Mynet | Blog Anasayfa | Email
Favorilerime Ekle | Giriş

canım kankime :)

bu benim en sevda halim

Bu Benim En Sevda Halim…


Öyle bir yerdeyim ki…
Neye hasret kaldığımı unutuyorum bazen…

Neye canım sıkılmıştı? ..
Neye kızmıştım? ..
Uyuyor muydum? ..
Uyanmış mıydım? ..
Bu pantolonu dün de giymemiş miydim? ..
Bilmem…
Belki…
Garip bir duyguya tutsak olmuş durumdayım…
Bu benim en sevda halim…
Bu benim sensiz halim…
Bu benim adam halim…
Olur böyle… Olur…
Defalarca “kalem”demek gibi…
Ya da başka bir kelimeyi ardı ardına sıralamak gibi…
Anlamını yitirir ya bir süre sonra…
Ağzında gevelediğinin ne olduğunu unutur, şuursuz hissedersin ya kendini…
Kalem…
Kalem…
Kalem…
Kalem…
Kalem…

***
Gülerken yakaladığımda kendimi…
Kaçıyorum hemen…
Ayıp sayıyorum…
İhanet belliyorum…
Susuyorum…
Artık türküleri hissetmiyorum…
Söylemiyorum…
Cılız bir ıslık sadece ki, onu ben bile duymuyorum…
Kimsenin de duyması gerekmiyor zahir…
Biri beni anlasın istemiyorum…
Biri halimi hissetse tedirgin oluyorum…
Hep kaçıyorum…
Öfkeleniyorum… Aptallaşıyorum… Susuyorum…
Öfkemle, aptallığımla, susarak kaçıyorum…
Bir şey anlatmıyorum…
Hiç kimse, kimsenin acısıyla ilgilenmiyor aslında…
İlgilenirmiş gibi yapıyor, bunu anladım…
Karşıdakinin anlatacakları bir an evvel bitsin de sıra gelsin diye “hee hee” diyor, sıkça başını sallıyor…
Dinlemiyoruz, duyuyoruz…
Otobüs sesi, yağmur sesi, çamaşır makinesi sesi gibi…
Kulağımızı dolduruyoruz… Hissetmiyoruz…
Bitiyor…
Biz anlatıyoruz, sahtekarlık devam ediyor…
“He hee” diyen, başını sallayan yer değiştiriyor…
Kime ne anlatmalı? ..
Susmalı…
Acıyı örtmeli…
Kimsenin üstüne salmıyorum acımı…
Kim benden daha çok acır ki? ..
Sana anlatamadıktan sonra…
Sana diyemedikten sonra sevdamı…
Neye yarar? ..
Neye yarar şuna, buna anlatmak? ..
Heeee? ..

***
Bitecek diyorum bitecek…
Bu sessiz çığlıklar dinecek..
Örtülü perdeler açılacak bir bir…
Hepsi bitecek…
Sokaklara çıkacağım yine…
Uzaklara gideceğim biraz…
Ama terk etmeyeceğim bu kenti…
“Köprüden önce son çıkış” tabelasına yine gülümseyerek bakacağım…
Sana gidiyor diye… Sana gelemiyorum diye…
Kır kahvelerinde oturup tavla oynayacağım…
Çayımı yarım bırakmayacağım…
Mavi çocukları göreceğim…
“Bir kadınlık” sağ yanımı doldurmayacağım hissizlikle…
Dostlarıma koşacağım…
Randevularıma yine geç kalacağım…
Bugün yaşıyorum…
Yarın da yaşarsam daha güzel olacak…
Kendime kızmayacağım artık…
Vazgeçtim…
Sen gül diye ben soytarılık yapmayacağım…
İçinden “git” dediğini duymazlıktan gelmeyeceğim…
Bana aldığın kitaplara her dokunduğumda donmayacağım…
Ki bu kış o kitapları yakacağım…
Yasak olduğundan değil, beni üşüttüğünden…
Hiçbir kitabımı yakmadım ben, yasak da olsa…
Kitaplar yasaklanır, ama fikirler asla…
Ben seni yasaklayacağım kendime, sen bilmeyeceksin…
Susacaksın yine…
Eminim hiç aklına düşmeyeceğim bir an bile…
Olsun…
Yıllar geçecek…
Ben senden geçeceğim… Bu ateş geçecek…
Ben nerde olacağım o zaman? ..
Sen hangi güzel dünya ülkesinde yaşayacaksın kim bilir…
Biliyorum, durmayacaksın burada…
Gideceksin…
Git tabii…
Git…
Ütopya ol benim için…
Git…

***
Yorgunum…
Bitiğim…
Şimdi uyumalıyım…
Garip bir duyguya tutsak olmuş durumdayım…
Bu benim en sevda halim…
Bu benim sensiz halim…
Bu benim adam halim…
Olur böyle… Olur…
Defalarca “kalem” demek gibi…
Ya da başka bir kelimeyi ardı ardına sıralamak gibi…
Anlamını yitirir ya bir süre sonra…
Ağzında gevelediğinin ne olduğunu unutur, şuursuz hissedersin ya kendini…
Kalem…
Kalem…
Kalem…
Kalem…
Kalem…
Bu benim en sevda halim…
Bu benim sensiz halim…
Bu benim adam halim…
Bu benim uykudan önceki halim…
Uyudum…
Uyanacağım…
Şiiişşşştttttttttttt…

Zeki Kayahan Coşkun

 

bir gün babamızın resmide ölür…

Bir gün babamızın resmide ölür !


Çoğumuz babamız henüz hayattayken onun yüzüne bir kere bile dikkatle bakmayız.
Baba ‘baba’ sözcüğünü kullanmaya başladığımız günden itibaren sürekli karşımızda duran bir alışkanlıktır.
Yıllarca babamızdan değil,bir alışkanlıktan bahsederiz:
Annemize,’babam bu gün neden gecikti’diye sorarız;kardeşimize,’babam yine su istiyor’der ve dertleniriz;
bazen de,’babama hangi yalanı uydursam,’diye planlar kurarız kafamızda.
Baba her seferinde bize biraz uzak,biraz yabancı birisidir.
Hergün elbiselerini giydirip sokaklara saldığımız o ‘biraz’ yabancının,zamanın karşısında
an be an nasılda eriyip gittiğini farkedemeyiz bile.
Oysa ilkin ve hep onun elbiseleri yaşlanır,ilkin ve hep onun saçları ağarır,ve hep o öksürür.
Bizim,bir alışkanlığın perde gerisinden baktığımız o yüzde zaman,çizgilerden,girintilerden ve çıkıntılardan yeni bir yüz yapar,bunu da farketmeyiz.
İçimizden az buçuk dikkat kesilenler bilirler ki,
baba göz altlarındaki torbalarda yorgunluk biriktiren kederli göçmenidir evimizin.
Bir an gelir,göz altlarındaki torbaların ağzını gözlerinin feriyle bağlayamaz olur artık.
Bir an gelir,o iki bağcık da hiç ummadığımız bir vakitte,hiç ummadığımız bir yerde çözülüverir.
Çözülüverir ve babamız,bizden sakladığı bütün yorgunluklarını orta yerde bırakıp,kasketinin altını terkeder.
Biliyormusuz ,
babamız bir gün ilk defa gerçekten ölür!..
Babamız bir gün ilk defa gerçekten ölür ve biz ilk defa o gün anlarız,evimizde bir babamız olduğunu.
O gün anlarız ki,aramızda dolaşan yalnızca alışkın olduğumuz bir gölge değildi;
o gün anlarız ki artık annemizle anlaşarak kandıracağımız bir saflık,sessiz sedasız çekilip gitmiştir aramızdan;
ve o gün anlarız ki’baba’dan bize kalan,bir kelimeden çok öte,çok daha ağır bakiyedir.
Şeceremizi bir arada tutan en kalın damar ansızın kopmuş,şimdiya kadar nasıl durduğunu düşünmediğimiz aile şemsiyemiz yağmur vurdukça su geçirmeye başlamıştır.
Daha başka şeyler de olmuştur baba gidince:içimizdeki korku kaybolmuştur artık;sofranın baş köşesinde yaşlı,kocaman bir boşluk açılmıştır;akşam haberlerinde esirgenmeden savrulan bir küfür orta yerde sahipsiz kalmıştır;
dahası,babayla beraber ilgi duymadığımız pek çok memleket haberi de sınırlarımızın ötesine göçmüştür.
Baba ölürken bize bir iyilik yapmış,üzerine dertlenilen bir ülkeyi de kendi gövdesiyle beraber ölmüştür…
Artık içimizden hiç kimsenin, babanın yerine baba olamayacağını,vaktin çıkıp çıkmadığını onun sesiyle soramayacağını anladığımızda,
çaresiz bir şeyler yaparız:
Kendimizi babamızın hiç ölmediğine,şeceremizin hiç dağılmayacağına inandırmak için,
onun en sevdiğimiz resmini büyülterek,annemizin ya da en büyük kardeşimizin odasındaki duvarın orta yerine konduruveririz.
Konduruveririz ve resme bakarken ilk defa babamızın yüzüyle yüzleşiriz.
Böylelikle ilk kez,babamızın gözlerinde bir göç öncesinin alınganlığını görürüz;
babamızın saçlarının fazlasıyla beyazlaşmış olduğunu görürüz,
ilk kez görürüz ki,babamızın alnı yaşadığımız coğrafyanın kaderiyle aynıdır:
Babamızın alnı,sanki savaştan hiç kurtulmamış bir cephe yerine benzetilmektedir;
babamızın alnı,bizzat hayatın alnıdır!
Onu yeniden aramıza çağırmakla,onun yüzünü her gün görebileceğimiz bir yerde ağırlamakla,
bir süreliğine de olsa,ölü babamızla ilk kez içtenlikle baba evlat haline geliriz.
Konuk ettiğimiz insanlara anlatırız onu,onun kim olduğunu soran çocuklara;
öyle ki,onun kim olduğunu sormayanlara içlendiğimiz bile olur.
Duvarda,bir yanlarını yeni yeni hatırladığımız,çerçeve içinde bir babamız vardır artık…
Ama mevsimler,gün gelir,babamızın duvardaki resmini de soldurmaya başlar.
Babamızın göz altlarını tutan o incelmiş bağcıklar,bir kere daha unutkanlığımız tarafından kopmaya terk edilir.
Aramızda heyecanla çağırdığımız sevgili ölümüzü yüzü,mahkum olduğu çerçeve içinde
tekrardan bir gölgeye,tekrardan bir alışkanlığa dönüşür.
Bir evden başka bir eve taşınırken,eşyalarımızın arasında can çekişir durur;
yeni evimize uygun olup olmadığını düşünecek kadar uzaklaşır aramızdan.
Nihayet,yeni evlerimiz,bu yakışıksız yabancının resmini duvarları için uygunsuz bulmaya başlar.
Yeni evlerimizin duvarları,su kenarlarını,tarlaları,
yorgun işçi tulumlarını,bir memurun çantasını,bir askerin kaputunu,
bir kasketin alınlığını ve bütün o eski alışkanlıkları kabul etmez olur artık.
Bir gün biz yine fark etmeden,
duvardaki yerinden de devrilir babamız.

BİR GÜN BABAMIZ İKİNCİ KEZ ÖLÜR!

Raci Hattatoğlu

____
Rabbim baba acısı yaşatmasın kimseye…
Düşünmesi bile korkutuyor beni:’(
Yokluğuna alışabilmek ne zordur kimbilir:(

Evimizin sağlam direği babalarımız.
Rabbim başımızdan eksik etmesin…

Onların kıymetini hayattayken bilelim diye bu yazı…
:’(

 

babam…

Babam,
Ben geldim…
kocaman kızın !
-İyi yaptın be kızım-
Diyemedin bana
Kahvenin önünden geçtim
Her zaman oturduğun sandalyen boştu
Karşılamaya da çıkamamıştın
Eve gittim,
Kapıyı açmadın
Babam ben geldim
Kocaman kızın ! N’olur,
Bırak sarılayım boynuna
Kokunu özledim
Peynirle karışık lehim kokunu
Gözlerini özledim
Ellerini özledim,
Babam ,
Ben geldim
Kocaman kızın
Sana selam getiremedim kimseden
Gizlice kaçtım geldim
Ben bildiğin gibi
Kafam bu aralar biraz karışık
Babam ,
Ben geldim
Başıma yıkıldı sanki İstanbul
Yoksun…
Dün,
Yine bir adamın peşinden koştum
İki elinde iki poşet
Başında kep
Sana çok benziyordu babam
Yolunu kestim
Sen değildin babam
Acayip acayip yüzüme baktı
Anlamadı babam
Anlayamadı
Anlatamadım…
Boşuna çaldı telefonlar
Kapı zilleri boşuna
Biliyor musun
Kuru ekmekleri ıslattım dün
Hastanede olduğu gibi
Sonra balkona koydum
Kuşlar seni sordular babam
Çoktandır görünmüyor dediler
Nasıl söylerim babam
Nasıl…
Bakkaldan bir torba yem aldım
Çınar altında kumrulara döktüm
Güvercinlere
Önce çekindiler
İnemediler
Sonra,
Tek tek süzüldüler
Hiçbir şey sormadılar
Galiba anladılar
Çocuklar geçti kapının önünden
Hafif aralayıp bahçe kapısını
Bir şeyler fısıldaşıp
Birbirlerine baktılar
Sonra, biri
Ürkek adımlarla girdi içeri
Şeker kutusunu açtı
Önce kendi aldı
Sonra arkadaşları
Gülümsediler yüzüme bakıp
Seni sordular…
Babam ,
Ben geldim…
Asmada üzüm yok bu sene
Çiçekler kurumuş
hayalinde da yok ortalarda
Çağırdım gelmedi
Belki senin oralardadır
Kimbilir !
Babam,
Ben geldim…
senin ağacının altındayım
Burası çok kalabalık be babam
Bir o kadar da sessiz
Yaban otlarını ayıkladım
Güller çiçek açmamış
Belki zamanı değil
Biraz su döktüm
Mezar taşını okşadım Babam
Adını bile yanlış yazmışlar
Biliyor musun ?
Ben seni çok özledim be babam !
Babam benim !
Canım babam…..
 

AnLaDıM…



Bunca zaman bana anlatmayaçalıştığını,kendimibulduğumda anladım.
Herkesin mutlu olmak için başka bir yoluvarmış,
Kendi yolumu çizdiğimde anladım..
Bir tek yaşanarak öğrenilirmiş hayat,okuyarak,dinleyerek değil..
Bildiklerini bana nedenanlatmadığını, anladım..
Yüreğinde aşk olmadan geçen hergünkayıpmış,
Aşk peşinden neden yalınayakkoştuğunu anladım..
Acı doruğa ulaştığındagözyaşı gelmezmiş gözlerden,Neden hiç ağlamadığınıanladım..
Ağlayanı güldürebilmek,ağlayanlaağlamaktan daha değerliymiş,
Gözyaşımı kahkaya çevirdiğindeanladım..
Bir insanı herhangi biri kırabilir, ama birtek en çok sevdiği acıtabilirmiş,Çok acıttığında anladım..
Fakat,hakedermiş sevilen onun için dökülen herdamla gözyaşını,Gözyaşlarıyla birlikte sevinçlerterkettiğinde anladım..
Yalan söylememek değil, gerçeğigizlememekmiş marifet,
Yüreğini elime koyduğunda anladım..
”Sana ihtiyacım var, gel ! ”diyebilmekmiş güçlü olmak,
Sana ”git” dediğimde anladım..
Biri sana ”git” dediğinde, ”kalmak istiyorum”diyebilmekmiş sevmek,
Git dediklerinde gittiğimde anladım..Sana sevgim şımarık birçocukmuş,her düştüğünde zırılzırıl ağlayan,Büyüyüp bana sımsıkısarıldığında anladım..
Özür dilemek değil, ”affet beni” diyehaykırmak istemekmiş pişman olmak,
Gerçekten pişman olduğumda anladım..Ve gurur, kaybedenlerin,acizlerin maskesiymiş,
Sevgi dolu yüreklerin gururu olmazmış,
Yüreğimde sevgi bulduğumda anladım..
Ölürcesine isteyen,beklemez,sadece umut edermişbir gün affedilmeyi,
Beni afetmeni ölürcesine istediğimdeanladım..
Sevgi emekmiş,Emek ise vazgeçmeyecek kadar, ama özgür bırakacakkadar sevmekmiş
 

gitmek

Gitmek


Bugünlerde herkes gitmek istiyor.
Küçük bir sahil kasabasına,
Bir başka ülkeye, dağlara, uzaklara…

Hayatından memnun olan yok.
Kiminle konuşsam aynı şey…
Herşeyi, herkesi bırakıp gitme isteği.

Öyle "yanına almak istediği üç şey" falan yok.
Bir kendisi.
Bu yeter zaten.
Herşeyi, herkesi götürdün demektir.
Keşke kendini bırakıp gidebilse insan.
Ama olmuyor.

Hadi kendimize razıyız diyelim, öteki de olmuyor.
Yani herşeyi yüzüstü bırakmak göze alınmıyor.

Böyle gidiyoruz işte.
Bir yanımız "kalk gidelim",
öbür yanımız "otur" diyor.

"Otur" diyen kazanıyor.
O yan kalabalık zira…
İş, güç, sorumluluk, çoluk çocuk, aile,
Güvende olma duygusu…
En kötüsü alışkanlık.
Alışkanlığın verdiği rahatlık,
Monotonluğun doğurduğu bıkkınlığı yeniyor.
Kalıyoruz…
Kuş olup uçmak isterken, ağaç olup kök salıyoruz.

Evlenmeler…
Bir çocuk daha doğurmalar…
Borçlara girmeler…
İşi büyütmeler…
Bir köpek bile bizi uçmaktan alıkoyabiliyor.

Misal ben…
Kapıdaki Rex’i bırakıp gidemiyorum.
Değil bu şehirden gitmek,
İki sokak öteye taşınamıyorum.
Alıp götürsem gelmez ki…
Bütün sokağın köpeği olduğunun farkında,
Herkes onu, o herkesi seviyor.
Hangi birimizle gitsin?

"Sırtında yumurta küfesi olmak" diye bir deyim vardır;
Evet, sırtımızda yumurta küfesi var hepimizin,
Kendi imalatımız küfeler.

Ama eğreti de yaşanmaz ki bu dünyada.
Ölüm var zira.
Ölüme inat tutunmak lazım,
İnadına kök salmak lazım.

Bari ufak kaçışlar yapabilsek.
Var tabii yapanlar, ama az.
Sadece kaymak tabakası.
Hepimiz kaçabilsek…
Bütçe, zaman, keyif… Denk olsa.
Gün içinde mesela…
Küçücük gitmeler yapabilsek.

Ne mümkün.
Sabah 9, akşam 18
Sonra başka mecburiyetler
Sıkışıp kaldık.
Sırf yeme, içme, barınmanın bedeli
Bu kadar ağır olmamalı.

Hayatta kalabilmek için bir ömür veriyoruz.
Bir ömür karşılığı, bir ömür yani.
Ne saçma…
Bahar mıdır bizi bu hale getiren?
Galiba.

Ben her bahar aşık olmam ama
Her bahar gitmek isterim.
Gittiğim olmadı hiç,
Ama olsun… İstemek de güzel.

Can YÜCEL

 

ben deliyim

ben deliyim…anlayana az gelirim,anlamayana çok…


Ben deliyim; Yorgun ve yalnız kaldırımlara misafirim… Gecenin gözleri her daim üzerimdedir. Denizin ortasında küçük bir adayım, yüzme bilmem; Yüreğimi bir yerde bırakmışım, bıraktığım yerlerden çok uzaklardayım. Kapıları kapatmışım üstüme, sürgüleri beynime çekmişim.

Ben deliyim, ama çok şey bilirim. Renkler ve zevkler hiçbir şey ifade etmez benim için… Sonların başladığı yerden, başlangıçların son bulduğu bir yere gidiyorum. Kara bir tren gibiyim, bir istasyondan bir istasyona, hep aynı raylar üzerindeyim.

Ben deliyim; Yağmurun yağması benim için romantik değildir, ben kurşun yağmurlarını bilirim. Benim güneşim batmaz, dünyam dönmez, ay’ım hep mehtap halindedir, rüzgârlarım hep doğudan eser… Ezbere bilirim yaşamayı, yaşarken savaşmayı…

Ben deliyim; Benim mevsimim değişmez, kuşlardan sadece güvercini bilirim, yüreğim kanatlarıyla beraber çarpar. İnsanlardan sadece çocukları severim, onları da büyüyünce terk ederim.

Ben deliyim;Bağıra bağıra şarkılar söylerim, sessiz sessiz şiirler yazarım. Bilmediğim yerlerin, tanımadığım kişilerin resimlerini çizerim.

Ben deliyim… Kendimle sohbet eder, kendi kendime gülerim. Telefon kulübeleriyle kavga ederim. Asfaltın siyahında kaybolur, düşüncelere dalarım. Çıkmaz sokaklarda kendimi arar, bir de üstüne güzel hayaller kurarım. Sonra hayallerimle beraber suya düşerim.

Ben deliyim; Çayım sekiz şekerlidir,Parayı sevmem ama para için çalışırım. Dört yaşında aşık olduğumu, sonra babamın hiç başımı omuzuna dayamadığını hatırlar, hayal de olsa omuzlarında uykuya dalar, rüyalar görürüm, uyandığımda hiçbirini hatırlamadığım halde…

Ben deliyim; Güzel bir yaşam benim için anlam taşımaz, kimseye düşman değilim, kimseye de dost olmadım. Ben kendime bile yabancıyım… Benim bana söylemediğim düşüncelerim vardır.

Ben deliyim, ben buralara ait değilim. Dağları sırt sırta vermiş bir ülkem, etrafı surlarla çevrili bir şehrim, saat on ikiden sonra uyanan caddelerimi bilirim.

Ben deliyim… Çizilmiş sınırları reddetmişim. Ölüm kurşun olup yağmış üstüme, ben öldürülmüşüm ama ölmemişim. Duygularım hep sansüre uğramış…Ufacık bir bakış boğazımı düğümlendiririr. Neye hüzünlendiğimi bilmeden, hasretin en yoğun halini yaşarım. İçimden dağıtmak gelir, dağıtamam ya, kendimi dağıtırım. Gözlerimin kahvesi gitgide koyulaşır, tüm insanlarınki kankırmızılaşır. Bakamam kimsenin yüzüne, sevgiye muhtaç bir yavruya döner yüreğim… Kalbim titrer, haykırırım ama duyuramam sesimi…

Ben deliyim, ağlamamaya yemin etmiş gözlerim… Sonu dramla biten bir hatıra, üç bölümlük bir komedi dizisiyim. Çoğu zaman çorbama kinimi doğrar, öfkemi kaşıklarım. Zehir kokan bir gül biter dudaklarımın arasından, sonra bir bidon gökkuşağına döküp yakarım gülü, külüyle birlikte zamana savrulurum.

Ben deliyim, geceyi ikiye böler, sonra hayatın adını yalan koyarım…

Ben deliyim, ben yüreklerde ünlem, kafalarda soru işaretiyim.

Ben deliyim, bağrı taşlarla dolu bir toprak parçasıyım. Bir uçtan bir uca kurumuşum. Karınca yuvaları ve ayak izleriyle süslüdür tenim… Kar yağar üşürüm, güneş olur kavrulurum. Kimisi tükürür, kimisi öper ya; tükürene mezar, öpene lalezâr olurum.

Ben deliyim… Mutluluğu uzaktan seyrederken cebimde küçük umutlar biriktirir, gözlerimi kapının eşiğine dikerim. İşte o zaman hayat acı kahve tadı verir, hep içime atarım ama, kendimi içine atacak bir yer bulamam. Anlamayana az gelirim, anlayana çok… Ne yarınlar birşey bekler benden, ne de ben yarınlardan…
Dedim ya, ben deliyim…

Ağlamamaya yemin etmiş gözlerim…