Mynet | Blog Anasayfa | Email
Favorilerime Ekle | Giriş

BUTTO ve HİND’TE TÜRK HAKİMİYETİ, Râziye Begüm Sultan

17 Ocak 2008 Perşembe Etiketler : butto ve hİnd'te tÜrk hakİmİyetİ râziye begüm sultan

DAHA ÖNCE SİTEMİZDE YAYINLANAN

BUTTO ve HİND’TE TÜRK HAKİMİYETİ, Râziye Begüm Sultan

YAZISINI KONUYLA ALAKALI MUHTELİF YAZARLARA DA GÖNDERMİŞTİM.
GENİŞLETİLEREK YAYINLANDI:

[İslam tarihinde kadın hükümdarlar] Oryantalizmin Butto yanılgısı

Benazir Butto’nun suikasta uğraması ve akabinde gerçekleşen trajik ölümü, haber bültenlerine hep şu ifadeyle yansıdı: "O İslam dünyasının ilk kadın devlet başkanıydı". Yahut benzeri başka bir cümleyle: "Benazir Butto bir İslam devletinde yöneticilik yapabilmiş ilk kadındı".

Bu ifadenin bir açıkça söylediği, bir de gizliden söylediği iki şey var. Bu yargı, üstü kapalı olarak Batılı seküler demokrasilerde siyasal ortamın kadın başbakanlardan ve başkanlardan geçilmediği gibi bir yanılsama yaratıyor. Oysa şimdiye kadar hiçbir kadın ABD başkanlık koltuğuna oturamadı. Sadece ABD mi? Avrupa dendiğinde aklımıza gelen büyük devletler arasında olan Fransa ve İtalya’nın da bir kadın başbakanı olmadı; Angela Merkel’e kadar Almanya için de durum aynıydı.

Benazir Butto, ‘İslam dünyasının ilk kadın lideriydi’ demek aynı zamanda İslam dünyasında, gelmiş geçmiş İslam devletlerinde, yani tarihte, hiç kadın hükümdar olmadı şeklinde bir hüküm içeriyor. Acaba öyle mi? El cevap: Hayır.

Kasdettiğim şeyin salt sultan ve hükümdarla evli ya da akraba olmak dolayısıyla imtiyaz elde eden, zeka ve bilgeliğiyle siyasete etki eden bir kadın etkisi olmadığını, apaçık ‘hükümdarlıktan’ bahsettiğimi belirtmek isterim. İslam devletlerinde politik olarak inisiyatif sahibi olmanın; bir lider olarak teberrüz etmenin göstergeleri olan adına hutbe okutma ve para bastırma kriterlerini karşılayabilen, kelimenin tam anlamıyla ‘hükümdar’ olan Müslüman kadınlar oldu. Onları hiç duymadık ya da pek azının ismine aşinayız. Nedenini takdir edersiniz. Müslüman kadın sultanların varlığı İslam’ı oryantalizmin bakış açısına indirgemiş ve bu dinin kadınlara zulmettiği hükmünü benimsemiş Batılı-Batıcı çağdaşlar için de, ‘kadından halife, imam, yönetici, hükümdar vb. olmaz, olmaması da iyidir’ diyen klasik mutaassıpların da hoşuna gidebilecek bir şey değil. Doğru, hiç kadın halife olmadı, ama melike, ece gibi kavramlar iktidarı kadınlarla paylaşmak konusunda son derece cimri olan Arapların bile fazlasıyla aşina olduğu bir şeydi.

IX. Louis’yi esir alan bir kadındı

Kahire’de, 1250 yılında iktidarı bir askerî şef gibi ele geçiren, bir Haçlı seferinde Müslümanlara zafer kazandırmış olan Şeceret üd-Dür adını kaç kişi duydu bilmiyorum. Benim bu isimden haberdar olmam, Faslı sosyolog Fatima Mernissi sayesinde gerçekleşmişti.

Şeceret üd-Dür, Fransız ordusunu bozguna uğratmış, kralları IX. Louis’yi de esir almış olan, Türk asıllı bir Mısır hükümdarıydı. En az onun kadar ünlü bir başka kadın sultan ise (1236) Delhi’de uzun yıllar iktidarda kalan Raziyye Sultan’dı. Yine Şeceret üd-Dür gibi Türk kökenli olan Raziyye Sultan’ın gelip geçtiği yer Pencap’tan çok da uzak değildi; ama buna rağmen, Navaz Şerif, 1988′de Butto seçimleri kazandığında ‘Tövbe, tövbe, bir İslam devleti hiçbir zaman bir kadın tarafından yönetilmedi.’ diyebiliyordu. Oysa Raziyye Sultan, İbni Batuta’nın da anlattığı gibi mutlak bir otoriteyle dört yıl saltanat sürdü, erkekler gibi ata bindi, ok ve yay kullandı, halkla yakın temasta bulunmaya özen gösterdi, çarşıları gezip şikâyetleri dinledi. Ancak kendisinden daha düşük mevkide birine âşık olduğu için ordunun desteğini kaybetti ve alaşağı edilmesinin nedeni bu oldu.

Fatıma Mernissi ‘Birçok Müslüman tarihçi, kadınların siyaset sahnesinde görünmesini Müslüman dünyasında kıyamet gününün habercisi olarak görmüştür. Şeceret üd-Dür’ün saltanatı da Abbasilerin sonunun ve Bağdat’ın Moğollar tarafından yakılıp yıkılmasının habercisi olmuştur.’ diyor. Moğollar sahiden yakıp yıktı; fakat Moğol istilasından sonra Müslüman devletlerin tahtlarına çıkan kadın sayısında adeta patlama oldu; hepsi de adlarına cuma hutbesi okutmak ve sikke bastırmak ayrıcalığına sahip oldular. Kutluk Han hanedanından iki kadın hükümdar Türkan Hatun (Kutluk Hatun diye de geçiyor) ve kızı Padişah Hatun (Safeddin Hatun) bunlardan ikisi. Moğol hükümdarları aşama aşama, kademe kademe Müslümanlığı kabul ettiler; ama kadınlar konusunda ödün vermeye yanaşmadılar; birçok melike ve prenses, kadına siyaseti yasaklamayan İslam’ın siyasal olanaklarından Moğollar tarıkiyle faydalandılar. Türkan ve Padişah Hatun’dan sonra, Ebeş Hatun, Devlet Hatun, Satı Bek, çeşitli hanlıklarda Moğol prenslerin onayıyla hükümdarlık yaptılar. İlhanlıların bir kolundan gelen Tendü (Döndü) Bağdat’ta saltanat sürmeyi başaran kadın hükümdarlardan oldu.

Bahriye Üçok, Ruslar arasında Hanım Sultan Seyyidovna diye tanınan ve 1679-1681 yılları arasında bir İlhanlı devleti olan Kasem’i yöneten Fatma Begüm isimli bir hanım sultandan daha bahseder; ancak Fatma Mernissi Fatma Begüm’ün ‘hutbe okutma-sikke bastırma’ kriterlerine uymadığını ileri sürüyor ve bu dönemdeki kadın hükümdar sayısını altı ile sınırlıyor.

Tarihe şiddet yanlısı bir insan topluluğu olarak geçen Moğolların siyaset alanında kadınlara bu kadar yer vermesi, bugünün politik doğruluk kriterleriyle anlaşılabilir değil. Moğolları, kadınlara hak tanımak ile adil ve barışçı olmak arasında feministlerin iddia ettiği türde bir korelasyon olmadığına delil göstermek mümkündür.

İbni Batuta’nın yolu, Sultan Salahaddin Salih Albengali’nin kızı kadın hükümdar Hatice iktidarda iken Maldivlere düşmüş. Gezginin bu döneme ilişkin gözlemleri hayranlık ifade eden kelimelerle süslü. ‘Maldiv adalarının en harika yönlerinden biri de..’ diyor, ‘hükümdarının kadın oluşu’. Otuz üç yıl saltanat süren Hatice’den sonra, tahta Meryem çıkıyor (1383), sonra kızı Fatma Sultan. (1388) İbni Batuta’nın Uzakdoğu seyahatinden yüzyıllar sonra kadınlar Endonezya’da da hükümdar oldular. XVII. yy.’da dört prenses Açe adlı devlette ardı ardına iktidara geçti. Cayadiningrat hanedanına mensup ve Açe’in 14. hükümdarı olan Kadın Sultan Tac el-Alem Safiyeddin Şah (1641-1675), ardından Hanım Sultan Nur el-Alem Nakiyeddin (1675-1678), sonra İnayet Şah Zekiyet ed-Din (1678-1688) ve Kemalat Şah (1688- 1699). Siyasal düşmanları, Mekke’den ‘Müslüman bir kadının devlet yönetmesinin caiz olmayacağını’ belirten bir fetva getirdikleri halde, yine de görevlerine devam ettiler.

İki Arap kadın, iki hükümdar

‘İslam Devletlerinde Kadın Hükümdarlar’ın yazarı Bahriye Üçok, devlet yöneten 16 kadın saptıyor. İlki 1236′da Delhi’de iktidara gelen Türk asıllı Memlük sultanı Raziyye, sonuncusu ise 1688-1699 yılları arasında Sumatra’da saltanat süren Zeyneddin Kemalat Şah. Üçok, 16 hükümdarın hepsinin Asya kökenli olmasına bakarak (Türk, Moğol, İran, Endonezya, Maldiv adaları ile Hint adalarının İslam dünyasıdır bu) hiçbir Arap kadınının hükümdar olmadığını söylemekte. Fatima Mernissi ise ‘Hanım Sultanlar’ adlı kitabında, garip bir şekilde unutulmuş, kimsenin hatırlamadığı iki Arap kadın hükümdardan daha bahsediyor: Yemen’de iktidara gelmiş olan Esma ve Ürve.

Esma ve Ürve, muhtemelen hem kadın hem de Şii oldukları için ‘unutulmuşlardır’. Ancak ikisinin varlığı bugün, kadın ayrımcılığını bir ırk sorunu gibi ele alan ve "Araplardan tarihin hiçbir döneminde kraliçe çıkmadı, Araplar kadın hükümdarlara da rezil bir olgu gibi baktı." diyen ve sesi bir din otoritesi kadar gür çıkan Bernard Lewis gibileri yalanlamaktadır. Zira Yemenli tarihçi Abdullah El-Tavr, Melike Ürve’nin saltanat döneminin Yemen tarihine yararlı ve barışçı bir çağ olduğunu açıklıkla belirtiyor. Sorun şu ki, El-Tavr gibileri için ‘bir elin parmakları kadar’ benzetmesi bile abartılı kaçabilir. İslam dünyası Esma ve Ürve’yi hiç tanımıyor, kimi halife ve siyasetçilerin direnişine rağmen 13 ve 17. yy.’lar arasında tahta çıkmış on beş kadın hükümdar de yeterince bilinmiyor. Oysa Müslüman kadına, İslam tarihi içinden bakan bu kadınlar, ister iyi isterse kötü yöneticiler olmuş olsunlar; kadın hakları ve kadının siyasete atılması gibi konularda ‘Batı’ya’ bakmak zorunda olmadığımızı hatırlatıyorlar. Bir de tabii, bizi ‘daha önce hiç olmadı’ cümlesiyle sınayan; ‘fıtrat’ gerekçesini, kadının her halükarda başarısız olacağı, bunun handiyse ontolojik bir olgu, bir yazgı olduğunu yorumlama yolunda kullanan mütedeyyin çağdaşlarımıza verilecek cevabı temin ediyorlar.

NİHAL B. KARACA

gazanfersah@mynet.com

BUTTO ve HİND’TE TÜRK HAKİMİYETİ, Râziye Begüm Sultan

17 Ocak 2008 Perşembe Etiketler : butto ve hİnd'te tÜrk hakİmİyetİ râziye begüm sultan

DAHA ÖNCE SİTEMİZDE YAYINLANAN

BUTTO ve HİND’TE TÜRK HAKİMİYETİ, Râziye Begüm Sultan

YAZISINI KONUYLA ALAKALI MUHTELİF YAZARLARA DA GÖNDERMİŞTİM.
GENİŞLETİLEREK YAYINLANDI:

[İslam tarihinde kadın hükümdarlar] Oryantalizmin Butto yanılgısı

Benazir Butto’nun suikasta uğraması ve akabinde gerçekleşen trajik ölümü, haber bültenlerine hep şu ifadeyle yansıdı: "O İslam dünyasının ilk kadın devlet başkanıydı". Yahut benzeri başka bir cümleyle: "Benazir Butto bir İslam devletinde yöneticilik yapabilmiş ilk kadındı".

Bu ifadenin bir açıkça söylediği, bir de gizliden söylediği iki şey var. Bu yargı, üstü kapalı olarak Batılı seküler demokrasilerde siyasal ortamın kadın başbakanlardan ve başkanlardan geçilmediği gibi bir yanılsama yaratıyor. Oysa şimdiye kadar hiçbir kadın ABD başkanlık koltuğuna oturamadı. Sadece ABD mi? Avrupa dendiğinde aklımıza gelen büyük devletler arasında olan Fransa ve İtalya’nın da bir kadın başbakanı olmadı; Angela Merkel’e kadar Almanya için de durum aynıydı.

Benazir Butto, ‘İslam dünyasının ilk kadın lideriydi’ demek aynı zamanda İslam dünyasında, gelmiş geçmiş İslam devletlerinde, yani tarihte, hiç kadın hükümdar olmadı şeklinde bir hüküm içeriyor. Acaba öyle mi? El cevap: Hayır.

Kasdettiğim şeyin salt sultan ve hükümdarla evli ya da akraba olmak dolayısıyla imtiyaz elde eden, zeka ve bilgeliğiyle siyasete etki eden bir kadın etkisi olmadığını, apaçık ‘hükümdarlıktan’ bahsettiğimi belirtmek isterim. İslam devletlerinde politik olarak inisiyatif sahibi olmanın; bir lider olarak teberrüz etmenin göstergeleri olan adına hutbe okutma ve para bastırma kriterlerini karşılayabilen, kelimenin tam anlamıyla ‘hükümdar’ olan Müslüman kadınlar oldu. Onları hiç duymadık ya da pek azının ismine aşinayız. Nedenini takdir edersiniz. Müslüman kadın sultanların varlığı İslam’ı oryantalizmin bakış açısına indirgemiş ve bu dinin kadınlara zulmettiği hükmünü benimsemiş Batılı-Batıcı çağdaşlar için de, ‘kadından halife, imam, yönetici, hükümdar vb. olmaz, olmaması da iyidir’ diyen klasik mutaassıpların da hoşuna gidebilecek bir şey değil. Doğru, hiç kadın halife olmadı, ama melike, ece gibi kavramlar iktidarı kadınlarla paylaşmak konusunda son derece cimri olan Arapların bile fazlasıyla aşina olduğu bir şeydi.

IX. Louis’yi esir alan bir kadındı

Kahire’de, 1250 yılında iktidarı bir askerî şef gibi ele geçiren, bir Haçlı seferinde Müslümanlara zafer kazandırmış olan Şeceret üd-Dür adını kaç kişi duydu bilmiyorum. Benim bu isimden haberdar olmam, Faslı sosyolog Fatima Mernissi sayesinde gerçekleşmişti.

Şeceret üd-Dür, Fransız ordusunu bozguna uğratmış, kralları IX. Louis’yi de esir almış olan, Türk asıllı bir Mısır hükümdarıydı. En az onun kadar ünlü bir başka kadın sultan ise (1236) Delhi’de uzun yıllar iktidarda kalan Raziyye Sultan’dı. Yine Şeceret üd-Dür gibi Türk kökenli olan Raziyye Sultan’ın gelip geçtiği yer Pencap’tan çok da uzak değildi; ama buna rağmen, Navaz Şerif, 1988′de Butto seçimleri kazandığında ‘Tövbe, tövbe, bir İslam devleti hiçbir zaman bir kadın tarafından yönetilmedi.’ diyebiliyordu. Oysa Raziyye Sultan, İbni Batuta’nın da anlattığı gibi mutlak bir otoriteyle dört yıl saltanat sürdü, erkekler gibi ata bindi, ok ve yay kullandı, halkla yakın temasta bulunmaya özen gösterdi, çarşıları gezip şikâyetleri dinledi. Ancak kendisinden daha düşük mevkide birine âşık olduğu için ordunun desteğini kaybetti ve alaşağı edilmesinin nedeni bu oldu.

Fatıma Mernissi ‘Birçok Müslüman tarihçi, kadınların siyaset sahnesinde görünmesini Müslüman dünyasında kıyamet gününün habercisi olarak görmüştür. Şeceret üd-Dür’ün saltanatı da Abbasilerin sonunun ve Bağdat’ın Moğollar tarafından yakılıp yıkılmasının habercisi olmuştur.’ diyor. Moğollar sahiden yakıp yıktı; fakat Moğol istilasından sonra Müslüman devletlerin tahtlarına çıkan kadın sayısında adeta patlama oldu; hepsi de adlarına cuma hutbesi okutmak ve sikke bastırmak ayrıcalığına sahip oldular. Kutluk Han hanedanından iki kadın hükümdar Türkan Hatun (Kutluk Hatun diye de geçiyor) ve kızı Padişah Hatun (Safeddin Hatun) bunlardan ikisi. Moğol hükümdarları aşama aşama, kademe kademe Müslümanlığı kabul ettiler; ama kadınlar konusunda ödün vermeye yanaşmadılar; birçok melike ve prenses, kadına siyaseti yasaklamayan İslam’ın siyasal olanaklarından Moğollar tarıkiyle faydalandılar. Türkan ve Padişah Hatun’dan sonra, Ebeş Hatun, Devlet Hatun, Satı Bek, çeşitli hanlıklarda Moğol prenslerin onayıyla hükümdarlık yaptılar. İlhanlıların bir kolundan gelen Tendü (Döndü) Bağdat’ta saltanat sürmeyi başaran kadın hükümdarlardan oldu.

Bahriye Üçok, Ruslar arasında Hanım Sultan Seyyidovna diye tanınan ve 1679-1681 yılları arasında bir İlhanlı devleti olan Kasem’i yöneten Fatma Begüm isimli bir hanım sultandan daha bahseder; ancak Fatma Mernissi Fatma Begüm’ün ‘hutbe okutma-sikke bastırma’ kriterlerine uymadığını ileri sürüyor ve bu dönemdeki kadın hükümdar sayısını altı ile sınırlıyor.

Tarihe şiddet yanlısı bir insan topluluğu olarak geçen Moğolların siyaset alanında kadınlara bu kadar yer vermesi, bugünün politik doğruluk kriterleriyle anlaşılabilir değil. Moğolları, kadınlara hak tanımak ile adil ve barışçı olmak arasında feministlerin iddia ettiği türde bir korelasyon olmadığına delil göstermek mümkündür.

İbni Batuta’nın yolu, Sultan Salahaddin Salih Albengali’nin kızı kadın hükümdar Hatice iktidarda iken Maldivlere düşmüş. Gezginin bu döneme ilişkin gözlemleri hayranlık ifade eden kelimelerle süslü. ‘Maldiv adalarının en harika yönlerinden biri de..’ diyor, ‘hükümdarının kadın oluşu’. Otuz üç yıl saltanat süren Hatice’den sonra, tahta Meryem çıkıyor (1383), sonra kızı Fatma Sultan. (1388) İbni Batuta’nın Uzakdoğu seyahatinden yüzyıllar sonra kadınlar Endonezya’da da hükümdar oldular. XVII. yy.’da dört prenses Açe adlı devlette ardı ardına iktidara geçti. Cayadiningrat hanedanına mensup ve Açe’in 14. hükümdarı olan Kadın Sultan Tac el-Alem Safiyeddin Şah (1641-1675), ardından Hanım Sultan Nur el-Alem Nakiyeddin (1675-1678), sonra İnayet Şah Zekiyet ed-Din (1678-1688) ve Kemalat Şah (1688- 1699). Siyasal düşmanları, Mekke’den ‘Müslüman bir kadının devlet yönetmesinin caiz olmayacağını’ belirten bir fetva getirdikleri halde, yine de görevlerine devam ettiler.

İki Arap kadın, iki hükümdar

‘İslam Devletlerinde Kadın Hükümdarlar’ın yazarı Bahriye Üçok, devlet yöneten 16 kadın saptıyor. İlki 1236′da Delhi’de iktidara gelen Türk asıllı Memlük sultanı Raziyye, sonuncusu ise 1688-1699 yılları arasında Sumatra’da saltanat süren Zeyneddin Kemalat Şah. Üçok, 16 hükümdarın hepsinin Asya kökenli olmasına bakarak (Türk, Moğol, İran, Endonezya, Maldiv adaları ile Hint adalarının İslam dünyasıdır bu) hiçbir Arap kadınının hükümdar olmadığını söylemekte. Fatima Mernissi ise ‘Hanım Sultanlar’ adlı kitabında, garip bir şekilde unutulmuş, kimsenin hatırlamadığı iki Arap kadın hükümdardan daha bahsediyor: Yemen’de iktidara gelmiş olan Esma ve Ürve.

Esma ve Ürve, muhtemelen hem kadın hem de Şii oldukları için ‘unutulmuşlardır’. Ancak ikisinin varlığı bugün, kadın ayrımcılığını bir ırk sorunu gibi ele alan ve "Araplardan tarihin hiçbir döneminde kraliçe çıkmadı, Araplar kadın hükümdarlara da rezil bir olgu gibi baktı." diyen ve sesi bir din otoritesi kadar gür çıkan Bernard Lewis gibileri yalanlamaktadır. Zira Yemenli tarihçi Abdullah El-Tavr, Melike Ürve’nin saltanat döneminin Yemen tarihine yararlı ve barışçı bir çağ olduğunu açıklıkla belirtiyor. Sorun şu ki, El-Tavr gibileri için ‘bir elin parmakları kadar’ benzetmesi bile abartılı kaçabilir. İslam dünyası Esma ve Ürve’yi hiç tanımıyor, kimi halife ve siyasetçilerin direnişine rağmen 13 ve 17. yy.’lar arasında tahta çıkmış on beş kadın hükümdar de yeterince bilinmiyor. Oysa Müslüman kadına, İslam tarihi içinden bakan bu kadınlar, ister iyi isterse kötü yöneticiler olmuş olsunlar; kadın hakları ve kadının siyasete atılması gibi konularda ‘Batı’ya’ bakmak zorunda olmadığımızı hatırlatıyorlar. Bir de tabii, bizi ‘daha önce hiç olmadı’ cümlesiyle sınayan; ‘fıtrat’ gerekçesini, kadının her halükarda başarısız olacağı, bunun handiyse ontolojik bir olgu, bir yazgı olduğunu yorumlama yolunda kullanan mütedeyyin çağdaşlarımıza verilecek cevabı temin ediyorlar.

NİHAL B. KARACA

gazanfersah@mynet.com

BUTTO ve HİND’TE TÜRK HAKİMİYETİ, Râziye Begüm Sultan

29 Aralık 2007 Cumartesi Etiketler : butto ve hİnd'te tÜrk hakİmİyetİ râziye begüm sultan

 

 

                             BUTTO ve HİND’TE TÜRK HAKİMİYETİ, Râziye Begüm Sultan  

  BUTTO’nun suikasta kurban gitdiği PAKİSTAN, BENGALDEŞ, HİNDİSTAN devletlerinin bulunduğu araziye HİND YARMADASI ya da HİND KITASI denirdi ve bölgeye atalarımız asırlarca hakim oldu.

TÜRKLER’in 11. ASIRDAN 19. ASRA kadar hakim olduğu HİND’TE çok sayıda devlet ve BABÜR-GÜRGANİYE İMPARATORLUĞU’nu kurup, meşhur şahsiyetler yetiştirip, TAÇ MAHAL gibi ABİDEVİ ŞAHASER İNŞA ETDİK.

HİNDE yetiştirdiğimiz ABİDE ŞAHSİYET de BUTTO gibi katledilen İMPARATORİÇE RAZİYE BEGÜM SULTAN’dır.Daha önce REHBER ANSİKLOPEDİ ve TÜRK SULTANLARI ansiklopedilerine yazmıştım.KISACA;

İMPARATORİÇE RAZİYE BEGÜM SULTAN

Babası Şemseddin İltutmuş, annesi Terken/ TÜRKAN Hâtun’dur. Sultan Şemseddin İltutmuş tarafından, 1232 yılında Dehli tahtına veliaht tâyin edildi ve devlet adamları da bîat etti. İltutmuş’un iki oğlu variken, kızı Râziye Sultanı Dehli tahtına veliaht tâyin etmesi; aklı, zekâsı, halkın sevmesi ve saraydaki idârî hareketlerindendir. Fakat babasının 1236’da vefâtıyla, kardeşi Rükneddîn Fîrûz Şâh, Dehli Sultanı îlân edildi. Fîrûz Şâhın devlet idâresiyle alâkadar olmaması üzerine, tahttan indirilip, Râziye Begüm, Dehli Sultanı oldu.

Râziye Begüm Sultan, 1236’da Dehli tahtına sâhip olunca, babasının hastalığı ve kardeşi devrinde ihmâle uğramış ve ortadan kakmış an’ane ve âdetleri tekrar canlandırdı. Ülkede âdil bir îdare kurup, ihtiyâç sâhiplerine cömertçe ihsânlarda bulundu.

Râziye Sultanın saltanatı devrinde, Hindistan’daki Râfizîlerden Karmatîler ve Mülhidler zümresi faaliyetlerini arttırdı. Bozuk din mensubu Karamatî ve Mülhidler, Nur-Türk liderliğinde isyân edip, Sind Bölgesi’nden, Con ve Ganj nehirleri kıyılarından gelerek, Dehli’de toplandılar. Nur-Türk’ün, Ebû Hanîfe ve İmâm-ı Şâfiî hazretleri ile mezhep mensuplarının aleyhinde bulunmaları, sapıkların Cumâ günü Dehli’deki Câmi-i Mescid’e, Muizzi Medresesine silâhla girmeleri ve katliam yapmaları üzerine, tedbir alındı. Âsî Karamatîler, ordunun ve halkın desteğiyle Nur-Türk ve pek çok taraftarı öldürüldü. Dehli, âsîlerden ve bozuk din mensuplarından temizlenerek, emniyet ve huzur sağlandı.

Râziye Sultan, 1238 yılında Gwalyar Seferi’ne çıktı. Gwalyar’da ordu ve ihtiyâç sâhiplerine bol bahşiş ve ihsânlarda bulunup, hediyeler dağıttı. Görev vermede hassâsiyetle hareket edip, kıymetli âlimleri Dehli’deki Nâsıriyye Medresesi’ne tâyin etti.

Râziye Begüm Sultan’ın hükümdârlığını, Türk asıllı kumandan ve beyler çekemeyerek, 1240’ta tahttan indirip, kardeşi Behrâm Şâhı Dehli Türk Sultanlığına getirdi. Râziye Begüm Sultan ise, hapsedilmek üzere Taberhinde Kalesi’ne gönderildi. Buradayken, Melik İhtiyârüddîn Altuniyye ile evlenen Râziye Begüm, büyük bir kuvvetin başına geçti. Nitekim Melik Altuniyye’nin birlikleri yanında Gakhar, Catvan ve diğer yerlilerden topladığı askerlerle, 1240’ta harekete geçerek, Dehli tahtını tekrar ele geçirmek üzere hareket etti. Dehli’den Melik İzzeddîn Muhammed Sâlari ve Melik Karakuş da Râziye Begüm Sultanın kuvvetlerine katıldı. Behrâm Şâhın ve Râziye Begüm Sultanın orduları Kaytal’da karşılaştı. Mağlup olan Begüm Sultan, esir olmamak için savaş meydanından uzaklaştı. Hindû bir rençber, Râziye Sultanı, zîneti için öldürüp, tarlaya gömdü. Hindû rençber, mücevherlerle işlenmiş elbiseleri satarken, çarşıda yakalandı. Soruşturmalar netîcesinde Râziye Begüm Sultanın mezarı bulundu. Râziye Begüm Sultan, bozuk din mensuplarına karşı mücâdele ettiğinden ve âdil, cömert ve cesur olduğundan, âlimler ve Dehlililer tarafından kendisine çok hürmet edilirdi. Cesedi tarladan çıkarılarak, muhteşem bir dînî merâsimle defnedilip, Con Nehri kenarındaki mezarının üstüne türbe yapıldı.

Râziye Begüm Sultan, Türk İslâm târihinde ender rastlanan, ilk kadın sultandır. Batıdaki nümûnelerinin dışında, ahlâksızlığa ve saray entrikasına düşmeden hükümdârlık yapıp, devlete ve millete çok hizmet etti. Adâleti, cömertliği, ilme, âlimlere ihsânı ile meşhurdur. Dehli’de kestirdiği paralarda “Umdetü’n-Nisvân Melike-i Sultan Râziye binti Şemseddîn İltutmuş” diye yazılıp, “Râziyetü’d Dünyâ ve’d-Dîn” ve “Belkıs-i Cihân” unvânlarını taşıyordu. Râziye Begüm Sultan giyimine çok dikkat eder, erkek elbisesi hiçbir zaman giymez ve yüzüne de nikap takardı.

-Hamiş: Dehli Türkçe, Delhi İngilizce yazılışıdır.

Maksadım aktuel bir konu ile tarihi şahsiyetlerimizi irtibatlandırıp, aydınlatmaktır.Selamlar


Mynet Blog WordpressMU alt yapısını kullanmaktadır.