Mynet | Blog Anasayfa | Email
Favorilerime Ekle | Giriş


IRKÇILIĞIN KAYNAKLARI VE TÜRKİYE

7 Mayıs 2008 Çarşamba 1 Yorum »

Irkçılığın Kaynakları ve Türkiye

 

 

 

 

 

Romantik Akım ve Irkçı politika

 

Yanılmıyorsam 1960 senesi başlarında idi. Londra da Tate Galerisinde, Romantik döne ait resim sergisi açılmıştı. Galeriye girince karşıda, galerinin merkezinde oda duvarı büyüklüğünde bir resim duruyordu. Şahlanmış bir atın üstünde uçuşan peleriniyle romantik dönem idealizmini sembolize eden, herkesi tanıdığı bir Fransız generalini gösteriyordu. General Napolyon’du. Bu ideal öyle zorlu, sarsıcı coşkun duyguları temsil ediyordu ki, Cermen Göthe, milletinin orduları Jena’da onun tarafından yenilince müteessir olmayacak: Lord Bayron Elba dönüşü Napolyon’un muvaffak olmasını arzu ettiğini ilân edecek ve Waterloo’da kendi milletinin ordularına mağlûp olduğunu işitince de “bunun için kahroldum” diyebilecektir. Carlyle de bir İngiliz olarak: “Bizim son Büyük Adamımız” yargısına varacaktır. Nietzsche ona hayran olacak ve “İyi Avrupalı” olarak onda, kendi idealini en modern sembolünü görecekti. Hegel onu “Dünyanın at üstündeki ruhu” diye kabul edecekti.

 

Onsekizinci yüzyılın sonunda doğan, ilmi ve rasyonal (akılcı) tutuma karşıt olan bu akım etkilerini bütün Ondokuzuncu asır boyunca sürdürmüş; içinde bulunduğumuz asırda da faşizme ve Nasyonal sosyalizme genel çerçeve olmuştur. Akımın esaslarını şu iki kısımda özetleyeceğim. I. Kişisel davranış olarak romantizm; II. Politikada ırkçı milliyetçilik; III. Akımın ekonomik görüşleri ve Türkiye açısından ırkçılık.

 

I. Kişisel Davranış Olarak Romantizm:

 

Cermen idealizmini de içine alan bu akım, kişinin kendi kendini geliştirmesinin bir yolunu göstermek iddiasındadır. Bir hareket olarak ortaya çıkışı asilzadeler karşısında, sanayileşme dolayısıyla burjuva ve işçi sınıflarının gelişmesi sırasına rastlar. Kurulan ve gelişen sanayi ile Batının maddî ve fikrî çehresi değişmekte fakat muhafazacı çevrelerde (özellikle soylu denilen çevrede) bu değişiklikler çirkinlik olarak karşılanmaktadır. Ayrıca değişimin kendisinde, Rönesans’tan beri gelen rasyonellik ve faydacılık destek bulmaktadır. Bu sanayi inkılâbı sırasiyle liberal ve sosyalist akımları getirirken romantizm de reaksiyoner bir şekilde ortaya çıkmıştır. Romantik başkaldırma akılcılığa (rasyonelliğe) ve faydacılığa karşıt olmuştur.

A) Sanayileşme ile burjuva ve işçi sınıfları gelişirken ortaya çıkan sosyal politik problemler romantiklerin konusu dışında kalmış; sanayileşmenin getirdiği çirkinlik karşısında, onun faydacı kaidelerini Romantikler estetik motifler lehine reddetmişlerdir. Yalnız bu estetik motifler eskiye ortaçağa, uzak Asya diyarlarına ait acaip, korku ve heyecan verici hikâye ve sahnelerden alınacaktır. Bu akımla bir taraftan eskiye ait kır hayatı, orta çağın katedralleri, diğer taraftan seller fırtınalar, korkunç yarlar ve hayaletleri konu alan sanat eserlerinin ortaya konuluşu görülmektedir. Örnekleri bütün Ondokuzuncu asır Saray hayatında (T. Gericault’un Medusa Salı, E. Delacroix’nın Dante ve Virjil’i, Sardanalpalın ölümü tabloları, Byron’ın kahramanları, Mary Shelleyin Frankenstein’i gibi) görüyoruz.

 

B) Romantik hareket, kişiye coşkun, kuvvetli duygulu bir hayat açmak ister. Bunun gerçekleşmesi bağlayıcı ve temkinli olmaya sevkeden rasyonelliğe karıt bulunmayı gerektirir. Kişi öyle normlara ahlâk kurallarına aldırmadığı, onların çemberini yarabilecek güçte olduğu takdirde yaşayabilir. Nietzsche’nin moral kaide olarak hazcılığı reddetmesi ve insanı aksiyonda kuvvete ulaşma derecesiyle değerlendirmesinin ve kuvvetli iradenin aksiyonla kuvvetinin arttığını söylemesinin anlamı budur. Kişiyi sulh ve sükûndan uzaklaştıracak olan bu davranış anarşist, anti sosyal bir davranıştır. Romantikler, tabiî olarak dine de karşıdır.

Peki bu nasıl gerçekleşecektir? İşte onumuzun önemli noktası buradadır. Romantiklere göre, rasyonel ve çıkarcı olarak hareket, insanları çevreye uymaya, sürüye katılmaya sevkeder. Halbuki içgüdüye tâbi olmakla, çevrenin moral kuralarına karşıt çıkılarak tek veyayalnız kalışa varılır. Duygular ne kadar kuvvetli olursa, bu bağlar o kadar kolay çözülür veya onlara tahammül edilemiyerek, koparılıp fırlatılır. Böylece bağlardan kurtuluşa yeni enerji ve kuvvet kazanılmış olur. Çevreden kurtuluş, kişisel ve toplumsal neticeleri ne olursa olsun, kişiye ilâh gibi yükseliş veya iktidar sağlar. Bağımsızlık vecdi içinde ilâhlaşan veya ilâh olan kişinin yaptıkları, diğerleri için hakikati, onun emirleri de diğerlerinin görevlerini gösterir. Bu akımda Nietzsche’nin “üstün insan” ve Carlyle’in “kahramana tapınma” kavramlarını görüyoruz. Nitekim Carlyle “Dünya tarihi büyük adamların biografyasından ibarettir” diyecektir. Yani toplum “kahraman tapınmağa tâbidir.” Bu mistiklere has kişisel veya tek kalışın vecdi içinde ilâhlaşma için, kimler toplumun gerçeklerini, kurallarını, aklı ve ilmi bir tarafa itebilir? Böylece kimler önünde açık gözüken iki yani a) Anarşizme ve b)Destpotizmden birine gidebilir? Russel’e göre bunlar deliler ve diktatörlerdir. İşte böyle davranan ve akılcı ve faydacı olmayan kişi için “hukuk dışı bir ego”yu örnek alan tutumiyle millî çıkara da hizmet ediyor denemez. Acaba “akla isyan” ettiren Romantik akım, tarihi olayları kahramanın iradesine bağlarken bu iradenin kaynağını nerede bulur? Bu soru bizi ırkçı milliyetçiliğe götürür.

 

II. Politikada Irkçı Milliyetçilik

 

Romantik akımda halk (Volk) bireylerin bir yığını kabul edilmez. Onun kollektif bir ruhu vardır. Bu ruh zaman zaman kahramanlar çıkarır. Kahramanlar veya üstün adamların akıl ile değil “kanda tevarüs edilen ırkî sezgi” ile yaratıcı olacaklarına inanılır. Millet, ırkî bir bütün olup onun kollektif bütünlüğünün “kan şuuru” ile sağlandığı kabul edilir. Bunu romantiklerin sevgi anlayışiyle daha da açık kılabiliriz. Kişiler arasında sevgi, bağlılık birbirlerinde kendilerini görmek veya bulmaları ile vücut bulur. Bu ise kan bağı ile olabilir. Kan bağının en yakın şekli akrabalar arasında bulunacağından, bu izahın örneklerini romantikler çevreyi aşarak bizzat kendi yaşayışleriyle vermişlerdir: Byron ve Nietzsche’nin kızkardeşlerine olan alâkası. R. Wagner’in iki kardeş kahramanı Siegmund ve Siglinde arasındaki bağ gibi. Bu kan bağlılığı ile ulaşılan sevgi akraba arasında evlenmeye (endogami) götürebilir.

 

Milleti ırk ve ırkı da kan şuuru ile ele alan romantikler, fert için istedikleri yaşayış tarzını (mistikçe yaşayış), milletler için de düşünürler. Fakat, bazı milletler (ırklar), geniş bir devletin sınırları içinde kalırlar. Şu halde bu milletler (ırklar) bağımsızlığa kavuşmalıdırlar. Ferdin çevreden sıyrılması gibi, milletler de hareketlerinde serbest olmaları için, bağlardan özellikle diğer milletlere bağlılıktan kurtulmalıdırlar. Yani milletin müşterek ruhu ancak kendi sınırları, devlet sınırları olduğunda tezahür edecektir. Politikaya böyle bir milliyetçilik anlayışı ile giren romantizm Aryan ırka (aslında bir dil grubudur) mensup Avrupalı milletlerin içinde bulundukları devletlerden kurtarılması hareketini getirmiştir. O devirde büyük devletlerden Osmanlı İmparatorluğunun Doğu Avrupa ve Balkanlar bakımından özelliği mevcuttur. Türklere karşıt olan tutumunun kökleri çok daha eskiye gitmekle beraber, Romantizm Doğu Avrupa’yı Türklerden kurtarma kampanyasını üzerine almıştı. Eğer Batıda hürriyet felsefesi derslerinde hürriyetin değişik tarifleri arasında, dar anlamda, bir tarif olarak “Türklerden kurtarma” özellikle “Grekleri Türklerden kurtarma” şeklinde olanlara rastlanırsa hayret etmemek gerekir. Nitekim Byron hayatını mevcut kaidelere karşıt çıkarak orta zamanın günahkârlarından addedilen bazı meşhurlar gibi yaşamış, Yunan bağımsızlık hareketini Türklere karşı bir haçlı şövalyesi tutumu ile desteklemiş ve Türk siperleri önünde ölmüştür. O devir Romantiklerinin Napolyon’a hayranlığı ve onu Avrupalı milletleri hürriyete kavuşturacak kimse olarak görmeleri, İmparator, Avrupa idealinin gerçekleşmesini sağlayacak tutumu temsil ettiği içindir. Romantizm, esir milletlerin bağımsızlığına yol açan bir cereyan gibi gözükmekle beraber, kan şuuru yoluyla üstün ırka diğerlerini idare etme, boyunduruğu altına alma yolunu açmaktadır. Kendi ırkını tabiî olarak üstün gören ve bu sistemi kabul eden milletler, hele mazide büyük devletler de kurmuş ise, diğer milletleri kendilerine tâbi kılmaya çalışacaklardır.

 

Ondokuzuncu Asır Romantizmi bu ırkı, Aryan Avrupalı olarak kabul eder. 20 inci Asırda Nasyonal Sosyalizmde veya Hitler Almanya’sında bu ırk sarışın Cermen ırkı olmaktadır. Daha önceki “Prusya Sosyalizmi” de Cermen ırkı için benzeri görüşler taşıyordu. Fakat gariptir ki, Nasyonal Sosyalizm tarafından görüşü kabul edilen Nietzsche, bir Cermen olmasına rağmen, Cermen ırkında “esir ruhluluk” bulur ve Polonyalılara üstünlük atfeder. Aynı şekilde İtalyan faşistleri de Romalı idealin peşinde idiler.

 

Üstün ırk hâkimiyeti ve onun getirdiği tutum Milletleri birbirine karşı mütecaviz olmaya sevkeder, (Aynen kişiyi anarşist anti sosyal davranışlara ittiği gibi). Bu ise, uluslar arası işbirliğine engel olur. Diğer taraftan kan ayrılığı tezi önce memleket içinde ekonomik kuvvet olan Yahudileri hedef alır (Anti-Semitizm).

Kan şuuru ile bağlanan millet şu unsurlara ayrılır: a) Kişisel davranışını yukarda verdiğimiz kahraman lider (üstün adam) b) Liderlerin çevresinde idareci sınıf olarak seçkinler c) Bazen halk denilen yığınlar.

Kişi gibi, milletin de kendini geliştirmesi, kuvvetini kabul ettirmesi, diğer ırkları tâbi kılmak için açtığı mücadeleye, kısaca savaşlara tabidir. Esas amaç bu olunca, diğer problemler bu amaca göre ayarlanacaktır. En başta ekonomi, üstün ırkın giriştiği savaşın emrine verilecektir.

 

Irkçı Milliyetçilik ve Türkiye

Tereyağ yerine silâh

 

Kişisel davranış için bu sistemin tavsiye ettiği yol, bir çeşit barbarca veya kuvvetli hislerle yaşama idi. Bu biçim hayatı, kahramanlar olarak gördüğümüz liderler kan şuuru dışında hiç bir bağa tabi olmaksızın yaşarlar. Fakat halk için bu tarz davranış, sınırlıdır. Çünkü, liderin emrinde millî disiplin içinde kalabilmek fedakârlık ister, liderin doğrudan veya “seçkin zümre” elile açıkladığı emirleri millî görev olarak kabul edilmelidir.

 

Ekonomi aşağıda iki sebeple devamlı olarak harp ekonomisi niteliğinde olmak zorundadır. 1) Kandan teavarüs edilen ırkî sezgiye uygun hareket, kişisel hayatla olduğu gibi millî ölçüde de, kuvvet sağlayan hareket olacaktır. Milletin (üstün ırkın) güçlenmesi diğer milletleri tâbi kılmada (savaşta) gerçekleşir. Öyle ise devamlı gelişme, harp için kurulu devamlı bir düzen istetecektir. 2) Diğer taraftan tarihî olarak teşekkül etmiş ve edecek sosyal grup veya sınıfların çatışan menfaatlerini “sınıfsız bir millet olmak” sloganile hal mümkün değildir. Tarihî ve gerçek olan sınıf çatışmasını, sosyal düzeni değiştirmeden ırkçı milliyetçiler şöyle halletmek isterler: a) Sınıfların çatışmasını millî görev için yasaklamak. Gerçekte Nazi Almanya’sı ve Faşist İtalya’sında kapitalistler serbest kalmış, işçilerden veya sendikalardan “itaat etme” istenmiştir. b) Tarihi sınıfların çatışan ekonomik ve sosyal menfaatlerini devamlı harp hazırlığı ortamında bağdaştırmak. Nitekim Nasyonal Sosyalist Almanya’da, Faşist İtalya’da hükümet geçici olamayan birer harp hükümeti ve ekonomileri de harp ekonomileri idiler. G. N. Sabine bunu “devamlı politik sistem” olarak kabul eder, halbuki harp ekonomisi gerçekten buhranlı zamanlarda uygulanacak bir sistemdir. Bir memleketin saldırganlık üzerine örgütlenmesi neticesinde, saldırı er veya geç gerçekleşecektir. Bu saldırının hududunu askerî güç tayin edecektir. Askerî güç bir taraftan kana bağlanan millî bir myth’e itaatkârlığa, diğer taraftan silâh ve teçhizata dayanır. Burada, üretim (istihsal) kaynaklarının hangi mal ve hizmetler üretimine tahsis edilmelidir şeklindeki, halkın refahı ile ilgili ekonomik probleme Göring’in verdiği cevap gayet kesindir. “Alman Milleti tereyağ değil silâh istiyor.” Askeri güç olduğu sürece saldırganlık ne yönde olacaktır? Bunu jeopolitik mülâhazalarla “hayat sahası” (Lebensraum) tayin edecektir. Bunun misallerini Naziler ve Faşistlerin saldırılariyle yakın mazide gördük. Hatırlanacaktır ki, gerek Naziler ve gerekse Faşistlerin “hayat sahası” Türkiye’yi içine alıyordu! Bu onlarca iki sebebe dayanıyordu: a) Türkiye’nin jeopolitik mevkii; b) Aryan ırktan olmamak. Askerî güç artılışına göre teşkilâtlanmış ekonomilerin, özellikle Alman ekonomisi ne gariptir ki, millî gelirin önemli bir oranını harp içinde harbe tahsis edememiştir! Almanya’nın karşısında çarpışanlar harp içinde millî gelirin daha büyük harp ihtiyaçlarına ayırabilmek gücünü bulmuşlardır. Burada ekonomik gücü hiçe sayıp myth’e inanan Musolini’nin İtalyan Ansiklopedisindeki şu sözleri tekrarlayalım.

“Faşizm, hâlen ve her zaman, kahramanlığa ve ululuğa inanır; kısaca doğrudan veya dolaylı olarak ekonomik saiklerin tesiri olmayan hareketlere inanır.” Gerçi bu akımın yirminci asırdaki temsilcilerinde ekonomiye uygulanan bir plân görüşü vardır; fakat bu, harp hedeflerine göre yürüyen bir plândır.

1933 seçim kampanyasında bir programla çıkmayı reddeden Hitler şöyle diyecektir: “Çünkü bütün programlar nafiledir”. Aynı Hitler 1930 da sosyalistleri tarafına çekmek için “kahrolsun kapitalizm” dediğini ve bunu politik sebeplerle yaptığını bir sanayiciye yazmıştır. Değişik sınıf gerçeklerini oportünist tarzda bağdaştırmakta Musolini de Hitler’den farklı değildi.

 

Gelelim Türkiye’ye

 

Türkiye’de Türklük üzerine yazı yazmış kimse olarak Ziya Gökalp ırkçı milliyetçiliği reddetmiştir. Bununla beraber diğer neşriyattan da açık olduğu üzere ırkçı milliyetçilik Türkiye’de vardır. Irkçı milliyetçiler kendi sistemleri içinde tutarlı hareket ettiklerinde memleketimizin içinde bulunduğu problemler karşısında ne tutum alabilirler?

 

Türkiye gelişmemiş bir memlekettir, yani kişi başına gerçek millî gelir düşüktür. a) Kalkınma bunu yıldan yıla artırma çabasıdır. b) Fakat bu artış kâfi bir ölçü değildir, sosyal ve politik denge sağlamak için artan gelir âdil bölüşülmelidir. Kalkınmanın tek yolu, yüksek nüfus arışı karşısında daha fazla yatırım yapmaktır. Yatırımın gerçek kaynağı da gerçek iç ve dış (yabancı kredi) tasarruftur. Şu halde, bu tasarrufu artıran yoları bulmak zorundayız. Diğer taraftan bölüşümün âdil olması için, millî geliri bölüşen taraflardan yahut sınıflardan biri diğeri tarafından istismar edilmemelidir. Bu ise istismar imkânlarının kaldırılmasına bağlıdır. Bu kaldırmayı yapabilmek için de istismar edilen taraf dâvasını kamu oyunda ve gerekli politik kurumlarda bir baskı gurubu olarak ortaya koyabilmelidir. (141-142 nci maddelerin anti demokratikliği bundandır). Halbuki, ırkçı milliyetçilik sosyal ve ekonomik bir değişim getirmediğine göre, yani reformcu olmadığından, mevcut sosyal düzen ile yukarki problemlere nasıl bir hal şekli getirilebilir? Irkçı milliyetçilikte bunların makul bir cevabı yoktur.

 

Aksine, millî kalkınma ve insanca yaşama ereği, onlar tarafından sistemleri içinde ele alınamaz. Daha faza gerçek millî gelir ve onun insanca bölüşümü ırkçı prensiplerle bağdaşamaz. Savaşçı olmak, acımamak, Hitler’in  tabirile “erkekçe hareket”, âdil bir bölüşümün yanından geçemez. Hümanist bir tutum onların tavsiye ettiği kişisel ve millî davranışa aykırıdır. Onlardan hâlen Anadolu’nun her köşesinde orta çağda da eski şartlar içinde yaşayan büyük kütlelerin kamu oyuna gelmiş problemlerinden hangisine eğildikleri ve hangi yolu gözettiklerini sormak gerekir. Onlar, “kommünizm tehlikesi” sloganiyle çalışanların ezilmesinin âleti olmaktadırlar.

 

Irkçılık, sosyal ve ekonomik açıdan muhafazacı kaldığına, Hitlerin söylediği gibi sosyalizm kelimesini sadece diplomasi için kullandıklarına göre, mevcut sosyal ve ekonomik sistem içinde nelere sebep olabilir?

1- Türkiye savunmasını çeşitli anlaşmalara bağlamıştır. Şu halde bu bağlar mevcut iken savaşçı saldırgan olamaz.

2- Nüfus artışı oranı yüksek dolayısıyle tasarruf oranı düşük olduğu için sermaye birikimi için yabancı sermaye (krediye) muhtaçtır. Halbuki yabancı sermaye Uluslararası, yani millî olmayan özellik taşır; ve yabancı finansman merkezlerinde ırkçıların karşıt oldukları Musevilerin nüfuzu büyüktür.

3- Türkiye’de çeşitli ırklardan azınlıklar mevcuttur.

4- Türkiye’de gelir bölüşümünde büyük âdaletsizlikler mevcuttur (Plânlama hesapları).

 

Şimdi ırkçı bir politik sistemi biz kendi içinde tutarlı kabul edip Türkiye’ye tatbik etmek istediğimizde (yani sistemi de tutarlı şekliyle aldığımızda, derme çatma olarak kabul etmediğimiz varsayılınca) yukarki varsayımlar veya şartlarla hemen görülecektir ki ırkçı tutum Türkiye’de tezatlı yollara girecek, problemleri ağırlaştırarak bizzat millî gücü düşürecektir, neticede eklektik, tam dejenere despot bir sistem olacaktır.

Üstün ırk sloganiyle beslenen, savaşçı diye yetiştirilen kitleleri tutmak gıdalandırmak savaşla olur, Hangi silâhlarla kime karşı savaş başlatılacak? Anlaşmalar müsaade etmeyeceğine, daha doğrusu ırkçı bir Türkiyenin katılacağı bir müşterek harp kararında Türkiyenin önemli bir sözü olmıyacağına göre, saldırganlık mevcut azınlıkların fethedilmesi yönünde olabilir. Halbuki bizdeki azınlıklar meselesi artık dünya kamu oyunda uluslararası bir konu olmuştur. Azınlıkların içinde musevi vatandaşların kaderi yabancı yardımla yakından ilgilidir.

 

Diğer taraftan “millet sınıfsız bir yığındır” görüşü ile hareket edildiğinde sosyal adalet onlarca mesele olmayacağından sınıf farkların yarattığı problemler Türkiye’yi sonu meçhul neticelere sürükleyecektir. Büyük şehirlerin yarısına yaklaşan büyüklükleri ile gecekondu gerçeği ırkî myth’lerle halledilemez. Irkçılar bu konulara eğildikçe ve konuları eklektik değil de bütün olarak ele aldıkça çelişmelerin içinde bocalayıp duracaklardır. Irkçılar Batı ölçüleriyle, gelişmemiş Türkiye’nin sorunlarına eğilme cesaretini gösterebilirler mi? Bunun için önce bugünün Batı kıymetlerini tanımaları şarttır. Kağnıya myth’den yapılma bir motor takmalıyım.

 

Kaynak: Küçükömer, İdris (1962). Irkçılığın Kaynakları ve Türkiye, Yön, 139, 5 Aralık 1962, S. 12; 140, 12 Aralık 1962, S. 11.

 

Kaynak: Tarih, Felsefe ve Piskoloji

 

 

İdris Küçükömer

 

BİR KİTAP BİN YAŞAM

7 Mayıs 2008 Çarşamba Yorum yok »

BİR KİTAP BİN YAŞAM  

 

insan anlatamaz mı düşündüklerini

anlatamaz bazen…

çevrintiler içindedir

düşünür de

toparlayamaz kendini

çeki düzen veremez

sözler yetmez yaşananlara

anlatamaz dostum anlatamaz  

cahil değiliz sansak da kendimizi

salt düşüncelerde kalır

yaşayıp da, anlatmak istediklerimiz

kısır kalır kelime haznemiz…

 

Birlikte Toplayalım

 

Yazılarım belki sıkacak bazılarınızı… belki sıcak gelecek… benimle ortak yanlarınızın olduğunu fark edeceksiniz… Dağınık bir insanım… kafam dağınık, düşüncelerim dağınık, odam dağınık, yazılarım dağınık… Dedim ya; çevrintiler içinde çarparız oradan oraya, parçalanır dağıtırız kendimizi… Toplamak için zaman mı gerek… cesaret mi… yoksa bir destek, sizi taşıyabilecek bir güç mü gerek… beraber mi toplamalı dağınıklığı bir elin sessizliğini yok ederek…

Artık yaraştırılmıyorsa bazı yetiler kişiliğinize, gönül okşayan sözler kısırlaşmışsa, elinizi eteğinizi çekersiniz yaşamın uğultusundan… istemeseniz de susarsınız sözleri kirletmemek için…

Yaptıklarınız değer görmemeye başlamışsa, bir tutanınız yoksa elinizden, uykuya verirsiniz kendinizi çoğu zaman… gözler kilitlenir, görmez olurlar benliğinizi…

Sevip değer verdiğiniz birisiyle sohbettesiniz… ağır düşler altında ezildiğinizden, beyninizin içinde yıldızların savaştığını, gökyüzünün üzerinize çöktüğünü ve bu yoğun ağırlıktan kurtulamayacağınızı sandığınız bir dönem içindesiniz…  işte, yana yakıla durumunuzu paylaşmaya çalıştığınız o kişi size bir gün “oblomov” derse ne yaparsınız? Sözcüğün anlamını biliyorsanız, ne yapacağınızı, nasıl davranış biçimi sergileyeceğinizi siz bilirsiniz elbet… ama, ne demek olduğunu bilmiyorsanız, bir sözlükte ararsınız sözcüğün anlamını… arama motorunu çalıştırır didik didik edersiniz her yanını… ben de öyle yaptım işte…

Belli zamanlarda aç kurtlar gibi saldırırız kitaplara… okuruz, okuruz, okuruz… salt okumakla mı kalırız? yaşarız illa ki kitabın içinde… Olayları, kişilikleri… kendi yaşamımızla eşleştiririz belki yazılanları ve kendi kişiliğimizle… Bazen de hangi kitabı okumanız gerektiğine karar veremeyiz belli ki… Aslında onlarca kitap vardır evinizde okunmayı bekleyen, ya bir koli içinde unutulmaya yüz tutmuşlardır, ya da kitaplık raflarında gizemli bir beklentiyle küllerini ateşlemektedir eyleme geçmek için… tıpkı bir insan gibi… insanın da küskünlüğü kaçışa, kaçışı isyana dönerse eğer, hiç umulmadık bir hareketlilik başlayabilir…

 

OBLOMOV

 

"Yarım kalmış bir adam olduğunu, ruh güçlerinin gelişmekten geri kaldığını, hayatına bir ağırlığın çöktüğünü düşündükçe içi parçalanır. Başkalarının zengin, hareketli hayatını kıskanır, kendi hayatının yolunu ağır bir kaya parçasıyla tıkanmış, daracık, zavallı bir keçiyolu gibi görür. İçinde hiç uyanmadan kalmış, biraz kurcalanmış fakat hiçbiri sonuna kadar işlenmemiş bir çok yetenekler olduğunu acı duyarak sezmektedir. İçi yanarak anlar  ki, onda gömülü kalmış iyi ve güzel birşeyler vardır. Belki çoktan ölmüş, ya da bir dağın derinliklerindeki altın gibi saklı kalmış olan bu hazine çoktan meydana çıkmış olmalıdır ama öyle derinlerde kalmış, üzerine öyle pislikler yığılmıştır ki…

Sanki dünyanın ve hayatın ona verdiği nimetleri birisi çalmış ve yine kendi ruhunun derinliklerinde bir yere gömüp bırakmıştır.  Sanki bir güç onu hayat meydanına atılmaktan, iradesini ve zekasını alabildiğince açılıp harcanmaktan alıkoymaktadır. Sanki gizli bir düşman, daha yola çıkarken onu ağır eliyle yakalamış, insanlığın doğru yolundan uzaklara fırlatmıştır…"  

 

İşte böyle söyleniyor “oblomov” romanının kahramanı Ilya Ilyiç için…

Rus Yazar İvan Aleksandroviç Gonçarov’un “Oblomov” Romanı Türkiye İş Bankası Kültür Yayınlarından çıkmış

çevirmenleri; Sabahattin Eyüboğlu ve Erol Güney

Benim okuduğum kitap bu… Bir de, değişik yayınevleri tarafından Serpil Demirci çevirisiyle yayımlanan kitap var. Hangisini okursanız…

Giderek yaşamdan kopan, insanlardan uzaklaşan, sosyal etkinliklere katılmayan, durmadan  uyuyan, herşeyi erteleyen, en basit işleri bile sonraya bırakan, yataktan kalkmaya bile üşenen bir insan mı oldunuz? Bilinçli bir tembellik halindesiniz yani… yapmak zorunda olduğunuz önemli işlerinizi bile bir yana bıraktınız, gittikçe içine kapanan halinizle, kendi yarattığınız hayal dünyasında yaşamaya başladınız… bildiğimiz melankoli halindesiniz ve bu durum daha çok da sizi sevenlerinizi üzmektedir…

“İlim beşikten mezara kadar” denmiş ya… “öğrenmenin yaşı yokmuş” ya… son nefeste bile öğreneceğimiz çok şey olacak…

Oblomov’u anlamak için, bu ’kadim ruh yorgunluğunu’ anlamak gerekir. Ölümü, "yaşayan ölü" haline dönüşerek yenmek, hayat kıvılcımlarını yok ederek ölümün işlevini elinden almaktır… hani adam; kocaman bir köpeğin karşısında korkusundan bir şey yapamayacağını anlayınca; “serde  erkeklik var” gibisinden, korktuğunu belli etmemek için bir hışımla “söbü yüzlü tazı” demiş… güya hakaret etmiş. Bizimki de o hesap işte… Yaşama karşı güçsüzlüğümüzü cesaretin ardına sığınarak ya da, forslu görünmeye çalışarak sürdürmeye çalışıyoruz…

Hangimiz oblomovluğun içinde değiliz ki… Ne kadar çok sevindik, ve ne çok “içten ağladık” bilebilir misiniz… Biz her şeyi belki ’birkaç defa yaşamaktan’ yorulduk… hayal kırıklıkları, boşuna çabalar, bizi tüketen çatışmalar sonunda bütün idealist insan yanımız hayata küstü belki…

Patlayan bir enerjiydik belki de, son bir çabayla devinimler gösteren, tıpkı sonbahar gibi… son bir gayretle tüm güzellikleri sergileyen, hayata belki de tepeden bakacak kadar göz kamaştıran renkler içinde…

 

Rus yazar İvan Gonçarov, ünlü romanı Oblomov’da; ‘tarih dışı’na düşmüş bir rus soylusunun dramatik yaşamını anlatır. Kahramanımız, ailesinden kalan mirasla geçinmekte ama elindekiler de her geçen gün tükenmektedir. e “hazıra dağ dayanmaz” derler. Daha sonra siyasal söylemlere, edebiyata ‘Oblomovluk’ olarak geçecek olan bir durumun kahramanıdır aslında. Gerçekçi edebiyatın öncülerinden kabul edilen Gonçarov, Oblomov’un dünyasını öylesine kasvetli, hareketsiz ve rutin olarak tasvir eder ki, okur da zaman zaman aynı karabasanın içinde bulur kendisini.

Oblomov’un o takatsiz hali, hiçbir şey yapmak istememesi, yaptığı şeyleri anlamlandıramaması uzun uzun anlatılır romanda. Bu, Gonçarov’un bilerek yaptığı bir şeydir. Yazar, kahramanının düşündüklerini, aklından geçenleri onlarca sayfa süren bölümlerle uzun uzun ve en ince ayrıntısına kadar anlatır. Oblomov’u, bir terim olarak ‘Oblomovluk’ haline getiren de bu bölümlerdir aslında. Kitap eğer doğru bir zamanlamada okunmuşsa, okuruna kendisiyle hesaplaşması için büyük olanaklar sunar. Gonçarov, bu büyük eserinde okuru, kendi Oblomovlukları’yla yüzleştirir. Oblomov’un ‘bunaltıcı, mutsuz ve gelecekten yoksun’ hayatının ayrıntılarına giren her okur, aynı zamanda kendi hayatının derinliklerinde bir yolculuğa çıkmış ve kendi Oblomovluk’larıyla başbaşa kalmış demektir.

Oblomov,yaşama şekliyle, aşkıyla, hayatıyla, varoluşuyla, edebiyatıyla, politikasıyla ve sanat anlayışıyla zamanın gerisine düşmüş bir karakterdir. Oblomov ve Oblomovluk yalnızca romanın yazıldığı tarihsel süreçle ilgili bir durum değil, bütün tarihsel dönemlerde ortaya çıkabilecek bir ruh halidir.

 

Kitabın arka kapağında yer alan; “Gonçarov, büyük romancılarda görülen dram karşısında gülümsemesini hiç eksik etmez; okurunu da gülümsetmeyi başarır” yazısı gerçeğini ben de yaşadım kitabı okurken…

Aynı şeyleri yaşamaktan yorulduğumuz için bir tepkidir  belki uyku hali… damarlarınızı içten içe kanatan “bir ince hastalık”tır… mükemmelliyetçi bir kişiliğe sahipseniz, yıkıntılar altında kalmışsanız uyursunuz işte öyle… yaşam ağrısıdır uyku…

Kitabı okuyan herkes, kendi oblomovluğunun farkına varıyor…

İnsanlar birbirini “oblomov” yanlarıyla da sevebilir mi?

 

 

AĞRI VE EDEBİYAT

7 Mayıs 2008 Çarşamba Yorum yok »

AĞRI VE EDEBİYAT

 

Ağrı,edebiyatta, bedendeki  fiziksel  acılar için somut anlamda kullanıldığı gibi, aşk ızdırabı ve ruhsal sıkıntı gibi soyut kavramlar için de kullanılır.Baş ağrısı ve diş ağrısı somut, kalp ağrısı soyut ağrılara örnektir.Ağrı Türkçe bir kelimedir.XI yy. ait Divan ü Lügat-it Türk adlı sözlükte “ağrığ” ve “ağrığmak” olarak yer almaktadır.

Hekimliği bir sanat olarak tanımlayan MÖ V.yy da yaşamış tıbbın babası kabul edilen Hipokrat, “ağrıyı dindirmek ilahi bir sanattır”  (divinum est opus sedare dolorum) diyerek hekimliğe kutsallık atfetmiştir.  İbni sina, ağrıyı “bedene zararlı olanı hissetmektir” şeklinde tanımlar

İnsan yaşamı boyunca ağrı ile sayısız defalar karşılaşır, doğururken, ölürken, hastalıkta, savaşta yaralıyken, barışta kaza geçirdiğinde ağrı insanı gölge gibi  izler. Anadolu’da yaygın bir söylem olan “azıcık aşım,ağrısız başım olsun” deyişi,  sağlığın varlıklı olmanın önünde olduğunu vurgular.Başka bir anonim deyiş  “ecel geldi cihane,baş ağrısı bahane”dir. Bir diğer anlamlı söz de ağrıyı çeken bilir anlamında “en kolay katlanılan ağrı,başkasının çektiği ağrıdır”.

Shakespeare, “diş ağrısına katlanan, katlanabilen filozof gelmedi hiç” diyor. John Keats’e göre; "zevk zaman zaman gelen bir ziyaretçidir; ama ağrı gaddarca bize sarılır kalır."

Edebiyatta bedensel ağrılar, somut anlamda çok fazla yer almazken, aşktan kaynaklanan ızdırap ve ruhsal durumdan oluşan acılar, soyut ağrı kavramıyla hem Türk hem de Batı Edebiyatı’nda genişce yer alır. Çünkü ağrı daha çok fizikseldir, acı ise ruhsal.

Çokca olan soyut ağrılara örnek olarak Halk Edebiyatı’ndan Erzurumlu Emrah’ın

El çek tabip el çek yaram üstünden,

  Sen benim derdime deva bilmezsin

  Sen nasıl tabipsin yoktur ilacın

  Yaram yürektedir sarabilmezsin”

 

dizelerini verebiliriz.Keza Divan Edebiyatı’ndan Fuzuli’nin  “Aşk derdiyle hoşem,el çek ilacımdan tabip” dizesi ile  19.yy şairi Şeref Hanım’ın dizeleri de verilebilecek örneklerdendir.

“Bir başağrısı olurmuş gelicek vakti,sebep,

  Çare ne olsa da Lokman ü Felatun mevcut”

 

(ölüm vakti gelince,bir baş ağrısı bile ölüme neden olur,Lokman Hekim ve Platon gelse de engel olamazlar)

Çağdaş Edebiyat’tan ise Gülten Akın’ın aşağıdaki dizelerini verebiliriz :

Ağlama kız,deme incinirim yar yar,

  Ben ağlamam dağlar taşlar ağlasın,

  Körüm,çelimsizim,göğnüğüm,hastayım,

  Sebep olanları nerede bulayım.”

 

Daha nadir olan somut ağrılara örnek olarak, Halk Edebiyatı’nda Kul Hüseyin’in dizeleri  akla gelir:

Yetmişinde ağrı iner dizine,

  Yetmişbeşinde duman çöker gözüne

  Sekseninde kimse bakmaz yüzüne,

  Baykuşlar oturmuş virana benzer”

            Orhan Veli’nin “Kitab-i Seng-i Mezar” adlı şiirindeki Süleyman Efendi’nin nasırından çektiği ağrıyı hepimiz tebessümle hatırlarız.Aynı şairin gülümseterek düşündüren dizeleri ise :

Yollar ne kadar güzel olsa

  Gece ne kadar serin olsa

  Beden yorulur

  Baş ağrısı yorulmaz”

 Mide kanseri olan Üsküdarlı Talat şiirlerinde ve kemik veremi olan Peyami Safa,”9.Hariciye Koğuşu” adlı eserinde fiziksel ağrıları anlatmışlardır.

Şiir formatından  çok bestelenen şarkısıyla tanınan ,Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun “Zindanı Taştan Oyarlar” adlı şiirinde ağrı-sızı-acı içiçedir.

"sılanın ufak tefek yolları
ağrıdan sızıdan tutmaz elleri
tepeden tırnağa siir gülleri
yiğitim aslanım aman burda yatıyor

……………………

bugün burdaysa siirin yarin çin’dedir
acısıyla sızısıyla alnının kara yazısıyla
bir yani nur içinde tertemiz
bir yani sızım sızım sızlayan memleketimiz içindedir"

Yukarıdaki satırlar gibi  notalara bürünen iki şiir daha vardır,ağrı kavramını içeren:

“beni  en güzel günümde

  sebepsiz bir keder alır

  bütün ömrümün beynimde acı bir tortusu kalır

  ne kışı ne yazı isterim

  ne bir dost yüzü isterim

  hafif bir sızı isterim

  ağrılar, acılar gelir”

 

  (Sabahattin Ali)

 

 

 

 

 

 

Ve,

“olmasa mektubun

 yazdıkların olmasa

 kim inanırdı

 senle ayrıldığımıza

 sanma unutulur

 kalp ağrısı zamanla

 her şeyi unutarak

 yaşanır sanma”

 (Murathan Mungan)

 

Murathan Mungan’ın dizelerinde ağrıyı manevi anlamda kullanır,Sabahattin Ali ise sızıyı ağrı ve sancılarına yeğler, ancak ansızın gelen ağrılarından yakınır.

Behçet Necatigil, “uzaklık” adlı şiirinde hem soyut,hem de somut anlamda ağrıyı kullanmaktadır.

Biliriz bir beden ağrısı

 İlacı var

 Yeri orası

 Azalır,çoğalır arasıra

 Bir sancıya ruhta

 İlacı yok

 Yersiz,zamansız

 Alışmak

 Yaklaşmak olanaksız

 Haset bir ceset gibi aranızda

 Bir tabutta

 Sırtüstü yatacaksınız

 Silecek bir silgi olsa

 Unuturduk acı anıları,

 Koyulaşan çizgiler

 Ne yapmalı ?”

 

İki büyük ozandan iki örnekle yazımızın şiirlerdeki ağrı örneklerini noktalayalım.

“Hastaysam hastalığım benim

 Size ne benim hastalığımdan ?

 Başım ağrıyor zindan gibi

 Çok sigara içerim”

 

(Cahit Külebi – Kendimce)

 

 

 

 

 

 

“Hastalar

  Kardeşlerim

  İyileşeceksiniz

  Ağrılar,sızılar dinecek

  Yumuşak

  Ilık

  Bir yaz akşamı inecek

  Ağır yeşil dalların ardından rahatlık”

 

(Nazım Hikmet – Mesaj)

 

Nurullah AtaçGünlerin Getirdiği”nde şikayet ettiği ağrısını şöyle anlatır: “ önce evde,sonra hastanede romatizmadan haftalarca yattım.O ağrıları eskiden de çekmiştim ama böyle uzun sürmemiş,böyle şiddetli olmamıştı.Ölümlü hastalık değildir,ama acısına dayanmak zor;hele uykusuzluğu,insanda takat komuyor.İlk günler aldırış etmeyim, kendimi dinlemeyim dedim;şikayet etmemeğe,inleyip bağırmamağa çalıştım.Olmadı.     En çok sağ kolum sızlıyordu;onu,yıllardıralışık olduğum gibi,yastığımın altına alarak yatamadım;ben de insanların çoğu gibi sol elimi kullanmasını bilmem,en küçük işlerimde,cigaramı yakmakta,bir bardak su içmekte zorluk çektim.Ağrı duydukça sinirlendim,sinirlendikçe ağrılarım arttı.Kendimi tutamaz oldum.Doğrusu,inleyip bağırmakta da insanı biraz olsun avutan bir şey var.”

Pankreas kanserinden ölen ve ağrıların morfine bile kafa tuttuğu bu hastalığı adım adım yaşayan Bilge Karasu tamamlayamadığı bir yazısında “Acı Çeken Gövde”de   hastalığın bir parçası ya da hastalığın ta kendisi olan ağrılardan sözeder. “”…..ama bir yazarın bir ağrıyı betimlemesi için ne gibi bir sebep düşünebiliriz?  İlkin,kalemini bilemek istediğini düşünelim.Ağrı gibi –şimdilik öyle söyleyelim-“anlatılması güç” bir şeyi anlatabilmeğe çalışmak istiyor diyelim. Güçlük,meydan okumak isteyen her zanaatçı için bir meydan okuma yerine geçer.Güçlüğü yenmeyi başaran,yenmese bile yenmeğe çalışmış olan kişi büyüdüğünü duyar.Ama zanaat,bilgi ister,görgü ister.Ağrı iyi bilinen,tanınan,çok duyulmuş,çeşitli yönleriyle öğrenilmiş ağrı olmalıdır……..Ağrıyı duyarken yazmağa kalkışmaz kimse.En yürekli yazar bile ağrının dinmesini,hiç değilse yatışmasını bekler yazıyı aklına getirmek için….”

Ağrıya karşı en etkili madde olan morfin, adını Yunan mitolojisindeki rüya tanrısı Morpheus’tan almıştır.Ama ağrı her zaman bir rüya gibi uyanıldığında bitmiyor ki !!!

 

 



Mynet Blog WordpressMU alt yapısını kullanmaktadır.