Mynet | Blog Anasayfa | Email
Favorilerime Ekle | Giriş

Tarih Kategorisindeki bloglar

ERGUVAN HAFTASI

14 Mayıs 2008 , Çarşamba | Etiketler : erguvan haftasi

ERGUVAN HAFTASI

ERGUVAN:  ŞAİRLERİN İLHAM PERİSİ

Erguvan, yüzyıllardır sözcüklerin
sihirbazı şairlerin de esin kaynağı olmuş.
Gevheri’den Nefî’ye, Necip Fazıl’dan Orhan Veli’ye…

Gevheri

“Bugün ben bir güzel gördüm
Hilal kaşı keman olmuş
Dili bülbül saçı sümbül
Yanağı erguvan olmuş…”

Necip Fazıl Kısakürek

“Renkler, mavi, kırmızı, yeşil, erguvan ve mor;
Camlarda, kaybedilmiş vatanı heceliyor…”

Orhan Veli

“Ve gemisinde Kleopatra…
Neden yine kaynaştı havalar?
Saadet mi getiriyor rüzgâr
Dolarak erguvan atlaslara?”

Ahmet Özdemir
“Uyanışa durdu dost kara toprak;
Gözlerimiz erguvan dallarında,
Gözlerimiz baharın yollarında
Titreyişte türlü renk, türlü yaprak.”

 

SERGİ: İSTANBUL İÇİN
ERGUVAN VAKTİ
‘İstanbul için Erguvan Vakti’ geleneksel tezhip, minyatür, ebru ve resim sergisi, Türkiye Yazarlar Birliği İstanbul Şube Merkezi olarak kullanılan Sultanahmet Divanyolu’ndaki Kızlarağası Medresesi’nde 10–24 Mayıs tarihleri arasında sanat ve doğaseverlerin ziyaretine açık olacak

.
Erguvan hakkında bilmedikleriniz

Erguvanın anavatanı Güney Asya. Erguvan (Cercis siliquastrum), baklagiller familyasından boyu on metreye kadar ulaşabilen bir bitki. Yaprakları dairemsi, çiçekleri kalp şeklinde. İlk çiçek verdiğinde kırmızımsı-mor daha sonra mavi-yeşile döner. Çiçekleri 1,5-2 cm uzunluğunda kırmızı-mor ve genellikle 3-6 tanesi bir arada yetişir. Erguvan’ın en önemli özelliklerinden biri de toprağa azot bağlamasıdır.
———————-

Erguvanı nasıl yetiştiririz?

Erguvan genellikle tohum ve çelikle üretilir. Tohumlar 2-3 dakika sıcak su ve 24 saat ılık suda bırakıldıktan sonra ilkbaharda ekilir. Çelikle üretim temmuz-ağustos aylarında alınan yarı odunsu çeliklerle yapılır. Bu aylarda olgunlaşıp kahverengi fasulyecikler halinde oluşan tohum kapsüllerinden alınan tohumlar, saksılara veya toprağa atılır, filizlenmesi beklenir. Erguvan; hafif, süzek, kumlu tınlı toprakları sever. Ancak ağır topraklar hariç, her çeşit toprakta yetişir. Toprak pH’sinin konusunda tercihi yoktur. Su ihtiyacı azdır, kurağa tahammüllüdür.

 

Boğaziçi’nde erguvan seyri

  Erguvan zamanı mutlaka İDO vapurlarıyla veya Dentur Avrasya Motorları’yla bir Boğaziçi turu yapmalısınız. Zira en güzel erguvan seyri denizden olur. Ayrıca Rumeli Hisarının bir yanında erguvan ağaçları altındaki kafelerde veya diğer yanındaki Aşiyan Mezarlığı’nda; Emirgan ve Yıldız Koruları’nda, Üsküdar Fethi Paşa Korusu’nda, Fenerbahçe Burnu’nda, Moda’da, Paşa Limanı’nda, Beykoz Çubuklu’da seyretmek mümkündür erguvanları.

 Erguvanın rengi kırmızımsı bir mordur.
Erguvan, baklagiller familyasından, 10 metreye kadar boylanabilen, tek gövdeli, yaprak döken, çalı görünümünde bir ağaççıktır. Yaprakları karşılıklı, basit, dairemsi 7-12 cm kadardır. Gençken kırmızımsı-mor daha sonra mavi-yeşile döner. Çiçekler 1,5-2 cm uzunluğunda, kırmızı-mor 3-6 tanesi bir arada bulunur. Meyvesi legümen (fasulye biçiminde) olup, 7-10 cm uzunluğundadır. Diğer bir önemli özelliği de toprağa azot bağlamasıdır.

—-
Erguvanların güçlü dalları Osmanlı İmparatorluğu zamanında baston yapımında kullanılırmış; günümüzde ise bu dallarda çocuklar oynuyor.
‘İstanbul için Erguvan Vakti’ geleneksel tezhip, minyatür, ebru ve resim sergisi, Sultanahmet Divanyolu’ndaki Kızlarağası Medresesi’nde 10–24 Mayıs tarihleri arasında doğaseverlerin
ziyaretine açık olacak. Öncesinde gelin bu güzel bitkiyi tanıyalım…
Erguvan İstanbul’da erguvan vakti baharın müjdecisidir. Atlayıp bir vapura, Boğaz’ı süsleyen bu moru maviye, maviyi pembeye çalan rengi denizden izlemek gerekir. Bir yandan baharın tatlı dinginliği, diğer yandan renk cümbüşü insanı sarhoş eder. Yeniden bir yaşama sevinci içimize sızıverir. Doğa kendini yeniledikçe, kupkuru dalları alışılmadık bir pembeye çevirdikçe, zamanın akışını tuhaf bir gülümsemeyle kabulleniriz. Erguvan ülkemizde sadece Marmara Bölgesi’nde değil Akdeniz, Ege ve Batı Karadeniz’de de yetişir. Ama bu efsanevi bitki, Boğaz’ı nisan ayının son iki haftasından mayıs ayının ilk haftasına dek öyle bir boyar ki görenleri şaşkına çevirir. Bu yüzden erguvan İstanbul’la özdeşleşmiş bir renktir.
Erguvanın rengini tarif etmek gereksizdir aslında. O zaten Farsça’da bir renk ismidir; yani başlı başına renktir. Erguvan, sadece kendine özgü rengi ile değil, yüzyıllardır bilinen bir sembol olması ile de önemli bir bitkidir. Erguvan moru olarak adlandırılan renk, Bizans hükümdarlarının kıyafetlerinde kullanılan güç ve statüyü belli eden bir anlam taşırdı. Rengi elde etmek zor olduğundan, saraya özgü özel bir ayrıcalığı vardı. Erguvan ile ilgili diğer önemli hikaye ise Hıristiyanlık dininde Hz. İsa’ya ihanet eden havari olarak tanınan Yahuda hakkındadır. İsa, havarileriyle yediği son yemekte içlerinden birinin kendine ihanet edeceğini söyler. İsa haklı çıkmıştır, askerler İsa’yı götürüp çarmıha asarlar. Kendisini birkaç altın karşılığında ihbar eden kişi Yahuda’dan başkası değildir. Ancak Yahuda, yaptığından çok pişman olur ve kendini bir erguvan ağacına asar. Erguvan Hıristiyanlıkta ‘Yahuda ağacı’ olarak bilinir. Derler ki; ‘Yahuda kendini astıktan sonra, ağacın çiçeklerinin rengi utançtan değişmiş. O gün, bu gündür her bahar çiçeklerin rengi böyleymiş. Efsanevi varlığını hala İstanbul’da sürdüren Erguvan, dünya çapında ilgi görmeyi hak eden bir bitki.
Birçok bitki ve çiçek, bazı şehirlerde her yıl geleneksel olarak düzenlenen festivaller sayesinde dünyanın dört bir yanından meraklılarıyla buluşuyor. Örneğin Washington ve Kore’de yapılan ‘Kiraz Çiçeği Festivalleri’ her yıl çiçek açma mevsiminde gerçekleştiriliyor. İstanbul’da da benzer etkinlikler lale için yapılıyor olsa da erguvana dair uluslararası düzeyde etkinlikler şimdilik yok. Oysa erguvanın görselliği ve tarihsel geçmişi, büyük festivaller için tam da biçilmiş kaftan.
‘Erguvan İstanbul Derneği’, bu konuda ciddi aktivitelere imza atan bir sivil girişim. İstanbul’un rengi olan bu güzelim ağacın yok olmasını önlemek, yeni ağaçlar dikilmesini sağlamak ve toplumdaki erguvan farkındalığını artırmak için yıllardır emek veren erguvan dostları, bu sene de Boğaz’da erguvan seyri düzenlediler. ‘Erguvan İstanbul Derneği’ çatısı altında bir araya gelen erguvan dostlarına, İstanbul Büyükşehir Belediyesi de yedi yıldır destek oluyor. Bu yılki etkinliklerde erguvan dostları, İDO’nun sponsorluğunda Boğaziçi’nde erguvan seyri yaptıktan sonra, Karaköy’deki İDO İskelesi yolcu salonunda erguvan fotoğrafları sergisini açtılar. “İstanbul için Erguvan Vakti” geleneksel tezhip, minyatür, ebru ve resim sergisinin üçüncüsünü ise 10 Mayıs’ta açacaklar. **
Erguvan, edebiyat alanında da çok sık kullanılan bir imge. Divan Edebiyatı şairlerinden Şeyh Galib, “Gül mü geler, erguvan mı ağlar” derken üstat Can Yücel şöyle seslenir Erguvan’a: “Boğaziçi de bu bahar/ Mavi sakalına erguvanlar takmış/ Sarhoş bir İskele Babası kadar/ Hem delikanlı/ Hem deliler gibi ihtiyar”. Ya Ziya Osman Saba ne diyor baharın en güzel çiçeği hakkında: “Düşünceli yürürken, bir yol dönemecinde/ Çıkacak ömrümüze beyaz dallarla bahar/ Hatırlatacak bize sen çocukluğumuzu/ Erguvanlı bir bahçe, mor salkımlı bir duvar.”
Boğaz’ın en güzel rüzgarını, baharın kısacık sevincini erguvanlar gölgesinde karşılamalı. Erguvan rengini, mavi ve yeşili bir arada görmek için kendinize izin verin bir gün… Erguvan mevsimini kaçırmamak için acele etmek gerek; ne de olsa erguvanları uğurluyoruz yavaş yavaş. Nazlı erguvan çiçekleri, açtıkları gibi bir sabah ansızın kaybolabilirler.
 Erguvanların güçlü dalları Osmanlı İmparatorluğu zamanında baston yapımında kullanılırmış; günümüzde ise bu dallarda çocuklar oynuyor.
‘İstanbul için Erguvan Vakti’ geleneksel tezhip, minyatür, ebru ve resim sergisi, Sultanahmet Divanyolu’ndaki Kızlarağası Medresesi’nde 10–24 Mayıs tarihleri arasında doğaseverlerin
ziyaretine açık olacak. Öncesinde gelin bu güzel bitkiyi tanıyalım…
Erguvan İstanbul’da erguvan vakti baharın müjdecisidir. Atlayıp bir vapura, Boğaz’ı süsleyen bu moru maviye, maviyi pembeye çalan rengi denizden izlemek gerekir. Bir yandan baharın tatlı dinginliği, diğer yandan renk cümbüşü insanı sarhoş eder. Yeniden bir yaşama sevinci içimize sızıverir. Doğa kendini yeniledikçe, kupkuru dalları alışılmadık bir pembeye çevirdikçe, zamanın akışını tuhaf bir gülümsemeyle kabulleniriz. Erguvan ülkemizde sadece Marmara Bölgesi’nde değil Akdeniz, Ege ve Batı Karadeniz’de de yetişir. Ama bu efsanevi bitki, Boğaz’ı nisan ayının son iki haftasından mayıs ayının ilk haftasına dek öyle bir boyar ki görenleri şaşkına çevirir. Bu yüzden erguvan İstanbul’la özdeşleşmiş bir renktir.
Erguvanın rengini tarif etmek gereksizdir aslında. O zaten Farsça’da bir renk ismidir; yani başlı başına renktir. Erguvan, sadece kendine özgü rengi ile değil, yüzyıllardır bilinen bir sembol olması ile de önemli bir bitkidir. Erguvan moru olarak adlandırılan renk, Bizans hükümdarlarının kıyafetlerinde kullanılan güç ve statüyü belli eden bir anlam taşırdı. Rengi elde etmek zor olduğundan, saraya özgü özel bir ayrıcalığı vardı. Erguvan ile ilgili diğer önemli hikaye ise Hıristiyanlık dininde Hz. İsa’ya ihanet eden havari olarak tanınan Yahuda hakkındadır. İsa, havarileriyle yediği son yemekte içlerinden birinin kendine ihanet edeceğini söyler. İsa haklı çıkmıştır, askerler İsa’yı götürüp çarmıha asarlar. Kendisini birkaç altın karşılığında ihbar eden kişi Yahuda’dan başkası değildir. Ancak Yahuda, yaptığından çok pişman olur ve kendini bir erguvan ağacına asar. Erguvan Hıristiyanlıkta ‘Yahuda ağacı’ olarak bilinir. Derler ki; ‘Yahuda kendini astıktan sonra, ağacın çiçeklerinin rengi utançtan değişmiş. O gün, bu gündür her bahar çiçeklerin rengi böyleymiş. Efsanevi varlığını hala İstanbul’da sürdüren Erguvan, dünya çapında ilgi görmeyi hak eden bir bitki.
Birçok bitki ve çiçek, bazı şehirlerde her yıl geleneksel olarak düzenlenen festivaller sayesinde dünyanın dört bir yanından meraklılarıyla buluşuyor. Örneğin Washington ve Kore’de yapılan ‘Kiraz Çiçeği Festivalleri’ her yıl çiçek açma mevsiminde gerçekleştiriliyor. İstanbul’da da benzer etkinlikler lale için yapılıyor olsa da erguvana dair uluslararası düzeyde etkinlikler şimdilik yok. Oysa erguvanın görselliği ve tarihsel geçmişi, büyük festivaller için tam da biçilmiş kaftan.
‘Erguvan İstanbul Derneği’, bu konuda ciddi aktivitelere imza atan bir sivil girişim. İstanbul’un rengi olan bu güzelim ağacın yok olmasını önlemek, yeni ağaçlar dikilmesini sağlamak ve toplumdaki erguvan farkındalığını artırmak için yıllardır emek veren erguvan dostları, bu sene de Boğaz’da erguvan seyri düzenlediler. ‘Erguvan İstanbul Derneği’ çatısı altında bir araya gelen erguvan dostlarına, İstanbul Büyükşehir Belediyesi de yedi yıldır destek oluyor. Bu yılki etkinliklerde erguvan dostları, İDO’nun sponsorluğunda Boğaziçi’nde erguvan seyri yaptıktan sonra, Karaköy’deki İDO İskelesi yolcu salonunda erguvan fotoğrafları sergisini açtılar. “İstanbul için Erguvan Vakti” geleneksel tezhip, minyatür, ebru ve resim sergisinin üçüncüsünü ise 10 Mayıs’ta açacaklar. **
Erguvan, edebiyat alanında da çok sık kullanılan bir imge. Divan Edebiyatı şairlerinden Şeyh Galib, “Gül mü geler, erguvan mı ağlar” derken üstat Can Yücel şöyle seslenir Erguvan’a: “Boğaziçi de bu bahar/ Mavi sakalına erguvanlar takmış/ Sarhoş bir İskele Babası kadar/ Hem delikanlı/ Hem deliler gibi ihtiyar”. Ya Ziya Osman Saba ne diyor baharın en güzel çiçeği hakkında: “Düşünceli yürürken, bir yol dönemecinde/ Çıkacak ömrümüze beyaz dallarla bahar/ Hatırlatacak bize sen çocukluğumuzu/ Erguvanlı bir bahçe, mor salkımlı bir duvar.”
Boğaz’ın en güzel rüzgarını, baharın kısacık sevincini erguvanlar gölgesinde karşılamalı. Erguvan rengini, mavi ve yeşili bir arada görmek için kendinize izin verin bir gün… Erguvan mevsimini kaçırmamak için acele etmek gerek; ne de olsa erguvanları uğurluyoruz yavaş yavaş. Nazlı erguvan çiçekleri, açtıkları gibi bir sabah ansızın kaybolabilirler.
 
 RİVAYET BU YA…
İstanbul’un erguvan zamanı kurulmaya başlandığı rivayet edilir. Bizans’ın da sembol rengi erguvandır. Bizans imparatorlarının kıyafetlerinde erguvan moru kullanılırdı. Hatta Bizans soyluları, soyluluklarını vurgulamak için kanlarının erguvan rengi aktığını söylüyordu!
Erguvanların açtığı parklar revaçta.

NEVRUZ’da BAYRAK SAYGISIZLIĞI

22 Mart 2008 , Cumartesi | Etiketler : nevruz'da bayrak saygisizliĞi

NEVRUZ’DA BAYRAK YAKILIP, YIRTANALARI ve BUNUN TÜRKLÜK İLE ALAKASINI KURAMLAYANLARIN YAPTIKLARINA BAKINIZ!
BUNLARIN TÜRKLÜKLE ALAKASI OLAMADIĞI GİBİ İSLAMİYET İLE DA HİÇ ALAKASI YOKTUR!
NEVRUZ İSMİ BİLE İRANİ ve ZERDÜŞT BAYRAMIDIR.
AKSİNİ SAVUNANLAR GAYRI OLUP, MÜSLÜMANLAR İLE ALAKASINI; İSLAMIN HİLALİNİ YIRTIP-YAKANLAR İLE ORTAK PAYDA DA BİRLEŞMİŞ OLMUYORLAR MI?

 

 

 

————————–
GAZETELERDEN
————————–

Teröristten Nevruz tehditi!
19 Mart 2008 Çarşamba 14:13
PKK bildiri yayınladı. Nevruzda yapacaklarını anlattı. "Her şeyi yapabiliriz" diye tehdit etti. Yapacakları şeyler ise;
Operasyonlarla güç kaybeden PKK, ‘ayaktayım’ demek için Nevruz’u dönüm noktası olarak belirledi. Radikal örgütlerle işbirliği yapan PKK’nın amacı, provokasyon ve terörle kaos havası estirmek.

BAYRAK YAKACAKLAR

PKK bu Nevruz’da meydanları dolduran onbinlerce kişiyi polis ve güvenlik güçleriyle çatıştırmak istiyor.

Olaylı gösterilerin 21 Mart’ta tüm gün sürmesi ve şehir merkezlerine kadar taşınması da terör örgütün planları arasında.

PKK her gösteride teröristbaşı Abdullah Öcalan lehine sloganlar atılmasını, hükümetin ve askerî operasyonların protesto edilmesini istiyor.

Başbakan posteri ve bayrak yakılması da hain planın içinde yer alıyor.

DİYARBAKIR ŞOVU

PKK özellikle Diyarbakır’da büyük gösteri ve eylemler yapılmasını istiyor. Bunun için gerekirse iki sene önce 27 Mart’taki olayların hortlatılması da terör planları arasında.

“Diyarbakır şovu” ile PKK, AK Parti’nin mahalli seçimlerde burayı alacağına yönelik iddiasına karşın kentin hâlâ kendi kontrolünde olduğu mesajını da vermek istiyor.

BİLDİRİYLE NE YAPACAKLARINI DUYURDULAR

Örgüt yanlısı kaynakların yanı sıra istihbarat birimlerine de ulaşan eylem planlarında PKK, 1990’larda büyük olaylara sahne olan “serhildan-başkaldırı” başlatılmasını istiyor.

Terör örgütünün elebaşı kadrosunun verdiği talimatların harfiyen yerine getirilmesi emrediliyor. Terörist elebaşlarından Mustafa Karasu, Nevruz’da neler yapılması gerektiğini yayımladığı bir bildiriyle de yandaşlarına aktardı. Bu Nevruz’un Kürt halkının ayağa kalkışı olacağını iddia ediyor: “2008 Nevruz’u ‘Artık Yeter-Edi Bes’, ‘Demokratik Özerklik İstiyoruz’ hâline gelmelidir. Çözüm dayatma Nevruz’u olmalı. Bu zaten Kürt halkının ayağa kalkışı demektir.”

BAŞBAKAN GEZİYİ İPTAL ETSİN YOKSA

Kendileri dışında hiçbir partinin ya da kuruluşun Diyarbakır’da Kürt meselesine dair toplantı yapmasını da istemeyen PKK, herhangi bir hareket veya toplantı karşısında “her şeyi yapacakları” tehdidini de açık açık ilan ediyor.

Terör örgütü, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Diyarbakır’a yapacağı gezinin iptalini de istiyor. Sert eylem ortaya koyacaklarını belirten PKK’nın bunun için intihar eylemleri yapacağı aktarılıyor.

——————————
DÜN ve BU GÜN YAPTILAR DA…

İSATANBUL, VAN, HAKKARİ, MERSİN ve koynumuzda besledikleriminin İSLAMIN SEMBOLÜ HİLALE YAPTIKLARI KANIMIZI DONDUR MUYORSA SÖZÜM YOKTUR…

BUTTO ve HİND’TE TÜRK HAKİMİYETİ, Râziye Begüm Sultan

17 Ocak 2008 , Perşembe | Etiketler : butto ve hİnd'te tÜrk hakİmİyetİ râziye begüm sultan

DAHA ÖNCE SİTEMİZDE YAYINLANAN

BUTTO ve HİND’TE TÜRK HAKİMİYETİ, Râziye Begüm Sultan

YAZISINI KONUYLA ALAKALI MUHTELİF YAZARLARA DA GÖNDERMİŞTİM.
GENİŞLETİLEREK YAYINLANDI:

[İslam tarihinde kadın hükümdarlar] Oryantalizmin Butto yanılgısı

Benazir Butto’nun suikasta uğraması ve akabinde gerçekleşen trajik ölümü, haber bültenlerine hep şu ifadeyle yansıdı: "O İslam dünyasının ilk kadın devlet başkanıydı". Yahut benzeri başka bir cümleyle: "Benazir Butto bir İslam devletinde yöneticilik yapabilmiş ilk kadındı".

Bu ifadenin bir açıkça söylediği, bir de gizliden söylediği iki şey var. Bu yargı, üstü kapalı olarak Batılı seküler demokrasilerde siyasal ortamın kadın başbakanlardan ve başkanlardan geçilmediği gibi bir yanılsama yaratıyor. Oysa şimdiye kadar hiçbir kadın ABD başkanlık koltuğuna oturamadı. Sadece ABD mi? Avrupa dendiğinde aklımıza gelen büyük devletler arasında olan Fransa ve İtalya’nın da bir kadın başbakanı olmadı; Angela Merkel’e kadar Almanya için de durum aynıydı.

Benazir Butto, ‘İslam dünyasının ilk kadın lideriydi’ demek aynı zamanda İslam dünyasında, gelmiş geçmiş İslam devletlerinde, yani tarihte, hiç kadın hükümdar olmadı şeklinde bir hüküm içeriyor. Acaba öyle mi? El cevap: Hayır.

Kasdettiğim şeyin salt sultan ve hükümdarla evli ya da akraba olmak dolayısıyla imtiyaz elde eden, zeka ve bilgeliğiyle siyasete etki eden bir kadın etkisi olmadığını, apaçık ‘hükümdarlıktan’ bahsettiğimi belirtmek isterim. İslam devletlerinde politik olarak inisiyatif sahibi olmanın; bir lider olarak teberrüz etmenin göstergeleri olan adına hutbe okutma ve para bastırma kriterlerini karşılayabilen, kelimenin tam anlamıyla ‘hükümdar’ olan Müslüman kadınlar oldu. Onları hiç duymadık ya da pek azının ismine aşinayız. Nedenini takdir edersiniz. Müslüman kadın sultanların varlığı İslam’ı oryantalizmin bakış açısına indirgemiş ve bu dinin kadınlara zulmettiği hükmünü benimsemiş Batılı-Batıcı çağdaşlar için de, ‘kadından halife, imam, yönetici, hükümdar vb. olmaz, olmaması da iyidir’ diyen klasik mutaassıpların da hoşuna gidebilecek bir şey değil. Doğru, hiç kadın halife olmadı, ama melike, ece gibi kavramlar iktidarı kadınlarla paylaşmak konusunda son derece cimri olan Arapların bile fazlasıyla aşina olduğu bir şeydi.

IX. Louis’yi esir alan bir kadındı

Kahire’de, 1250 yılında iktidarı bir askerî şef gibi ele geçiren, bir Haçlı seferinde Müslümanlara zafer kazandırmış olan Şeceret üd-Dür adını kaç kişi duydu bilmiyorum. Benim bu isimden haberdar olmam, Faslı sosyolog Fatima Mernissi sayesinde gerçekleşmişti.

Şeceret üd-Dür, Fransız ordusunu bozguna uğratmış, kralları IX. Louis’yi de esir almış olan, Türk asıllı bir Mısır hükümdarıydı. En az onun kadar ünlü bir başka kadın sultan ise (1236) Delhi’de uzun yıllar iktidarda kalan Raziyye Sultan’dı. Yine Şeceret üd-Dür gibi Türk kökenli olan Raziyye Sultan’ın gelip geçtiği yer Pencap’tan çok da uzak değildi; ama buna rağmen, Navaz Şerif, 1988′de Butto seçimleri kazandığında ‘Tövbe, tövbe, bir İslam devleti hiçbir zaman bir kadın tarafından yönetilmedi.’ diyebiliyordu. Oysa Raziyye Sultan, İbni Batuta’nın da anlattığı gibi mutlak bir otoriteyle dört yıl saltanat sürdü, erkekler gibi ata bindi, ok ve yay kullandı, halkla yakın temasta bulunmaya özen gösterdi, çarşıları gezip şikâyetleri dinledi. Ancak kendisinden daha düşük mevkide birine âşık olduğu için ordunun desteğini kaybetti ve alaşağı edilmesinin nedeni bu oldu.

Fatıma Mernissi ‘Birçok Müslüman tarihçi, kadınların siyaset sahnesinde görünmesini Müslüman dünyasında kıyamet gününün habercisi olarak görmüştür. Şeceret üd-Dür’ün saltanatı da Abbasilerin sonunun ve Bağdat’ın Moğollar tarafından yakılıp yıkılmasının habercisi olmuştur.’ diyor. Moğollar sahiden yakıp yıktı; fakat Moğol istilasından sonra Müslüman devletlerin tahtlarına çıkan kadın sayısında adeta patlama oldu; hepsi de adlarına cuma hutbesi okutmak ve sikke bastırmak ayrıcalığına sahip oldular. Kutluk Han hanedanından iki kadın hükümdar Türkan Hatun (Kutluk Hatun diye de geçiyor) ve kızı Padişah Hatun (Safeddin Hatun) bunlardan ikisi. Moğol hükümdarları aşama aşama, kademe kademe Müslümanlığı kabul ettiler; ama kadınlar konusunda ödün vermeye yanaşmadılar; birçok melike ve prenses, kadına siyaseti yasaklamayan İslam’ın siyasal olanaklarından Moğollar tarıkiyle faydalandılar. Türkan ve Padişah Hatun’dan sonra, Ebeş Hatun, Devlet Hatun, Satı Bek, çeşitli hanlıklarda Moğol prenslerin onayıyla hükümdarlık yaptılar. İlhanlıların bir kolundan gelen Tendü (Döndü) Bağdat’ta saltanat sürmeyi başaran kadın hükümdarlardan oldu.

Bahriye Üçok, Ruslar arasında Hanım Sultan Seyyidovna diye tanınan ve 1679-1681 yılları arasında bir İlhanlı devleti olan Kasem’i yöneten Fatma Begüm isimli bir hanım sultandan daha bahseder; ancak Fatma Mernissi Fatma Begüm’ün ‘hutbe okutma-sikke bastırma’ kriterlerine uymadığını ileri sürüyor ve bu dönemdeki kadın hükümdar sayısını altı ile sınırlıyor.

Tarihe şiddet yanlısı bir insan topluluğu olarak geçen Moğolların siyaset alanında kadınlara bu kadar yer vermesi, bugünün politik doğruluk kriterleriyle anlaşılabilir değil. Moğolları, kadınlara hak tanımak ile adil ve barışçı olmak arasında feministlerin iddia ettiği türde bir korelasyon olmadığına delil göstermek mümkündür.

İbni Batuta’nın yolu, Sultan Salahaddin Salih Albengali’nin kızı kadın hükümdar Hatice iktidarda iken Maldivlere düşmüş. Gezginin bu döneme ilişkin gözlemleri hayranlık ifade eden kelimelerle süslü. ‘Maldiv adalarının en harika yönlerinden biri de..’ diyor, ‘hükümdarının kadın oluşu’. Otuz üç yıl saltanat süren Hatice’den sonra, tahta Meryem çıkıyor (1383), sonra kızı Fatma Sultan. (1388) İbni Batuta’nın Uzakdoğu seyahatinden yüzyıllar sonra kadınlar Endonezya’da da hükümdar oldular. XVII. yy.’da dört prenses Açe adlı devlette ardı ardına iktidara geçti. Cayadiningrat hanedanına mensup ve Açe’in 14. hükümdarı olan Kadın Sultan Tac el-Alem Safiyeddin Şah (1641-1675), ardından Hanım Sultan Nur el-Alem Nakiyeddin (1675-1678), sonra İnayet Şah Zekiyet ed-Din (1678-1688) ve Kemalat Şah (1688- 1699). Siyasal düşmanları, Mekke’den ‘Müslüman bir kadının devlet yönetmesinin caiz olmayacağını’ belirten bir fetva getirdikleri halde, yine de görevlerine devam ettiler.

İki Arap kadın, iki hükümdar

‘İslam Devletlerinde Kadın Hükümdarlar’ın yazarı Bahriye Üçok, devlet yöneten 16 kadın saptıyor. İlki 1236′da Delhi’de iktidara gelen Türk asıllı Memlük sultanı Raziyye, sonuncusu ise 1688-1699 yılları arasında Sumatra’da saltanat süren Zeyneddin Kemalat Şah. Üçok, 16 hükümdarın hepsinin Asya kökenli olmasına bakarak (Türk, Moğol, İran, Endonezya, Maldiv adaları ile Hint adalarının İslam dünyasıdır bu) hiçbir Arap kadınının hükümdar olmadığını söylemekte. Fatima Mernissi ise ‘Hanım Sultanlar’ adlı kitabında, garip bir şekilde unutulmuş, kimsenin hatırlamadığı iki Arap kadın hükümdardan daha bahsediyor: Yemen’de iktidara gelmiş olan Esma ve Ürve.

Esma ve Ürve, muhtemelen hem kadın hem de Şii oldukları için ‘unutulmuşlardır’. Ancak ikisinin varlığı bugün, kadın ayrımcılığını bir ırk sorunu gibi ele alan ve "Araplardan tarihin hiçbir döneminde kraliçe çıkmadı, Araplar kadın hükümdarlara da rezil bir olgu gibi baktı." diyen ve sesi bir din otoritesi kadar gür çıkan Bernard Lewis gibileri yalanlamaktadır. Zira Yemenli tarihçi Abdullah El-Tavr, Melike Ürve’nin saltanat döneminin Yemen tarihine yararlı ve barışçı bir çağ olduğunu açıklıkla belirtiyor. Sorun şu ki, El-Tavr gibileri için ‘bir elin parmakları kadar’ benzetmesi bile abartılı kaçabilir. İslam dünyası Esma ve Ürve’yi hiç tanımıyor, kimi halife ve siyasetçilerin direnişine rağmen 13 ve 17. yy.’lar arasında tahta çıkmış on beş kadın hükümdar de yeterince bilinmiyor. Oysa Müslüman kadına, İslam tarihi içinden bakan bu kadınlar, ister iyi isterse kötü yöneticiler olmuş olsunlar; kadın hakları ve kadının siyasete atılması gibi konularda ‘Batı’ya’ bakmak zorunda olmadığımızı hatırlatıyorlar. Bir de tabii, bizi ‘daha önce hiç olmadı’ cümlesiyle sınayan; ‘fıtrat’ gerekçesini, kadının her halükarda başarısız olacağı, bunun handiyse ontolojik bir olgu, bir yazgı olduğunu yorumlama yolunda kullanan mütedeyyin çağdaşlarımıza verilecek cevabı temin ediyorlar.

NİHAL B. KARACA

gazanfersah@mynet.com

HİCRİ YILBAŞI

9 Ocak 2008 , Çarşamba | Etiketler : hİcrİ yilbaŞi

YENİ 1 HİCRİ YILA GİRİYORUZ.
BU VESİLE İLE HİCRİ YILBAŞINIZI TEBRİK EDERKEN;
AŞAĞIDAKİ İKTİBASI HEDİYE EDİYORUM.

SELAMLAR…

HİCRİ YILBAŞI

Muharrem ayı, İslâm kamerî senesinin birinci ayı ve Kur’ân-ı kerîmde kıymet verilen 4 aydan biridir. Muharrem ayının birinci gecesi, Müslümanların kamerî yılbaşı gecesidir. Hicrî Kamerî Takvimde; Muhammed aleyhisselâmın, Mekke’den Medine’ye hicret ettiği sene, başlangıç kabul edilir. Muharrem ayının 1’i olan ilk Kamerî senebaşı, milâdî 622 yılının Temmuz ayının, 16’sına rastlayan Cuma günü idi.

Müslümanlar yılbaşı gecelerinde ve günlerinde müsâfeha ederek, telefonla veya mektup yazarak tebrikleşirler. Birbirlerini ziyaret eder ve hediye verirler. Yılbaşını dergi ve gazete ilânlarıyla kutlarlar. Yeni yılın, birbirlerine ve bütün Müslümanlara hayırlı ve bereketli olması için duâ ederler. Büyükleri, akrabayı, âlimleri evinde ziyaret edip duâlarını alırlar. Bugün de, bayram gibi temiz giyinip, fakirlere sadaka verirler.

Muharremin ilk 10 gün ve gecesi, mübârek gün ve gecelerdendir

—————————————————————————————–
Yarın Hicri Yılbaşı

Sual: Hicri Yılbaşı ne demektir, bu gecenin önemi nedir?

CEVAP: Peygamber efendimiz, miladi 571’de 20 Nisan’a rastlayan, Rebiul-evvel ayının on ikinci Pazartesi sabahı, Mekke’de doğdu. 622’de Mekke’den Medine’ye hicret etti. 20 Eylül Pazartesi günü, Medine’nin Kuba köyüne geldi. Bu tarih, Müslümanların Şemsi Yılbaşı oldu. O yılın Muharrem ayının birinci günü de, Hicri [kameri] Yılbaşı oldu. Muharrem ayının birinci gecesi, yani bu gece, Müslümanların yılbaşı gecesidir. Yılbaşı gecemiz mübarek olsun!

Bu geceyi ihya etmeli ve saygı göstermeli. Saygı göstermek, günah işlememekle olur. Zilhiccenin son günü ve Muharremin birinci günü oruç tutan, o yılın tamamını oruçlu geçirmiş gibi sevaba kavuşur. Bir hadis-i şerif meali şöyledir:

(Ramazandan sonra en faziletli oruç, Muharrem ayında tutulan oruçtur.) [Müslim]

İslamiyet’ten önce Araplar, Muharrem’de harp etmek isteyince, o yıl Muharrem ayının ismini, sonraki aya koyarlar, sonraki ayın ismini, Muharrem ayına takarlardı. Böylece haram ay, Muharrem’den bir sonraki ay olurdu.

(Bir ayın haramlığını başka aya geciktirmek, ancak kâfirliği arttırır. Kâfirler, böylece sapıtıyorlar. Onlar, Allah’ın haram kıldığı ayların sayılarını denk getirmek için, haram ayı bir yıl helal edip, başka yıl onu yine haram ederler. Böylece, Allah’ın haram kıldığını helal kılmaya çalışırlar) mealindeki, Tevbe suresinin 37. âyet-i kerimesi, ayların yerlerini değiştirmeyi yasak etti.

Kur’an-ı kerimde bildirilen ve dinde kullanılan Arabî ayların bir yılı, bir güneş yılından on gün kısadır. Bir yıl sonraki hicri kameri aylar, hicri şemsi ve miladi aylara göre, on gün önce gelmektedir. Bunun için Müslümanların mübarek günleri veya geceleri, şemsi yıllara göre, her yıl on gün önce olur; çünkü mübarek günler, güneş aylarına göre değil, kameri aylara göre yapılır. Dinimiz böyle emretmektedir.

İslamiyet’te, güneş yılının ayları içinde sayılı bir mübarek gün yoktur. Doğum günü ve mübarek geceler, hicri yıl ile kutlanır. Bütün ibadetlerde ve dini faaliyetlerde kameri aylar esas alınır. Hac, oruç, kurban ve bayram günleri kameri aylara göre tespit edilir. Haccı Allahü teâlânın bildirdiği Zilhicce ayında yapmayıp da, miladi bir ayda, mesela Ocak’ta yapmak, orucu Ramazanda değil de, Şubat’ta tutmak, dini değiştirmek olur.

Allahü teâlâ, kullarına çok acıdığı için, bu gecelere kıymet vermiş, bu gecelerdeki, dua ve tevbeleri kabul edeceğini bildirmiştir. Bu geceleri de başka günlere almak, dini değiştirmek olur. Allahü teâlâ, (Bu gecelerde yapılan dua ve tevbeleri kabul ederim) buyuruyor.

Bir âyet-i kerime meali şöyledir:

(Kur’an-ı kerimde kıymet verilen dört ay, Muharrem, Zilkade, Zilhicce ve Recebdir.) [Tevbe 36]

İki hadis-i şerif meali de şöyledir:

(Ayların efendisi Muharrem, günlerin efendisi Cumadır.) [Deylemi]

(Nafile oruç tutacaksan, Muharrem ayında tut. Çünkü o, Allahü teâlânın ayıdır. O ayda bir gün vardır ki, O günde Allahü teâlâ geçmiş kavimlerden birinin tevbesini kabul etti. Yine o gün, tevbe edenlerin günahlarını da affeder.) [Tirmizi]

BUTTO ve HİND’TE TÜRK HAKİMİYETİ, Râziye Begüm Sultan

29 Aralık 2007 , Cumartesi | Etiketler : butto ve hİnd'te tÜrk hakİmİyetİ râziye begüm sultan

 

 

                             BUTTO ve HİND’TE TÜRK HAKİMİYETİ, Râziye Begüm Sultan  

  BUTTO’nun suikasta kurban gitdiği PAKİSTAN, BENGALDEŞ, HİNDİSTAN devletlerinin bulunduğu araziye HİND YARMADASI ya da HİND KITASI denirdi ve bölgeye atalarımız asırlarca hakim oldu.

TÜRKLER’in 11. ASIRDAN 19. ASRA kadar hakim olduğu HİND’TE çok sayıda devlet ve BABÜR-GÜRGANİYE İMPARATORLUĞU’nu kurup, meşhur şahsiyetler yetiştirip, TAÇ MAHAL gibi ABİDEVİ ŞAHASER İNŞA ETDİK.

HİNDE yetiştirdiğimiz ABİDE ŞAHSİYET de BUTTO gibi katledilen İMPARATORİÇE RAZİYE BEGÜM SULTAN’dır.Daha önce REHBER ANSİKLOPEDİ ve TÜRK SULTANLARI ansiklopedilerine yazmıştım.KISACA;

İMPARATORİÇE RAZİYE BEGÜM SULTAN

Babası Şemseddin İltutmuş, annesi Terken/ TÜRKAN Hâtun’dur. Sultan Şemseddin İltutmuş tarafından, 1232 yılında Dehli tahtına veliaht tâyin edildi ve devlet adamları da bîat etti. İltutmuş’un iki oğlu variken, kızı Râziye Sultanı Dehli tahtına veliaht tâyin etmesi; aklı, zekâsı, halkın sevmesi ve saraydaki idârî hareketlerindendir. Fakat babasının 1236’da vefâtıyla, kardeşi Rükneddîn Fîrûz Şâh, Dehli Sultanı îlân edildi. Fîrûz Şâhın devlet idâresiyle alâkadar olmaması üzerine, tahttan indirilip, Râziye Begüm, Dehli Sultanı oldu.

Râziye Begüm Sultan, 1236’da Dehli tahtına sâhip olunca, babasının hastalığı ve kardeşi devrinde ihmâle uğramış ve ortadan kakmış an’ane ve âdetleri tekrar canlandırdı. Ülkede âdil bir îdare kurup, ihtiyâç sâhiplerine cömertçe ihsânlarda bulundu.

Râziye Sultanın saltanatı devrinde, Hindistan’daki Râfizîlerden Karmatîler ve Mülhidler zümresi faaliyetlerini arttırdı. Bozuk din mensubu Karamatî ve Mülhidler, Nur-Türk liderliğinde isyân edip, Sind Bölgesi’nden, Con ve Ganj nehirleri kıyılarından gelerek, Dehli’de toplandılar. Nur-Türk’ün, Ebû Hanîfe ve İmâm-ı Şâfiî hazretleri ile mezhep mensuplarının aleyhinde bulunmaları, sapıkların Cumâ günü Dehli’deki Câmi-i Mescid’e, Muizzi Medresesine silâhla girmeleri ve katliam yapmaları üzerine, tedbir alındı. Âsî Karamatîler, ordunun ve halkın desteğiyle Nur-Türk ve pek çok taraftarı öldürüldü. Dehli, âsîlerden ve bozuk din mensuplarından temizlenerek, emniyet ve huzur sağlandı.

Râziye Sultan, 1238 yılında Gwalyar Seferi’ne çıktı. Gwalyar’da ordu ve ihtiyâç sâhiplerine bol bahşiş ve ihsânlarda bulunup, hediyeler dağıttı. Görev vermede hassâsiyetle hareket edip, kıymetli âlimleri Dehli’deki Nâsıriyye Medresesi’ne tâyin etti.

Râziye Begüm Sultan’ın hükümdârlığını, Türk asıllı kumandan ve beyler çekemeyerek, 1240’ta tahttan indirip, kardeşi Behrâm Şâhı Dehli Türk Sultanlığına getirdi. Râziye Begüm Sultan ise, hapsedilmek üzere Taberhinde Kalesi’ne gönderildi. Buradayken, Melik İhtiyârüddîn Altuniyye ile evlenen Râziye Begüm, büyük bir kuvvetin başına geçti. Nitekim Melik Altuniyye’nin birlikleri yanında Gakhar, Catvan ve diğer yerlilerden topladığı askerlerle, 1240’ta harekete geçerek, Dehli tahtını tekrar ele geçirmek üzere hareket etti. Dehli’den Melik İzzeddîn Muhammed Sâlari ve Melik Karakuş da Râziye Begüm Sultanın kuvvetlerine katıldı. Behrâm Şâhın ve Râziye Begüm Sultanın orduları Kaytal’da karşılaştı. Mağlup olan Begüm Sultan, esir olmamak için savaş meydanından uzaklaştı. Hindû bir rençber, Râziye Sultanı, zîneti için öldürüp, tarlaya gömdü. Hindû rençber, mücevherlerle işlenmiş elbiseleri satarken, çarşıda yakalandı. Soruşturmalar netîcesinde Râziye Begüm Sultanın mezarı bulundu. Râziye Begüm Sultan, bozuk din mensuplarına karşı mücâdele ettiğinden ve âdil, cömert ve cesur olduğundan, âlimler ve Dehlililer tarafından kendisine çok hürmet edilirdi. Cesedi tarladan çıkarılarak, muhteşem bir dînî merâsimle defnedilip, Con Nehri kenarındaki mezarının üstüne türbe yapıldı.

Râziye Begüm Sultan, Türk İslâm târihinde ender rastlanan, ilk kadın sultandır. Batıdaki nümûnelerinin dışında, ahlâksızlığa ve saray entrikasına düşmeden hükümdârlık yapıp, devlete ve millete çok hizmet etti. Adâleti, cömertliği, ilme, âlimlere ihsânı ile meşhurdur. Dehli’de kestirdiği paralarda “Umdetü’n-Nisvân Melike-i Sultan Râziye binti Şemseddîn İltutmuş” diye yazılıp, “Râziyetü’d Dünyâ ve’d-Dîn” ve “Belkıs-i Cihân” unvânlarını taşıyordu. Râziye Begüm Sultan giyimine çok dikkat eder, erkek elbisesi hiçbir zaman giymez ve yüzüne de nikap takardı.

-Hamiş: Dehli Türkçe, Delhi İngilizce yazılışıdır.

Maksadım aktuel bir konu ile tarihi şahsiyetlerimizi irtibatlandırıp, aydınlatmaktır.Selamlar


Mynet Blog WordpressMU alt yapısını kullanmaktadır.