Mynet | Blog Anasayfa | Email
Favorilerime Ekle | Giriş

Din Kategorisindeki bloglar

ANNELER GÜNÜ ve ALKAME İBRETNAMESİ

8 Mayıs 2008 , Perşembe | Etiketler : anneler gÜnÜ ve alkame İbretnamesİ

ANNELER GÜNÜ ve ALKAME İBRETNAMESİ

 

ANALARIMIZIN GÜNÜ HER DAİMDİR

Anne başta tâç imiş,
Her derde ilâç imiş,

Bir evlât pir olsa da,

Anaya muhtaç imiş,

Anne duası ve Hazreti Alkame

Asr-ı saadette Alkame isminde gayretli çalışkan ve cömert bir genç vardı. Hastalandı ve rahatsızlığı şiddetlendi. Hanımı vaziyeti Resul-i Ekrem (sallallahü aleyhi ve sellem) efendimize bildirdi:
“Ya Resûlallah, kocam çok hasta, ölüm halinde” dedi.
Resulullah efendimiz, vaziyeti öğrenmek için; Hazreti Ali, Selman-ı Farisi, Bilal-i Habeşî ve Ammar bin Yasir’i (radıyallahü anhüm) Alkame’nin evine gönderdi… Gittiler, Alkame ağır hasta idi. Lâ ilâhe illallah, Muhammedün Resûlullah demesini söylediler. Bir türlü söyleyemedi. Üzüldüler. “Oğlum beni hep tersliyor!”
Vaziyeti bildirmesi için Bilal radıyallahü anhı Resulullah efendimize gönderdiler. Resul-i Ekrem efendimiz ana ve babasının hayatta olup olmadıklarını sordu. Babasının öldüğünü, ihtiyar anasının hayatta olduğunu öğrendiler.
Resulullah efendimiz, oğlu ile aralarının nasıl olduğunu sordurduğunda, ihtiyar kadın:
“O hep hanımını dinliyor, beni tersliyor, hiçbir isteğimi yerine getirmiyor” cevabını verdi.
Resul-i Ekrem, Bilal-i Habeşî radıyallahü anha:
“Git bir yığın odun topla, onu ateşte yakalım” buyurdu.
Bu sözleri duyan Alkame’nin annesi:
“Ya Resûlallah! O benim oğlum ve gönlümün meyvesidir. Onu benim gözlerimin önünde yakacak mısın? Buna yüreğim nasıl dayanır” dedi. Resulullah efendimiz şöyle buyurdu:
“Ey Alkame’nin annesi, Allah’ın azabı daha şiddetli ve daha devamlıdır. Sen içinden Allah’ın onu mağfiret etmesini diliyorsun. O halde ona kırgın olmadığını açıkla. Hakkını helal et. Varlığım Kudret elinde olan Allah’a yeminle söylerim ki, sen ona kırgın oldukça, onun ne namazı, ne orucu ne de diğer iyilikleri kendisine fayda vermez.”

“Ona hakkımı helal ettim”
Alkame’nin annesi ellerini açtı ve:
“Ya Resulallah! Ben oğlum Alkame’den razıyım, haklarımı ona helal ettim” dedi.
Resul-i Ekrem efendimiz:
“Ya Bilal! Git bak, Alkame Lâ ilahe illallah diyebiliyor mu?” buyurdu.
Bilal-i Habeşî hazretleri hemen gitti. Alkame’nin evine vardı. Daha kapıdan girerken onun, Lâ ilahe illallah Muhammedün Resulullah demekte olduğunu işitti.
Alkame radıyallahü anh o gün vefat etti… Yıkandı, kefenlendi. Resul-i Ekrem efendimiz namazını kıldırdı ve defnetti…

BETERİN BETERİ VAR

6 Mayıs 2008 , Salı | Etiketler : beterİn beterİ var
  Alıntıyla Cevap Ver Mesajı değiştir/sil


BETERİN BETERİ VAR

Derviş Mehmed işten çıkarılır.
Eve gelip durumu bildirince, üç-beş gün sonra hanımı;
‘ eve ekmek getirmiyen beye herif denmez’ diyerek,
içeri almaz.
Gidecek yeri olmadığından Şeyhin dergahına gider. Bu sırada şeyh talebeleriyle sohbet etmektedir. Bu arada börek çörek yenmekte, çaylar içilmektedir. Derviş Mehmed de aralarına katılır. Şeyh, sohbet esnasında;
beterin beteri vardır, insan içinde bulunduğu duruma şükretmeli,
der. Bunu bir kaç defa tekrar edince, bizim zavallı dayanamaz, kendi kendine,
(!.. postun üzerindesin, sevenlerin etrafında, talebelerin hizmet ediyor, keyfin yerinde… Elbette içinde bulunduğun duruma şükredersin, ya ben ne yapayım) diye mırıldanır.

Şeyh, bunun kalbindeki sıkıntıyı fark edince;
- ” evladım, sen de içinde bulunduğun duruma şükret. Beterin beteri vardır der.
Derviş Mehmed dayanamaz,
-Şu an besbeter bir durumdayım Efendim… Hem işten kovuldum, hem de evden…

Şeyh oralı olmaz aynı sözünü tekrar eder:

‘Beterin beteri vardır. Sen yine de durumuna şükret’.

Derviş Mehmed, cevap vermez ama daha beterini hayal bile edemez.
Bu sırada akşam olmuştur. Herkes köşesine çekilince, Derviş Mehmed de, belki hanımı razı edersem diye dergahtan çıkıp eve gider. Kapıyı çalar, hanımına
-’beni affet, perişanı! diye yalvarır.
Fakat hanımı, içeri almaz. Kapının bir kenarına kıvrılır. Soğuktan titremeye başar, kuytu bir yere oturur, fakat çok geçmeden zaptiyeler bunu gizlenmiş olarak görünce şüphelenip karakola götürürler. Eşkaline bakınca bunu nezarete atarlar.
Meğer o civarda bir hırsızlık olmuş. Hırsızın eşkali de bizimkine uyuyormuş. Zavallı, geceyi nezarete atılmış ipsiz sapsız haydutların arasında geçirir.

Şeyh, durumu öğrenir, ziyaretine gelir. Daha, nasılsın diye sormadan bizimki feryat eder:
-Nedir bu başıma gelenler? Önce işten sonra eşten oldum, şimdi de…"

Şeyh sözünü keser:
- Beterinde beteri vardır.

Bizimki dayanamaz:
- Hocam anlatamadım galiba… Suçsuz yere hırsız damgası yedim. Üstelik bu haydutlarla aynı yerdeyim, şunların tiplerine baksana…"

Şeyh hiç umursamadan karakoldan ayrılır. O gece nezaretteki zanlılar arasında müthiş bir kavga çıkar. Sille tokat birbirlerine girerler. Bizim Mehmet bir kenara sinerek boğuşanları seyreder. Bu sırada zaptiyeler kavgayı ayırır. Kavganın sebebi araştırılır. Kavganın Mehmet geldikten sonra çıktığını gören zaptiyeler, zavallıyı kavgayı başlatmakla suçlayıp tekme tokat tek kişilik bir hücreye atarlar.

O geceyi hücrede geçiren Mehmet, sabahleyin şeyhi karşısında görünce ağlamaya başlar. Başından geçenleri sıkıntıları anlatır. Ama şeyh aynı şeyi tekrar eder:
- Beterin beteri vardır, sen durumuna sabret.
Derviş Mehmed şaşkınlıktan ağlamayı bile unutur:
-Sabır mı? Sabır taşı olsa çatlar.

Şeyh güler geçer.
Bizimkinin öfkeden kanı beynine sıçrarsa da bir şey diyemez.
Şeyh gidince ortalığı birbirine katar. Bağırıp çağırır, hücre kapısını tekmeler. Gürültüye gelen zaptiye memuruna da hakaret edince fena şekilde dayak yer. Üstelik de ;
"Bu herif yalnızlıktan sıkılmış olmalı" diyerek yanına hasta olan Mecusi bir tutukluyu koyarlar. Tek kişilik bir hücrede iki kişi olması bir yana, adamın ömrü boyunca yıkanmamış, saçı sakalı kir pas içinde, hastalıktan inlemesi bizimkini perişan eder. Geceyi Mecusi ile koyun koyuna geçirirler. Sabah olunca şeyh tekrar ziyaretine gelir. Der ki:
- Ooo… Ne kadar güzel… Bir de arkadaşın olmuş. Yalnızlık çekmezsin."
-Böyle arkadaş olmaz olsun efendim. Herif hasta ve baygın yatıyor, üstelik de leş gibi kokuyor. Dar yerde mecburen kalıyoruz.

Şeyh yine hiçbir şey söylemeden ayrılır. Bir kaç saat sonra hasta Mecusi hem kusmaya, hem de altına kaçırmaya başlar. Mehmet hücrede yine tek başına kalabilmek için bir fırsat bilerek görevlileri çağırır. Görevliler durumun vahametini görünce;
-"Bundan sonra bu hücrenin temizliğinden sen sorumlusun" diyerek bir kova su ile bez verip giderler.

Nezarettekiler ikiye ayrılır, yine aralarında kavga çıkar, çoğu şişlenir ölür, kalanı da yaralanır.
Ertesi gün şeyh efendi karakolu ziyarete gelir. Hücreye yaklaşınca Derviş Mehmed’in yanık sesini duyar. O bir yandan Mecusiyi ve hücreyi temizliyor, bir yandan da dua ediyorlar.
- Ya Rabbi sana şükürler olsun, iyi ki hücreye girmişim, ben de muhakkak kavgada ölebilirdim. Bir de Mecusiye hizmet ettiğimden dolmayı Mecusi müslüman oldu.

Şeyhi görünce başını eğer:
-Haklıymışsınız efendim. Bu adamcağız hasta oldu. Temizliğini de bana yaptırdılar. Düşündüm ki, ya bu adam ölürse halim ne olur? Beni cinayetle bile suçlarlardı veya buraya hiç uğramaz, adamın cenazesiyle kim bilir kaç gün daha burada tutarlardı. İyi ki ölmedi, hem de müslüman oldu, üstelikte büyük kavgadan kurtulmuş oldum.

Şeyhi gülümser:
- Beterin beteri olduğunu anladın demek…
Şeyh, Derviş Mehmed’ e dua eder.
Gerçek hırsız yakalanır.

Derviş Mehmed çok geçmeden karakoldan çıkarılır. O da beterin beteri olduğunu yaşayarak anlar.
Hanımı da Derviş Mehmed’ in yokluğun da pimşan olup, afv eder.
Derviş Mehmed’i tekrar eve kabul eder.

HASTALIK ve İLACI

24 Nisan 2008 , Perşembe | Etiketler : hastalik ve İlaci

Hiç huzurum yok

İslâm Alimlerinden ve evliyanın büyüklerinden "Ahmet Mekkî Efendi" hazretlerine, namazlarını aksatan ve günahlar içinde olan bir genç gelip;

- Efendim, hiç huzurum yok. İçim sıkılıyor, diye dert yandı.

Mübarek sordu:

- Neden sıkılıyorsun oğlum?

- Bilmiyorum hocam. Devamlı bir huzursuzluk var içimde.

- Evlâdım, Allahü teâlânın emir ve yasaklarına göre yaşarsan, huzurlu olursun. Huzursuzluk, "namaz kılmamak"tan ve “günah işlemek”ten ileri gelir ekseri.

Ve sordu:

- Evinizde, Ehl-i sünnet âlimleri’nin yazdığı “İlmihâl kitapları”ndan var mı evlâdım?

- Var hocam, olmaz mı.

- Pekii okumuyor musun o kitapları?

- Mâlesef efendim, okumuyorum.

- Vah vah! Güzelim kitapları raflarda hapsettin öyle mi? Çok yazık. Senin ilâcın o kitaplardır işte.

Ve sordu ona:

- Bir hasta, ilâcını bilse, ama kullanmasa, iyi olabilir mi oğlum?

- Olamaz tabii hocam.

- İşte senin hâlin de buna benziyor. İlâcın var, kullanmıyorsun. Bir ilâç kullanılmıyorsa, evde bulunmasının ne faydası olur? O kitapları okuyup tatbik edersen, kurtulursun sıkıntıdan. Huzura kavuşursun.

O NUR

18 Nisan 2008 , Cuma | Etiketler : o nur

O NUR

-iktibasdır-

-Doğumu ile "cihanı aydınlatan O nur"a selam olsun.

Mübarek Cumanızı tebrik eder, müstecâb dualarınızı istirhâm ederiz efendim

Dünya ve ahiretde huzur ve saadet isteyen O’nu sevmeli, O’nun sevdiklerini sevip, sevmediklerini sevmemeli,
O’na uymalı ve O’nun ve eshabının yolundan gitmelidir.

Herkim geldi cihâna ve herkim ki gelecektir,
Hepsinin üstünde Sen, serdârsın yâ Resûlallah!
Cihân bağında insan ağaçtır gayriler yaprak,
Nebîler meyvedir, özü Sen yâ Resûlallah!
Şefâ’atin olmasa, hâlimiz hârâb günahdan,
Herderdimize dermân, hep Sensin yâ Resûlallah

Ümmeti olduğumuz devlet yeter
Dünyadaki bütün insanlara peygamber olarak gönderilen, peygamberlerin sonuncusu ve en üstünü Muhammed aleyhisselâm, 571 yılı Nisan ayının 20’sine rastlayan, Rebi’ul-evvel ayının 12. Pazartesi gecesi, sabaha karşı Mekke-i Mükerreme’de dünyaya gelmiştir.
Hadis-i şerifde buyurulduki; (Bir kimse, beni çocuklarından, ana-babasından ve herkesten daha çok sevmedikçe, îmanı tamam olmaz).
Allahü teala "Sen olmasaydın, hiçbirşeyi yaratmazdım buyuruyor". O’nun hatırına var olduk, ebedi alemde kurtuluşumuz Efendimiz sayesindedir. Öyle büyük bir peygamber-i zîşan’ın ümmetiyiz ki,.. Ümmeti olduğumuz devlet yeter… Efendimiz öyle büyükki, O’ndan büyük hiç bir insan yok.. Öyle sevgiliki, O’nun şefaati ile kurtulmamak mümkün değil …
Öyle bir Peygamberki; bütün insanlardan üstün, bütün peygamberlerden üstün… Kâinatın, Onun hatırına yaratıldığı yüce peygamber. Öyle bir Peygamberki, diğer peygamberler, peygamber oldukları halde, Onun ümmetinden bir fert olmağı istemişlerdir. Öyle bir peygamberki, herkes kendisini düşünürken O ümmetini düşünür. O halde kıymet bilelim, Böyle büyük bir peygamberimiz olduğunu bilelim, Ona ümmet olmağa layık olalım.. Getirdiği din öyle bir dinki; bütün dinleri içinde toplamış. Getirdiği Kitab öyle bir Kitabki; dört kitabı içinde toplamış….
Allahü teala itibarı dîne vermiştir… dikkat edilirse dindar insanlar herzaman itibarlı insanlardır. Yani bir insanın itibarı dîne bağlı olmasındandır.
Dünya ve ahiretde huzur ve saadet isteyen O’nu sevmeli, O’nun sevdiklerini sevip, sevmediklerini sevmemeli, O’na uymalı ve O’nun ve eshabının yolundan gitmelidir.

Nasıl sevmiyeyim ki, bedenimde canımsın,
Hürmetine var oldum, sebebi hayatımsın.
Damarımda kanımsın, bana benden yakınsın,
Sen âşıklara mâ’şûk ve hep canlara cânân.

Her derde devâ sensin, her rûha şifâ sensin,
Göze sürme, başa tâç, kalblere cilâ sensin.
Habîbullahsın, fevk-i mele-i a’lâ sensin,
Başka kapı çalamaz, seni biraz tanıyan.

Seyyid Abdülhakîm efendi hazretleri buyurdu ki; Her Peygamber, kendi zamânında, kendi mekânında, kendi kavminin hepsinden, her bakımdan üstündür. Muhammed “aleyhisselâm” ise, her zemânda, her memleketde, ya’nî dünyâ yaratıldığı günden, kıyâmet kopuncaya kadar, gelmiş ve gelecek, bütün varlıkların, her bakımdan en üstünüdür. Hiç kimse, hiçbir bakımdan Onun üstünde değildir. Bu güçbirşey değildir. Dilediğini yapan, her istediğini yaratan, Onu böyle yaratmışdır. Hiçbir insanın Onu medh edecek gücü yokdur. Hiçbir insanın, Onu tenkîd edecek iktidârı yokdur.
Muhammed Masum hazretleri buyuruyorki; En büyük se’âdet, iki cihânın en üstün insanı olan Muhammed aleyhisselâma tâbi’ olmakdır. Cehennem azâbından kurtulmak için, Allahü teâlânın seçdiği, sevdiği insanların reîsine uymak lâzımdır. Cennet ni’metlerine kavuşmak, Ona tâbi’ olanlara mahsûsdur. Allahü teâlânın sevgisine kavuşmak için, Ona tâbi’ olmak şartdır. Ona uymıyanların tevbeleri, zühdleri, tevekkülleri ve düâları kabûl olmaz. Onun yolunda olmıyanların zikrleri, fikrleri, şevkleri ve zevkleri kıymetsizdir. Peygamberler, Onun hayât veren deryâsından bir kadehe kavuşmakla, o derecelere yükselmişlerdir. Evliyâ, Onun sonsuz bahrinden bir yudum içmekle murâdlarına ermişlerdir. Yer yüzündeki melekler, Onun hizmetcileri, göklerdekiler, âşıklarıdır. Herşey, Onun şerefine yaratılmış, bütün varlıklar, Onun mubârek rûhundan feyz almışlardır. Allahü teâlânın varlığını O açıklamış, herşeyin yaratanı, Onun rızâsını almak istemişdir. Ona ve Onun Âline ve Eshâbına bizden düâlar olsun. O yüce Peygamber, hepimizden râzı olsun! [Ey! Se’âdete kavuşmak istiyen akl sâhibleri! Bütün gücünüzle Ona tâbi’ olmağa çalışınız! Bu devlete, bu ni’mete mâni’ olan herşeyden kaçınız! Hârikalar gösteren bir din yobazını ve yüksek mevkı’ler, diplomalar ele geçirmiş olan bir fen yobazını, ya’nî Ona tâbi’ olmak şerefinden mahrûm olan bir câhili, bir gâfili görürseniz, bunun sözlerinin, yazılarının, radyolardaki, televizyonlardaki saçmalarının, yalanlarının, insanı felâkete sürükliyeceğini ve hiç böyle gösteriş yapmıyan, fekat çok dikkat ile ve titizlikle Ona tâbi’ olana inanmanın, Onu sevmenin, felâketlerden kurtarıcı çok kıymetli ilâc olduğunu biliniz!].

Her işin başı, din gayretidir.
Bir büyük zât oğluna nasihatında diyor ki: "Evvelâ, her şeyden önce, Ehl-i sünnet i’tikâdı üzere ol. Her şeyden çok Peygamber efendimizi sev. Peygamber efendimizi kendinden, anandan, babandan ve kardeşlerinden daha çok sevmezsen hakîkî müslimân olamazsın". Özellikle Peygamberimiz diyor.
Abdülhakim efendi hazretleri buyuruyorlar ki; "Bütün peygamberler Allaha aşıktır, Allahü teala da peygamberine aşıktır". Azrail aleyhisselam, buyuruyor ki; Kim ki Cenab-ı peygambere günde on salavat-ı şerife getirirse, onun ruhunu peygamberlerin ruhunu aldığım gibi alırım, acıtmam buyuruyor. Bizim için bu müjdedir.
Îmân ni’metinin şükrünü yapabilmek için, îmân cevherini herkese anlatmak, duyurmak lâzımdır. İnsanlar ebedî ateşde yanmasın düşüncesinde olmak lâzımdır. Emr-i ma’rûf da bu demekdir.
Herhangi bir insana bir iyilik etmek, gökten lamba olarak yere inse, bu iyilikten hasıl olan nur o kadar parlaktır ki; güneş onun yanında çok sönük kalır. Hele bu hizmet ile bir insanın hidayetine sebeb olunursa kıymeti hiç ölçülemez.
Rabbimizin karşılıksız ihsân etdiği, îmân ni’metine şükr edebilmemiz elbette lazımdır.
Îmânın temeli ve en mühim alameti, hubb-i fillah ve buğd-i fillahdır. Yani, Allahü tealanın sevdiklerini yalnız Allahü tealanın rızası için sevmek ve Allahü tealanın sevmediklerini de yalnız Allahü tealanın rızası için sevmemekdir. Çünkü Hadis-i Şerif’te, dünyada birbirini sevenler, ahirette de beraber olacaktır buyuruluyor. Allahü tealanın sevgili kullarını sevenler, son nefeste imanla ölürler. Ve mahşer yerindede sevdiklerinin yanında haşr olup, ahiret hayatındada beraber bulunurlar. Bunun için de, kimin sevilip kimin sevilmeyeceğini iyi öğrenmemiz lazımdır… Kim olduğumuz değil, kiminle olduğumuz önemlidir.

Dünya ve ahiretde huzur ve saadet isteyen Peygamber efendimizi sevmeli, O’nun sevdiklerini sevip-sevmediklerini sevmemeli, O’na uymalı ve O’nun ve eshabının yolundan gitmelidir.

Unutmazsak unutulmayız.

..
Öyle neşeliyiz seviniyoruz,

sanki bulutlarda dolaşıyoruz,

uzansak ay’ı elimizle tutarız,

eğilsek yıldızları toplarız.

Çünki, bizi muhatap aldı rabbimiz,

onun emr ve yasaklarına tâbîyiz,

ve de öyle bir nebînin ümmetiyiz,

uğruna kâinatı yarattı rabbimiz.

Herkes kendi hocasıyla övünür,

benim sahibim kâinatın en üstünüdür,

hocamın hocalarının hocasıdır o server,

onsuz olunurmu iki alemde münevver.

Bu nimet öyle büyük şereftir-saadettir,

kıymetini bilmeyeni dövmek gerektir,

bukadar nimet içinde kimki üzüntülüdür,

milyar sahibinin kuruş kaybetmesi gibidir.

Böyle şerefli bir kafileyiz, aileyiz, ümmetiz…

müjdelerolsun, kavuştuk nimetlere, dahane isteriz.

buna rağmen dünya için hala üzülürsek biz,

Rabbimizi gücendirir, büyüklerimizi incitiriz..

MİNAREDE ŞARKI

12 Nisan 2008 , Cumartesi | Etiketler : mİnarede Şarki

Trabzon’da Temel fıkrası gibi hadise:

Cenaze için bekleyen cemaat ezan okunmasını beklerken minarede okunan Zeki Müren’ in şarkısını duyunca
hayret edip şaşırdılar. Sonra da üzüldüler.
Muhtemelen sehven olan hadise yıllarca önce okuduğum müzik ve teganni yazısını hatırlattı.
Bu konu Tam İlmihal Saadeti Ebediyye kitabında sanki  bu hadisenin olacağını haber veriyordu.

NEVRUZ’DA BAYRAK SAYGISIZLIĞI

22 Mart 2008 , Cumartesi | Etiketler : nevruzda bayrak saygisizliĞi

NEVRUZ’DA BAYRAK YAKILIP, YIRTANALARI ve BUNUN TÜRKLÜK İLE ALAKASINI KURAMLAYANLARIN YAPTIKLARINA BAKINIZ!
BUNLARIN TÜRKLÜKLE ALAKASI OLAMADIĞI GİBİ İSLAMİYET İLE DA HİÇ ALAKASI YOKTUR!
NEVRUZ İSMİ BİLE İRANİ ve ZERDÜŞT BAYRAMIDIR.
AKSİNİ SAVUNANLAR GAYRI OLUP, MÜSLÜMANLAR İLE ALAKASINI; İSLAMIN HİLALİNİ YIRTIP-YAKANLAR İLE ORTAK PAYDA DA BİRLEŞMİŞ OLMUYORLAR MI?

 

 

 

 

————————–
GAZETELERDEN
————————–

Teröristten Nevruz tehditi!
19 Mart 2008 Çarşamba 14:13
PKK bildiri yayınladı. Nevruzda yapacaklarını anlattı. "Her şeyi yapabiliriz" diye tehdit etti. Yapacakları şeyler ise;
Operasyonlarla güç kaybeden PKK, ‘ayaktayım’ demek için Nevruz’u dönüm noktası olarak belirledi. Radikal örgütlerle işbirliği yapan PKK’nın amacı, provokasyon ve terörle kaos havası estirmek.

BAYRAK YAKACAKLAR

PKK bu Nevruz’da meydanları dolduran onbinlerce kişiyi polis ve güvenlik güçleriyle çatıştırmak istiyor.

Olaylı gösterilerin 21 Mart’ta tüm gün sürmesi ve şehir merkezlerine kadar taşınması da terör örgütün planları arasında.

PKK her gösteride teröristbaşı Abdullah Öcalan lehine sloganlar atılmasını, hükümetin ve askerî operasyonların protesto edilmesini istiyor.

Başbakan posteri ve bayrak yakılması da hain planın içinde yer alıyor.

DİYARBAKIR ŞOVU

PKK özellikle Diyarbakır’da büyük gösteri ve eylemler yapılmasını istiyor. Bunun için gerekirse iki sene önce 27 Mart’taki olayların hortlatılması da terör planları arasında.

“Diyarbakır şovu” ile PKK, AK Parti’nin mahalli seçimlerde burayı alacağına yönelik iddiasına karşın kentin hâlâ kendi kontrolünde olduğu mesajını da vermek istiyor.

BİLDİRİYLE NE YAPACAKLARINI DUYURDULAR

Örgüt yanlısı kaynakların yanı sıra istihbarat birimlerine de ulaşan eylem planlarında PKK, 1990’larda büyük olaylara sahne olan “serhildan-başkaldırı” başlatılmasını istiyor.

Terör örgütünün elebaşı kadrosunun verdiği talimatların harfiyen yerine getirilmesi emrediliyor. Terörist elebaşlarından Mustafa Karasu, Nevruz’da neler yapılması gerektiğini yayımladığı bir bildiriyle de yandaşlarına aktardı. Bu Nevruz’un Kürt halkının ayağa kalkışı olacağını iddia ediyor: “2008 Nevruz’u ‘Artık Yeter-Edi Bes’, ‘Demokratik Özerklik İstiyoruz’ hâline gelmelidir. Çözüm dayatma Nevruz’u olmalı. Bu zaten Kürt halkının ayağa kalkışı demektir.”

BAŞBAKAN GEZİYİ İPTAL ETSİN YOKSA

Kendileri dışında hiçbir partinin ya da kuruluşun Diyarbakır’da Kürt meselesine dair toplantı yapmasını da istemeyen PKK, herhangi bir hareket veya toplantı karşısında “her şeyi yapacakları” tehdidini de açık açık ilan ediyor.

Terör örgütü, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Diyarbakır’a yapacağı gezinin iptalini de istiyor. Sert eylem ortaya koyacaklarını belirten PKK’nın bunun için intihar eylemleri yapacağı aktarılıyor.

——————————
DÜN ve BU GÜN YAPTILAR DA…

İSATANBUL, VAN, HAKKARİ, MERSİN ve koynumuzda besledikleriminin İSLAMIN SEMBOLÜ HİLALE YAPTIKLARI KANIMIZI DONDUR MUYORSA SÖZÜM YOKTUR…

HATİCE ANNEMİZ ve TÜRBESİNİN YIKTIRILMASI

4 Şubat 2008 , Pazartesi | Etiketler : hatİce annemİz ve tÜrbesİnİn yiktirilmasi

.

HATİCE ANNEMİZ ve TÜRBESİNİN YIKTIRILMASI

İz bırakanlar
İrfan Özfatura
03 Şubat 2008 Pazar
irfan.ozfatura@tg.com.tr
Hazret-i Hadice
 

Kâsım’ın, Zeyneb’in, Ümmü Gülsüm’ün, Rukayye’nin, Fâtımat-üz Zehrâ’nın, Abdullah’ın (rıdvanullahi teâlâ aleyhim ecmain) “ve hepimizin” annesi…

‘Hiç şüphe yok ki ben, onun sevgisi ile rızıklandırılmışım’
(Hadis-i şerif)

Meysere, o meşhur Busra seferinden dönünce sahibesine Efendimizi anlatır, ki hoş hatıralardır bunlar. Hazreti Hadice “yeter Meysere, n’olur sus” der, “muhabbetim katlanarak artıyor, artık dayanamayacağım.”
Hemen oracıkta Meysere’yi azad eder, hanımını da bağışlar. Önlerine tepeleme altın yığar, pahalı kumaşlar, cins atlar…
Anlatılanlar rüyasını doğrulamaktadır, içi içine sığmaz. Efendimizin peygamber olacağından zerre kadar şüphe duymaz.
Nebiler sultanına hanım olmak… Müjde büyük… Elbette heyecanlanır insan. İyi de bu izdivaç nasıl gerçekleşecektir? Gidip amcasından isteyecek değildir ya… Boşa koyar dolmaz, doluya koyar almaz. Durgunlaşır mı, mahzunlaşır mı bilmiyoruz ama bu hâl sırdaşı Nufeyse (Nefise) Bint-i Münebbih’in gözünden kaçmaz. Can arkadaşı “sana neler oluyor kuzum” diye sorunca içini açar. Rüyadan girer, tabirden çıkar, Muhammed-ül emin ile evlenmek arzusunda olduğunu fısıldar.
Nufeyse zeki ve becerikli bir kadındır, güya Efendimize yolda rastlar, ustalıkla yanaşıp girer mevzuya . “Ey oğul neden evlenmiyorsun? Akranlarından yuva kurmayan kalmadı bak!”
- Ya Nüfeyse, yuva kurmayı kim istemez? Ama sen de biliyorsun ki elim dar. / - Peki sana iffetli, ebepli, mal ve cemâl sahibi bir hanım bulsam? / - Kim bu hanım?
- Hadice desem mesela?
Şunca ünlü, bunca zengin kapısında dolanırken ona varır mı acaba? Nüfeyse Hatun Efendimizin tereddütünü hisseder. “Sen razı mısın değil misin onu söyle” der, “bizim de bir bildiğimiz var.”
- İyi de bu iş nasıl olacak?
- Sen orasını bana bırak!
Nefise Hatun müspet cevabı alınca durmaz. İki taraf arasında irtibatı sağlar. Nitekim Ebu Tâlib ile Hamza, Amr bin Esed’in kapısını çalar, yeğeni Hadice’ye talip olurlar.

> Kutlu nikah
“Allah’a hamdolsun ki, bizi İbrahim’in zürriyetinden, İsmail’in neslinden, Maad’ın cevherinden ve Mudar’ın kanından yarattı. Mekke’nin mensubu, Kabe’nin bekçisi ve halkın reisi yaptı… Muhakkak ki Muhammed çok şereflidir, yiğitlikte, fazilette ve akılda hangi gençle kıyaslansa üstün gelir. Gerçi malı azdır ama mal dediğin nedir? Geçici bir gölge gibidir. Alınır, verilir, kaybedilir, emanetten başka bir şey değildir.”
Ebu Talib’in konuşması tesirlidir ama onlar fazlasını da bilirler, sırlara vakıftırlar. Adı güzel Muhammed son peygamber olacaktır, başka söze hacet mi var? Neyse mehir de anlaşırlar. Nikahı Varaka bin Nevfel kıyar.
Hazret-i Ebubekir biricik dostunun Hadice gibi bir hanımefendi ile evlenecek olmasına nasıl sevinir anlatılamaz, kasasını açar “istediğin kadar al” der, “ve dilediğince harca!”
Düğün günü velime verilir. Davetliler arasında Fahr-i Kâinatın süt annesi Halîme hatun da vardır, taaa Sa’d kabilesinden çıkmış gelmiş oğulcuğunun mürüvvetini görme bahtiyarlığına ermiştir. Hazret-i Hadice bu fedakar kadını çok sever, dönerken bir sürü koyun katar yanına.
Hazret-i Hadice konağını dipten köşeden temizletmiş, özene bezene süslemiştir. Fahr-i alem içeri girince hizmetçiler ellerindeki cevahir dolu tabakları yoluna serperler. Annemiz sırf o günün hatırına cariye ve kölelerini azad eder. Dahası neyi var, neyi yoksa Efendimize bağışlar, “şu andan itibaren malım mülküm yok” der, “ben dahi muhtacım sana!”

> Sıcak yuva
O günden sonra ticaret işlerini Efendimiz üstlenir, Saib bin Abdullah’ı ortak alırlar. Hisselerine düşen payla fakir fukarayı gözetir, dullara yetimlere yardım yağdırırlar.
Bu kutlu izdivaç 24 yıl sürer, Resul-i Ekrem bu süre zarfında sadece Hazret-i Hadice validemizle evli kalır. Tam 6 çocukları olur, evleri neşe dolar. İlk çocukları Kâsım’dır. Hoş bu sebepten Nebiyyül Muhtereme “Ebül Kâsım” denir ya… Hikmet-i Huda Efendimizin oğulları yaşamaz. Ne Kâsım, ne İbrahim, ne de Abdullah!
Allah’ın Habibi kız babası olmaktan memnundurlar. Evladlarını ayırmaz hepsini hoşça tutarlar. Düşünün kızları da hayatlarında iken vefat eder, sevimli Zeyneb’i, sabırlı Ümmü Gülsüm’ü ve nur yüzlü Rükayye’yi toprağa bırakırlar. Ne çetin imtihan ama…
Fatıma tüz zehra ise Efendimizden sonra sadece altı ay yaşar.
Bakın hazret-i Fatıma denince geldi aklıma… Nurlu evin bir de Ali’si var… Ali-yül Mürtaza!
Bir ara Ebu Talib sıkıntı içine düşer, Efendimiz diğer amcası Abbas’a gider, “Amcamın nüfusu kalabalık, geliri az. Diyorum ki çocuklarını paylaşsak da evlerimize alsak…”
Hazret-i Abbas teklifi münasip bulur, üstüne düşeni seve seve yapar. Ebu Talib bu vefa karşısında çok duygulanır, söyleyecek söz bulamaz. Hazret-i Abbas elini Cafer’in (radıyallahü anh) omzuna koyar, Efendimiz Ali’nin (kerremallahü vecheh) minik elinden tutar. Ali 5 yaşındadır henüz, gül yüzlü, iri gözlü, şeker mi şeker. Server-i Kâinata pek özenir ve her halini taklide kalkar. Hadice’t-ül Kübra, onu anne şefkati ile bağrına basar, evin oğlu olur adeta…

> Nur dağında
Vakit yaklaşmaktadır.
Fahr-i alem son günlerde sadık rüyalar görmekte, gaipten sesler duymaktadır.
Yalnız kalmayı tercih eder, sarp ve yüksek bir tepe olan Hira’ya çıkarlar. Mekke’ye kuşbakışı bakan zirvede tefekküre dalarlar. Bir taraf ufka kadar çöl, bir yanda sıra sıra dağlar… Gök derin mi derin, ay munis, yıldızlar parlak.
Bazen Mekke’ye iner, Kabe-i Şerifi tavaf eder, azık alıp dönerler Cebel-i Nura…
Ramazan ayının ortaları… Gece…
Hira’dan geliyorlar.
Safa ile Merve arasında tesirli bir ses: “Ya Muhammed! Sen Allah’ın Resulüsün, ben Cebrailim!” Başlarını kaldırırlar, Hazret-i Cebrail karşılarında…
Yol bir acaib… Mahlukat tazim içinde, ağaçlar selâma durmakta.
Bu rahmani bir hadise midir? Yoksa cinler şeytanlar kendisiyle mi uğraşmaktadırlar?
Hazret-i Hadice Efendisini kapılarda karşılar. Yüzünde hiç görmediği bir nur, çiçekleri imrendiren kokular.
-Ey Hadice, birilerini görüyor, sesler işitiyorum. Cinler musallat olmasın, bilirsin kahinlerden hoşlanmam.
-Korkma! Allah seni üzmez ve utandırmaz! Cinler sana yaklaşamaz. Çünkü güzel ahlaklısın, doğru sözlüsün, emanete riayet edersin. Akrabalarını arar, misafiri seversin. Ben senin Peygamber olacağından eminim.
Ve bunu ispatlar Fahr-i alemin “işte geldi” buyurdukları anlardan birinde hafifçe saçlarını açar. Cebrail Aleyhisselam kayboluverir. Bu hassasiyet meleklere yakışır, cinlerde şeytanlarda olacak değildir ya.

> İlk emir “Oku!”
Ramazan-ı şerifin 17’si.
Allahın habibi Hira Mağarasında itikaf ve ibadetle meşgul olmakta…
Ürpertici bir sükut, gece sehere akmakta… Bir an mağara nurla dolar, karşısında Cebrail Aleyhisselam! İnsan şeklindedir, üzerinde atlas bir cübbe… Çok sevimlidir ve pek güzel kokar.
Ve ilk emir: “İkra!” / Efendimiz şaşırırlar: “Ma ena bi-kari!” / Cebrail Aleyhisselam Efendimizi kucaklar, kuvvetle sıkar: “Oku!”
-Okumuşluğum yok!
Cebrail, aleyhisselam, bir kere daha sıkar ve tekrarlar “Oku!”
Efendimizi üçüncü defa sıkıp bırakır ve ilahi mesajı aktarır: “Oku! Bütün mevcudatı halk eden Rabbinin adıyla….”
Vahiy bu, hece hece aklında…
Cebrail Aleyhisselam kaybolunca Resulullah mağaradan çıkar, evlerine ulaşırlar. Hadice annemize “Beni örtün!” buyururlar.
Heyecanları geçince yaşadıklarını anlatırlar. Annemizin aklına Varaka Bin Nevfel gelir, gidip ona danışırlar. Varaka iyice yaşlanmış, gözleri kapanmıştır. Beklediği bir haberi almışcasına rahatlar. “Gördüğün insan değil melektir, Cenab-ı Hakkın hazret-i Musa ve Hazret-i İsa’ya gönderdiği ‘Namus-u ekber’dir.

> Genç olsam da
Yemin ederim ki sen İsa Aleyhisselamın müjdelediği Nebisin. Yakında tebliğ ve cihad ile vazifelendirilirsin. Keşke genç olsam da seni Hicrete zorladıklarında yanında dursam.
-Beni Mekke’den çıkaracaklar mı?
- Hiçbir nebi yoktur ki, vahyi bildirsin de kavminden düşmanlık görmesin.
Sonra kalkar Server-i âlemi alnından öper. Ne bahtiyarlık ama…
Varaka’nın dedikleri bir bir çıkar. Efendimizin etrafında daha ziyade gençler, köleler halkalanır. Hakim zümre istihza ile bakar, dudak büker, alaya alırlar. Müşriklerde merhametin mimi yoktur, inananları felaket bunaltırlar.
Düşünün, kendilerini felaha çağıran bir Resulün yollarına dikenler serper, üzerine (secdede iken) deve işkembesi bırakırlar.
Seyyid-ül Enbiya kendine yapılanlardan ziyade müminlerin uğradığı hakaretlere yanar. Kızgın taşlar altında ezilen Bilal, hançerle paralanan Yaser, develere bağlanıp bacaklarından ayrılan Sümeyye… Halbuki Sümeyye yaşlı bir kadındır… Bir anne!
Hazreti Hadice Efendimizin sadece neşesini değil, sıkıntılarını da paylaşır. Annemiz adı gibi (Kübra) büyüktür, asla yılmaz, yıkılmaz, zor anlarda Resul-ü kibriyanın yanından ayrılmaz. Sahra ortasında vaha gibidir, yüzünden tebessümü eksik olmaz.

> İnsafsız abluka
Bi’setin yedinci senesi… Müşrikler aralarında bir ahdname yazar, imza koyarlar. “Müslümanlar evlerinden mahallelerinden çıkarılacak, onlarla kimse görüşmeyecek, konuşmayacak, bir şey alınmayacak, satılmayacak!”
Hücre hapsinin az hallicesi… Şimdilerde ambargo diyorlar buna… Tecrid umulandan da sert uygulanır. Kadınların göğüsleri kurur, bebecikler tek damla süte hasret kalırlar. Şa’bi Ebi Talip diye bilinen dere yatağını iniltiler sarar. Bir yabancı bir lokma bir şey verecek olsa dövülür, kovulur, malını elinden alırlar. Efendimiz Hazret-i Hadice’nin servetinden kalanları müminler için harcar, hazıra dağ mı dayanır kendileri de fukara arasına katılırlar. Düşünün Allah’ın Habibi açlığını bastırmak için karınlarına taş bağlar.
Baskılar dayanılmaz olunca müminlere hicret yolu görünür, Seyyid-ül Beşer Habeşistan’ı işaret buyururlar. Mekke’de bir avuç mümin kalır. Ebubekir gibi, Ömer gibi… Sonra Hamza…
Ve imtihan. Önce Mekke’deki tek hamileri Ebu Talib’in kaybı ile yetim kalırlar. Sonra… Sonra bir acı daha…
Efendimiz bu defa o vefakar hanımı, biricik Hadice’sini toprağa bırakırlar. İki musibet ard arda, hangisine yansınlar? O yılı Hüzün yılı diye adlandırırlar.
Evet iki büyük sığınak, dar-ı bekaya göçer ama adeta yerlerine birer vekil bırakırlar. Hazret-i Ali, babası Ebu Talib’i aratmaz, Hazret-i Fatıma anneciğinin yükünü de omuzlar.

Onun dostları
İhtiyar bir kadın Resulullah’ı ziyarete gelir. Aleyhisselatü vesselam Efendimiz fazlasıyla ikramda bulunup, hatta sırtlarından abalarını çıkarıp serip, üstüne oturttular. Hazret-i Aişe sorar: Kimdi bu kadın Ya Resulullah!
- Hadice’nin dostlarından biriydi, onu ziyarete gelirdi zamanında…
Resulullah kurban kesildiğinde Hadice’nin ahbaplarını unutmaz, mutlaka et yollar. “Onun sevdiklerini, onun için seviyorum” buyururlar. Aişe (Radıyallahu anha)

Yetimlerin anası
Ona Ümmül eytam (yetimlerin anası) derler ki evi yoksulların sığınağıdır. Bilhassa çaresiz anneler minik kızlarını kocalarının gazabından korumak için onun kapısını çalarlar. Sayısız kız çocuğunu gömülmekten kurtaran Hadice validemizin evi çocuk yurduna döner bir aralar…
Efendimiz “Allah’a andolsun ki, Allah bana Hatice’den daha iyisini nasip etmemiştir; herkes beni inkar ettiği sırada, o bana iman etti. Herkes beni yalanladığı zaman, o beni tasdik etti. İnsanlar beni mallarından mahrum bıraktıklarında, o servetiyle yardımıma koştu. Allah, ondan bana evlat nasip etti” buyururlar.

Allahın selâmı
Şu dereceye bakın Hak teâlâ Cebrail Aleyhisselam vasıtasıyla Hazret-i Hadice’ye selâm ve müjdeler yollar. Seyyid-ül beşer selâmı iletince Hatice (radıyallahu anha): “İnnallahe hüve’s-selâm (Hak Teala selâmın ta kendisidir)” der ve ekler “Cebraile de selam olsun. Hem sana da selâm olsun Ya Resulallah!”
Bu cevap Hadice validemizin ilmini, ferasetini ortaya koyar. “Es Selâm” Esma-ül hüsnâdandır zira… (Allahü teâlânın güzel isimlerinden)
Efendimiz (Sallallahü aleyhi ve sellem) Cebrail Aleyhisselamdan aldığı müjdeyi de aktarırlar: “Ya Hatice! Cenab-ı Allah Cennetinde sana oyulmuş inciden bir köşk verecek, orada ne bir gürültü işitilecek ne de zahmet, külfet olacak.”

YIKTIRILAN TÜRBELER
2. Abdülhamid Han imparatorluğun dört bir yanını fotoğraflatıp arşivinde (Yıldız Albümleri) saklar. Mekke’de vazifeli Albay Sadık Bey dahi Hazret-i Hadice’nin türbesini resimleyip Sultana yollar. Bu zarif türbe Kanuni devrinde yaptırılmıştır, bizim hacılarımız mutlaka Cennet-ül muallaya uğrar annemize fatiha okurlar. Bugün Cennet-ül Mualla’da yattığını bildiğimiz sahabelerin kabirlerinden iz bile yok. İngilizlerin yardımıyla Arabistan’ı ele geçiren Suudlar 1926’da Mekke’ye girer ve Hadice validemizin türbesini yıkarlar.

MEMNU!
Hacılarımızın Arabistan’da en sık duydukları kelime “Memnu!” (yani yasak). İşte Hazret-i Hadice Validemizin bulunduğu mahalli ziyaret etmek isteyen müminler, karşılarına çıkarılan şekilsiz duvarı aşamıyor, dönmek zorunda kalıyorlar.

GARİP İNGİLİZ ORJİNLİ SUUDİ VEHHABİ YASAĞI HALA DEVAM EDİYOR!

HİCRİ YILBAŞI

9 Ocak 2008 , Çarşamba | Etiketler : hİcrİ yilbaŞi


YENİ 1 HİCRİ YILA GİRİYORUZ.
BU VESİLE İLE HİCRİ YILBAŞINIZI TEBRİK EDERKEN;
AŞAĞIDAKİ İKTİBASI HEDİYE EDİYORUM.

SELAMLAR…

HİCRİ YILBAŞI

Muharrem ayı, İslâm kamerî senesinin birinci ayı ve Kur’ân-ı kerîmde kıymet verilen 4 aydan biridir. Muharrem ayının birinci gecesi, Müslümanların kamerî yılbaşı gecesidir. Hicrî Kamerî Takvimde; Muhammed aleyhisselâmın, Mekke’den Medine’ye hicret ettiği sene, başlangıç kabul edilir. Muharrem ayının 1’i olan ilk Kamerî senebaşı, milâdî 622 yılının Temmuz ayının, 16’sına rastlayan Cuma günü idi.

Müslümanlar yılbaşı gecelerinde ve günlerinde müsâfeha ederek, telefonla veya mektup yazarak tebrikleşirler. Birbirlerini ziyaret eder ve hediye verirler. Yılbaşını dergi ve gazete ilânlarıyla kutlarlar. Yeni yılın, birbirlerine ve bütün Müslümanlara hayırlı ve bereketli olması için duâ ederler. Büyükleri, akrabayı, âlimleri evinde ziyaret edip duâlarını alırlar. Bugün de, bayram gibi temiz giyinip, fakirlere sadaka verirler.

Muharremin ilk 10 gün ve gecesi, mübârek gün ve gecelerdendir

—————————————————————————————–
Yarın Hicri Yılbaşı

Sual: Hicri Yılbaşı ne demektir, bu gecenin önemi nedir?

CEVAP: Peygamber efendimiz, miladi 571’de 20 Nisan’a rastlayan, Rebiul-evvel ayının on ikinci Pazartesi sabahı, Mekke’de doğdu. 622’de Mekke’den Medine’ye hicret etti. 20 Eylül Pazartesi günü, Medine’nin Kuba köyüne geldi. Bu tarih, Müslümanların Şemsi Yılbaşı oldu. O yılın Muharrem ayının birinci günü de, Hicri [kameri] Yılbaşı oldu. Muharrem ayının birinci gecesi, yani bu gece, Müslümanların yılbaşı gecesidir. Yılbaşı gecemiz mübarek olsun!

Bu geceyi ihya etmeli ve saygı göstermeli. Saygı göstermek, günah işlememekle olur. Zilhiccenin son günü ve Muharremin birinci günü oruç tutan, o yılın tamamını oruçlu geçirmiş gibi sevaba kavuşur. Bir hadis-i şerif meali şöyledir:

(Ramazandan sonra en faziletli oruç, Muharrem ayında tutulan oruçtur.) [Müslim]

İslamiyet’ten önce Araplar, Muharrem’de harp etmek isteyince, o yıl Muharrem ayının ismini, sonraki aya koyarlar, sonraki ayın ismini, Muharrem ayına takarlardı. Böylece haram ay, Muharrem’den bir sonraki ay olurdu.

(Bir ayın haramlığını başka aya geciktirmek, ancak kâfirliği arttırır. Kâfirler, böylece sapıtıyorlar. Onlar, Allah’ın haram kıldığı ayların sayılarını denk getirmek için, haram ayı bir yıl helal edip, başka yıl onu yine haram ederler. Böylece, Allah’ın haram kıldığını helal kılmaya çalışırlar) mealindeki, Tevbe suresinin 37. âyet-i kerimesi, ayların yerlerini değiştirmeyi yasak etti.

Kur’an-ı kerimde bildirilen ve dinde kullanılan Arabî ayların bir yılı, bir güneş yılından on gün kısadır. Bir yıl sonraki hicri kameri aylar, hicri şemsi ve miladi aylara göre, on gün önce gelmektedir. Bunun için Müslümanların mübarek günleri veya geceleri, şemsi yıllara göre, her yıl on gün önce olur; çünkü mübarek günler, güneş aylarına göre değil, kameri aylara göre yapılır. Dinimiz böyle emretmektedir.

İslamiyet’te, güneş yılının ayları içinde sayılı bir mübarek gün yoktur. Doğum günü ve mübarek geceler, hicri yıl ile kutlanır. Bütün ibadetlerde ve dini faaliyetlerde kameri aylar esas alınır. Hac, oruç, kurban ve bayram günleri kameri aylara göre tespit edilir. Haccı Allahü teâlânın bildirdiği Zilhicce ayında yapmayıp da, miladi bir ayda, mesela Ocak’ta yapmak, orucu Ramazanda değil de, Şubat’ta tutmak, dini değiştirmek olur.

Allahü teâlâ, kullarına çok acıdığı için, bu gecelere kıymet vermiş, bu gecelerdeki, dua ve tevbeleri kabul edeceğini bildirmiştir. Bu geceleri de başka günlere almak, dini değiştirmek olur. Allahü teâlâ, (Bu gecelerde yapılan dua ve tevbeleri kabul ederim) buyuruyor.

Bir âyet-i kerime meali şöyledir:

(Kur’an-ı kerimde kıymet verilen dört ay, Muharrem, Zilkade, Zilhicce ve Recebdir.) [Tevbe 36]

İki hadis-i şerif meali de şöyledir:

(Ayların efendisi Muharrem, günlerin efendisi Cumadır.) [Deylemi]

(Nafile oruç tutacaksan, Muharrem ayında tut. Çünkü o, Allahü teâlânın ayıdır. O ayda bir gün vardır ki, O günde Allahü teâlâ geçmiş kavimlerden birinin tevbesini kabul etti. Yine o gün, tevbe edenlerin günahlarını da affeder.) [Tirmizi]


Mynet Blog WordpressMU alt yapısını kullanmaktadır.