Mynet | Blog Anasayfa | Email
Favorilerime Ekle | Giriş


BİR KİTAP BİN YAŞAM

7 Mayıs 2008 Çarşamba Etiketler : edebiyat

BİR KİTAP BİN YAŞAM  

 

insan anlatamaz mı düşündüklerini

anlatamaz bazen…

çevrintiler içindedir

düşünür de

toparlayamaz kendini

çeki düzen veremez

sözler yetmez yaşananlara

anlatamaz dostum anlatamaz  

cahil değiliz sansak da kendimizi

salt düşüncelerde kalır

yaşayıp da, anlatmak istediklerimiz

kısır kalır kelime haznemiz…

 

Birlikte Toplayalım

 

Yazılarım belki sıkacak bazılarınızı… belki sıcak gelecek… benimle ortak yanlarınızın olduğunu fark edeceksiniz… Dağınık bir insanım… kafam dağınık, düşüncelerim dağınık, odam dağınık, yazılarım dağınık… Dedim ya; çevrintiler içinde çarparız oradan oraya, parçalanır dağıtırız kendimizi… Toplamak için zaman mı gerek… cesaret mi… yoksa bir destek, sizi taşıyabilecek bir güç mü gerek… beraber mi toplamalı dağınıklığı bir elin sessizliğini yok ederek…

Artık yaraştırılmıyorsa bazı yetiler kişiliğinize, gönül okşayan sözler kısırlaşmışsa, elinizi eteğinizi çekersiniz yaşamın uğultusundan… istemeseniz de susarsınız sözleri kirletmemek için…

Yaptıklarınız değer görmemeye başlamışsa, bir tutanınız yoksa elinizden, uykuya verirsiniz kendinizi çoğu zaman… gözler kilitlenir, görmez olurlar benliğinizi…

Sevip değer verdiğiniz birisiyle sohbettesiniz… ağır düşler altında ezildiğinizden, beyninizin içinde yıldızların savaştığını, gökyüzünün üzerinize çöktüğünü ve bu yoğun ağırlıktan kurtulamayacağınızı sandığınız bir dönem içindesiniz…  işte, yana yakıla durumunuzu paylaşmaya çalıştığınız o kişi size bir gün “oblomov” derse ne yaparsınız? Sözcüğün anlamını biliyorsanız, ne yapacağınızı, nasıl davranış biçimi sergileyeceğinizi siz bilirsiniz elbet… ama, ne demek olduğunu bilmiyorsanız, bir sözlükte ararsınız sözcüğün anlamını… arama motorunu çalıştırır didik didik edersiniz her yanını… ben de öyle yaptım işte…

Belli zamanlarda aç kurtlar gibi saldırırız kitaplara… okuruz, okuruz, okuruz… salt okumakla mı kalırız? yaşarız illa ki kitabın içinde… Olayları, kişilikleri… kendi yaşamımızla eşleştiririz belki yazılanları ve kendi kişiliğimizle… Bazen de hangi kitabı okumanız gerektiğine karar veremeyiz belli ki… Aslında onlarca kitap vardır evinizde okunmayı bekleyen, ya bir koli içinde unutulmaya yüz tutmuşlardır, ya da kitaplık raflarında gizemli bir beklentiyle küllerini ateşlemektedir eyleme geçmek için… tıpkı bir insan gibi… insanın da küskünlüğü kaçışa, kaçışı isyana dönerse eğer, hiç umulmadık bir hareketlilik başlayabilir…

 

OBLOMOV

 

"Yarım kalmış bir adam olduğunu, ruh güçlerinin gelişmekten geri kaldığını, hayatına bir ağırlığın çöktüğünü düşündükçe içi parçalanır. Başkalarının zengin, hareketli hayatını kıskanır, kendi hayatının yolunu ağır bir kaya parçasıyla tıkanmış, daracık, zavallı bir keçiyolu gibi görür. İçinde hiç uyanmadan kalmış, biraz kurcalanmış fakat hiçbiri sonuna kadar işlenmemiş bir çok yetenekler olduğunu acı duyarak sezmektedir. İçi yanarak anlar  ki, onda gömülü kalmış iyi ve güzel birşeyler vardır. Belki çoktan ölmüş, ya da bir dağın derinliklerindeki altın gibi saklı kalmış olan bu hazine çoktan meydana çıkmış olmalıdır ama öyle derinlerde kalmış, üzerine öyle pislikler yığılmıştır ki…

Sanki dünyanın ve hayatın ona verdiği nimetleri birisi çalmış ve yine kendi ruhunun derinliklerinde bir yere gömüp bırakmıştır.  Sanki bir güç onu hayat meydanına atılmaktan, iradesini ve zekasını alabildiğince açılıp harcanmaktan alıkoymaktadır. Sanki gizli bir düşman, daha yola çıkarken onu ağır eliyle yakalamış, insanlığın doğru yolundan uzaklara fırlatmıştır…"  

 

İşte böyle söyleniyor “oblomov” romanının kahramanı Ilya Ilyiç için…

Rus Yazar İvan Aleksandroviç Gonçarov’un “Oblomov” Romanı Türkiye İş Bankası Kültür Yayınlarından çıkmış

çevirmenleri; Sabahattin Eyüboğlu ve Erol Güney

Benim okuduğum kitap bu… Bir de, değişik yayınevleri tarafından Serpil Demirci çevirisiyle yayımlanan kitap var. Hangisini okursanız…

Giderek yaşamdan kopan, insanlardan uzaklaşan, sosyal etkinliklere katılmayan, durmadan  uyuyan, herşeyi erteleyen, en basit işleri bile sonraya bırakan, yataktan kalkmaya bile üşenen bir insan mı oldunuz? Bilinçli bir tembellik halindesiniz yani… yapmak zorunda olduğunuz önemli işlerinizi bile bir yana bıraktınız, gittikçe içine kapanan halinizle, kendi yarattığınız hayal dünyasında yaşamaya başladınız… bildiğimiz melankoli halindesiniz ve bu durum daha çok da sizi sevenlerinizi üzmektedir…

“İlim beşikten mezara kadar” denmiş ya… “öğrenmenin yaşı yokmuş” ya… son nefeste bile öğreneceğimiz çok şey olacak…

Oblomov’u anlamak için, bu ’kadim ruh yorgunluğunu’ anlamak gerekir. Ölümü, "yaşayan ölü" haline dönüşerek yenmek, hayat kıvılcımlarını yok ederek ölümün işlevini elinden almaktır… hani adam; kocaman bir köpeğin karşısında korkusundan bir şey yapamayacağını anlayınca; “serde  erkeklik var” gibisinden, korktuğunu belli etmemek için bir hışımla “söbü yüzlü tazı” demiş… güya hakaret etmiş. Bizimki de o hesap işte… Yaşama karşı güçsüzlüğümüzü cesaretin ardına sığınarak ya da, forslu görünmeye çalışarak sürdürmeye çalışıyoruz…

Hangimiz oblomovluğun içinde değiliz ki… Ne kadar çok sevindik, ve ne çok “içten ağladık” bilebilir misiniz… Biz her şeyi belki ’birkaç defa yaşamaktan’ yorulduk… hayal kırıklıkları, boşuna çabalar, bizi tüketen çatışmalar sonunda bütün idealist insan yanımız hayata küstü belki…

Patlayan bir enerjiydik belki de, son bir çabayla devinimler gösteren, tıpkı sonbahar gibi… son bir gayretle tüm güzellikleri sergileyen, hayata belki de tepeden bakacak kadar göz kamaştıran renkler içinde…

 

Rus yazar İvan Gonçarov, ünlü romanı Oblomov’da; ‘tarih dışı’na düşmüş bir rus soylusunun dramatik yaşamını anlatır. Kahramanımız, ailesinden kalan mirasla geçinmekte ama elindekiler de her geçen gün tükenmektedir. e “hazıra dağ dayanmaz” derler. Daha sonra siyasal söylemlere, edebiyata ‘Oblomovluk’ olarak geçecek olan bir durumun kahramanıdır aslında. Gerçekçi edebiyatın öncülerinden kabul edilen Gonçarov, Oblomov’un dünyasını öylesine kasvetli, hareketsiz ve rutin olarak tasvir eder ki, okur da zaman zaman aynı karabasanın içinde bulur kendisini.

Oblomov’un o takatsiz hali, hiçbir şey yapmak istememesi, yaptığı şeyleri anlamlandıramaması uzun uzun anlatılır romanda. Bu, Gonçarov’un bilerek yaptığı bir şeydir. Yazar, kahramanının düşündüklerini, aklından geçenleri onlarca sayfa süren bölümlerle uzun uzun ve en ince ayrıntısına kadar anlatır. Oblomov’u, bir terim olarak ‘Oblomovluk’ haline getiren de bu bölümlerdir aslında. Kitap eğer doğru bir zamanlamada okunmuşsa, okuruna kendisiyle hesaplaşması için büyük olanaklar sunar. Gonçarov, bu büyük eserinde okuru, kendi Oblomovlukları’yla yüzleştirir. Oblomov’un ‘bunaltıcı, mutsuz ve gelecekten yoksun’ hayatının ayrıntılarına giren her okur, aynı zamanda kendi hayatının derinliklerinde bir yolculuğa çıkmış ve kendi Oblomovluk’larıyla başbaşa kalmış demektir.

Oblomov,yaşama şekliyle, aşkıyla, hayatıyla, varoluşuyla, edebiyatıyla, politikasıyla ve sanat anlayışıyla zamanın gerisine düşmüş bir karakterdir. Oblomov ve Oblomovluk yalnızca romanın yazıldığı tarihsel süreçle ilgili bir durum değil, bütün tarihsel dönemlerde ortaya çıkabilecek bir ruh halidir.

 

Kitabın arka kapağında yer alan; “Gonçarov, büyük romancılarda görülen dram karşısında gülümsemesini hiç eksik etmez; okurunu da gülümsetmeyi başarır” yazısı gerçeğini ben de yaşadım kitabı okurken…

Aynı şeyleri yaşamaktan yorulduğumuz için bir tepkidir  belki uyku hali… damarlarınızı içten içe kanatan “bir ince hastalık”tır… mükemmelliyetçi bir kişiliğe sahipseniz, yıkıntılar altında kalmışsanız uyursunuz işte öyle… yaşam ağrısıdır uyku…

Kitabı okuyan herkes, kendi oblomovluğunun farkına varıyor…

İnsanlar birbirini “oblomov” yanlarıyla da sevebilir mi?

 

 

AĞRI VE EDEBİYAT

7 Mayıs 2008 Çarşamba Etiketler : edebiyat

AĞRI VE EDEBİYAT

 

Ağrı,edebiyatta, bedendeki  fiziksel  acılar için somut anlamda kullanıldığı gibi, aşk ızdırabı ve ruhsal sıkıntı gibi soyut kavramlar için de kullanılır.Baş ağrısı ve diş ağrısı somut, kalp ağrısı soyut ağrılara örnektir.Ağrı Türkçe bir kelimedir.XI yy. ait Divan ü Lügat-it Türk adlı sözlükte “ağrığ” ve “ağrığmak” olarak yer almaktadır.

Hekimliği bir sanat olarak tanımlayan MÖ V.yy da yaşamış tıbbın babası kabul edilen Hipokrat, “ağrıyı dindirmek ilahi bir sanattır”  (divinum est opus sedare dolorum) diyerek hekimliğe kutsallık atfetmiştir.  İbni sina, ağrıyı “bedene zararlı olanı hissetmektir” şeklinde tanımlar

İnsan yaşamı boyunca ağrı ile sayısız defalar karşılaşır, doğururken, ölürken, hastalıkta, savaşta yaralıyken, barışta kaza geçirdiğinde ağrı insanı gölge gibi  izler. Anadolu’da yaygın bir söylem olan “azıcık aşım,ağrısız başım olsun” deyişi,  sağlığın varlıklı olmanın önünde olduğunu vurgular.Başka bir anonim deyiş  “ecel geldi cihane,baş ağrısı bahane”dir. Bir diğer anlamlı söz de ağrıyı çeken bilir anlamında “en kolay katlanılan ağrı,başkasının çektiği ağrıdır”.

Shakespeare, “diş ağrısına katlanan, katlanabilen filozof gelmedi hiç” diyor. John Keats’e göre; "zevk zaman zaman gelen bir ziyaretçidir; ama ağrı gaddarca bize sarılır kalır."

Edebiyatta bedensel ağrılar, somut anlamda çok fazla yer almazken, aşktan kaynaklanan ızdırap ve ruhsal durumdan oluşan acılar, soyut ağrı kavramıyla hem Türk hem de Batı Edebiyatı’nda genişce yer alır. Çünkü ağrı daha çok fizikseldir, acı ise ruhsal.

Çokca olan soyut ağrılara örnek olarak Halk Edebiyatı’ndan Erzurumlu Emrah’ın

El çek tabip el çek yaram üstünden,

  Sen benim derdime deva bilmezsin

  Sen nasıl tabipsin yoktur ilacın

  Yaram yürektedir sarabilmezsin”

 

dizelerini verebiliriz.Keza Divan Edebiyatı’ndan Fuzuli’nin  “Aşk derdiyle hoşem,el çek ilacımdan tabip” dizesi ile  19.yy şairi Şeref Hanım’ın dizeleri de verilebilecek örneklerdendir.

“Bir başağrısı olurmuş gelicek vakti,sebep,

  Çare ne olsa da Lokman ü Felatun mevcut”

 

(ölüm vakti gelince,bir baş ağrısı bile ölüme neden olur,Lokman Hekim ve Platon gelse de engel olamazlar)

Çağdaş Edebiyat’tan ise Gülten Akın’ın aşağıdaki dizelerini verebiliriz :

Ağlama kız,deme incinirim yar yar,

  Ben ağlamam dağlar taşlar ağlasın,

  Körüm,çelimsizim,göğnüğüm,hastayım,

  Sebep olanları nerede bulayım.”

 

Daha nadir olan somut ağrılara örnek olarak, Halk Edebiyatı’nda Kul Hüseyin’in dizeleri  akla gelir:

Yetmişinde ağrı iner dizine,

  Yetmişbeşinde duman çöker gözüne

  Sekseninde kimse bakmaz yüzüne,

  Baykuşlar oturmuş virana benzer”

            Orhan Veli’nin “Kitab-i Seng-i Mezar” adlı şiirindeki Süleyman Efendi’nin nasırından çektiği ağrıyı hepimiz tebessümle hatırlarız.Aynı şairin gülümseterek düşündüren dizeleri ise :

Yollar ne kadar güzel olsa

  Gece ne kadar serin olsa

  Beden yorulur

  Baş ağrısı yorulmaz”

 Mide kanseri olan Üsküdarlı Talat şiirlerinde ve kemik veremi olan Peyami Safa,”9.Hariciye Koğuşu” adlı eserinde fiziksel ağrıları anlatmışlardır.

Şiir formatından  çok bestelenen şarkısıyla tanınan ,Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun “Zindanı Taştan Oyarlar” adlı şiirinde ağrı-sızı-acı içiçedir.

"sılanın ufak tefek yolları
ağrıdan sızıdan tutmaz elleri
tepeden tırnağa siir gülleri
yiğitim aslanım aman burda yatıyor

……………………

bugün burdaysa siirin yarin çin’dedir
acısıyla sızısıyla alnının kara yazısıyla
bir yani nur içinde tertemiz
bir yani sızım sızım sızlayan memleketimiz içindedir"

Yukarıdaki satırlar gibi  notalara bürünen iki şiir daha vardır,ağrı kavramını içeren:

“beni  en güzel günümde

  sebepsiz bir keder alır

  bütün ömrümün beynimde acı bir tortusu kalır

  ne kışı ne yazı isterim

  ne bir dost yüzü isterim

  hafif bir sızı isterim

  ağrılar, acılar gelir”

 

  (Sabahattin Ali)

 

 

 

 

 

 

Ve,

“olmasa mektubun

 yazdıkların olmasa

 kim inanırdı

 senle ayrıldığımıza

 sanma unutulur

 kalp ağrısı zamanla

 her şeyi unutarak

 yaşanır sanma”

 (Murathan Mungan)

 

Murathan Mungan’ın dizelerinde ağrıyı manevi anlamda kullanır,Sabahattin Ali ise sızıyı ağrı ve sancılarına yeğler, ancak ansızın gelen ağrılarından yakınır.

Behçet Necatigil, “uzaklık” adlı şiirinde hem soyut,hem de somut anlamda ağrıyı kullanmaktadır.

Biliriz bir beden ağrısı

 İlacı var

 Yeri orası

 Azalır,çoğalır arasıra

 Bir sancıya ruhta

 İlacı yok

 Yersiz,zamansız

 Alışmak

 Yaklaşmak olanaksız

 Haset bir ceset gibi aranızda

 Bir tabutta

 Sırtüstü yatacaksınız

 Silecek bir silgi olsa

 Unuturduk acı anıları,

 Koyulaşan çizgiler

 Ne yapmalı ?”

 

İki büyük ozandan iki örnekle yazımızın şiirlerdeki ağrı örneklerini noktalayalım.

“Hastaysam hastalığım benim

 Size ne benim hastalığımdan ?

 Başım ağrıyor zindan gibi

 Çok sigara içerim”

 

(Cahit Külebi – Kendimce)

 

 

 

 

 

 

“Hastalar

  Kardeşlerim

  İyileşeceksiniz

  Ağrılar,sızılar dinecek

  Yumuşak

  Ilık

  Bir yaz akşamı inecek

  Ağır yeşil dalların ardından rahatlık”

 

(Nazım Hikmet – Mesaj)

 

Nurullah AtaçGünlerin Getirdiği”nde şikayet ettiği ağrısını şöyle anlatır: “ önce evde,sonra hastanede romatizmadan haftalarca yattım.O ağrıları eskiden de çekmiştim ama böyle uzun sürmemiş,böyle şiddetli olmamıştı.Ölümlü hastalık değildir,ama acısına dayanmak zor;hele uykusuzluğu,insanda takat komuyor.İlk günler aldırış etmeyim, kendimi dinlemeyim dedim;şikayet etmemeğe,inleyip bağırmamağa çalıştım.Olmadı.     En çok sağ kolum sızlıyordu;onu,yıllardıralışık olduğum gibi,yastığımın altına alarak yatamadım;ben de insanların çoğu gibi sol elimi kullanmasını bilmem,en küçük işlerimde,cigaramı yakmakta,bir bardak su içmekte zorluk çektim.Ağrı duydukça sinirlendim,sinirlendikçe ağrılarım arttı.Kendimi tutamaz oldum.Doğrusu,inleyip bağırmakta da insanı biraz olsun avutan bir şey var.”

Pankreas kanserinden ölen ve ağrıların morfine bile kafa tuttuğu bu hastalığı adım adım yaşayan Bilge Karasu tamamlayamadığı bir yazısında “Acı Çeken Gövde”de   hastalığın bir parçası ya da hastalığın ta kendisi olan ağrılardan sözeder. “”…..ama bir yazarın bir ağrıyı betimlemesi için ne gibi bir sebep düşünebiliriz?  İlkin,kalemini bilemek istediğini düşünelim.Ağrı gibi –şimdilik öyle söyleyelim-“anlatılması güç” bir şeyi anlatabilmeğe çalışmak istiyor diyelim. Güçlük,meydan okumak isteyen her zanaatçı için bir meydan okuma yerine geçer.Güçlüğü yenmeyi başaran,yenmese bile yenmeğe çalışmış olan kişi büyüdüğünü duyar.Ama zanaat,bilgi ister,görgü ister.Ağrı iyi bilinen,tanınan,çok duyulmuş,çeşitli yönleriyle öğrenilmiş ağrı olmalıdır……..Ağrıyı duyarken yazmağa kalkışmaz kimse.En yürekli yazar bile ağrının dinmesini,hiç değilse yatışmasını bekler yazıyı aklına getirmek için….”

Ağrıya karşı en etkili madde olan morfin, adını Yunan mitolojisindeki rüya tanrısı Morpheus’tan almıştır.Ama ağrı her zaman bir rüya gibi uyanıldığında bitmiyor ki !!!

 

 

Sayfalar : [1] 2 3 4 5 6 ...
Mynet Blog WordpressMU alt yapısını kullanmaktadır.