Mynet | Blog Anasayfa | Email
Favorilerime Ekle | Giriş

Kadın Kategorisindeki bloglar

ANNELER GÜNÜ ve 1 İBRETNAME

10 Mayıs 2008 , Cumartesi | Etiketler : anneler gÜnÜ ve 1 İbretname

 

ANALARIMIZIN GÜNÜ HER DAİMDİR

Anne başta tâç imiş,
Her derde ilâç imiş,
Bir evlât pir olsa da,
Anaya muhtaç imiş,
Anne duası ve Hazreti Alkame

Asr-ı saadette Alkame isminde gayretli çalışkan ve cömert bir genç vardı. Hastalandı ve rahatsızlığı şiddetlendi. Hanımı vaziyeti Resul-i Ekrem (sallallahü aleyhi ve sellem) efendimize bildirdi:
“Ya Resûlallah, kocam çok hasta, ölüm halinde” dedi.
Resulullah efendimiz, vaziyeti öğrenmek için; Hazreti Ali, Selman-ı Farisi, Bilal-i Habeşî ve Ammar bin Yasir’i (radıyallahü anhüm) Alkame’nin evine gönderdi… Gittiler, Alkame ağır hasta idi. Lâ ilâhe illallah, Muhammedün Resûlullah demesini söylediler. Bir türlü söyleyemedi. Üzüldüler. “Oğlum beni hep tersliyor!”
Vaziyeti bildirmesi için Bilal radıyallahü anhı Resulullah efendimize gönderdiler. Resul-i Ekrem efendimiz ana ve babasının hayatta olup olmadıklarını sordu. Babasının öldüğünü, ihtiyar anasının hayatta olduğunu öğrendiler.
Resulullah efendimiz, oğlu ile aralarının nasıl olduğunu sordurduğunda, ihtiyar kadın:
“O hep hanımını dinliyor, beni tersliyor, hiçbir isteğimi yerine getirmiyor” cevabını verdi.
Resul-i Ekrem, Bilal-i Habeşî radıyallahü anha:
“Git bir yığın odun topla, onu ateşte yakalım” buyurdu.
Bu sözleri duyan Alkame’nin annesi:
“Ya Resûlallah! O benim oğlum ve gönlümün meyvesidir. Onu benim gözlerimin önünde yakacak mısın? Buna yüreğim nasıl dayanır” dedi. Resulullah efendimiz şöyle buyurdu:
“Ey Alkame’nin annesi, Allah’ın azabı daha şiddetli ve daha devamlıdır. Sen içinden Allah’ın onu mağfiret etmesini diliyorsun. O halde ona kırgın olmadığını açıkla. Hakkını helal et. Varlığım Kudret elinde olan Allah’a yeminle söylerim ki, sen ona kırgın oldukça, onun ne namazı, ne orucu ne de diğer iyilikleri kendisine fayda vermez.”

“Ona hakkımı helal ettim”
Alkame’nin annesi ellerini açtı ve:
“Ya Resulallah! Ben oğlum Alkame’den razıyım, haklarımı ona helal ettim” dedi.
Resul-i Ekrem efendimiz:
“Ya Bilal! Git bak, Alkame Lâ ilahe illallah diyebiliyor mu?” buyurdu.
Bilal-i Habeşî hazretleri hemen gitti. Alkame’nin evine vardı. Daha kapıdan girerken onun, Lâ ilahe illallah Muhammedün Resulullah demekte olduğunu işitti.
Alkame radıyallahü anh o gün vefat etti… Yıkandı, kefenlendi. Resul-i Ekrem efendimiz namazını kıldırdı ve defnetti…

 

——TESBİT:

SOKAKDAKİ DİLENCİLERİN ÇOĞU ANASINA ASİLİK EDENLERDENMİŞ

GÜLHANE ÖĞRENCİ-TÜRBANLI KERHANESİ Mİ?

30 Nisan 2008 , Çarşamba | Etiketler : gÜlhane ÖĞrencİ tÜrbanli kerhanesİ mİ?

           GÜLHANE ÖĞRENCİ-TÜRBANLI KERHANESİ Mİ?

     İstanbul’un göbeğinde, Valilik,Emniyet ve Adliye ile arasında sadece 1 tranvay yolu geçen GÜLHANE  maalesef  ÖĞRENCİ-TÜRBANLI KERHANESİ  gibi içler açısı manzaralar arz etmekdedir.

    Havalar ısınıyor.

   Okulların tatil olmasına az kaldı ya!

  Mart ayından beri GÜLHANE’ye sabah 8′de öğrenciler, ondan sonra da ÖĞRENCİ-TÜRBANLI  çiftleşmesi alanı halini alıyor.

   KERHANE de bile yapıltırılmıyan pozisyonlar ile ZİYARETCİ AİLE ve TURİSTLERE neredeyse SHOWLARI aratmıyan manzararalar gösterimdedir.

Öğrencilere;  veli ve idareciler,   emanetlere sahip çıkmazsa olacağı budur!

 Ya TÜRBANLI SHOWMENLERE ne demeli?

Üstü şiş altı şişhane misali GÜLHANE KERHANESİ’nde  [SARAYBURNU ve diğer PARKLAR] utanılacak pislikleri yapanlar; bu ne idüğü bilinmiyen:

 ATALATIMIZ GİBİ ÖRTÜNMİYEN , İSLAMİ KİSVE ŞARLATANLARI TÜRNBANLILAR ve hacı değil de KEÇİ SAKALLI  MUZIRLAR, hakiki MÜSLİMANLARI da üzecek davranışlar sergilemektedirler!

           SADECE TÜRBAN ve KEÇİ SAKALLI   MAHLUKLARIN İSLAM ile alakaları olmadıkları muhakkakdır.FIKIH ve İLMİHAL  kitaplarındaki helal ve HARAMLARI öğretilmiyen NAYLON MÜCAHİTLERDEN başka birşey de beklenemez.

          YETKİLİLER de MEDYA  baskısından çekinceli davranıyor olabilirler!

  Ama öğrenci ve çocuklarımıza sahip çıkabiliriz….

O NUR -KUTLU DOĞUM

18 Nisan 2008 , Cuma | Etiketler : o nur

O NUR

-iktibasdır-

-Doğumu ile "cihanı aydınlatan O nur"a selam olsun.

Dünya ve ahiretde huzur ve saadet isteyen O’nu sevmeli, O’nun sevdiklerini sevip, sevmediklerini sevmemeli, O’na uymalı ve O’nun ve eshabının yolundan gitmelidir.

Herkim geldi cihâna ve herkim ki gelecektir,

Hepsinin üstünde Sen, serdârsın yâ Resûlallah!

Cihân bağında insan ağaçtır gayriler yaprak,

Nebîler meyvedir, özü Sen yâ Resûlallah! Şefâ’atin olmasa, hâlimiz hârâb günahdan,

Herderdimize dermân, hep Sensin yâ Resûlallah Ümmeti olduğumuz devlet yeter

Dünyadaki bütün insanlara peygamber olarak gönderilen, peygamberlerin sonuncusu ve en üstünü Muhammed aleyhisselâm, 571 yılı Nisan ayının 20’sine rastlayan, Rebi’ul-evvel ayının 12. Pazartesi gecesi, sabaha karşı Mekke-i Mükerreme’de dünyaya gelmiştir. Hadis-i şerifde buyurulduki; (Bir kimse, beni çocuklarından, ana-babasından ve herkesten daha çok sevmedikçe, îmanı tamam olmaz). Allahü teala "Sen olmasaydın, hiçbirşeyi yaratmazdım buyuruyor". O’nun hatırına var olduk, ebedi alemde kurtuluşumuz Efendimiz sayesindedir. Öyle büyük bir peygamber-i zîşan’ın ümmetiyiz ki,.. Ümmeti olduğumuz devlet yeter… Efendimiz öyle büyükki, O’ndan büyük hiç bir insan yok.. Öyle sevgiliki, O’nun şefaati ile kurtulmamak mümkün değil … Öyle bir Peygamberki; bütün insanlardan üstün, bütün peygamberlerden üstün… Kâinatın, Onun hatırına yaratıldığı yüce peygamber. Öyle bir Peygamberki, diğer peygamberler, peygamber oldukları halde, Onun ümmetinden bir fert olmağı istemişlerdir. Öyle bir peygamberki, herkes kendisini düşünürken O ümmetini düşünür. O halde kıymet bilelim, Böyle büyük bir peygamberimiz olduğunu bilelim, Ona ümmet olmağa layık olalım.. Getirdiği din öyle bir dinki; bütün dinleri içinde toplamış. Getirdiği Kitab öyle bir Kitabki; dört kitabı içinde toplamış…. Allahü teala itibarı dîne vermiştir… dikkat edilirse dindar insanlar herzaman itibarlı insanlardır. Yani bir insanın itibarı dîne bağlı olmasındandır. Dünya ve ahiretde huzur ve saadet isteyen O’nu sevmeli, O’nun sevdiklerini sevip, sevmediklerini sevmemeli, O’na uymalı ve O’nun ve eshabının yolundan gitmelidir. Nasıl sevmiyeyim ki, bedenimde canımsın, Hürmetine var oldum, sebebi hayatımsın. Damarımda kanımsın, bana benden yakınsın, Sen âşıklara mâ’şûk ve hep canlara cânân. Her derde devâ sensin, her rûha şifâ sensin, Göze sürme, başa tâç, kalblere cilâ sensin. Habîbullahsın, fevk-i mele-i a’lâ sensin, Başka kapı çalamaz, seni biraz tanıyan. Seyyid Abdülhakîm efendi hazretleri buyurdu ki; Her Peygamber, kendi zamânında, kendi mekânında, kendi kavminin hepsinden, her bakımdan üstündür. Muhammed “aleyhisselâm” ise, her zemânda, her memleketde, ya’nî dünyâ yaratıldığı günden, kıyâmet kopuncaya kadar, gelmiş ve gelecek, bütün varlıkların, her bakımdan en üstünüdür. Hiç kimse, hiçbir bakımdan Onun üstünde değildir. Bu güçbirşey değildir. Dilediğini yapan, her istediğini yaratan, Onu böyle yaratmışdır. Hiçbir insanın Onu medh edecek gücü yokdur. Hiçbir insanın, Onu tenkîd edecek iktidârı yokdur. Muhammed Masum hazretleri buyuruyorki; En büyük se’âdet, iki cihânın en üstün insanı olan Muhammed aleyhisselâma tâbi’ olmakdır. Cehennem azâbından kurtulmak için, Allahü teâlânın seçdiği, sevdiği insanların reîsine uymak lâzımdır. Cennet ni’metlerine kavuşmak, Ona tâbi’ olanlara mahsûsdur. Allahü teâlânın sevgisine kavuşmak için, Ona tâbi’ olmak şartdır. Ona uymıyanların tevbeleri, zühdleri, tevekkülleri ve düâları kabûl olmaz. Onun yolunda olmıyanların zikrleri, fikrleri, şevkleri ve zevkleri kıymetsizdir. Peygamberler, Onun hayât veren deryâsından bir kadehe kavuşmakla, o derecelere yükselmişlerdir. Evliyâ, Onun sonsuz bahrinden bir yudum içmekle murâdlarına ermişlerdir. Yer yüzündeki melekler, Onun hizmetcileri, göklerdekiler, âşıklarıdır. Herşey, Onun şerefine yaratılmış, bütün varlıklar, Onun mubârek rûhundan feyz almışlardır. Allahü teâlânın varlığını O açıklamış, herşeyin yaratanı, Onun rızâsını almak istemişdir. Ona ve Onun Âline ve Eshâbına bizden düâlar olsun. O yüce Peygamber, hepimizden râzı olsun! [Ey! Se’âdete kavuşmak istiyen akl sâhibleri! Bütün gücünüzle Ona tâbi’ olmağa çalışınız! Bu devlete, bu ni’mete mâni’ olan herşeyden kaçınız! Hârikalar gösteren bir din yobazını ve yüksek mevkı’ler, diplomalar ele geçirmiş olan bir fen yobazını, ya’nî Ona tâbi’ olmak şerefinden mahrûm olan bir câhili, bir gâfili görürseniz, bunun sözlerinin, yazılarının, radyolardaki, televizyonlardaki saçmalarının, yalanlarının, insanı felâkete sürükliyeceğini ve hiç böyle gösteriş yapmıyan, fekat çok dikkat ile ve titizlikle Ona tâbi’ olana inanmanın, Onu sevmenin, felâketlerden kurtarıcı çok kıymetli ilâc olduğunu biliniz!]. Her işin başı, din gayretidir. Bir büyük zât oğluna nasihatında diyor ki: "Evvelâ, her şeyden önce, Ehl-i sünnet i’tikâdı üzere ol. Her şeyden çok Peygamber efendimizi sev. Peygamber efendimizi kendinden, anandan, babandan ve kardeşlerinden daha çok sevmezsen hakîkî müslimân olamazsın". Özellikle Peygamberimiz diyor. Abdülhakim efendi hazretleri buyuruyorlar ki; "Bütün peygamberler Allaha aşıktır, Allahü teala da peygamberine aşıktır". Azrail aleyhisselam, buyuruyor ki; Kim ki Cenab-ı peygambere günde on salavat-ı şerife getirirse, onun ruhunu peygamberlerin ruhunu aldığım gibi alırım, acıtmam buyuruyor. Bizim için bu müjdedir. Îmân ni’metinin şükrünü yapabilmek için, îmân cevherini herkese anlatmak, duyurmak lâzımdır. İnsanlar ebedî ateşde yanmasın düşüncesinde olmak lâzımdır. Emr-i ma’rûf da bu demekdir. Herhangi bir insana bir iyilik etmek, gökten lamba olarak yere inse, bu iyilikten hasıl olan nur o kadar parlaktır ki; güneş onun yanında çok sönük kalır. Hele bu hizmet ile bir insanın hidayetine sebeb olunursa kıymeti hiç ölçülemez. Rabbimizin karşılıksız ihsân etdiği, îmân ni’metine şükr edebilmemiz elbette lazımdır. Îmânın temeli ve en mühim alameti, hubb-i fillah ve buğd-i fillahdır. Yani, Allahü tealanın sevdiklerini yalnız Allahü tealanın rızası için sevmek ve Allahü tealanın sevmediklerini de yalnız Allahü tealanın rızası için sevmemekdir. Çünkü Hadis-i Şerif’te, dünyada birbirini sevenler, ahirette de beraber olacaktır buyuruluyor. Allahü tealanın sevgili kullarını sevenler, son nefeste imanla ölürler. Ve mahşer yerindede sevdiklerinin yanında haşr olup, ahiret hayatındada beraber bulunurlar. Bunun için de, kimin sevilip kimin sevilmeyeceğini iyi öğrenmemiz lazımdır… Kim olduğumuz değil, kiminle olduğumuz önemlidir. Dünya ve ahiretde huzur ve saadet isteyen Peygamber efendimizi sevmeli, O’nun sevdiklerini sevip-sevmediklerini sevmemeli, O’na uymalı ve O’nun ve eshabının yolundan gitmelidir. Unutmazsak unutulmayız. .. Öyle neşeliyiz seviniyoruz, sanki bulutlarda dolaşıyoruz, uzansak ay’ı elimizle tutarız, eğilsek yıldızları toplarız. Çünki, bizi muhatap aldı rabbimiz, onun emr ve yasaklarına tâbîyiz, ve de öyle bir nebînin ümmetiyiz, uğruna kâinatı yarattı rabbimiz. Herkes kendi hocasıyla övünür, benim sahibim kâinatın en üstünüdür, hocamın hocalarının hocasıdır o server, onsuz olunurmu iki alemde münevver. Bu nimet öyle büyük şereftir-saadettir, kıymetini bilmeyeni dövmek gerektir, bukadar nimet içinde kimki üzüntülüdür, milyar sahibinin kuruş kaybetmesi gibidir. Böyle şerefli bir kafileyiz, aileyiz, ümmetiz… müjdelerolsun, kavuştuk nimetlere, dahane isteriz. buna rağmen dünya için hala üzülürsek biz, Rabbimizi gücendirir, büyüklerimizi incitiriz..

TEVEKKÜL

14 Nisan 2008 , Pazartesi | Etiketler : tevekkÜl

TEVEKKÜL

İMAM-I HANBEL hazretleri (rahmetullahi aleyh) buyurdu ki;

"Tevekkül, bütün işlerinde Allahü teâlâya teslim olmak, başa gelen her şeyi O’ndan bilip katlanabilmektir."

"İnsana az bir mal yetişir. Çok mal ise kâfi gelmez."

"Bir kimse, sadık bir arkadaşını kaybederse, kendisi için zillettir."

"Hüsn-i zannı olanın hayatı hoş geçer."

"Yalan söylemek, emniyeti giderir."

"Meziyet, fazîlet, ilim ve irfân tamamlığı iledir."

"Ayıplardan uzak arkadaş arayanlar, arkadaşsız kalır.".

Tevekkül nedir diye suâl ettiler:

"Rızkın Allahü teâlâdan olduğuna inanmaktır." buyurdu.

"Başkalarının acılarından, geçmiş felâketlerinden ders alanlar, mutlu olurlar. Hazret-i Ali “Radıyallahü anh

BUTTO ve HİND’TE TÜRK HAKİMİYETİ, Râziye Begüm Sultan

17 Ocak 2008 , Perşembe | Etiketler : butto ve hİnd'te tÜrk hakİmİyetİ râziye begüm sultan

DAHA ÖNCE SİTEMİZDE YAYINLANAN

BUTTO ve HİND’TE TÜRK HAKİMİYETİ, Râziye Begüm Sultan

YAZISINI KONUYLA ALAKALI MUHTELİF YAZARLARA DA GÖNDERMİŞTİM.
GENİŞLETİLEREK YAYINLANDI:

[İslam tarihinde kadın hükümdarlar] Oryantalizmin Butto yanılgısı

Benazir Butto’nun suikasta uğraması ve akabinde gerçekleşen trajik ölümü, haber bültenlerine hep şu ifadeyle yansıdı: "O İslam dünyasının ilk kadın devlet başkanıydı". Yahut benzeri başka bir cümleyle: "Benazir Butto bir İslam devletinde yöneticilik yapabilmiş ilk kadındı".

Bu ifadenin bir açıkça söylediği, bir de gizliden söylediği iki şey var. Bu yargı, üstü kapalı olarak Batılı seküler demokrasilerde siyasal ortamın kadın başbakanlardan ve başkanlardan geçilmediği gibi bir yanılsama yaratıyor. Oysa şimdiye kadar hiçbir kadın ABD başkanlık koltuğuna oturamadı. Sadece ABD mi? Avrupa dendiğinde aklımıza gelen büyük devletler arasında olan Fransa ve İtalya’nın da bir kadın başbakanı olmadı; Angela Merkel’e kadar Almanya için de durum aynıydı.

Benazir Butto, ‘İslam dünyasının ilk kadın lideriydi’ demek aynı zamanda İslam dünyasında, gelmiş geçmiş İslam devletlerinde, yani tarihte, hiç kadın hükümdar olmadı şeklinde bir hüküm içeriyor. Acaba öyle mi? El cevap: Hayır.

Kasdettiğim şeyin salt sultan ve hükümdarla evli ya da akraba olmak dolayısıyla imtiyaz elde eden, zeka ve bilgeliğiyle siyasete etki eden bir kadın etkisi olmadığını, apaçık ‘hükümdarlıktan’ bahsettiğimi belirtmek isterim. İslam devletlerinde politik olarak inisiyatif sahibi olmanın; bir lider olarak teberrüz etmenin göstergeleri olan adına hutbe okutma ve para bastırma kriterlerini karşılayabilen, kelimenin tam anlamıyla ‘hükümdar’ olan Müslüman kadınlar oldu. Onları hiç duymadık ya da pek azının ismine aşinayız. Nedenini takdir edersiniz. Müslüman kadın sultanların varlığı İslam’ı oryantalizmin bakış açısına indirgemiş ve bu dinin kadınlara zulmettiği hükmünü benimsemiş Batılı-Batıcı çağdaşlar için de, ‘kadından halife, imam, yönetici, hükümdar vb. olmaz, olmaması da iyidir’ diyen klasik mutaassıpların da hoşuna gidebilecek bir şey değil. Doğru, hiç kadın halife olmadı, ama melike, ece gibi kavramlar iktidarı kadınlarla paylaşmak konusunda son derece cimri olan Arapların bile fazlasıyla aşina olduğu bir şeydi.

IX. Louis’yi esir alan bir kadındı

Kahire’de, 1250 yılında iktidarı bir askerî şef gibi ele geçiren, bir Haçlı seferinde Müslümanlara zafer kazandırmış olan Şeceret üd-Dür adını kaç kişi duydu bilmiyorum. Benim bu isimden haberdar olmam, Faslı sosyolog Fatima Mernissi sayesinde gerçekleşmişti.

Şeceret üd-Dür, Fransız ordusunu bozguna uğratmış, kralları IX. Louis’yi de esir almış olan, Türk asıllı bir Mısır hükümdarıydı. En az onun kadar ünlü bir başka kadın sultan ise (1236) Delhi’de uzun yıllar iktidarda kalan Raziyye Sultan’dı. Yine Şeceret üd-Dür gibi Türk kökenli olan Raziyye Sultan’ın gelip geçtiği yer Pencap’tan çok da uzak değildi; ama buna rağmen, Navaz Şerif, 1988′de Butto seçimleri kazandığında ‘Tövbe, tövbe, bir İslam devleti hiçbir zaman bir kadın tarafından yönetilmedi.’ diyebiliyordu. Oysa Raziyye Sultan, İbni Batuta’nın da anlattığı gibi mutlak bir otoriteyle dört yıl saltanat sürdü, erkekler gibi ata bindi, ok ve yay kullandı, halkla yakın temasta bulunmaya özen gösterdi, çarşıları gezip şikâyetleri dinledi. Ancak kendisinden daha düşük mevkide birine âşık olduğu için ordunun desteğini kaybetti ve alaşağı edilmesinin nedeni bu oldu.

Fatıma Mernissi ‘Birçok Müslüman tarihçi, kadınların siyaset sahnesinde görünmesini Müslüman dünyasında kıyamet gününün habercisi olarak görmüştür. Şeceret üd-Dür’ün saltanatı da Abbasilerin sonunun ve Bağdat’ın Moğollar tarafından yakılıp yıkılmasının habercisi olmuştur.’ diyor. Moğollar sahiden yakıp yıktı; fakat Moğol istilasından sonra Müslüman devletlerin tahtlarına çıkan kadın sayısında adeta patlama oldu; hepsi de adlarına cuma hutbesi okutmak ve sikke bastırmak ayrıcalığına sahip oldular. Kutluk Han hanedanından iki kadın hükümdar Türkan Hatun (Kutluk Hatun diye de geçiyor) ve kızı Padişah Hatun (Safeddin Hatun) bunlardan ikisi. Moğol hükümdarları aşama aşama, kademe kademe Müslümanlığı kabul ettiler; ama kadınlar konusunda ödün vermeye yanaşmadılar; birçok melike ve prenses, kadına siyaseti yasaklamayan İslam’ın siyasal olanaklarından Moğollar tarıkiyle faydalandılar. Türkan ve Padişah Hatun’dan sonra, Ebeş Hatun, Devlet Hatun, Satı Bek, çeşitli hanlıklarda Moğol prenslerin onayıyla hükümdarlık yaptılar. İlhanlıların bir kolundan gelen Tendü (Döndü) Bağdat’ta saltanat sürmeyi başaran kadın hükümdarlardan oldu.

Bahriye Üçok, Ruslar arasında Hanım Sultan Seyyidovna diye tanınan ve 1679-1681 yılları arasında bir İlhanlı devleti olan Kasem’i yöneten Fatma Begüm isimli bir hanım sultandan daha bahseder; ancak Fatma Mernissi Fatma Begüm’ün ‘hutbe okutma-sikke bastırma’ kriterlerine uymadığını ileri sürüyor ve bu dönemdeki kadın hükümdar sayısını altı ile sınırlıyor.

Tarihe şiddet yanlısı bir insan topluluğu olarak geçen Moğolların siyaset alanında kadınlara bu kadar yer vermesi, bugünün politik doğruluk kriterleriyle anlaşılabilir değil. Moğolları, kadınlara hak tanımak ile adil ve barışçı olmak arasında feministlerin iddia ettiği türde bir korelasyon olmadığına delil göstermek mümkündür.

İbni Batuta’nın yolu, Sultan Salahaddin Salih Albengali’nin kızı kadın hükümdar Hatice iktidarda iken Maldivlere düşmüş. Gezginin bu döneme ilişkin gözlemleri hayranlık ifade eden kelimelerle süslü. ‘Maldiv adalarının en harika yönlerinden biri de..’ diyor, ‘hükümdarının kadın oluşu’. Otuz üç yıl saltanat süren Hatice’den sonra, tahta Meryem çıkıyor (1383), sonra kızı Fatma Sultan. (1388) İbni Batuta’nın Uzakdoğu seyahatinden yüzyıllar sonra kadınlar Endonezya’da da hükümdar oldular. XVII. yy.’da dört prenses Açe adlı devlette ardı ardına iktidara geçti. Cayadiningrat hanedanına mensup ve Açe’in 14. hükümdarı olan Kadın Sultan Tac el-Alem Safiyeddin Şah (1641-1675), ardından Hanım Sultan Nur el-Alem Nakiyeddin (1675-1678), sonra İnayet Şah Zekiyet ed-Din (1678-1688) ve Kemalat Şah (1688- 1699). Siyasal düşmanları, Mekke’den ‘Müslüman bir kadının devlet yönetmesinin caiz olmayacağını’ belirten bir fetva getirdikleri halde, yine de görevlerine devam ettiler.

İki Arap kadın, iki hükümdar

‘İslam Devletlerinde Kadın Hükümdarlar’ın yazarı Bahriye Üçok, devlet yöneten 16 kadın saptıyor. İlki 1236′da Delhi’de iktidara gelen Türk asıllı Memlük sultanı Raziyye, sonuncusu ise 1688-1699 yılları arasında Sumatra’da saltanat süren Zeyneddin Kemalat Şah. Üçok, 16 hükümdarın hepsinin Asya kökenli olmasına bakarak (Türk, Moğol, İran, Endonezya, Maldiv adaları ile Hint adalarının İslam dünyasıdır bu) hiçbir Arap kadınının hükümdar olmadığını söylemekte. Fatima Mernissi ise ‘Hanım Sultanlar’ adlı kitabında, garip bir şekilde unutulmuş, kimsenin hatırlamadığı iki Arap kadın hükümdardan daha bahsediyor: Yemen’de iktidara gelmiş olan Esma ve Ürve.

Esma ve Ürve, muhtemelen hem kadın hem de Şii oldukları için ‘unutulmuşlardır’. Ancak ikisinin varlığı bugün, kadın ayrımcılığını bir ırk sorunu gibi ele alan ve "Araplardan tarihin hiçbir döneminde kraliçe çıkmadı, Araplar kadın hükümdarlara da rezil bir olgu gibi baktı." diyen ve sesi bir din otoritesi kadar gür çıkan Bernard Lewis gibileri yalanlamaktadır. Zira Yemenli tarihçi Abdullah El-Tavr, Melike Ürve’nin saltanat döneminin Yemen tarihine yararlı ve barışçı bir çağ olduğunu açıklıkla belirtiyor. Sorun şu ki, El-Tavr gibileri için ‘bir elin parmakları kadar’ benzetmesi bile abartılı kaçabilir. İslam dünyası Esma ve Ürve’yi hiç tanımıyor, kimi halife ve siyasetçilerin direnişine rağmen 13 ve 17. yy.’lar arasında tahta çıkmış on beş kadın hükümdar de yeterince bilinmiyor. Oysa Müslüman kadına, İslam tarihi içinden bakan bu kadınlar, ister iyi isterse kötü yöneticiler olmuş olsunlar; kadın hakları ve kadının siyasete atılması gibi konularda ‘Batı’ya’ bakmak zorunda olmadığımızı hatırlatıyorlar. Bir de tabii, bizi ‘daha önce hiç olmadı’ cümlesiyle sınayan; ‘fıtrat’ gerekçesini, kadının her halükarda başarısız olacağı, bunun handiyse ontolojik bir olgu, bir yazgı olduğunu yorumlama yolunda kullanan mütedeyyin çağdaşlarımıza verilecek cevabı temin ediyorlar.

NİHAL B. KARACA

gazanfersah@mynet.com

HİCRİ YILBAŞI

9 Ocak 2008 , Çarşamba | Etiketler : hİcrİ yilbaŞi

YENİ 1 HİCRİ YILA GİRİYORUZ.
BU VESİLE İLE HİCRİ YILBAŞINIZI TEBRİK EDERKEN;
AŞAĞIDAKİ İKTİBASI HEDİYE EDİYORUM.

SELAMLAR…

HİCRİ YILBAŞI

Muharrem ayı, İslâm kamerî senesinin birinci ayı ve Kur’ân-ı kerîmde kıymet verilen 4 aydan biridir. Muharrem ayının birinci gecesi, Müslümanların kamerî yılbaşı gecesidir. Hicrî Kamerî Takvimde; Muhammed aleyhisselâmın, Mekke’den Medine’ye hicret ettiği sene, başlangıç kabul edilir. Muharrem ayının 1’i olan ilk Kamerî senebaşı, milâdî 622 yılının Temmuz ayının, 16’sına rastlayan Cuma günü idi.

Müslümanlar yılbaşı gecelerinde ve günlerinde müsâfeha ederek, telefonla veya mektup yazarak tebrikleşirler. Birbirlerini ziyaret eder ve hediye verirler. Yılbaşını dergi ve gazete ilânlarıyla kutlarlar. Yeni yılın, birbirlerine ve bütün Müslümanlara hayırlı ve bereketli olması için duâ ederler. Büyükleri, akrabayı, âlimleri evinde ziyaret edip duâlarını alırlar. Bugün de, bayram gibi temiz giyinip, fakirlere sadaka verirler.

Muharremin ilk 10 gün ve gecesi, mübârek gün ve gecelerdendir

—————————————————————————————–
Yarın Hicri Yılbaşı

Sual: Hicri Yılbaşı ne demektir, bu gecenin önemi nedir?

CEVAP: Peygamber efendimiz, miladi 571’de 20 Nisan’a rastlayan, Rebiul-evvel ayının on ikinci Pazartesi sabahı, Mekke’de doğdu. 622’de Mekke’den Medine’ye hicret etti. 20 Eylül Pazartesi günü, Medine’nin Kuba köyüne geldi. Bu tarih, Müslümanların Şemsi Yılbaşı oldu. O yılın Muharrem ayının birinci günü de, Hicri [kameri] Yılbaşı oldu. Muharrem ayının birinci gecesi, yani bu gece, Müslümanların yılbaşı gecesidir. Yılbaşı gecemiz mübarek olsun!

Bu geceyi ihya etmeli ve saygı göstermeli. Saygı göstermek, günah işlememekle olur. Zilhiccenin son günü ve Muharremin birinci günü oruç tutan, o yılın tamamını oruçlu geçirmiş gibi sevaba kavuşur. Bir hadis-i şerif meali şöyledir:

(Ramazandan sonra en faziletli oruç, Muharrem ayında tutulan oruçtur.) [Müslim]

İslamiyet’ten önce Araplar, Muharrem’de harp etmek isteyince, o yıl Muharrem ayının ismini, sonraki aya koyarlar, sonraki ayın ismini, Muharrem ayına takarlardı. Böylece haram ay, Muharrem’den bir sonraki ay olurdu.

(Bir ayın haramlığını başka aya geciktirmek, ancak kâfirliği arttırır. Kâfirler, böylece sapıtıyorlar. Onlar, Allah’ın haram kıldığı ayların sayılarını denk getirmek için, haram ayı bir yıl helal edip, başka yıl onu yine haram ederler. Böylece, Allah’ın haram kıldığını helal kılmaya çalışırlar) mealindeki, Tevbe suresinin 37. âyet-i kerimesi, ayların yerlerini değiştirmeyi yasak etti.

Kur’an-ı kerimde bildirilen ve dinde kullanılan Arabî ayların bir yılı, bir güneş yılından on gün kısadır. Bir yıl sonraki hicri kameri aylar, hicri şemsi ve miladi aylara göre, on gün önce gelmektedir. Bunun için Müslümanların mübarek günleri veya geceleri, şemsi yıllara göre, her yıl on gün önce olur; çünkü mübarek günler, güneş aylarına göre değil, kameri aylara göre yapılır. Dinimiz böyle emretmektedir.

İslamiyet’te, güneş yılının ayları içinde sayılı bir mübarek gün yoktur. Doğum günü ve mübarek geceler, hicri yıl ile kutlanır. Bütün ibadetlerde ve dini faaliyetlerde kameri aylar esas alınır. Hac, oruç, kurban ve bayram günleri kameri aylara göre tespit edilir. Haccı Allahü teâlânın bildirdiği Zilhicce ayında yapmayıp da, miladi bir ayda, mesela Ocak’ta yapmak, orucu Ramazanda değil de, Şubat’ta tutmak, dini değiştirmek olur.

Allahü teâlâ, kullarına çok acıdığı için, bu gecelere kıymet vermiş, bu gecelerdeki, dua ve tevbeleri kabul edeceğini bildirmiştir. Bu geceleri de başka günlere almak, dini değiştirmek olur. Allahü teâlâ, (Bu gecelerde yapılan dua ve tevbeleri kabul ederim) buyuruyor.

Bir âyet-i kerime meali şöyledir:

(Kur’an-ı kerimde kıymet verilen dört ay, Muharrem, Zilkade, Zilhicce ve Recebdir.) [Tevbe 36]

İki hadis-i şerif meali de şöyledir:

(Ayların efendisi Muharrem, günlerin efendisi Cumadır.) [Deylemi]

(Nafile oruç tutacaksan, Muharrem ayında tut. Çünkü o, Allahü teâlânın ayıdır. O ayda bir gün vardır ki, O günde Allahü teâlâ geçmiş kavimlerden birinin tevbesini kabul etti. Yine o gün, tevbe edenlerin günahlarını da affeder.) [Tirmizi]

HİCRİ YILBAŞI

9 Ocak 2008 , Çarşamba | Etiketler : hİcrİ yilbaŞi

YENİ 1 HİCRİ YILA GİRİYORUZ.
BU VESİLE İLE HİCRİ YILBAŞINIZI TEBRİK EDERKEN;
AŞAĞIDAKİ İKTİBASI HEDİYE EDİYORUM.

SELAMLAR…

HİCRİ YILBAŞI

Muharrem ayı, İslâm kamerî senesinin birinci ayı ve Kur’ân-ı kerîmde kıymet verilen 4 aydan biridir. Muharrem ayının birinci gecesi, Müslümanların kamerî yılbaşı gecesidir. Hicrî Kamerî Takvimde; Muhammed aleyhisselâmın, Mekke’den Medine’ye hicret ettiği sene, başlangıç kabul edilir. Muharrem ayının 1’i olan ilk Kamerî senebaşı, milâdî 622 yılının Temmuz ayının, 16’sına rastlayan Cuma günü idi.

Müslümanlar yılbaşı gecelerinde ve günlerinde müsâfeha ederek, telefonla veya mektup yazarak tebrikleşirler. Birbirlerini ziyaret eder ve hediye verirler. Yılbaşını dergi ve gazete ilânlarıyla kutlarlar. Yeni yılın, birbirlerine ve bütün Müslümanlara hayırlı ve bereketli olması için duâ ederler. Büyükleri, akrabayı, âlimleri evinde ziyaret edip duâlarını alırlar. Bugün de, bayram gibi temiz giyinip, fakirlere sadaka verirler.

Muharremin ilk 10 gün ve gecesi, mübârek gün ve gecelerdendir

—————————————————————————————–
Yarın Hicri Yılbaşı

Sual: Hicri Yılbaşı ne demektir, bu gecenin önemi nedir?

CEVAP: Peygamber efendimiz, miladi 571’de 20 Nisan’a rastlayan, Rebiul-evvel ayının on ikinci Pazartesi sabahı, Mekke’de doğdu. 622’de Mekke’den Medine’ye hicret etti. 20 Eylül Pazartesi günü, Medine’nin Kuba köyüne geldi. Bu tarih, Müslümanların Şemsi Yılbaşı oldu. O yılın Muharrem ayının birinci günü de, Hicri [kameri] Yılbaşı oldu. Muharrem ayının birinci gecesi, yani bu gece, Müslümanların yılbaşı gecesidir. Yılbaşı gecemiz mübarek olsun!

Bu geceyi ihya etmeli ve saygı göstermeli. Saygı göstermek, günah işlememekle olur. Zilhiccenin son günü ve Muharremin birinci günü oruç tutan, o yılın tamamını oruçlu geçirmiş gibi sevaba kavuşur. Bir hadis-i şerif meali şöyledir:

(Ramazandan sonra en faziletli oruç, Muharrem ayında tutulan oruçtur.) [Müslim]

İslamiyet’ten önce Araplar, Muharrem’de harp etmek isteyince, o yıl Muharrem ayının ismini, sonraki aya koyarlar, sonraki ayın ismini, Muharrem ayına takarlardı. Böylece haram ay, Muharrem’den bir sonraki ay olurdu.

(Bir ayın haramlığını başka aya geciktirmek, ancak kâfirliği arttırır. Kâfirler, böylece sapıtıyorlar. Onlar, Allah’ın haram kıldığı ayların sayılarını denk getirmek için, haram ayı bir yıl helal edip, başka yıl onu yine haram ederler. Böylece, Allah’ın haram kıldığını helal kılmaya çalışırlar) mealindeki, Tevbe suresinin 37. âyet-i kerimesi, ayların yerlerini değiştirmeyi yasak etti.

Kur’an-ı kerimde bildirilen ve dinde kullanılan Arabî ayların bir yılı, bir güneş yılından on gün kısadır. Bir yıl sonraki hicri kameri aylar, hicri şemsi ve miladi aylara göre, on gün önce gelmektedir. Bunun için Müslümanların mübarek günleri veya geceleri, şemsi yıllara göre, her yıl on gün önce olur; çünkü mübarek günler, güneş aylarına göre değil, kameri aylara göre yapılır. Dinimiz böyle emretmektedir.

İslamiyet’te, güneş yılının ayları içinde sayılı bir mübarek gün yoktur. Doğum günü ve mübarek geceler, hicri yıl ile kutlanır. Bütün ibadetlerde ve dini faaliyetlerde kameri aylar esas alınır. Hac, oruç, kurban ve bayram günleri kameri aylara göre tespit edilir. Haccı Allahü teâlânın bildirdiği Zilhicce ayında yapmayıp da, miladi bir ayda, mesela Ocak’ta yapmak, orucu Ramazanda değil de, Şubat’ta tutmak, dini değiştirmek olur.

Allahü teâlâ, kullarına çok acıdığı için, bu gecelere kıymet vermiş, bu gecelerdeki, dua ve tevbeleri kabul edeceğini bildirmiştir. Bu geceleri de başka günlere almak, dini değiştirmek olur. Allahü teâlâ, (Bu gecelerde yapılan dua ve tevbeleri kabul ederim) buyuruyor.

Bir âyet-i kerime meali şöyledir:

(Kur’an-ı kerimde kıymet verilen dört ay, Muharrem, Zilkade, Zilhicce ve Recebdir.) [Tevbe 36]

İki hadis-i şerif meali de şöyledir:

(Ayların efendisi Muharrem, günlerin efendisi Cumadır.) [Deylemi]

(Nafile oruç tutacaksan, Muharrem ayında tut. Çünkü o, Allahü teâlânın ayıdır. O ayda bir gün vardır ki, O günde Allahü teâlâ geçmiş kavimlerden birinin tevbesini kabul etti. Yine o gün, tevbe edenlerin günahlarını da affeder.) [Tirmizi]

BENAZİR BUTTO ve TARİHTE İMPARATORİÇE SONU

29 Aralık 2007 , Cumartesi | Etiketler : benazİr butto ve tarİhte İmparatorİÇe sonu

 

 

    BENAZİR BUTTO ve TARİHTE İMPARATORİÇE RAZİYE BEGÜM SULTAN ’nın SONU

   BUTTO’nun suikasta kurban gitdiği PAKİSTAN, BENGALDEŞ, HİNDİSTAN devletlerinin bulunduğu araziye HİND YARMADASI ya da HİND KITASI denirdi ve bölgeye atalarımız asırlarca hakim oldu.

   TÜRKLER’in 11. ASIRDAN 19. ASRA kadar hakim olduğu HİND’TE çok sayıda devlet ve BABÜR-GÜRGANİYE İMPARATORLUĞU’nu kurup, meşhur şahsiyetler yetiştirip, TAÇ MAHAL gibi ABİDEVİ ŞAHASER İNŞA ETDİK.

   HİNDE yetiştirdiğimiz ABİDE ŞAHSİYET de BUTTO gibi katledilen İMPARATORİÇE RAZİYE BEGÜM SULTAN’dır.Daha önce REHBER ANSİKLOPEDİ ve TÜRK SULTANLARI ansiklopedilerine yazmıştım.KISACA;

                                                İMPARATORİÇE RAZİYE BEGÜM SULTAN

     Babası Şemseddin İltutmuş, annesi Terken/ TÜRKAN Hâtun’dur. Sultan Şemseddin İltutmuş tarafından, 1232 yılında Dehli tahtına veliaht tâyin edildi ve devlet adamları da bîat etti. İltutmuş’un iki oğlu variken, kızı Râziye Sultanı Dehli tahtına veliaht tâyin etmesi; aklı, zekâsı, halkın sevmesi ve saraydaki idârî hareketlerindendir. Fakat babasının 1236’da vefâtıyla, kardeşi Rükneddîn Fîrûz Şâh, Dehli Sultanı îlân edildi. Fîrûz Şâhın devlet idâresiyle alâkadar olmaması üzerine, tahttan indirilip, Râziye Begüm, Dehli Sultanı oldu.

         Râziye Begüm Sultan, 1236’da Dehli tahtına sâhip olunca, babasının hastalığı ve kardeşi devrinde ihmâle uğramış ve ortadan kakmış an’ane ve âdetleri tekrar canlandırdı. Ülkede âdil bir îdare kurup, ihtiyâç sâhiplerine cömertçe ihsânlarda bulundu.

         Râziye Sultanın saltanatı devrinde, Hindistan’daki Râfizîlerden Karmatîler ve Mülhidler zümresi faaliyetlerini arttırdı. Bozuk din mensubu Karamatî ve Mülhidler, Nur-Türk liderliğinde isyân edip, Sind Bölgesi’nden, Con ve Ganj nehirleri kıyılarından gelerek, Dehli’de toplandılar. Nur-Türk’ün, Ebû Hanîfe ve İmâm-ı Şâfiî hazretleri ile mezhep mensuplarının aleyhinde bulunmaları, sapıkların Cumâ günü Dehli’deki Câmi-i Mescid’e, Muizzi Medresesine silâhla girmeleri ve katliam yapmaları üzerine, tedbir alındı. Âsî Karamatîler, ordunun ve halkın desteğiyle Nur-Türk ve pek çok taraftarı öldürüldü. Dehli, âsîlerden ve bozuk din mensuplarından temizlenerek, emniyet ve huzur sağlandı.

         Râziye Sultan, 1238 yılında Gwalyar Seferi’ne çıktı. Gwalyar’da ordu ve ihtiyâç sâhiplerine bol bahşiş ve ihsânlarda bulunup, hediyeler dağıttı. Görev vermede hassâsiyetle hareket edip, kıymetli âlimleri Dehli’deki Nâsıriyye Medresesi’ne tâyin etti.

         Râziye Begüm Sultan’ın hükümdârlığını, Türk asıllı kumandan ve beyler çekemeyerek, 1240’ta tahttan indirip, kardeşi Behrâm Şâhı Dehli Türk Sultanlığına getirdi. Râziye Begüm Sultan ise, hapsedilmek üzere Taberhinde Kalesi’ne gönderildi. Buradayken, Melik İhtiyârüddîn Altuniyye ile evlenen Râziye Begüm, büyük bir kuvvetin başına geçti. Nitekim Melik Altuniyye’nin birlikleri yanında Gakhar, Catvan ve diğer yerlilerden topladığı askerlerle, 1240’ta harekete geçerek, Dehli tahtını tekrar ele geçirmek üzere hareket etti. Dehli’den Melik İzzeddîn Muhammed Sâlari ve Melik Karakuş da Râziye Begüm Sultanın kuvvetlerine katıldı. Behrâm Şâhın ve Râziye Begüm Sultanın orduları Kaytal’da karşılaştı. Mağlup olan Begüm Sultan, esir olmamak için savaş meydanından uzaklaştı. Hindû bir rençber, Râziye Sultanı, zîneti için öldürüp, tarlaya gömdü. Hindû rençber, mücevherlerle işlenmiş elbiseleri satarken, çarşıda yakalandı. Soruşturmalar netîcesinde Râziye Begüm Sultanın mezarı bulundu. Râziye Begüm Sultan, bozuk din mensuplarına karşı mücâdele ettiğinden ve âdil, cömert ve cesur olduğundan, âlimler ve Dehlililer tarafından kendisine çok hürmet edilirdi. Cesedi tarladan çıkarılarak, muhteşem bir dînî merâsimle defnedilip, Con Nehri kenarındaki mezarının üstüne türbe yapıldı.

       Râziye Begüm Sultan, Türk İslâm târihinde ender rastlanan, ilk kadın sultandır. Batıdaki nümûnelerinin dışında, ahlâksızlığa ve saray entrikasına düşmeden hükümdârlık yapıp, devlete ve millete çok hizmet etti. Adâleti, cömertliği, ilme, âlimlere ihsânı ile meşhurdur. Dehli’de kestirdiği paralarda “Umdetü’n-Nisvân Melike-i Sultan Râziye binti Şemseddîn İltutmuş” diye yazılıp, “Râziyetü’d Dünyâ ve’d-Dîn” ve “Belkıs-i Cihân” unvânlarını taşıyordu. Râziye Begüm Sultan giyimine çok dikkat eder, erkek elbisesi hiçbir zaman giymez ve yüzüne de nikap takardı.

-Hamiş: Dehli Türkçe, Delhi İngilizce yazılışıdır.

Maksadım aktuel bir konu ile tarihi şahsiyetlerimizi irtibatlandırıp, aydınlatmaktır.Selamlar…


Mynet Blog WordpressMU alt yapısını kullanmaktadır.