Mynet | Blog Anasayfa | Email
Favorilerime Ekle | Giriş
 

SON SENFONİNİN SON SATIRLARI

25 Mayıs 2008 Pazar | Kategori Aşk 3

109 SoN

Sakın ağlama İstanbul’da, değilse haliç akacak gözlerinden ve silen olmayacak gözyaşlarını benden başka.

  Diline yabancı kalırsın gecenin, konuşma çizgilerinse çoktan anlamsızlaşır yalnızlığın kurak topraklarında.

    Kadıköy anlamaz seni, Vefa ise sadece bir semt adıdır artık. Ölü bir kıza yazılan mektuplar neyse sana yazılanlar da o olacak zamanın acımasız dehlizlerinde. Ve yalnız kaldığında duyan olmayacak sessizliği yırtan çığlıklarını.

    Belki kimsesiz intiharlarını yanına alıp gitmek isteyeceksin ama gelmeyecek seninle hiçbir şey. Ve hiç kimsenin hiçbir şeyi olmayacaksın namütenahi zamanlarda. Nazenin bir çiçek olman da değiştirmeyecek yaşantını ve hep nazlı zannedeceksin kendini. Kimse dokunamayacak sana.

   Ağladığında kahkahası olacaksın bütün şehrin. Beyoğlu’nun şuh çılgınlıklarına karışacak çığlığın ve anlaşılmadan sevmenin ne olduğunu o zaman anlayacaksın.

    Lacivert geceden arta kalan zamanın maviliği senin için anlamsız olacak. Her fırtına koptuğunda şapşallaşıp ellerini başının arasına alacaksın ama gitmeyecek martıların çığlığı kulaklarında.

    En az senin kadar inanmayacak sevdiğin de sana. Kelimelerin mavisiz yalanı doğurduğunda çığlık atamayacaksın ve kalkmayacak İstanbul’un yalancı maviliği üzerinden.

    İstanbul’un üzgünlüğü sığmaz kente ve sana bulaşır çaresizliği Nişantaşı’nın.

  Sana yazılan şiirlerin asaletine renk asarsın ve kurtulamazsın mavinin acımasız kahkahalarından.

    Eylül geçti, eylül sarısı unutkanlıklar maviye, mavi bahara küsecek. Ve milyon kere de istesen bir daha ulaşamayacaksın aşkın mavisine ve baharın bin bir tonuna.

    Öyle sevdim ki seni… Oysa unutmuştum senden sonra sevmeyi.

Tükenmiş kandillerde kalan ışık aydınlattığında kapını son kez, bir daha ben gibi seveni göremeyeceksin gözlerinin en son görebileceği noktada.

    Dedim ya sen hiç kimsenin her şeyi olamayacaksın.

    Sabıkalı seni seviyorum kelimeleri avutmayacak seni. Ben bu şehirlerde en çok seni sevdim: Ankara da İstanbul da.

    Yüreğime demirlediğinde gemilerin, söküp alamayacaksın onları benden. Aşkım kömür gibi saçlarında, zehirlenip debelenen bir kavim gibi kıvrandığında, eylül olacağım bir bahar mevsiminde. Çözülmeyen bakışların kurtaramayacak, masumiyetine kimsenin inanmak zorunda olmadığı aşkımı

     Gece bir devrimci gibi ayak bastığında koynuna, halkçı rüyaları sona erecek anlamsız aşkların. Ve bir adım bile öteye kaçmaya takatin kalmayacak. Sırtında kamburun büyüyecek ve onu benden başka kabullenen olmadığında, yanında ben olmayacağım serseri aşkların iğfal ettiği çaresiz gecelerinde…

      Gözlerin sevdiğin her şeyin sustuğunu görür, lal olursun sevdiğin şarkının nakaratını söylerken. Çığlıklarının değdiği sokak türkülerinde adamakıllı bir son bile yaşayamazsın.

     Adın seni unutmaya başladı. Çünkü ben sevmek için yazmayı seçtim.

     Bak kapısı son kez vurulacak gönül limanının. Kimin geldiğini merak etme, ben geldiğimde sen gitmiş olacaksın. Annem bir kez daha sitem edecek: oğul yine kaleminden mi başladın yaşlanmaya diye.

    Mavi sevgilerin trajedilere peşkeş çekildiğinde sen bu oyunun oyuncusu değil başrol oyuncusu olacaksın ve solfejlerine aşk libası giydirilerek azarlanmış merhametlere düştüğünde benden çok ama çook uzakta olacak ve reddettiğin yalnızlıklarda sızıp kalmış olacaksın.

     Sen de benzemiyorsun kendine ve içinin solgun şileplerinde duyulacak münzevi sözlerin. İlk yalnızlığı sen olacaksın o şehrin ve İstanbul sana küsecek

                                                             genç kalem

 

herkesin anlamayı bildiği bir dunya düşlüyorum

31 Ocak 2008 Perşembe | Kategori Edebiyat 0

ANLAMAK NİYETİNE…

 

            “Bir gün insan virgülü kaybetti; o zaman zor cümlelerden korkar oldu ve basit ifadeler kullanmaya başladı. Cümleleri basitleşince, düşünceleri de basitleşti. Bir başka gün ise; ünlem işaretini kaybetti; alçak bir sesle ve ses tonunu değiştirmeden konuşmaya başladı. Artık ne bir şeye kızıyor, ne de bir şeye seviniyordu. Üstelik hiçbir şey, onda en ufak bir heyecan uyandırmıyordu. Bir süre sonra, soru işaretini kaybetti ve soru sormaz oldu. Hiçbir şey, ama hiçbir şey onu ilgilendirmiyordu. Ne kâinat, ne dünya, ne de kendisi umurundaydı.

 

            Bir kaç sene sonra, iki nokta üst üste işaretini kaybetti; davranış sebeplerini, başkalarına açıklamaktan vazgeçti. Ömrünün sonuna doğru elinde yalnız tırnak işareti kalmıştı; kendine has tek düşüncesi yoktu, yalnız başkalarının düşüncelerini tekrarlıyordu.

 

            Son noktaya geldiğinde; düşünmeyi ve okumayı unutmuş vaziyetteydi…”

           

                                                                                                                      KANEVSKİ

 

            Bismihu…

 

            Selam; karanlık bir gecede yüz bin kandile kanmayıp tek bir selama muhatap cümleye…

 

            Sonbahar yılgını bir tarih oturuyor ciğerlerime… Anlamak… Anlamlandırmak… Çoğuna göre bir ihanet gibi gözükse de…

 

            Benlik… Dünyanın ilk pususu… Benlik Kabil öfkesi… Benlik… Anlamayı anlamaya muhatap kılmayacak kadar cazip bir mefhum. Düşbazları yavaş yavaş öldüren cellât. Aydınlığın kararmış sokaklarında gezmek. Yahut ta tam anlamı KARANLIKLAR BAŞKENTİ. Düşleri düşlerde bırakmayanlara ihanet.

 

            BEKLEMEK BİLMEKTİR… ANLAMAK BEKLEMEYİ GEREKTİRİR. Bu böyledir böyle olmasına ama biteviye düşünceler savaşır karanlıkla. KALEME KÂĞIDA VE ANLAMAYA YEMİN OLSUN Kİ… Biteviye savaşır köhneleşen beyinlere… Çağdaş bir Don Kişot resmetse de hikâyemiz ötelerden bu çağa, niceleri anlamak adına bir yürekten bir yüreğe soluksuz koşarlar. Gerçi bu en onulmazıdır hayat maratonunda. En imkânsızı. Ama koşarlar, koşarlar tek cigara molası vermeden ve düşleri düşlerde bırakmadan. Saldırırlar Don Kişot’çasına… Saldırırlar KARANLIK YEL DEĞİRMENLERİNE…

 

            BOŞ VER CANCAĞIZIM HEM GÜNEŞİN ÖLDÜRÜLMEYECEĞİNİ EN İYİ DON KİŞOT BİLİR BU DÜNYADA… GERİSİ İHANET. Anlamak, anlamlandırmak BU HAİN DÜZENE karşı açılmış bir savaş. İhanet edenlere… HAİNLERE…

 

            Biliyorum beklemenin bilmek olduğunu hiçbir şey bilmesem de. Ve anlıyorum ANLAMAYI MUHATAP KILAN her şeyde vesselam.

 

 

                                                                                             şimdilik hoşça kalın  yazılarda gorüşmek dileğiyle….saygılarımla                                                         genc_kalem

                                                                                                               

ZAMAN HERŞEYİ UNUTTURUYOR VE TORPAK HERŞEYİ ÖRTÜYOR

25 Ocak 2008 Cuma | Kategori Edebiyat 0

BİR GÜN ZİLLER ÇALACAK

        

Yıllar sonra mektup yazmak nasıl bir duygu diye sorsalardı eminim cevaplayamazdım. Cevaplamak da istemezdim.

         Biliyorum aranıza katılışım zamansız oldu. Ama bilirsiniz zaman acımasız ve enteresandır. Ne zaman ne olacağını insan kestiremiyor ve sizlerin de bildiği gibi insanın içinde onulmaz yaralar ve unutulmaz izler bırakıyor. Bana da unutamayacağım sizleri tanıttı. Ben belki unutulacağım ama unutanlardan olmayacağım. İstesem de unutamam. Çünkü sizleri nakış nakış benliğime işledim.

         Belki bir gün unuturum sizleri. O gün zaten herkesi unutacağım. O günün her gün karşımda gülümseyip beni bekleyen ölüm olduğunu söylememe gerek yok sanırım.

         Zaman hızla ilerliyor. Ben şimdiden siz fark etmeseniz de ayrılık saatini beklemeye başladım bile. Bilirsiniz nasıl ki ölümü beklemek ölümü yaşamaktan daha zorsa, ayrılığı beklemek de kolay olmuyor. En azından ben öyle düşünüyorum.

         Bir gün gözlerinizi kapatıp açtığınızda yanınıza olmayanın yokluğuna üzülmek için çok geç olacak. Bir köşeye oturup ağlamak isteyeceksiniz. Ama yanınızda kimse olmayacak, ayın o hüzünlü karanlığından başka. Fakat vefasız olmadığınız sürece yanınızda hep birilerinin olduğunu görmeseniz de hissedeceksiniz.

         Her insanın bir ikinci adı olduğu gibi sizin de vardır. Yoksa da olacaktır. Bu adınız yalnızlık olsun ama vefasızlık olmasın. Yoksa duvarlara hüznün resmini çizmek zorunda kalırsınız.

         Şu an sınıf bomboş. Zil çalmış olmalı. Bekledim gelmediniz biliyorum ki hiç bir zaman da gelmeyeceksiniz. Ama ben beklerim. Gelmeseniz de, duymasanız da, bilmeseniz de.

         Eğer bir gün aklınıza gelir de beni ararsanız ufukla gökyüzünün birleştiği çizginin üzerinde oturmuş sizi bekliyor olacağım…

                   Bir gün ziller çalacak

Ve siz çıkıp gideceksiniz

                   Herkes bir teneffüs sanacak

Oysa bir daha dönmeyeceksiniz.

         Elveda demek isterdim ama yeni bir hayatta yeniden merhaba diyorum.

         Unutulmamak dileğiyle

                                                               gK

bu mektubu ankara’da aralarına geç katıldığım arkadaşlarıma yazmıştım

KARTPOSTAL

25 Ocak 2008 Cuma | Kategori Edebiyat 1

KARTPOSTAL
 Kartpostal nedir? Diye sorsam kim bilir hakkımda neler düşünürsünüz?
 Ve ardından sıralarız “ Bundan 7-8 yıl önce özel günlerde eşe dosta gönderdiğimiz, üzerinde manzara resmi olan, kağıdın kalın olanından yapılan bir şey işte” diye.
 Sadece bu kadar mı peki?
 Kiminle konuşsak geçmişi anmadan edemezler. Oysa teknoloji çağındayız. Düne kadar burnumuzun dibini göremezken, bugün google earth dedikleri zımbırtıyla dünyanın öbür ucunu izliyoruz. Ardından da vay be! Şunu icat eden ne iyi etmiş diyoruz.
 Buradaki mesele teknoloji değil. Varsın daha da gelişsin ve dünyayı biraz daha değiştirsin. Ama ne yazık ki teknoloji kendi gereklerini yerine getirirken biz kendi gereklerimizi unutuyoruz.
 Eskiden ayrılıkların bir anlamı, karşılaşmaların bir tadı olurdu. Tıpkı çocukluğumuzdaki bayramlar gibi.
 Şimdi sevdiklerimiz bir telefon kadar yakın. Ve bir o kadar da uzak. Sarılırken dün gitmiş gibi geliyor bize. Çünkü elimizde telefon, evimizde internet, ne zaman özlesek alo baba! diyoruz. Özlem özlem olmaktan çıkıyor böylece.
 Ya aşklara ne demeli. Aslında bir şey diyemeyiz. Çünkü aşklar aşk olmaktan çıkalı bir asır olmuş nerdeyse. İnternette başlayan, telefonun mesaj bölümünde biten, kısa bir macera. Kaldı ki bir mesajla evliliğin bittiğine şahit oluyoruz. Bunu kim inkâr edebilir ki?
 Eskiden kartpostal vardı. Üzerine özlemle bir şeyler yazılan ve köy arabasına verilen. Sonra da aman ha! Gözünü seveyim atmayı unutma! Diye tembihleyen saf ve masum duygulu analar, babalar ve belki de yeni evliler.
 Ya onu bekleyenler. Zarfı açarken başa üşüşenlere okuma bilenler okumaya, bilmeyenler dinlemeye can atarlar. Kartpostal gelmemiş de gönderen gelmiş sanki. Sonra bir o alır bakar, sonra diğeri. Ve camekânın en özel yerine konur. Kim bilir kaçıncı kartpostaldır saklanan ve arada bir tekrar okunan.
 Mektubu soruyorsunuz değil mi? Hele bu devir de ne ben yazmaya cesaret edebilirim ne de şimdi ki insanlar anlayabilir. Soru sormayacaksanız çok kısa bahsedeyim.
 Bildiğim en iyi özelliği, en büyük aşklara mektupların tanıklık ettiğidir ve merhaba canım, seni çok seviyorum, Kendine iyi bak, Allah’a emanet ol gibi kontör fazla gitmesin diye yazılan telefon mesajlarına hiç benzememiştir.
 Asırlara saklanır ve her okunuşunda aynı tadı verir. Öyle ki çoğu kez üzerinde sararmış gözyaşları vardır. Bazen sevincin eseridir bu gözyaşları, bazen bir ayrılığın.
 Ne zaman sararmış bir kartpostala rastlasam üzülürüm
 Onda gizlenen hüzünleri bir ben bilirim.
 
 Ne demek istediğimi bir mektup yazarak anlayabilirsiniz. Eğer varsa üzerine de birkaç damla gözyaşı akıtarak.
 Mektuplarda görüşmek dileğiyle. Hoşça kalın.
     Editörden

 BU YAZIYI EDİTÖRLÜĞÜNÜ YAPTIĞIM YANSIMA DERGİSİNDE YAYINLAMIŞTIM SİZLERLE DE PAYLAŞMAK İSTEDİM…

İKİ KELİMEDİR ÇOĞU KEZ SÖYLEYEMEDİĞİMİZ.

24 Ocak 2008 Perşembe | Kategori Aşk 2

aramızda hiç sevmeyen var mı…

peki ya sevdiğini soyleyemeyen..hani o iki kelimeyi SENİ SEVİYORUM’u kastediyorum.

peki ya soyleyemediği için pişmanlık duyan var mı ??? ben soyleyeyim mi çoookkk..

sonrasında vicdan azabı çıpınışlar ve uykusuz geceler…

sahi ya neden soyleyemiyoruz o iki kelimeyi hiç düşündük mü acaba..

galiba ben biliyorum..hep karşımızdakini kaybetmekten korkarız.

kendimizi kaybetmekten kokmayız da neden karşıdakinden korkuyoruz..

oysa çoğumuzun iki kelimeyi soyleyemeden gittiğine şahit oluyoruz değil mi…bir gun bir pdr uzmanıyla konuşmuştum..bana aynen sunu soylemişti: AYRILIRKEN ETRAFINIZDAKİ İNSANLARA SENİ SEVİYORUM DEMEYİ UNUTMAYIN. diye..ÇUNKU ONLARI BİR DAHA GOMEYEBİLİRSİNİZ DEMİŞTİ.galiba sonuna kadar haklıydı…

kusura bakmayın yazmaya mecalim kalmadı..uygun bir zamanda devamını getirmeye çalışacağım…çunku bir zamanlar bende gec kalmıştım…hala acısını yaşıyorum…sonradan soyledim ama heşey çoktan bitmişti…yani o başkasına aitti artık..

BİR CENNET VATAN VARDI BİR ZAMANLAR…SONRA TURBAN DİYE ,LAİKLİK DİYE ,KURT-TURK DİYE BİZİ BÖLDÜLER.

23 Ocak 2008 Çarşamba | Kategori Siyaset 6

gecen gun kanalın birinde bir pogram vardı..konu tabi ki çoğumuzun bildiği gibi turban…programa konuk olan turbanlı kadına sorular yoneltiliyordu..

sorunun biri şuydu:

neden erkeklerin elini sıkmıyorsunuz…

size ne kardeşim. yarın bir başkası da size neden erkeklerin ya da kadınların elini sıkıyorsunuz derse ne olacak..

hem inançlara saygı gosterilmesini bekliyoruz hem saygısızlık ediyoruz..

soruyorum size turban meselesi ne zamandan beri var..eminim çoğumuz hatırlamıyoruz..hiç dikkat ettiniz mi..başa gecen siyasi parti hangisi olursa olsun sağcısı solcusu hatta ortada kalanlar bile…sonuç hiç..yani birşey değişmemiş..ve biliyorum ki birşey de değişmeyecek…elin adamı nerdeyse hergun uzaya cıkacak formulu bulmuş biz hala sacma sapan gerzekliklerle uğraşıyoruz…ne zaman bir konu gundeme gelse yok laiklik yok cumhuriyetçilik diyoruz..iyi de ne değişiyor..yine hiçbir şey..

az once bir arkadaşım guzel bir yazı yazmış..harbiden guzel bir yazı..namaz kılan liselileri çekmişler ve sanki dunyanın en buyuk buluşunu bulmuşlar gibi manşet…iyi de kiliseye giden genç turk çocuklarını da yazın…yok..o ozgurluk beri tarafta kimliğinde dini islam yazan gencler namaz kılınca kıyamet..

insanların namaz kılıp kılmamaları beni pek bağlamaz..ama bu sacmalıkların bitmesi gerekiyor..başı turbanlı olanlar gerici açık olanlar ilerici…boyle sacma bir mantık olur mu ya..bence asıl gericilik rakibimiz olan avrupa ulkeleri bizi her alanda sollarken bizim hala sacmalıklarla uğraşmamızdır diye duşunuyoruym…

yahu kardeşim biri çıkıp senin karın kızın sacı açık geziyo bu gericiliktir dese ne olur..ve korkarım ki bu yola girmek uzereyiz..teror bitince ulke rahatlayacak mı sanıyorsunuz..durun daha geri de ALEVİLİK SORUNU geliyo..oysa 5 yıl oncesine kadar kimsede boyle birşey yoktu sağolsunlar onu da hortlattılar..

turbana gosterilen hassasiyet neden ulkeyi soyanlara karşı gosterilmiyor..doğu da şehit veriyoruz arkasından da ŞEHİTLER OLMEZ VATAN BOLUNMEZ DİYE YIRTINIYORUZ..bu ulke tabiki de bolunmeyecek buna butun turk milleti izin vermez..turbanlı ve turbansız kadınlar bile..teror 1984 ten bu yana var ve biz her şehidimizin arkasında bağırmaktan başka birşey yapamıyoruz..haklıyız da gundemde turban gibi gereksiz konular varken ulke gerçeklerine sıra gelmez ki..

avrupanın hangi ulkesinde bu konular tartışılıyor ki…

kurtlar vadisi ırak filmini birçoğumuz izledik..orda gereksiz yere insan olduren amerikan komutanını canlandıran adam ne diyor..siz ulkeniz için bir çocuk feda edemezsiniz ama biz 30 çocuğu gozumuzu kırpmadan feda ederiz diyor.

bunu çocukların olmesi manasında algılamayın..o sozlerde gerçekler yatıyor.

her turk gencinin yapması gereken şey sıradan olaylara taklı kalmadan ulke gerçeğini goz onune alarak çalışmak çalışmak ve çalışmak olmalıdır.

bugun turbanı eleştiren insanlar donsunler de tarihlerine bir baksınlar…iki nesil otesi eminim ki çarşaflıdır..hemde bugun kara çarşaflı diye bahsettikleri gibi insanlar gibi.

bu şu demek olur : aslını inkar etmek olur ki aslını inkar eden bizden değildir…

bu ulkenin dini islamdır ve islamiyette kapanmak esastır..bugun hala turban konusu işleniyorsa bu ulkenin gerçekleri gozardı ediliyor demektir…kimse aksini iddia edemez..ha sen kapanmayabilirsin,ama kapananlara da karışma..

aslında konu konuyu açıyor daha yazacak çok şey var ama boyle gereksiz konular insanı yoruyor..

size sesleniyorum ey turk genci: BİR TURK NE ZAMAN YUMRUĞUNU MASAYA VURDUYSA O ZAMAN İSTEDİĞİNİ ALMIŞTIR..AKSİ TAKTİRDE NE OLDUĞUNU BİLMEDİĞİMİZ ÜÇ BEŞ DENSİZ BİZİ İSTEDİĞİ GİBİ YONETİR BİZ DE YOK TURBANDI YOK LAİKLİKTİ TARTIŞIR DURURUZ…yahu senin açık kızın okuyo benim kapalı  bacılarım niye okuyamıyo..aslında her ikisi de bacım ama yazarken bile insanları eyrımcılığa surukluyorlar…

bu ulkeyi bu hale getirenler utansınlar..

Beş Kuruşa Aşk Şarkıları

22 Ocak 2008 Salı | Kategori Şiir 3
 

Bir yalnızlık büyütürdüm saksıda
kalandı çok eski günlerden
bir bana yetsin, hıncımı arttırsın
aşkımı pekiştirsin diye sevince.
Günüydü, gelip durdu hüznümün önünde
gidilmemiş bir saklı deniz sandım.

Kıpırdamazdı yapraklar geceyle
tüketirdi çiçeği, kuşu sevdiremeyen konyak
bana neydi gülmeler, şarkılar
otobüs durakları, alandaki kalabalık
geldi durdu, alana merhaba dedim.

Bir göz bozgundur yerine göre
vururdu pencereme rüzgâr,
ben hep öyle bir gözdüm
çığlığını kendine saklayan.
Düş kurmazdım, beklemezdim şurda burda,
çiçek demetleri, bisikletler geçmezdi
apansız geliverdi sokağıma.

Hıncım bana kalsın gayrı
sen yalnızlığımı götür.
Bana çay demlemeyi öğret
elimi yüzümü yıkamayı,
ağzıma rakı koydurma.
Hıncım bana kalsın diyorum
çünkü ben bu kenti kendimde büyüttüm
bir barbarın vahşi ateşiyle,
çünkü yapılarının taşında onulmazlığım
çünkü şarkılar kanımın bedeli.

En sevdiğim kelimeler gibisin
örneğin öfke gibi
hani bir zamanlar
dağda ve sokakta açan.
Örneğin umut gibi
günde, gecede yitip durduğumuz
zeytin dalını dal eden.
Örneğin aşk gibi
denizlerin üzerinde yürüten.
Örneğin kavga gibi
yüreğimi sıkı, saçlarımı kara tutan
kayaları yumuşatan kavga gibi.

Denizler benim kadar kıpırdayamaz
bak şimdi parklardayım
bir çocuğun menevişli gözlerinde.
Hüzünleri bırakmanın günü
günü çığlığı olmak dünyanın,
hüznümü iki kat ediyor ama
gecede alnıma dayalı alnın.

bu şiir http://www.aruz.com  isimli internet sitesinden alınmıştır.

lütfen alıntı yazıları sitemize koyduğumuz zaman nerden aldığımızı ve kimin yazdığını belirtelim…yapmazsak yazana haksızlık kendimize saygısızlık  ederiz diye düşünüyorum.

 

 

Ahmet Oktay

DÜNYANIN KADERİNİ DEĞİŞTİREN İNSANLARIN DA 1 GÜNÜ 24 SAATTİ

22 Ocak 2008 Salı | Kategori Dünya 2

SENİ VE KORKULARINI ANLIYORUM…BELKİ SENİN YAŞADIKLARINI YAŞAMADIM AMA YAŞAYAN ÇOK İNSAN TANIYORUM…DAHA ONCE DE DEDİM BİRÇOK YER GEZDİM VE BİR ÇOK HAYAT HİKAYESİ BİLİYORUM..ÇUNKU YAZILARIMIN KONULARI BUNLARDAN OLUŞUYO…BU ARALAR SENİN YAZDIKLARINDAN YOLA ÇIKARAK SENİN HİKAYENİ YAZMAYA ÇALIŞIYORUM..SADECE YAŞAMAK İÇİN YAŞAMA FİKRİNE KATILMIYORUM..BENİM TANIDIĞIM İNSANLAR PES ETMEMELİ…ASLINDA HAYAT HİKAYEMİ ANLATMAYI PEK SEVMİYORUM AMA BELKİ FAYDASI OLUR DİYE DÜŞÜNÜYORUM…

Devamı için tıklayın »

NE KADAR İDEALİST OLABİLİRİZ

8 Ocak 2008 Salı | Kategori Kariyer 2

 

ben konya selçuk universitesi seyahat işletmeciliği okumaktayım aynı zamanda okulda çıkardığımız YANSIMA DERGİSİnin editorluğunu yapıyorum..bir edebiyatçı için en zor şey nedir deseniz herhalde ilk soyleyeceği şey ilgisizlık olur diye düşünüyorum.burda bire bir kiminle konuşursan konuş herkes ideallerinden hayallerinden gelecekte neler yapmak istediğinden bahseder..oysa gerçekte boyle değildir.

bilirsiniz hayalleri gerçekleştirmek için mücedele, azim ve sadakat gerektir. fakat gunumuz insanı ve öğrencilerinde bunu gormek çok zordur diye düşünüyorum…

universite ortamlarını ve lise ortamlarını birçoğumuz biliyoruz.bunu uzun uzadıya yazmanın bir anlamı yok ..daha okulun girişinde başlar sahte sevgiler ve olmayacak vaatler..bu her iki tarafın da işine gelir..ve kimse çıktığı insan kim olursa olsun onu gerçek haliyle değil gormek istediği şekliyle gorur..bunları nerden mi biliyorum?? ben hergun bizzat şahit oluyorum..

bizim okulda sık sık etkinlikler yapılır ve katılımcılarıbn sayısı bir elin parmaklarını gecmez..arkasından şikayetler yakınmalar vs vs. oysa hiç düşünmeyiz biz arkadaşlarımızın yaptığı etkinliğe ne  kadar katılıyoruz ki onlar da b izimkine katılsın diye..

birçok arkadaşım işletme muhasebe ve diğer bolumlerde okumakta..ama geleceğe yonelik yapılan tek yatırımları bir veya birden fazla kıkzla çıkmak.. başka birşey değil..oysa staja gittiğimizde ya da çalışmaya başladığımızda hiç birimiz sıradan bir oğrenci olmak istemiyoruz..

tabiki sevdiğin olur..bilirim ki sevmek ve sevilmek çok güzel bir duygudur..ama ölçüleriyle yaşandığında aşklara anlam katılır…ve bu sevgi tensel değil duygunun da çok çok otesinde bir duygudur…ne anlatılır ne yazılır…

 fakat hayatın gozardı edilemez gerçekleri vardır ve gunu geldiğinde kendi kurallarını devreye sokarak  elekten gecirmeye başlayacaktır insanları.

ADOLF HİTLERi bilir misiniz? eminim birçoğumuz biliyoruzdur. en kotu ihtimalle adını duymuşuzdur. peki nerelerden gectiğini biliyor muyuz…once hayat ona oyun oynadı sonra o hayata…fakat azmi ve sadakati başarıyı getirdi…

yaptıkları belki tartışılabilir ama başarıları inkar edilemez..sıfırdan gelip de başarıya ulaşan çok az insandan biridir o…tıpkı NAPOLYON  gibi.. çaykovski gibi chopin gibi..edisonu soylemey de zaten gerek yok..

kim iki bin defa bir deney yapar bir ideal uğruna..kaldı kı çoğumuz en küçük olumsuzluklarda yonumuzu değişiytirmiyor muyuz….

ne gariptir ki başarılı insanların gecmişini okuduğumuzda çoğunun aşağılandığını biryerlerden atıldığını goruruz..fakat ilahi adalet diye birşey vardır ve hak eden başarıya ulaşır..

biliyorum yazdığım konu belki sıkıcı ama canım sıkıldığı için yazmak istedim..aslında çok iyi edebiyatçı ve felsefeci olduğumu soylerler ama edebiyat yazacak ortamda değilim şimdi..felsefe yapmak için de uygun bir zaman değil..

ALLAH bizi yaratırken kimseyi başıboş bırakmamıştır.. yani insanım diyen bir kişi başkaları beni ilgilendirmiyor diyemez..aksi olursa insan olmanın erdeminden yoksun demektir…nasıl ki mutlu olduğumuz zaman yalnız sevinmek bizi mutlu etmiyor ve üzüldüğümüzde yanımızda birinin olmasını istiyorsak başarılı ya da başarısız olduğumuzda da bu gerçek ortaya çıkar..senin anlamlı ya da anlamsız olduğuna sen değil yaptıkların karar verir..ve gecmişte yaptıkların gelecekte yapacaklarının referansıdır diye duşunuyorum.

sırf bana ne diyemediğim için boyle bir konudan bahsetmek istedim…

bazen bir tebessumle baktım hayata bazen de birkaç damla gözyaşıyla ama hayat devam etti..ve ediyor. yapmam ve yapmamız gereken tek şeyin şartlar ne olursa olsun çalışmak ve başarmak olduğunu duşunuyorum..hayata hep gülümseyerek ve pes etmeden bakabildiğimiz sürece başarılı olmamamız için hiçbir neden yok..

çoğu kez nedensiz sorulara takılıp nedensiz sorular sorarız kendi kendimize…oysa nedenler çok basittir..kafa yormayacak kadar üstelik…

sizinle okuduğum ve çok etkilendiğim bir başarı oykusunu paylaşmak istedim…MUHABBETLE..gK

Görmüyordu, Duymuyordu Ama İnsanlığın Işığı Oldu

Renklerden ve seslerden mahrum Bir Çocuk..

           Tüm insanlık için insan beyninin ne büyük mucizeler yarattığının canlı örneğiydi. Helen Keller 27 Haziran 1880 de dünyaya geldi. Ancak henüz 19 aylıkken geçirdiği birkaç gün süren yüksek ateşli bir hastalık sonucunda görme, işitme ve konuşma yeteneklerini kaybetti. İnsanı adeta bir kara kuyuya hapseden bu rahatsızlık dış dünyayla bağlantısını kopardı.

            Bir buçuk yaşını henüz doldurmuşken böyle bir güçlükle karşılaşan küçük kızın konuşmayı öğrenmesi elbette çok zordu. Birtakım hırıltılar çıkarıyordu sadece. Durup dururken öfke nöbetlerine giriyor, tabakları kırıp döküyor ve odada kendisiyle birlikte olanlara saldırmaya başlıyordu. Birkaç doktor kendisine zihinsel olarak hasta teşhisi koydu. Ömür boyu bir akıl hastanesinde kalması öneriliyordu Helen’in. Ailesi ise kızlarının zihinsel olarak hasta olduğunu hiçbir zaman kabul etmedi.

            Küçük kız beş yaşından sonra kendisinin diğer insanlardan farklı olduğunu anlamaya başladı.. Düşünebildiği, hissedebildiği halde görememek, duyamamak ve konuşamamak onu çileden çıkarıyor, kendisine dayanılmaz acılar veriyordu. Sağı solu tekmeliyor, çığlık atıyor, kendisine yaklaşanları ısırıyordu.

Öğretmeniyle yeniden doğdu..

            3 Mart 1887 de küçük kız yeniden doğdu adeta. Artık yedi yaşındaydı. Ailesi Helen’e özel öğretmenlik yapması için genç bir bayan eğitmen tuttu. Anne Sullivan. Anne Sullivan anne ve babasını kaybetmiş ve kimsesizler yurdunda büyümüştü. Beş yaşında görme yetisini büyük ölçüde yitirmişti; ancak daha sonra geçirdiği iki operasyon sonucu normal baskıda hazırlanmış bir kitabı okuyabilecek kadar görebiliyordu.

            Anne Sullivan Helen’le iletişim kurabilmek için ona parmaklarla yazmayı öğreterek başladı işe. Helen için bir oyuncak getirmişti yanında. Bu hediye oyuncağı işaret etmek için oyuncak anlamına gelen “doll” sözcüğünü Helen’in avucuna parmaklarıyla yazdı. Helen avuçlarının içinde öğretmeninin parmaklarını hissedebiliyor, parmaklarıyla yazdıklarını tekrar edebiliyor ama yazdıklarının ne anlama geldiğini anlayamıyordu henüz.

            Bir gün Helen’in elini akan musluğun altına tuttuğu bir anda öğretmeni Anne Sullivan da diğer eline “su” sözcüğünün harflerini yazdı. İşte bu andan sonra müthiş bir gelişme başladı. Helen bir elinde hissettiği serin suyla diğer elinde hissettiği parmakların yazdığı “su” sözcüğünü ilişkilendirebilmişti. Bundan sonra müthiş bir gelişme başladı. Ansızın ortaya çıkan bu kıvılcımla dünyanın kapıları küçük kıza ardına kadar açıldı. Hocasından eline geçirdiği her şeyi kendisine hecelemesini istiyordu. Artık sözcükleri ve yazılımlarını büyük bir hız ve hevesle öğrenebiliyordu.

            Helen Keller 1888’de Körler Enstitüsüne başvurdu. 1890’da konuşmayı öğrendi ve 1894 yılında New York’taki körler okuluna gitti. Redcliffe Kolejine başladığında Almanca ve Latince biliyordu. Daha sonra Fransızca ve Rusça öğrendi. Artık spor yapabiliyor, ata binebiliyor ve kağıt oyunlarını başarıyla oynuyordu.

            Pedagoji eğitimi aldı ve 1904 yılında 24 yaşına geldiğinde o artık üniversiteden mezun ilk sağır ve kör kişiydi. Mücadelesini “Her şey su ile Başladı” isimli kitabında anlattı.

Parmak uçlarıyla Tanıdığı Yaşamı Bizden Daha İyi Tanıdı

            H. Keller ışık ve sesten mahrum bir duyu hayatına sahipti; ama diğer algıları öyle güçlüydü ki karşısındaki insanın kişiliğini bile tartabilirdi. Kendisine gece ve gündüzü nasıl ayırt ettiği sorulduğunda şöyle cevap vermişti: gündüz hava ve kokular daha hafiftir.

            Mark Twain 19. yy. ın iki büyük kişisinden biri olarak tanımladığı Keller’in örnek yaşamı 1968’de sona erdi. Helen Keller hayatı parmak uçlarıyla tanımıştı; ama eminiz ki hayat hakkında bizden çok daha fazla şey biliyordu.

AŞK DEĞİLMİDİR MEVLANAYI DÖNDÜREN

10 Ekim 2007 Çarşamba | Kategori Aşk 2

merhaba arkadaşlar uzun zamandan beri yazmak istemiş ancak öğrenci olmam ve yoğun olmam münasebetiyle yazmaya geç kalmış bulunmaktayım…gecenlerde çok ama çok sevdiğim bir arkadaşım aşkın olmadığından bahsetmişti..ve kendine göre gerekçelerini de sıralamıştı satırlar dolusu….kimbilir belki de haklıydı..içinde yaşadığımız yeni dunya düzeni dedikleri bir ortamda hele aşkın sadece cinselliğe indirildigi bir ortamda pek fazla itiraz etme şansımız da kalmamıştı açıkçası..ya da ikna etmek klay olmayacaktı..

oysa fatih istanbulu alırken sadece stratejik olduğu için değil ona aşık olduğu için almıştı..soylediği sözleri hatırlayanınız var mı bilmiyorum..İSTANBUL…! İSTANBUL…! YA SEN BENİ ALIRSIN  YA DA BEN SENİ…!!! diye. bunu sadece dunyalık bir makam hırsına bağlamak ne kadar yanlış olur..ondan oncekiler alamamıştı ve kimse birşey dememişti…ya daha 3 -5 yaşlarında gemiler yapıp kendi kendine istanbulu kuşatmasını neyle izah edebilirsiniz…yoksa 5 yaşında gözünü makam hırsı mı bürümüştü diyecektiniz..oysa tek sebebi vardı O İSTANBUL’A deliler gibi AŞIKTI..

evet belki kadın konusunda bakıldığında ve yukarıda belirttiğim gibi yeni dunya düzeni göz onune alındığında aşk anlamını yıtırmek uzere..ama yıllar once çok anlamlı olan şeyi gunumuzle bagdaştırarak inkar etmek akla kabil değildir..sorarım size mevlana yı donduren şey  aşktan başka ne olabilir…peki ya sonuçlarına katlanarak (enel hak) yani ben hakım diyen ve sonrasında işkencelere maruz kalarak ölen  hallac-ı mansur’a bunu soyleten şey içindeki bilme ve soyleme aşkı değil miydi…

düşünün bir öğtermen neden çok daha fazla para getiren iş varkan neden daha az para daha çok çalışmak zorunda oöduğu bir işi yapar.. kendi çouklarına daha fazla vakit ayırmak varken neden bunu yapmaz..tek sorun para kazanmak mıdır acaba..ve de en ilginç olanı o cocukları öz evlatları gibi sevenler bile var..merak ediyorum tum bunlar dunyalık maddi şeyler için midir acaba..kaç kişi öğretmence sevebilir acaba..

hep deriz değil mi MESLEĞİNE AŞIK BİR ADAM diye..milyonlarca insan aşktan bahsediyorsa buna anlamsız demek ne kadar anlamlı  olur acaba..???

cisimlerin iki yüzü vardır..ya ada cisim değil  de duygu diyelim..herkes kendisine bakan kısmı alır..yanı aynaya baktığında aslında goruntunun aynısını değil de gormek istedğini gorursun..ama ortada bir gerçek vardır:sen kendini aynada nasıl gorursen gor inkar edemeyeceğin bir cisim vardır karşında..aynada kendini iki türlu belki de daha fazla şekilde görebilirsin..fakat değişmyen tek şey vardır:ayna da hep birşeyler vardır..

dedim ya  oyle bir zamanına geldik ki zamanın ne anlamak mumkun oluyor ne de anlatmak…sanal ortamlar duygularımızı koreltmeye başladı..evleneeğimiz kişileri internette buluyor,bir mesajla karımızdan,sevdiğimizden ayrılıyoruz.sonrasında ise aşkın olmadığını sanıyoruz..

aşk oyle bir şeydir ki ne inkar edbilirsin onu ne de tam olarak açıklayabilirsin..çünkü AŞK gok kubbenin altındaki en gizemli kelimelerden biriidir açıklanamayan..diyeceksiniz ki sana oyle geliyordur diye.boyle düşünüldüğü taktirde sizin duygularınız da aynı şeylere maruz kalabilir…

düşünebiliyor musunuz dunyada milyarlarca insan yaşıyor..bir anket yapsanız acaba aşkın olmadığını inkar eden kesim kaçta kaç olurdu..ya ada şoyle düşünün çok az kişi gerçeği göruyor ve diğerleri birşey bilmiyor mu diyeceğiz..

mantık çerçevesinde bakıldığında dunyayı milyarlar değil binler yonetir..bunlar diğerlerinden daha zeki diyerek aşk konusunu da buna dayandırabilirsiniz… dunyayı direkt olarak yonetemeyebiliriz ama duygular ne olacak..sizler de biliyorsunuz ki halk içinde kaderin bir cilvesi olarak çok üst kademelrde olmayan ama etrafındaki insanlara yon veren çok zeki ve bilge insanların olduğunu da inkar edebilir miyiz…

yazımın başlarında  öğretmenlerden bahsetmiştim..yani bizi yoneten insanlar da onların sevgi çemberinden gecen insanlar değil mi..o insanmların zeki olmasının sebebi belki de ögretmenleridir..

yani demem o ki:dunyayı azınlık yonetebilir..ama gectikleri çemberlere dikkat edin….onlar aşkın olmadığını inkar edebilirler ama onlar da çoğunluktan çıkma değil midir..

dunyayı kitaplar yonetir diye bir yazı okumuştum..o kitapları yazanlara bakın…içlerinde yazma aşkı olmasa acaba yazabilirler miydi..onlar yazmasa  idi yonetenler var olabilecek miydi..fikir babalarını bilge olmaya iten sebep acaba sadece dunyalık zavklerden mi ibaretti.??

biliyorum konu biraz dağıldı ama bağlamak zor değil.. sonraki yazılarımda bağlamaya çalışacağım..şimdilik hoşçakalın…

dsadas