Edebiyat Kategorisindeki bloglar

er mektubu

12 Mayıs 2008 Pazartesi | Kategori : Edebiyat 10 Yorum

 

Er Mektubu…

O elinde tuttuğun zarf
bir ihanet anında örülmüştür
Ve zarfın içindeki kağıt
er mektubudur görülmüştür
Doğum günüm bu gün 3 Aralık
Ve şafak karanlık
Bu mektubu sana yazıyorum anne
Dün sevdiğimle ayrıldık
Son mektubuymuş bana yazdığı
Bir daha yazmayacakmış
Demek sevda ayrılığa bir ay dayanırmış
Ve asker ocağında terkedilmek de varmış

Bu mektubu sana yazıyorum anne
Bu gün doğum günüm 3 Aralık
Ve şafak karanlık

3-5 nöbetindeydim dün gece
Bir şarjörün boşluğunda içtim son sigaramı
Ve yorgan gibi üstümü örttü kar siperde
Sabaha karşı biraz içim geçmiş
Hayalin gözümün önüne geldi anne
Kızkardeşimi de verdiğinden beri sevdiğine
Bir ben bir de sen kaldın geriye

Üzülme anne üşümüyorum
Bekliyorum elim tetikte
Bekliyorum memleketi ve seni
Ve artık beklemiyorum beni beklemeyen sevdiğimi
Beklemiyorum yüreğimi ve aşkımı
Soğuk siperde yalnız bırakan sevgiyi
Ve bekliyorum anne elim tetikte
Eğer girerse menzile vurup öldüreceğim
Hem aşkı hem sevgiyi

Geçen gece karakolu bastılar
Kurşunlar yağmur gibi yağdı üzerimize
Garip gelecek belki sana ama
Ortalık bayram yeri gibi oldu anne
Biliyormusun o an hiç korkmuyorsun
Herkes kendini bir sipere atıyor
Ve gecenin karanlığında kurşun yerine
Işıl ışıl yıldızlar yağıyor sanki üzerimize
Ve ölüm bile aklımıza gelmiyor anne
Canlar canlar gidiyor
Gidiyor canlar
Ve kimbilir ne zaman bahar

(alıntı)

Ana olmak.

10 Mayıs 2008 Cumartesi | Kategori : Edebiyat 8 Yorum

Sultan  Süleyman  zamanında ,iki  kadın  doğum  yaparlar.bebeklerden   biri  ölü  doğar,  ölen  bebeğin  annesi  kabullenemez,  dokuz  ay  karnında  taşıyıp  kucağına  alamadan  tporağa  vermeyi … bu  hal  ile  diğer  kadının  bebeğini  kaçırır. günler  süren  aramalardan  sonra   bulurlar  bebeği  çalan  kadını…  iki  kadın  birbirine  düşer… o  der  benim  bebeğim  öteki  der  benim… ne  yapsalar da  ikna  edemezler,   bebeği  çalan  benim  diye  diretir…en  sonunda  Sultan   Süleyman  getirin  kadınları    der…huzura  çıkar  kadınlar ,her  ikiside  anlatır  kendi  penceresinden.sultan  emrindekilere,

_getirin  bebeği   tam  ortadan  ikiye  ayırın  yarısı  birine  yarısı  birine  der…

bebeği  doğuran  can hıraş  atar  kendini  ortaya …

_tamam  Sultanım   ben  yalan  söyledim  bebeğin  öz  annesi  o  kadın  der.

Sultan Süleyman  bebeğin  gerçek  annesi  bu  kadın  bebeği  ona  verin  der…  diğer  kadın  sürgün  edilir…

Sultanın  emrindekiler " nereden  anladınız  ya   o  kadın  yalan  söylediyse " diye  sorduklarında   "gerçek  analar  çocuğuna  bir  zarar  gelmesin  diye  her  şeyi  göze  alandır   her  kadın  ana  olamaz,  öz  anası  olduğu  halde  bebeği  yaşasın  diye   onun  bebeği  diyebildi  bu  kadın…"der.

Ana  olmak  ne  zordur  ,ne  kutsaldır , Allahım  cenneti  sermiş  ayakları  altına…biz  evlatlar  hoş  tutalım  onları  onca  emeğin  karşılığı  sadece  sıcacık  annem  diyerek  kocaman  kucaklayıp  sevgiyle  öpmek  o  mübarek  ellerini  onları  mutlu  etmek  hiç  zor  değil.  yaşayanlara  sağlık  huzur  dolu  günler , bu  diyardan  göçenlere  selam , rahmet  olsun… sevgiyle 

 

Annem…

8 Mayıs 2008 Perşembe | Kategori : Edebiyat 6 Yorum

tahammülsüz olmayalım

6 Mayıs 2008 Salı | Kategori : Edebiyat 8 Yorum

bu  gün  6 mayıs Deniz  gezmiş i  astıkları  gün  buraya  onun  anısına  resmini  koymuştum  resme   bile  tahammül  edemeyen  zihniyetleri  kınıyorum…………………………………………………………..

HIZIR İLE İLYAS

6 Mayıs 2008 Salı | Kategori : Edebiyat 4 Yorum
Hızır-İlyas Efsanesi

Hızır ve İlyas, Büyük İskender’in ordusundaki iki askerdir. Büyük İskender bir gün ordusuyla birlikte ölümsüzlük suyunu aramaya çıkar. Yolculukta, Hızır ve İlyas diğer askerlerden ayrılırlar. Bir subaşında durup, yemek için kurutulmuş balık çıkarırlar. Tam bu esnada deniz suyu balığa sıçrar, balık canlanır ve suya atlar. Böylece Hızır ve İlyas ölümsüzlük suyunu bulmuş olurlar. Bu sırada bir melek gelir. Hızır ve İlyas’ın kıyamete kadar yaşayacaklarını, fakat Hızır’ın karada, İlyas’ın denizde ihtiyacı olanlara yardım edeceklerini bildirir. Hıdrellez günü yani 6 Mayıs’ta Hızır ve İlyas’ın buluştuklarına, onların buluşmalarıyla ölü tabiatın canlandığına inanılır. Halk inanışına göre 6 Mayıs’ın yağmurlu geçmesi, Hızır ve İlyas’ın buluştuklarında sevinçlerinden ağlamalarının ve bulutların da onlara katılmalarının bir ispatıdır.

Hıdırellez

5 Mayıs 2008 Pazartesi | Kategori : Edebiyat 4 Yorum

İnanışa göre Hıdrellez, Hızır ve İlyas Peygamberlerinin her bahar başlangıcında buluştuklarına inanılan 6 Mayıs’a rastlayan günde ölümsüzlüğe erişmiş olan iki Peygamber, İlyas ve Hızır, Hıdrellez günü buluşup görüşürler. Yerleşmiş geleneğe göre Hıdrellez gününde, bu buluşmayı ve baharın gelişini kutlamak için eğlenceler düzenlenir.
Mevsimlik bayramlardan biri olan Hıdrellez, Türkiye’nin hemen her köşesinde kutlanır.
Hıdrellez gecesi Hızır’ın uğradığı yerlere ve dokunduğu şeylere feyiz ve bereket vereceği inancıyla, sadaka verme, oruç tutma ve kurban kesme gibi adetler de uygulanır. Hıdrellez kutlamaları daima yeşillik, ağaçlık alanlarda, su kenarlarında, bir türbe ya da yatırın yanında yapılır.
Hıdrellez gecesi bereket vereceği inancıyla yiyecek kaplarının, ambarların ve para keselerinin ağızları açık bırakılır. Ev, bağ-bahçe, araba isteyen kimseler, Hıdrellez gecesi herhangi bir yere istediklerinin küçük bir modelini yaparlarsa Hızır’ın kendilerine yardım edeceğine inanırlar.
Hıdrellezde baht açma törenleri de oldukça yaygın olarak uygulanan geleneklerden.
(dilerim  herkesin  dileği  gerçek  olsun.)sevgiyle…

1mayıs bayramdı

1 Mayıs 2008 Perşembe | Kategori : Edebiyat 7 Yorum

Ne  güzel anılarımız  vardı  çocukken  1Mayıslarla  ilgli.bayramdı…  bahar  bayramı ,koca  mahalle  doluşurduk  kamyonlara  Ankara  bir  başka  güzel  olurdu,1 mayıslarda, o zamanlar  çizgili  pijamalar  giyerdi  babalarımız ,annelerimiz  akşamdan  hazırlardı  sepetler  dolusu yiyecekleri ,söğütözü,çubuk  barajı, Atatürk  orman  çiftliği  illede  gençlik  parkı ,gözde  piknik  yerleri  idi.O gün  mangallar  yanar  sofralar  kurulurdu  envai  çeşit  yiyecekler  herkes   özgür ,oyunlar  eğlenceler,  cümbür  cemaat   mutlu  şen  dert  tasa  yok  yaşlı , genç  ,çocuk  nekadar  mutlu  babalar  kurulan  çilingir  sofraların da  hafiften  parlatırlar,  türküler , şarkılar  herkez   huzur  dolu…biz  çocuklar  tüm  dünya  bizim  sanki… gerçekten  mutluyduk  varlığıda   yokluğuda  bilerek  büyüdük…Sonra  büyüdük  yasaklandı  1Mayıslar  kan revan…Ne  o  günlerin  huzuru  ne  güzelliği  yok  artık  eksik    yada  fazla  olan  ne  bir  anlasam…Yasaklar  cazip  gelir, bu  yasakçı  zihniyetler  kısıtlamalar  neyi düzeltecek  onuda  anlamadım…sevgiyle.

gül yaprağı

29 Nisan 2008 Salı | Kategori : Edebiyat 4 Yorum

Uzakdoğu’da bir budist tapınağı, bilgeliğin gizlerini
aramak için gelenleri kabul ediyordu. Burada geçerli
olan incelik; anlatmak istediklerini konuşmadan
açıklayabilmekti. Bir gün tapınağın kapısına bir yabancı
geldi. Yabancı kapıda öylece durdu ve bekledi.
Burada sezgisel buluşmaya inanılıyordu, o yüzden
kapıda herhangi bir tokmak, çan veya zil yoktu.
Bir süre sonra kapı açıldı, içerdeki budist,
kapıda duran yabancıya baktı. Bir selamlaşmadan
sonra söz’süz konuşmaları başladı. Gelen yabancı,
tapınağa girmek ve burada kalmak istiyordu.
Budist bir süre kayboldu, sonra elinde ağzına kadar
suyla dolu bir kapla döndü ve bu kabı yabancıya uzattı.
Bu, yeni bir arayıcıyı kabul edemeyecek kadar doluyuz
demekti. Yabancı tapınağın bahçesine döndü, aldığı bir
gül yaprağını kabın içindeki suyun üstüne bıraktı.
Gül yaprağı suyun üsünde yüzüyordu ve su taşmamıştı.
İçerideki budist saygıyla eğildi ve kapıyı açarak
yabancıyı içeriye aldı. Suyu taşırmayan bir
gül yaprağına her zaman yer vardı.

İki simge

29 Nisan 2008 Salı | Kategori : Edebiyat 4 Yorum

Yaşlı kızıldereli reisi kulübesinin önünde torunuyla oturmuş, az ötede
birbiriyle boğuşup duran iki kurt köpeğini izliyorlardı. Köpeklerden
biri beyaz, biri siyahtı ve oniki yaşındaki çocuk kendini bildi bileli
o köpekler dedesinin kulübesi önünde boğuşup duruyorlardı.


Dedesinin sürekli göz önünde tuttuğu, yanından ayırmadığı iki iri kurt
köpeğiydi bunlar. Çocuk, kulübeyi korumak için bir köpeğin yeterli olduğunu
düşünüyor, dedesinin ikinci köpeğe neden ihtiyacı olduğunu ve renklerinin
neden illa da siyah ve beyaz olduğunu anlamak istiyordu artık. O merakla,
sordu dedesine: Yaşlı reis, bilgece bir gülümsemeyle torununun sırtını sıvazladı.

- "Onlar" dedi, "benim için iki simgedir evlat."

- "Neyin simgesi" diye sordu çocuk.

- "İyilik ile kötülüğün simgesi. Aynen şu gördüğün köpekler gibi, iyilik
ve kötülük içimizde sürekli mücadele eder durur. Onları seyrettikçe
ben hep bunu düşünürüm. Onun için yanımda tutarım onları.

Çocuk, sözün burasında; ‘mücadele varsa, kazananı da olmalı’ diye
düşündü ve her çocuğa has, bitmeyen sorulara bir yenisini ekledi:

- "Peki" dedi. "Sence hangisi kazanır bu mücadeleyi?"

Bilge reis, derin bir gülümsemeyle baktı torununa.

- "Hangisi mi evlat?
Ben, hangisini daha iyi beslersem!"

 

Ne çağırırsak o gelirmiş

28 Nisan 2008 Pazartesi | Kategori : Edebiyat 7 Yorum

Bob Doyle

Düşündükleriniz  çok  fazla   bağlayıcı  olmayabilir  ama,  hissettiklerinizi  aynen  alırsınız.

İnsanların ,ayak  parmaklarını   yataktan dışarı  çıkarır  çıkarmaz bir  sarmalın  içine  düşme  eğiliminde  olmalarının  nedenide  budur.Tüm  günleri  aynı  gider. Duygularında   yapacakları  basit  bir   değişikliğin,  günlerini  ve   hayatlarını   bütünüyle     değiştireceğini  bilmezler.

Güne  güzel  başlar  ve  o  mutluluk  duygusu  içinde  kalırsınız,  herhangi  bir  şeyin  ruh  halinizi  değiştirmesine  izin  vermediğiniz  sürece,  yaşadığınız   mutluluk  duygusunu   sürekli  kılacak  bie  çok  durumu  ve   insanı   kendinize  çekersiniz…

Yaşadığımız   hayatı  bir  şekilde  çekilmez  yada  huzurlu  yapmak  tamamen  bize  kalmış ,  ne  istiyorsak  onu  yaşıyoruz  aslında ,doğan  güneşle  açıp  penceremizi   alabildiğince  depolayalım  evimizde  bedenimizde   pozitif  ışınları ,gülmseyelim  hayata  o  gülüşler  katlanarak   yayılsın,  etrafımızı  sarsın…     umutla ,  sevgiyle…