövdesi kalındır. Kabuk kahverengi, pürüzlü ve dallar oldukça dayanıklıdır. Karşılıklı dizilmiş olan bileşik yapraklar 10-20 cm. uzunluğunda olup damla uçludur. Çiçekler 6-12 cm. uzunluğunda açık yeşilimsi kırmızı, küçük ve çok sayıdadır. Legümen (bakla) kahverengi morumsu renkte, parlak yassı ve boyları 10-30 cm. kadardır. Meyvenin mezokarpı (orta tabakası), taze iken yumuşak ve tatlıdır. Her bir baklanın içerisinde on beş kadar sert kabuklu yassı tohum bulunur. Tohumlar Trigosol adı verilen bir madde içerir

Yayılışı

Akdeniz kıyılarında, Kıbrıs adası, Libya ve ABD‘nin Kaliforniya bölgesinde bulunur. Türkiye‘de Antalya, Silifke, Anamur, Datça dolaylarında küçük veya büyük gruplar halinde yetişmektedir.

Kullanımı

Meyveleri öksürük ilaçlarında kullanılır. Çiğneme tütününe tat vermek için katılır. Keçiboynuzu meyvesinden pekmez de yapılır. Tohumlarından elde edilen balsam, tekstil endüstrisinde apreleme için kullanılır. Ayrıca çikolata imalatında tatlandırıcı olarak da kullanılmaktadır.

Tarihsel önemi

Yunanca‘da keration, İngilizce’de carob, Arapça’da ise kırrat olarak anılır. Keçiboynuzu tohumu yüzyıllar boyunca elmas ölçmek için kullanılmış, elmaslar keçiboynuzu tohumu ile tartılarak satılmıştır. Bu yüzden, kırat ya da karat denilen ölçüye adını vermiştir. Prof.Dr. Aydın Akkaya konuyu şöyle açıklıyor:

"Keçiboynuzu çekirdeği, doğada ağırlığı değişmeyen bir tohumdur. Bütün tohumlu bitkilerden yalnız keçiboynuzu uzun süre suda bekletildikten sonra filiz verebilir. Bu hem çok kuruduğu ve meyvesinden çıktıktan sonra son ve sabit ağırlığını aldığı için, hem de içine su alma olasılığı çok az ve çok uzun zamana bağlı olduğu içindir. Bu nedenle Araplar, Selçuklular ve Osmanlılar döneminde ağırlık ölçüsü olarak kullanılmıştır. Dört tanesi bir dirhem eder. Dirhem, değişmekle birlikte 3 gr. ağırlığı temsil etmektedir. Satıcı iki dirhemlik (8 çekirdek) bir şey satarken lütfedip 1 çekirdek fazla tartarsa bu, malı alanın itibarını gösterir. Olağandan fazla giyinen, süslenen vb. kişilere iki dirhem bir çekirdek denmesi bundan kaynaklanmaktadır."

Bir rivayet

Lokman Hekim, günlerden birinde Anadolu‘nun güneyindeki insanların dertleriyle ilgilenmek üzere yola çıkar.

Toros Dağları‘ndan aşağıya inip Akdeniz‘e doğru ilerlerken limon ağaçlarını görür.

Orada yaşayan insanların daha sağlıklı olabileceğini düşünerek ilerlerken yolunun sağının solunun keçiboynuzu ağaçlarıyla örtülü olduğunu görür. Orada durur. Yanındakilere "Buranın insanlarının bana gereği olmaz." Der. Geri döner.

……………………………..

http://tr.wikipedia.org/wiki/Ke%C3%A7iboynuzu

……………………………

Küçükken anneannemden bir küçük öykü dinlemiştim..Ya da masal gerçek olamayacağına göre..

Masal bu ya, bütün ağaçlar hacca gidermiş..Yılda bir kez..O dönem onların hiç birinin çiçeğinin veya meyvesinin olmadığı bir döneme denk gelirmiş..Bizim zavallı harnup ağacına gelince, o hiç hacca gidemezmiş..Neden mi?

Sorunca arkadaşları neden gitmediğini, "biri elimde biri belimde" dermiş..

Yani şu demek, aynı anda hem meyvesi, hem çiçeği olur harnubun, hiç yalnız kalıp kendini dinleyemez..Ve masal buya haccada Hhiç bir zaman gidemez, çok istesede..

Bu masal beni ilk dinlediğimde de etkilmişti..Sonrada ağaç ve meyvesi hep ilgimi çekti..Akdenizin doğal bitkilerinden biriydi..Kendiliğinden yetişirdi her yerde..Çok kendi halindeydi..Üstelik koyu yeşil yapraklarıyla, her dem yeşildi..Çok güzel ağaç oluyordu, derli topluydu..Bahçelerinde bu ağaçdan olan birini tanımıştım.O ağaç o bahçede hala durur..Bütün görkemiyle..Hatta ona dikeni çok az olan bir tür beyaz sarmaşık gül sardırılmıştır..Birlikte çok hoş görünürler..Özellikle gülün açtığı birkaç ay..

Halk arasında ona"kara hekim" denir..O kadar iyi gelir, binbir derde..Öyle rivayet edilir..

Ben meyvesini çok severim kendi adıma..Hele yeni toplanmışken..Tam kurumamışken, bazı türleri..Çok da hoş kokuyor, içinden bir çeşit bal akıyor..

Açıklamalarda görüldüğü üzere, doğada ağırlığı değişmeyen tek tohum..hangi ağaçtan alısanız alın..Tohumların ağırlığı hep aynı..Elmas işlemedeki karat da buradan geliyor..

İlginç değil mi??

………………..

Ağaç ilginizi çekti mi?

Benim çekiyor şahsen..İlk gördüğümden beri..

Not: Fotoğraftaki harnuplar henüz olgunlaşmamış..Olgun hali koyu kahve, bildiğiniz üzere..

………………………..

 

Beyaz gül ve deniz…

24 Eylül 2008 Çarşamba 11 Yorum »

BİR BEYAZ GÜL ATTIM SUYA, ARNAVUTKÖY KIYISINDA;YA DA..

İÇİMDE NİCE UZUN YILLARIN ÖZLEMİ VAR..

Hani nasıl deyim canınız çok sıkılır bazan..Moda deyimle başınızı alıp gitmek istersiniz..Üstelik yanınıza üç şey filan da almadan..Elinizde olsa beyninizi sıfırlayıp..

Hani bomboş bir hayatı özlersiniz bazan..Hiç bir sorumluluk almamayı..

Veya yumuşatayım biraz..Daha az sorumluluk almayı..

Olmayacak bilirsiniz ama..

………………………

GÜL GERÇEĞİ

Güller familyasinin örnegi olan çiçek ve onun agaç ya da fidani. Çiçeklerin en güzeli ve en çok çesitlisidir. Rengi, kokusu, biçimi, boyu bakimindan 4.000 kadar çesidi bulundugu söylenir.

Renklilerinin güzelligi ve kokusunun hoslugu sebebi ile bir süs bitkisi olmasinin yaninda, çok güzel kokulu yagi bulunmasi sebebi ile parfümeride basta gelen ilk maddedir. Ayrica çiçek yapraklariyla, reçel, tatli, surup ve likör yapilir.

Parfümeride (esansçilikta) kullanilan gülyagi önemli bir ticaret maddesidir. Memleketimizde özellikle Isparta ve Burdur daki genis gül bahçelerinde oldukça bol miktarda gül yagi elde edilmektedir.

Çiçeklerinin sekilleri bakimindan yassi güller ,kadeh gülleri, gelisi güzel güller, yuvarlak güller, bölmeli güller kat kat güller olmak üzere alti bölümde toplanir.

……………………………

http://ansiklopedi.bibilgi.com/g%C3%BCl

………………………

Dönüyorum hayalime yeniden..

Hayal edersiniz en azından..Bu da yasak değil sonuç da..Sabah dalgaların sesiyle uyanmayı..Deniz kıyısında yürümeyi ve gün doğumunu, batımını  izlemeyi mesela..Hemde hergün..

Kitap okuyup, bir sandalyede öğleden sonra biraz uyuklamayı..Kendini dinlemeyi arasıra, koşturmacadan biraz çıkmayı..Veya daha az bir tempoda kendine ve sevdiklerine daha fazla vakit ayırmayı..

Konuşmayı, dertleşmeyi..Uzun uzadıya.

Ve tabi anlayan birisi..Bir dost mesela..

Küresel sorunların dışına çıkmayı belki..

Dünya ilk kurulduğu zamanki kadar temiz olsun, ne ekonomik krizler ne yokluklar nede savaş..Hayal bu ya..

Beni tembel bir kedi sanmayın..Değilim çünkü, ama merak ediyorum işte..Nasıl olurdu, elimde değil..

Ve daha az çalışsa bazı insanlar dünya yıkılır mı?Bazan kendinizi yokuş aşağı hızla inen bir taş gibi düşündüğünüz oldu mu??

Hani kendini durduramayan??

Hani hızla inerken sağa sola çarpan canı yanan..Taşların canı yanmaz demeyin..Bilmiyoruz ki..

Oldu değil mi? Kim yaşamaz bu yorgunlukları zaman zaman?

Aklınıza "tatil yap arkadaşım", demek gelebilir..Ama bu öyle bir şey değil işte..

Hem kim dinlenebiliyor ki adına tatil denen, o hengame içinde, o da ayrı bir konu..

Biliyorum olmaz bu düşündüğüm..Olmaz çünkü, kendimi tanıyorum..

Ama keşke diyorum, keşke mümkün olabilse..

Umut ediyorum..

………………….

Hayalime bir gül kokusu ve deniz ilave ediyorum..

Fonda sevdiğim bir müzik.

Hayal kurmak bile iyi geliyor, şaşırtıcı biçimde, hissediyorum..

En içten selamlar…

…………………

Portakal çiçeği ve şehir…

23 Eylül 2008 Salı 25 Yorum »

NANE LİMON KABUĞU, ÜSTÜNE BİR TUTAM ZENCEFİL….

BİRAZ HATMİ ÇİÇEĞİ..BÖYLE BİRŞEYDİ SANIRIM, DEĞİL Mİ?..

İnsan biraz hastalanınca, hele nezle-grip olmuşsa, ki tam mevsimi hatırlatırım, hemen portakal suları sıkılır..

Bu bir kural sanki..Yani faydası yok değil tabi ama, faydalı olduğu tartışmasız da, konu o değil..

Bu kadar güzel bir meyve , belki sağlıklı olunduğunda daha çok hatırlanmalı..Çünkü portakal, çok ama çok farklı bir meyve..Hele çiçeği..

Anlatacağım dilim döndüğünce..

Onu anlatmak kolay değil..

…………………………

PORTAKAL

Portakal, Citrus cinsi bir ağaç olan Citrus sinensis`i ve onun meyvesini tanımlar. Narenciye ailesinin bir üyesidir. İpek yolunun anadoludan geçtiği dönemlerde narenciye hindistandan civarından gelen ticari bir üründü. Ümit burnun keşfedilmesiyle ticaret yolları değişmiş, asya kıtasının avrupalı devletler tarafından sömürgeleştirilmesiyle portakal üretiminin tamamı Portakiz civarına yayılmıştır. Dilimize "portekizden gelen" anlamında "Portakal" olarak girmiştir.

Citrus sinensis`in meyvesine, "acı/ekşi portakal" olarak da anılan Citrus aurantium`un meyvesinden ayırabilmek için, "tatlı portakal" da denir.

Portakal meyveleri

Portakal, besin değeri yönünden zengin ve sevilen bir meyvedir.

İspanya ve tüm Akdeniz ülkelerinde yetişmekle birlikte portakalın anavatanı Çin’dir.

Dünyada elmadan sonra en çok tüketilen meyve olan portakal önemli bir askorbit asit kaynağıdır. Vitamin özellikle C vitamini yönünden oldukça zengin olan portakal, soğuk algınlıklarında, nezle ve griplerde birebirdir. Genelde kabukları soyularak yenilen portakalın suyu da kendisi kadar yaygın tüketilir.

Akdeniz ve Ege bölgelerinde yetiştirilmesine rağman günümüzde tüketilen portakal nektarı ve portakal suları üretimi için İspanya ve Portakizden meyve ithal edilmektedir.

Bu durumun sebebi ise İspanyanın gelişen tarım ve ziraat teknolojileri sayesinde sıvı miktarı en yüksek portakalı üretiyor olmasıdır. Doğal haliyle içildiği gibi alkollü ve alkolsüz kokteyllerde de kullanılan meyve sularından biridir.

Çok sayıda keseciklerle dolu olan kabuğundan parfüm, öksürük şurupları için aroma, şeker sanayilerinde yararlanılır, serinletici içitlerin yapımında uçucu yağları çıkarılır.

………………………..

http://www.bigglook.com/biggmenu/meyve/portakal.asp

…………………………

PORTAKAL

Sıcacık turuncu rengi, parlak kabuğu ve yuvarlak formuyla gerçek bir güneşi andıran portakal, kış aylarının vazgeçilmez ve en bilindik meyvesidir. Bugün elmadan sonra dünyanın en çok tüketilen meyvesi olan portakal, asırlar boyu az bulunan bu nedenle lüks lezzetler arasında yer almıştır. Hastalara şifa niyetine yedirilmiş, sofra dekorasyonunda kullanılmış, armağan olarak verilmiştir.
.İlk çağların "altın elma"sı portakal, türüne göre az ya da çok kalın ve içi keseceklerle dolu beyaz kabukla kaplı, etli, sulu, tatlı bir meyvedir. Navel portakal, çekirdekli veya hemen hemen çekirdeksiz sarı portakal, kan portakalı, ekşi olmayan portakal olmak üzere başlıca dört gruba ayrılır.

……………………………

http://www.bigglook.com/biggmenu/meyve/portakal.asp

………………………………………….

Bir şehir düşleyelim..Düşler hayatımızın bir parçası..

Çok büyük olmamalı..Metropollere yakın, ama onların gölgesinde saklı bir cennet gibi durmalı..Yaşanmadan farkedilmemeli o şehrin büyüsü..gizli bir geçitten varılmalı..O geçit sevgi..

Haketmeyen farketmemeli o şehrin binlerce yıllık yaşanmışlıklarını..Böyle bir şehir, sadece onu gerçekten seven, önemseyen insanlara açmalı büyülü yüzünü..

Üç boyutlu resim gibidir bunca yaşanmışlığı olan bir şehir..İçine girebilmek için resme doğru bakmalı…

Temel koşul bu..

Aslında insan da öyle değil midir?

Sadece gerçekten sevip önemsediklerine, açmaz mı gerçek yüzünü ve gönlünü..

Kendini kıracağını bildiği insanlardan uzak durmaz mı, köşe bucak?

Takınmaz mı en soğuk maskesini?..

Şehirlerde böyledir işte..Tıpkı insan gibi..Onun temelinde de sevgi vardır, olmalıdır..Yoksa hissedersiniz daha girişte soğuk yanını. Farkında olmadan titrersiniz..

Şehrin size gerçek yüzünü göstermesi için, onu sevmeniz gerekir koşulsuzca..

Tek bir taşına, ağacına ya da ne bileyim, bir parçasına bağlı olmanı gerekir yürekten..Başka türlü ulaşamazsınız ona.. 

Bazan karına , bazan soğuna, bazan da, sıcağına göğüs germelisiniz..Yoksa bir ömür de tüketseniz, nikabını açıp gerçek yüzünü göstermez size, inatçı bir kadın gibi..ona ulaşamazsınız..

Onun için sorarsınız bazan iki kişiye aynı şehir için görüşlerini, biri bayılmıştır diğeri, değil..Görünmüştür birine gerçek yüzüyle çünkü, diğerine değil..

Şehirler insan gibidir..Yaşar, nefes alır, hata acı çeker..Ama hissetmek için bunları gönül gerekir..

Her sokak da, her dam altında alınan, her soluğun , her duygunun altında ezilir..Sırtında çok ağır bir yük taşır…Şehir koca bir yürektir aslında..

O durunca şehir ölür..

Baykuşların , incir ağaçlarını hüküm sürdüğü başka bir forma geçer..

…………………….

Portakal çiçeği bir şehri nasıl güzeleştirir bilir misiniz?

Ve nasıl çiçek kokar, koca bir şehir??

Bir ilkbahar sabahında erkenden uyanıp birisi, okula giderken yüreğinde binbir umut, saçları dağılırken hafifçe rüzgarda, nasıl etkilenir acaba sabah rüzgarını taşıdığı o portakal çiçeğinin kokusunda..

Koca bir şehir çiçek kokar mı? Evet kokar..

Ve o koku insanı başka bir boyuta taşır mı?Taşır..

Başını döndürür mü belirgin şekilde?Döndürür..

O yolda yürürken, zaman mekan önemli midir?Değildir inanın..

Siz hiç portakal çiçeği kokladınız mı??

Ya da portakal çiçeği kokan bir şehirde yaşadınız mı?Bir kaç gün?

Gitmeden, mutlaka görmelisiniz bu güzelliği..

Çiçeği ayrı güzel..Yeşil yaparakların arasından, güneş gibi parlayan meyvesi ayrı..

Portakal böyle birşey işte, sadece grip ilacı değil…

……………………………

En içten selamlar..

………………………..

Not; Yazım portakal sevenlere ithaf olunur.

…………………

Küstüm çiçeği…

18 Eylül 2008 Perşembe 18 Yorum »

PEMBE KÜÇÜK DUDAĞI SÖYLEDİ ŞARKIMIZI,

İNDİ BAHAR ANKARA’NIN SİSLİ YAMAÇLARINA…

Şu çiçeğin güzelliğine bakar mısınız?? E, çiçek bu kadar şirin olunca, kolayda küser tabi..

Çok sevimli ya..

Biraz da şımaracak tabii..

İşin şakası bir yana gerçekten çok özel bir çiçek..

Okuyunca inanmayacaksınız..

………………………….

küstüm çiçeği(mimosa pudica)

Botanikte adı Mimosa pudica (küstüm ç,çeği) olan çiçek.
Saksı çiçeğidir.

Güney Amerika ve Brezilya’da yerli olarak bulunur.

Saçak kök yapısına sahiptir. Çiçekleri yuvarlak başçık durumunda bulunur.ve pembemsi menekşe rengindedir. Sıcağı sever. Aşırı neme ihtiyaç duymaz. Direk güneş ışığına duyarlıdır. Besin maddesince zengin humuslu topraklarda yetişir.

Küstüm otunun çok ilginç bir savunma sistemi vardır.

Bu bitkinin yapraklarına dokunulduğunda birkaç saniye içinde, sapla birlikte yapraklarının gövdeye doğru yaslandığı görülecektir. 

Eğer bitkiyi rahatsız eden etki devam ederse bu kez küstüm otu aşağıya doğru ikinci bir hareket yaparak gövdesinin üzerindeki sivri dikenleri ortaya çıkarır.

Bu da böcekleri kaçırmak için yeterlidir.

Bitkideki bu hareketi gerçekleştiren mekanizma elektrik akımlarıyla başlar.

Bu akım aynı insan vücudundaki sinirlerden geçen akım gibidir.

 Bitkinin reaksiyonları bizde olduğu kadar hızlı değildir. Bununla birlikte bitki özünü taşıyan kanallar aracılığıyla iletilen elektrik sinyalleri 30 santimetrelik mesafeyi bir-iki saniye içinde geçer.

Isı ne kadar yüksek olursa, reaksiyon o kadar hızlı olur. Her bir yaprağın dibi (yaprağın sapıyla birleştiği yerde), oldukça şişkindir.

Buradaki hücreler sıvıyla doludur. Uyarı buraya ulaştığı zaman, yaprağın dibindeki şişkinliğin alt yarısı aniden suyunu boşaltır ve aynı anda diğer üst yarı, bu suyu kendi bünyesine alır. Ve yaprak aşağıya doğru düşer.

Böylece uyarı saplar boyunca ilerlerken, yapraklar domino taşları gibi teker teker, ardı ardına kapanır.

Bu şekilde bir savunma hareketinden sonra, bitkinin tekrar hücrelerini doldurup, yapraklarını açabilmesi için 20 dakika gereklidir.

………………………..

http://www.okuyucu.org/f215/kustum-cicegi-mimosa-pudica-45212/

………………………….

Siz hiç bu kadar küsmeyi sanat gibi gerçekleştiren çiçek gördünüz mü?

Ben görmedim mesela..

Bu çiçeğe gelince..Gördüm görmesine ama, dokunmaya korktum açıkçası..

Küstürmek istemedim..

Çiçeğin alınganı küseni olur mu demeyin..İşte ispatı..

Çok merak ediyorum, çiçeğin kıskananı da var mı acaba?

Arayacağım..Bulursam yazarım..

Bu arada dönelim güzel çiçeğimize.Konu dışına çıkmayım..Belki küser çiçeğim..Ama ben, bu kolay küsen  bu çiçeği çok severim..

Bir kere çok zarif.

Yaprağı, çiçeği, hali tavrı ne deyim, hani derler ya, şiiir gibi..

Çekilir her derdi..

Böyle insanlarda vardır hani. Onların varlığı ve güzelliği toplumu aydınlatır..

Gece ışık saçan ateş böceği, gündüzleri hoş kokular saçan ıhlamur ağacı gibi..

Susadığınızda içilen bir bardak soğuk su, acıktığınızda önünüze gelen köy fırınında pişmiş dumanı üzerinde bir ekmek gibi..

Nasıl anlatılır ki, böyle insanlar..

Çok sıcak bir günde öğle güneşinde altında oturulan bir ağaç gibi..

Onun adı arkadaştan öte bir şeydir..

Dosttur, candır..

Bu çiçeğe gelince, öyle insanların kırılgan yanını anlatır..

Onların, kolayca dostları tarafından yaralanabilen ,YÜREĞİNİ yansıtır..

Ama serde o güzellik var ya..

Uzun sürmez, küslükleri kırılganlıkları..

Bu çiçekte olduğu gibi..

Kısa bir süre sonra eski halini alır..

Yine de onları kırmamak en iyisidir..

Ama insanlik hali bu..

Çiçekte bile varsa başa dönme hali, insanda niye olmasın??

Arkadaşıma..

……………….

Aslanağzı..

17 Eylül 2008 Çarşamba 14 Yorum »

GÖNLÜMDEKİ ACIYI, DİNMEYEN BU SIZIYI,

TANRI YAZMIŞ YAZGIYI, KULLARIN GÜNAHI NE?..

Çiçek, uğurlu ya da olur mu? Hani bazan derler ya..

"Şu çiçeği ekmeyin iyi gelmez".."Şunu ekmeyin, melek inmez gibi sözler"..

Ben inanmam kendi adıma, ama biliyorum ki, buna inanan insanlar var..,Ve beliki inamak için kendilerince sebepleri..

Çiçekle ilgili de var hurafeler..

Birini sizinle paylaşacağım..

Kararı siz verin.

Bu çok güzel bir çiçek.Aslanağzı, kurt ağzı veya bizim oraların deyimiyle balıkağzı..

……………………..

ASLANAĞZI

Aslanağzı, Plantaginaceae ailesine ait, tek yıllık otsu bitki cinslerini kapsayan gruptur.

Yakın zamana kadar, geniş çaplı DNA araştırmalarının sonuçları alınana değin, grubun Scrophulariaceae ailesine ait olduğu sanılmaktaydı.

Boyu 40-80 cm’e kadar çıkabilir.

Lavanta, portakal, pembe, sarı, kırmızı, beyaz gibi farklı renklerde, salkım biçiminde çiçekleri vardır. Yaprakları oval ya da mızrağımsı biçimdedir.

Güneş alan yerlerde yetişir. Gevşek, geçirgen, besin maddelerince zengin, iyi gübrelenmiş, kireçli topraklarda iyi gelişir. Yaz başından sonbahara kadar çiçeklidir.

Doğal olarak kuzey yarımkürede, özellikle de Akdeniz çevresinde yetişir.

………………………

http://tr.wikipedia.org/wiki/Aslana%C4%9Fz%C4%B1

……………………………

"Aslan Agzi (Kurtagzi)
Aslanagzi giller familyasindan; turlu renkte, guzel bir bitkidir. Kokusuzdur. Daha ziyade sus bitkisi olarak kullanilir.

Faydasi: Balgam sokturur. Bronsit’te rahatlik verir. "

http://www.sensizasla.net/aslan-agzi_933.html

……………………………..

Çiçek çocukluğumda en sevdiğim çiçeklerden biriydi..Onu daha çok parklarda görürdüm..Çiçekler doğaldı o zamanlar..Şimdiki gibi, saksılara caddelere uyumlu olsun diye küçültülmemişti..

Uzunca olurdu bu çiçeğin boyuda..Bir çok renkte açmasının yanısıra, çok da hoş kokardı..

Çiçekleri ve çocukları çok seven kadının evinde nedense olmazdı bu çiçek..Küçük kızın ilgisini çekerdi bu durum..Garibine  de giderdi..

Sordu birgün; neden bu güzel çiçeği ekmiyordu?

Çiçeği bilmemesi imkansızdı..

O hanım, o gün ona, çok ilginç bir cevap verdi..

Yıllarca önce gelin geldiğinde bu eve, kayınvalide bu küçük geline bazı talimatlar vermişti..

Ve sıkı sıkı tembih etmişti..

Diğer bazı şeylerin içinde..Balıkağzı çiçeği de ekilmeyecekti, katiyetle..

Geline açıklama da yaptı..

"Bu çiçek, bu ocağa gelmez", dedi..

Yani ne zaman ekilse, o evden kısa bir süre sonra biri, mutlaka ebediyete giderdi..

Denenmişti, ekilmeyecekti..Kuşaklar boyu süren bir gelenekti bu, o eski ocakta..Gelin uydu talimata..Başka bir şansı da yoktu, ayrıca inanırdı böyle şeylere kendisi de..Garipsemedi, sorgulamadı..

O da, yıllarca sonra kendi gelinlerine vermek üzere aynı bilgiyi, aklının bir köşesine yazdı.. 

Ama çiçeğin ekilemeyeceğini öğrenince üzülen küçük kızı da teselli etmeyi unutmadı.."Sen başka ocağa  gideceksin, kural seni bağlamaz"..

"Bize geleni bağlar"dedi..

Küçük kız buna sevindiğini dün gibi hatırlıyordu..

Sanki çiçek ekecek imkanı ve bahçesi olacaktı da tek dert, o ocağa gelen-gelmeyen  çiçekti..

Her neyse..

Yıllar sonra kızımız, İç Anadoluda çok güzel bir kentin sayfiyesinde konakladığı yerde,bu güzel çiçeğe yeniden rastlayacak ve çok mutlu olacaktı..Eski dostunu  görmekten, ona dokunup koklamaktan büyük haz duyacaktı..

Üstelik çiçek tamamen doğaldı.. Genetiği ile oynanmış bir formda da değildi..

Sonra bu yaz küçük kız ki, artık çoktan büyümüştü, çiçekleri çok seven o kadının evindeki saksılardan birinde bu çiçeği gördü..Tam kapıdan çıkmak üzereydi..Kalakaldı..

Soran gözlerle baktı..

Çiçekleri seven hanım anlamıştı..

Açıkladı..Geçen yıl dedi, o ölmeden hemen önce bu saksıda kendiliğinden çıktı..Karasız kaldım..Ama koparmaya da kıyamadım..

O hanım çiçeği gördükten bir kaç hafta sonra ise, gerçekten o evden biri ölmüştü..

Dalgındı ve anladığım kadarıyla uzun zamndır beynini kemiren soruyu bana sordu..Sence dedi, sebebi bu muydu? Koparsam ölmez miydi??Çünkü bu ölüm beklenen bir ölüm değildi..Çok aniydi..

"Hayır" dedim..Kesin emindim..Herşey Allahtandı..Hayat da, ölümde..

Masum bir çiçek bunun sebebi olamazdı..

Ayrıca, "Tedbir de, takdire engel olamazdı"..

Sonuç da kendiliğinden çıkmıştı işte, günü gelince..

Gözleri dalgın, çiçeğe bakarken, yine de dedi ki, "sen ekme bu çiçeği"..

Bu bir vasiyetti..Ve kendi vasiyeti bir şekilde tutmamıştı..

Kalan ömrünce, bunun huzursuzluğunu yaşıyacaktı..

Olay ilginçti..Dostlarımla paylaştım..

Yalnız çiçekle ilgili şey sizi bağlamaz, okurlarım..Bu, "o" ocak için geçerli..

Batıl inanç ya da hurafe olsa bile..

Ama bir çiçek böyle anılmamalı..

Umarım sevgili balıkağzım, beni affeder..Üstteki anıyı paylaştığım için..

……………………

 

 

melisa zamanı…

16 Eylül 2008 Salı 15 Yorum »

 

ŞAMDANLARI DONANIRKEN ESKİ ZAMAN SEVDALARININ, BAŞLAR AY DOĞARKEN SALTANATI, SULTAN-I YEGAHIN..

Hani bazan olur ya..

Gökyüzünde bir dolunay..Vakit geceyarısı..

Uyku ile uyanıklık arası..Hani gözleriniz kapalı olur, ama kalbiniz ve beyniniz yarı kapalı..

Sanki yavaş yavaş bir sis yayılır etrafa, üstünüze bir bilinmezlik örtüsü atılır..

Sanki bu dünyaya ait değil gibi hissedersiniz kendinizi..

Düş mü gerçek mi, yaşadıklarınız ayırdedemezsiniz..

Kalbiniz çarpar korkuyla, uyanmak kalkmak istersiniz..

Ama üstünüzde bir ağırlık vardır, parmağınızı bile hareket ettiremezsiniz..

Gözleriniz kapalı kalbinizi aralayıp biraz, kendinizi dinlersiniz..

Kesinlikle rahatsız edilmek istemezsiniz..

Ne bir ses, ne bir nefes, sadece gönlünüzün sesini duymak istersiniz..

Ve eflatuni bir tablo canlanır gözünüzde, sisler arasında…

Gerçekten bunları yaşadım mı ben, yoksa sadece bir rüya mıydı, dersiniz..

İçiniz acır kaybettiklerinizi düşündükçe, hayata kahredersiniz..

Gerçekten varmıydı böyle bir zamn dilimi? Yoksa aklımın bana bir oyun mu bu?Merak edersiniz içtenlikle..

Gerçekten, bu kadar küçük, bu kadar masum muydum?..

Ve gerçekten varmıydı böyle bir ev??

Anlatmaya, sormaya korkarsınız en yakınlarınıza bile..

Hani olur ya;  "yok derler", "bütün bunlar rüya derler" diye..

Çok seversiniz çünkü, o yarı gerçek, yarı düşü..

Ona değer biçemezsiniz..

"Gerçek değil" demelerini duymak istemezsiniz..

Ve en güzel düşünüzü paylaşmalarını..

Her şey paylaşılır evet ama, düşler özeldir..

Yavaşça, ipekli bir kumaşın üzerinde kayan bir tüy gibi…

Zamanda geriye doğru gidersiniz..

Geçmişi bilmek ve anlamak önemlidir..Bugünü yaşamak ve değerini bilmek adına…

VE BAŞLAR;  "MELİSA ZAMANI"…

……………………

 MELİSSA

Diğer İsimleri : Oğulotu, Melissa officinalis, Melisa, Melisse

Botanik Bilgi : Ballıbabagiller familyasından, 1m’ye  kadar boylanabilen, dayanıklı çok yıllık otsu bitkidir. Gövdesi dört köşe kesitli, tüylü ve dallara ayrılan yapıdadır. Oval biçimli, kenarları dişli ve tüylü yapraklan limon kokulu olur. Yaz mevsiminden sonbahara kadar salkımlar oluşturarak açan, çok açık sarı ya da beyazımsı küçük çiçekleri iki dudaklı: koyu kahverengi, minik ve gözyaşı biçimli tohumlan parlaktır. Tohumu ile yetiştirilmesi çok ağır gerçekleştiğinden bitki ya bölünerek ya da gövde çelikleri alınarak çoğaltılır.

Yetiştirildiği Yerler : Akdeniz havzasının bitkisi olup Güney Avrupa’da yaygın biçimde tarımı yapılmaktadır. Ülkemizde de Marmara, Ege ve Akdeniz bölgelerinde yetişir.

Bilinen Bileşimi : Sitral, stranellal, linalol ve pinemi içeren uçucu yağlar ile flavon ve reçine içerir.

Toplanması-Saklanması : Yapraklar bitki çiçek açmadan toplanır, Eylül ve Kasımda tekrar toplanılanların ise koku ve kaliteleri düşük olur Yapraklar ezilmeden toplanmalıdır. Ezilince sararan ve kararan yapraklar ayıklanmalıdır. Havadar gölge yerlerde ince bir şekilde serilerek çabukça kurutulmalıdırlar. Suni olarak 35′c de kurutulabilir. Kurumuş yapraklar ışıktan korunmalı ve 1 yıl dan fazla saklanılmamalıdır.

Kullanıldığı Yerler : Körpe yaprakları hoş limon kokusunu vermesi için salatalara, bazı yiyecek ve içeceklere katılır. Melisa çayı olarak demlenip sevilerek içilir.

Faydaları

  • Sindirim sistemindeki tüm kramplara ve gaz şişkinliklerine iyi gelir.
  • Sakinleştirici etkisi olup korku ve depresyon sonucu olabilen sindirim problemlerine karşı basarı ile kullanılır.
  • Kalbi ve kan dolaşımını güçlendirir. Yüzeysel kan damarlarını genişleterek yüksek kan basıncını düşürebilir.
  • Terletici özelliğinden dolayı grip gibi hastalıklarında ateş düşürmekte faydalı olur.
  • Hipertroidizm de rahatlama sağlar.
  • Merkezi sinir sistemini yatıştırıcı etkisi vardır.

Kullanım Şekli : 1 bardak kaynar su, 2-3 tatlı kaşığı kuru ya da 4-6 kaşık körpe yaprak üzerine dökülüp 10-15 dakika süreyle demlendirilirken, içilene kadar üzeri sıkıca kapalı tutulur. Böylece hazırlanan çay sabah ve akşamları birer kez ya da gerektikçe bir bardak olarak içilir.

……………………

http://www.sifalibitkiler.us/archives/601

……………………..

Zamanda yolculuk ederken yarı uykulu uyanık, gitmek istediğim ilk yer, mütevazi bir taş ev..Ve arkasında büyük bir ceviz ağacı..Bunu artık biliyorsunuz..

Neden bağlanır bir çocuk, bir ağaca bilinmez ki..

Kim açıklayabilirki zaten her şeyi, konu bağlanmak olurken..

Ağaç anne gibidir, hatta en yakın arkadaş..

Dalları korur yakıcı güneşten, yağmurdan, bazan da doludan. Duruma göre..

Hiç mızıkçılık yapmayan, bir arkadaştır o üstelik..

Sadece limitsiz sever ve korur kötülüklerden gücü yettiğince..

Dinler sabırla, sen anlatırken..Kendi içi acı doludur belki ama, hiç bahsetmez hafifçe rüzgarda dalları salınırken ..Dostunu, derdiyle üzmek istemez ki..

Salıncak olur bazan, avutur küçük kızı..

Sırt verir, küçük eller dayanıp kendine kitap okurken..Yeşil meyveleri gülümserken dalların arasından umut olur, verimli olmayı öğretirken..

Bilinmez ki neden bu ağaç, bu küçük kızı çok sevdi..

Ve küçük kız o ağacı..

Ve melisalar, o nasıl unutulur..Ceviz ağacının dibi onun da evi..

Bir bitki, ancak bu kadar düş gibi olabilir..

Ben bile emin olamıyorum artık..

Melisa gerçek miydi?

Herkes seçemez ki melisayı, o kadar yeşilin arsından..

o da yeşildir çünkü, kendini kolayca gizler..

Bazı güzeller hemen farkedilir, rengi nasıl derler uzaktan el eder..

Melisa öyle değildir..

O seçer, kendine yakın olmasını istediğini..

Ölçer biçer önce, elini kime vereceğini..Aklında bir soru; "beni incitir mi"?

Kırılgandır melissa, kolayca güvenemez..Bilir kendini..

Onu ancak özel olarak arayan ve ilgilenen bilir..

Melisayı bilmek ve sevmek ön koşulu..

Kırk yıl yaşayıpta yakınlarında, onu tanımayanlar olabilir..

Çünkü, melissa öyle istemiştir..

Sevmediğini yanına kabul etmemiştir..

Onu tanıyansa, özenle saklar yerini, neden mi??

Çok değerlidir çünkü, farkedilirse yeri, hoyratça koparılabilir..Bir mevsim daha görmeyebilir..

Hani masallardaki gibi..

Sırrı açığa çıkınca, kaybolan periler gibi..Gizemli olmayı sever..

Melissa, kokusu çok güzeldir..Yeşilken özellikle..Koklamak bile insanı çok dinlendirir..

Onunla başka bir alemdesiniz..

Yeşil, sakin, huzurlu ve engin bir yeşil suda yüzer gibi..

Ben onunla çok küçükken tanıştım..

Bilmiyorum hala orada mı?

Ama eminim oralarda..Hala tek taş yüzüklere pırlanta oluyor en temiz yürekler de belkide..En pahalı pırlantalardan daha değerli..

Büyüleyici kokusu, en güzel düşler gibi..

Şimdi de gitmek istediğimde zamanda geriye, yine başlar melisa zamanı

O ve başka bir zaman dilimi..

…………………………….

………………………………

Kaynana oturağı..

15 Eylül 2008 Pazartesi 11 Yorum »

BİR GARİP YOLCUYUM, HAYAT YOLUNDA….

Kaktüs konusu derin..Ve de tek yazıyla sınırlanamaz. Ama ben bir yerden başlayayım dedim…

Konu kaktüs olunca, isimler pek manidar..

Mesela üstteki çiçeğin adı "kaynana oturağı"..

Yani kadıncağızı buraya mı oturtacağız, anlamında?

Veya kaynana dili, kaynana yumruğu…Bütün kaktüs isimlerini kaynanaya bağlama eğilimi var..Neden belli..Hepsinin ortak bir yanı var..Dikenli..

Neden sevilmez bu zavallı kadıncağızlar belli değil!!

Yani çiçek güzel güzel olmasına da, ama konu bu değil..Çiçeğe bu ismi verenler herhalde kayınvalideye iltifat etmek istemedi..

Mesela "gül" niye kaynanaya benzetilmedi..

Asıl amacın bu olmadığı kesin…

…………………………………….

Kaktüs bakımı:

Ne zaman sulamalı?
Hiç şüphe yok ki, sulamadan kaynaklanan kaktüs ölümlerinin büyük bir yüzdesi az değil çok sulamaktandır. Aşırı su kaktüs köklerinin çürümesine neden olur. Bildiğimiz gibi, kaktüs ve diğer sukkulentlerin tamamı, uzun süreli susuzluğa dayanabilecek şekilde evrimleşmişlerdir, o nedenle eğer tereddüdünüz varsa, sulamamak daha doğru bir tercihtir. Genel olarak kaktüslerin suya ihtiyaç duydukları dönem, aktif olarak büyümekte oldukları dönem, yani ilkbahar yaz dönemidir. Bu dönemde serbestce sulanabilirler, ama diğer mevsimlerde mutlaka dikkatli olunmalıdır. Kış döneminde ya hiç sulanmamalı, ya da çok az su verilmelidir.
Kaktüsler, ülkemizde mart ayı sonlarında hafif sprey şeklinde sulanmaya başlanır. Nisandan Mayıs ortalarına kadar 15-20 gün arayla devam edilir. Eylül başına kadar 1-2 haftada bir sulanır. Tekrar azaltılarak ekim başlarında sulama kesilir. Çok spesifik birkaç tür dışında kışın sulama yapılmaz.
Kaktüslere su verilirken tek şart iki sulama arasında toprağın tamamen kurumuş olmasıdır.
Epifitik kaktüs türleri ve diğer diğer sukkulentlerde sulama biraz daha farklıdır.

Işık
Hemen tüm kaktüsler, sağlıklı olabilmek için, büyüme dönemlerinde güneş görmek zorundadırlar. Kış döneminde nispeten az ışık seviyelerini tolere edebilirler (çünki bu dönemde uykuya geçmişlerdir, ama kış dönemde bile aslında ışık isterler) Eğer kaktüslerinize evde bakıyorsanız, yapılacak en iyi şey, bitkileri cam kenarında tutmaktır. Işığın yetersiz olduğu koşullarda, suni ışık takviyesi yapabilirsiniz. Işık yetersizse, bitki sağlıksız bir biçimde uzamaya başlar. Gövde rengi solgunlaşır. Böyle bir durumda, yapılacak en iyi iş, etkilenmiş bölümleri kesmek, bitkiyi bol ışık alan bir yere taşımaktır.

Havalandırma
Eğer bitkilerinize bir serada bakıyorsanız, hem yaz hem kış döneminde, cereyan yapmayacak şekilde bir havalandırma yapmanız gerekir. Sera içindeki havanın aşırı rutubetlenip kaktüslerde çürümeye neden olması önlenir. Ev içinde cam kenarında baktığınız bitkiler de, yaz döneminde dışarıda, havadar bir yerde durmayı tercih edeceklerdir. Ev bakımında sorun, pencere kenarlarının yine de arzu edilenden sıcak olması ihtimalidir. Genellikle kalorifer petekleri pencere altında olduğundan, saksının durduğu ortam sıcak olabilir. Aslında en iyisi, bitkileri kış döneminde ev dışında bir balkon serasında tutmaktır. Burada da ısının sıfırın altına düşmemesini sağlamak gerekir. Güney cephesindeki bir balkon en doğru seçimdir. Ayrıca sera içine konacak olan bir maxima-minima termometresi durumu izlemenizi ve kontrol altında tutmanızı sağlar.

kaynak: kaktusrehberi.com

………………………………….

Zavallı çiçek, en eski en bitmez kavganın ortasında kalmış gibi..

Çiçek ne kadar da güzel olsa dikenli ya, çiçeğe isim koyanın amacı zavallı kayınvalidelere laf dokundurmak..

Gerçi kayınvalidelerimizde sağolsun, pek masum değil ama, neyse konumuz bu değil..

Onlar sonuçda her şeyi gelinlerinin iyiliği için yaparlar, onların eğitimi için hiç bir laftan sözden sakınmazlar..

Öyle değil mi?

Beğenmeyen çeksin gitsin, hatta seni ben beğenmiyorum çek git mantığıyla etrafta bir komutan edasıyla dolaşırlar..

Kendi direktifleri doğrultusunda yapılmamış her şeyi yanlış kabul ederler..

Sonuçta  kendisi de çekmiştir ya zamanında, bunun bir rövanşı olmalı mantığıyla hareket ederler..

Ne kaotik bir durum aslında. Bütün kayınvalideler eski gelinler değil mi?

Ya da bütün gelinler gelecekte kayınvalide olacak değil mi?

Kişiler birbirlerine biraz hoşgörülü olmayı deneyebilir mi?

Ama olur mu hiç?Özellikle büyük ve olgun olması gereken kayınvalideler!!

O, kendi gelinine zulmedeceği mukaddes günün er geç geleceği düşüyle göğüs germiştir, onca acıya..

Aslında bu mantık, bizim toplumumuzda insani ilişkilerde çok yaygındır ya..Bu da ayrı konu..

Ama ne yapacaksınız, yinede bu amansız, kavgaya masum bir çiçeği alet etmek etik değil..

Suçu dikenli olmak mı?..

Dikenli olmak bir günah mı?

Bakınca görünüyor üstelik , insanı şaşırtmıyor, sırtından vurmuyor ki..

Ne bu çiçek, ne de bir başkası, bu ezeli kavgada taraf olamaz, böyle gelmiş böyle gider..

Şaka bir yana çiçeğimiz çok güzel değil mi??

Hele pembe düşler, kadar güzel çiçeği..

Çimenlerin üzerine sırtüstü uzanıp bir ceviz ağacının dallarının arasından gökyüzünü seyreden küçük bir kızın hayalleri gibi..

………………..

Çok teşkkürler..

Yazı şaka niyetine..

………………….

Mynet Blog WordpressMU alt yapısını kullanmaktadır.