er mektubu
| Er Mektubu…
O elinde tuttuğun zarf Bu mektubu sana yazıyorum anne 3-5 nöbetindeydim dün gece Üzülme anne üşümüyorum Geçen gece karakolu bastılar |
(alıntı)
| Er Mektubu…
O elinde tuttuğun zarf Bu mektubu sana yazıyorum anne 3-5 nöbetindeydim dün gece Üzülme anne üşümüyorum Geçen gece karakolu bastılar |
(alıntı)
Sultan Süleyman zamanında ,iki kadın doğum yaparlar.bebeklerden biri ölü doğar, ölen bebeğin annesi kabullenemez, dokuz ay karnında taşıyıp kucağına alamadan tporağa vermeyi … bu hal ile diğer kadının bebeğini kaçırır. günler süren aramalardan sonra bulurlar bebeği çalan kadını… iki kadın birbirine düşer… o der benim bebeğim öteki der benim… ne yapsalar da ikna edemezler, bebeği çalan benim diye diretir…en sonunda Sultan Süleyman getirin kadınları der…huzura çıkar kadınlar ,her ikiside anlatır kendi penceresinden.sultan emrindekilere,
_getirin bebeği tam ortadan ikiye ayırın yarısı birine yarısı birine der…
bebeği doğuran can hıraş atar kendini ortaya …
_tamam Sultanım ben yalan söyledim bebeğin öz annesi o kadın der.
Sultan Süleyman bebeğin gerçek annesi bu kadın bebeği ona verin der… diğer kadın sürgün edilir…
Sultanın emrindekiler " nereden anladınız ya o kadın yalan söylediyse " diye sorduklarında "gerçek analar çocuğuna bir zarar gelmesin diye her şeyi göze alandır her kadın ana olamaz, öz anası olduğu halde bebeği yaşasın diye onun bebeği diyebildi bu kadın…"der.
Ana olmak ne zordur ,ne kutsaldır , Allahım cenneti sermiş ayakları altına…biz evlatlar hoş tutalım onları onca emeğin karşılığı sadece sıcacık annem diyerek kocaman kucaklayıp sevgiyle öpmek o mübarek ellerini onları mutlu etmek hiç zor değil. yaşayanlara sağlık huzur dolu günler , bu diyardan göçenlere selam , rahmet olsun… sevgiyle
bu gün 6 mayıs Deniz gezmiş i astıkları gün buraya onun anısına resmini koymuştum resme bile tahammül edemeyen zihniyetleri kınıyorum…………………………………………………………..
Hızır ve İlyas, Büyük İskender’in ordusundaki iki askerdir. Büyük İskender bir gün ordusuyla birlikte ölümsüzlük suyunu aramaya çıkar. Yolculukta, Hızır ve İlyas diğer askerlerden ayrılırlar. Bir subaşında durup, yemek için kurutulmuş balık çıkarırlar. Tam bu esnada deniz suyu balığa sıçrar, balık canlanır ve suya atlar. Böylece Hızır ve İlyas ölümsüzlük suyunu bulmuş olurlar. Bu sırada bir melek gelir. Hızır ve İlyas’ın kıyamete kadar yaşayacaklarını, fakat Hızır’ın karada, İlyas’ın denizde ihtiyacı olanlara yardım edeceklerini bildirir. Hıdrellez günü yani 6 Mayıs’ta Hızır ve İlyas’ın buluştuklarına, onların buluşmalarıyla ölü tabiatın canlandığına inanılır. Halk inanışına göre 6 Mayıs’ın yağmurlu geçmesi, Hızır ve İlyas’ın buluştuklarında sevinçlerinden ağlamalarının ve bulutların da onlara katılmalarının bir ispatıdır.
İnanışa göre Hıdrellez, Hızır ve İlyas Peygamberlerinin her bahar başlangıcında buluştuklarına inanılan 6 Mayıs’a rastlayan günde ölümsüzlüğe erişmiş olan iki Peygamber, İlyas ve Hızır, Hıdrellez günü buluşup görüşürler. Yerleşmiş geleneğe göre Hıdrellez gününde, bu buluşmayı ve baharın gelişini kutlamak için eğlenceler düzenlenir.
Mevsimlik bayramlardan biri olan Hıdrellez, Türkiye’nin hemen her köşesinde kutlanır.
Hıdrellez gecesi Hızır’ın uğradığı yerlere ve dokunduğu şeylere feyiz ve bereket vereceği inancıyla, sadaka verme, oruç tutma ve kurban kesme gibi adetler de uygulanır. Hıdrellez kutlamaları daima yeşillik, ağaçlık alanlarda, su kenarlarında, bir türbe ya da yatırın yanında yapılır.
Hıdrellez gecesi bereket vereceği inancıyla yiyecek kaplarının, ambarların ve para keselerinin ağızları açık bırakılır. Ev, bağ-bahçe, araba isteyen kimseler, Hıdrellez gecesi herhangi bir yere istediklerinin küçük bir modelini yaparlarsa Hızır’ın kendilerine yardım edeceğine inanırlar.
Hıdrellezde baht açma törenleri de oldukça yaygın olarak uygulanan geleneklerden.
(dilerim herkesin dileği gerçek olsun.)sevgiyle…
Ne güzel anılarımız vardı çocukken 1Mayıslarla ilgli.bayramdı… bahar bayramı ,koca mahalle doluşurduk kamyonlara Ankara bir başka güzel olurdu,1 mayıslarda, o zamanlar çizgili pijamalar giyerdi babalarımız ,annelerimiz akşamdan hazırlardı sepetler dolusu yiyecekleri ,söğütözü,çubuk barajı, Atatürk orman çiftliği illede gençlik parkı ,gözde piknik yerleri idi.O gün mangallar yanar sofralar kurulurdu envai çeşit yiyecekler herkes özgür ,oyunlar eğlenceler, cümbür cemaat mutlu şen dert tasa yok yaşlı , genç ,çocuk nekadar mutlu babalar kurulan çilingir sofraların da hafiften parlatırlar, türküler , şarkılar herkez huzur dolu…biz çocuklar tüm dünya bizim sanki… gerçekten mutluyduk varlığıda yokluğuda bilerek büyüdük…Sonra büyüdük yasaklandı 1Mayıslar kan revan…Ne o günlerin huzuru ne güzelliği yok artık eksik yada fazla olan ne bir anlasam…Yasaklar cazip gelir, bu yasakçı zihniyetler kısıtlamalar neyi düzeltecek onuda anlamadım…sevgiyle.
Uzakdoğu’da bir budist tapınağı, bilgeliğin gizlerini
aramak için gelenleri kabul ediyordu. Burada geçerli
olan incelik; anlatmak istediklerini konuşmadan
açıklayabilmekti. Bir gün tapınağın kapısına bir yabancı
geldi. Yabancı kapıda öylece durdu ve bekledi.
Burada sezgisel buluşmaya inanılıyordu, o yüzden
kapıda herhangi bir tokmak, çan veya zil yoktu.
Bir süre sonra kapı açıldı, içerdeki budist,
kapıda duran yabancıya baktı. Bir selamlaşmadan
sonra söz’süz konuşmaları başladı. Gelen yabancı,
tapınağa girmek ve burada kalmak istiyordu.
Budist bir süre kayboldu, sonra elinde ağzına kadar
suyla dolu bir kapla döndü ve bu kabı yabancıya uzattı.
Bu, yeni bir arayıcıyı kabul edemeyecek kadar doluyuz
demekti. Yabancı tapınağın bahçesine döndü, aldığı bir
gül yaprağını kabın içindeki suyun üstüne bıraktı.
Gül yaprağı suyun üsünde yüzüyordu ve su taşmamıştı.
İçerideki budist saygıyla eğildi ve kapıyı açarak
yabancıyı içeriye aldı. Suyu taşırmayan bir
gül yaprağına her zaman yer vardı.
Yaşlı kızıldereli reisi kulübesinin önünde torunuyla oturmuş, az ötede
birbiriyle boğuşup duran iki kurt köpeğini izliyorlardı. Köpeklerden
biri beyaz, biri siyahtı ve oniki yaşındaki çocuk kendini bildi bileli
o köpekler dedesinin kulübesi önünde boğuşup duruyorlardı.
Dedesinin sürekli göz önünde tuttuğu, yanından ayırmadığı iki iri kurt
köpeğiydi bunlar. Çocuk, kulübeyi korumak için bir köpeğin yeterli olduğunu
düşünüyor, dedesinin ikinci köpeğe neden ihtiyacı olduğunu ve renklerinin
neden illa da siyah ve beyaz olduğunu anlamak istiyordu artık. O merakla,
sordu dedesine: Yaşlı reis, bilgece bir gülümsemeyle torununun sırtını sıvazladı.
- "Onlar" dedi, "benim için iki simgedir evlat."
- "Neyin simgesi" diye sordu çocuk.
- "İyilik ile kötülüğün simgesi. Aynen şu gördüğün köpekler gibi, iyilik
ve kötülük içimizde sürekli mücadele eder durur. Onları seyrettikçe
ben hep bunu düşünürüm. Onun için yanımda tutarım onları.
Çocuk, sözün burasında; ‘mücadele varsa, kazananı da olmalı’ diye
düşündü ve her çocuğa has, bitmeyen sorulara bir yenisini ekledi:
- "Peki" dedi. "Sence hangisi kazanır bu mücadeleyi?"
Bilge reis, derin bir gülümsemeyle baktı torununa.
- "Hangisi mi evlat?
Ben, hangisini daha iyi beslersem!"
Bob Doyle
Düşündükleriniz çok fazla bağlayıcı olmayabilir ama, hissettiklerinizi aynen alırsınız.
İnsanların ,ayak parmaklarını yataktan dışarı çıkarır çıkarmaz bir sarmalın içine düşme eğiliminde olmalarının nedenide budur.Tüm günleri aynı gider. Duygularında yapacakları basit bir değişikliğin, günlerini ve hayatlarını bütünüyle değiştireceğini bilmezler.
Güne güzel başlar ve o mutluluk duygusu içinde kalırsınız, herhangi bir şeyin ruh halinizi değiştirmesine izin vermediğiniz sürece, yaşadığınız mutluluk duygusunu sürekli kılacak bie çok durumu ve insanı kendinize çekersiniz…
Yaşadığımız hayatı bir şekilde çekilmez yada huzurlu yapmak tamamen bize kalmış , ne istiyorsak onu yaşıyoruz aslında ,doğan güneşle açıp penceremizi alabildiğince depolayalım evimizde bedenimizde pozitif ışınları ,gülmseyelim hayata o gülüşler katlanarak yayılsın, etrafımızı sarsın… umutla , sevgiyle…