Mynet | Blog Anasayfa | Email
Favorilerime Ekle | Giriş

Nisan, 2008 Arşivi

GÜLHANE ÖĞRENCİ-TÜRBANLI KERHANESİ Mİ?

30 Nisan 2008 , Çarşamba | Etiketler : gÜlhane ÖĞrencİ tÜrbanli kerhanesİ mİ?

           GÜLHANE ÖĞRENCİ-TÜRBANLI KERHANESİ Mİ?

     İstanbul’un göbeğinde, Valilik,Emniyet ve Adliye ile arasında sadece 1 tranvay yolu geçen GÜLHANE  maalesef  ÖĞRENCİ-TÜRBANLI KERHANESİ  gibi içler açısı manzaralar arz etmekdedir.

    Havalar ısınıyor.

   Okulların tatil olmasına az kaldı ya!

  Mart ayından beri GÜLHANE’ye sabah 8′de öğrenciler, ondan sonra da ÖĞRENCİ-TÜRBANLI  çiftleşmesi alanı halini alıyor.

   KERHANE de bile yapıltırılmıyan pozisyonlar ile ZİYARETCİ AİLE ve TURİSTLERE neredeyse SHOWLARI aratmıyan manzararalar gösterimdedir.

Öğrencilere;  veli ve idareciler,   emanetlere sahip çıkmazsa olacağı budur!

 Ya TÜRBANLI SHOWMENLERE ne demeli?

Üstü şiş altı şişhane misali GÜLHANE KERHANESİ’nde  [SARAYBURNU ve diğer PARKLAR] utanılacak pislikleri yapanlar; bu ne idüğü bilinmiyen:

 ATALATIMIZ GİBİ ÖRTÜNMİYEN , İSLAMİ KİSVE ŞARLATANLARI TÜRNBANLILAR ve hacı değil de KEÇİ SAKALLI  MUZIRLAR, hakiki MÜSLİMANLARI da üzecek davranışlar sergilemektedirler!

           SADECE TÜRBAN ve KEÇİ SAKALLI   MAHLUKLARIN İSLAM ile alakaları olmadıkları muhakkakdır.FIKIH ve İLMİHAL  kitaplarındaki helal ve HARAMLARI öğretilmiyen NAYLON MÜCAHİTLERDEN başka birşey de beklenemez.

          YETKİLİLER de MEDYA  baskısından çekinceli davranıyor olabilirler!

  Ama öğrenci ve çocuklarımıza sahip çıkabiliriz….

GÜLHANE ÖĞRENCİ-TÜRBANLI KERHANESİ Mİ?

30 Nisan 2008 , Çarşamba | Etiketler : gÜlhane ÖĞrencİ tÜrbanli kerhanesİ mİ?

                                GÜLHANE ÖĞRENCİ-TÜRBANLI KERHANESİ Mİ?

     İstanbul’un göbeğinde, Valilik,Emniyet ve Adliye ile arasında sadece 1 tranvay yolu geçen GÜLHANE  maalesef  ÖĞRENCİ-TÜRBANLI KERHANESİ  gibi içler açısı manzaralar arz etmekdedir.

    Havalar ısınıyor.

   Okulların tatil olmasına az kaldı ya!

  Mart ayından beri GÜLHANE’ye sabah 8′de öğrenciler, ondan sonra da ÖĞRENCİ-TÜRBANLI  çiftleşmesi alanı halini alıyor.

   KERHANE de bile yapıltırılmıyan pozisyonlar ile ZİYARETCİ AİLE ve TURİSTLERE neredeyse SHOWLARI aratmıyan manzararalar gösterimdedir.

Öğrencilere;  veli ve idareciler,   emanetlere sahip çıkmazsa olacağı budur!

 Ya TÜRBANLI SHOWMENLERE ne demeli?

Üstü şiş altı şişhane misali GÜLHANE KERHANESİ’nde  [SARAYBURNU ve diğer PARKLAR] utanılacak pislikleri yapanlar; bu ne idüğü bilinmiyen:

 ATALATIMIZ GİBİ ÖRTÜNMİYEN , İSLAMİ KİSVE ŞARLATANLARI TÜRNBANLILAR ve hacı değil de KEÇİ SAKALLI  MUZIRLAR, hakiki MÜSLİMANLARI da üzecek davranışlar sergilemektedirler!

 SADECE TÜRBAN ve KEÇİ SAKALLI   MAHLUKLARIN İSLAM ile alakaları olmadıkları muhakkakdır.FIKIH ve İLMİHAL  kitaplarındaki helal ve HARAMLARI öğretilmiyen NAYLON MÜCAHİTLERDEN başka birşey de beklenemez.

YETKİLİLER de MEDYA  baskısından çekinceli davranıyor olabilirler!

 Ama öğrenci ve çocuklarımıza sahip çıkabiliriz….

AĞLAMA DERNEĞİ

26 Nisan 2008 , Cumartesi | Etiketler : aĞlama derneĞİ

AĞLAMA DERNEĞİ

AĞLAMA DERNEĞİ
OLUR MU?
OLUYORMUŞ HEM DE BAŞKANI DA BİZİM OFLİ ALİ OLURSA BAL GİBİ OLUR!
OFLİ ALİ’ Yİ KARTAL/YAKACIKDAN TANIRIM.SOHBETİMİZ ve YEMEK YEMİŞLİĞİMİZ DE VAR AMA O ZAMAN HEP GÜLDÜRÜRDÜ.DAHA SONRA HISIMLIĞIMIZ DA OLDU.ALEM ADAMDI VELHASIL…
MİLLETİN KRİZDEN-KERİZDEN ANASI AĞLARKEN BUNU PARAYA TAHVİL ETMESİ, DE CABASI …

BAKIN OFLİ ALİ’ NİN MARİFETLERİNE:

Cenaze evleri için özel ağıtçı servisi!

Oflu Ali’nin kurduğu ‘Cenaze Ağlama Derneği’, cenazelerde ‘ağlama’ hizmeti sunuyor. Verilen ücrete göre, istenirse 70 kişi grup halinde feryat figan ağlıyor
***

İtinayla ağlanır!

Karadeniz insanı, keskin zekası ile hem güldürmeye hem de şaşırtmaya devam ediyor.
AĞLAMA DERNEĞİ
Televizyonlarda uzun yıllar boyunca "Reis’in Takası" adlı programıyla insanları hem düşündüren hem de güldüren Oflu Ali, bu kez de ilginç bir dernekle karşımıza çıktı. Oflu Ali’nin 1985 yılında kurduğu "Cenaze Ağlama Derneği", ölü-diri ayrımı yapmadan, insanlarımıza hizmet vermeye devam ediyor.

DERNEĞİN HİKAYESİ…
"Böyle de dernek olur mu?" dedirten bu ilginç derneğin hikayesini Oflu Ali’den dinliyoruz: "1985 yılında Selimiye’de bir cenazede ağlayan insanlar gördüm. İçlerinden biri çok feryat ediyordu. ‘Kardeş’ dedim ona, ‘Kendini bu kadar heder etme, Allah’ın takdiri buymuş’ Adam bana döndü, ‘Ben cenaze ağlayıcısıyım. İşimi yapıyorum. Fazla meşgul etme, şimdi ölü sahipleri beni gözetliyordur’ dedi. O günden sonra bu derneği kurmaya karar verdim. Derneğimizi ölülere ağlamak için kurduk. Aslında insanlara ölmeden ağlamak lazım ama biz ölülerimize ağlıyoruz. Hem de hüngür hüngür ağlıyoruz."

TABUTA SARILIP AĞLIYORLAR
Diyelim ki cenazeniz var. Ölünün arkasından konuşulmaz ama merhum da pek sevilen biri değil. Ya da pek akrabası yok. Kısacası arkasından ağlayacak insanı yok. Hemen "Cenaze Ağlama Derneği"ni arıyorsunuz. Ücretin bir kısmını peşin ödüyorsunuz. 70 kişilik grup cenazenize geliyor ve hıçkırıklarla, tabuta sarılarak, feryatlala 2 saat ağlıyor. Hatta, isteğe bağlı olarak dövünerek de ağlıyorlar.

ALLAH MUHTAÇ ETMESİN!
Oflu Ali, "Derneğimizin elemanları arasında sokak çocukları da var. Onlar da sebepleniyorlar. Yani cenazesinde ağladığımız merhumların garibanlara da bir faydası oluyor" sözleriyle olayın bir başka boyutununun da altını çiziyor. Oflu Ali, "Ben insanların dirisini güldürürüm, dernek üyeleri de ölülerine ağlar" diyor. Ne diyelim. Allah herkese cenazesinde ağlayacak dostlar nasip etsin de, kimseyi "Cenaze Ağlama Derneği"ne muhtaç etmesin.
Evlere fıkra servisi

Oflu Ali’nin Başbakan Erdoğan’dan Bill Clinton’a, Prof. Dr. Mesut Parlak’tan Orgeneral Hurşit Tolon’a kadar fıkra anlatmadığı kişi yok. Kadınların günlerine de katılan Oflu Ali "Bir akşam bile boş kalmam. Biri mutlaka arayıp evine çağırır" diyor

MELİS ALPHAN

Geçenlerde bir duyum aldım. Kadınların günlerine gidip fıkra anlatan bir adam varmış. Ona Oflu Ali diyorlar. Gerçek ismi Ali Öztürk. İzini bulup onunla konuştuğumda Oflu Ali’nin sadece kadınların günlerine değil; stres atmak, karısıyla barışmak, misafirlerini eğlendirmek isteyen insanların evlerine gittiğini, bir de Cenaze Ağlama Derneği’nin yönetim kurulu başkanı olduğunu öğrendim. Fıkralardan oluşan "Reisin Takası" adlı bir albüm de çıkarmış. Siz de göreceksiniz ki Oflu Ali fıkra anlatmadan duramıyor. Sorduğum her soruya fıkrayla karışık bir cevap verdi.

Ne zamandan beri fıkra anlatıyorsunuz?
Çocukluğumdan beri. Biz Karadenizlilerin en önemli özelliği başkalarını güldürmek için kendimizle dalga geçmektir. Okulda öğretmenlerden onları güldürerek not alırdım. Geçenlerde gözlükçüye gittim. Aldım gözlüğü, borcumu sordum. "Abi at bir şey" dedi. "Başka bir yere yaptırmıştım. O hiçbir şey almadı. Sen de aynı fiyata yap" dedim. Adam "Tamam" dedi.

"Beş bin fıkrayı dört saatte anlatırım"

Komiksiniz diye sizden para da almıyorlar yani.
Neredeyse her şey bedavaya geliyor. Geçen akşam bir balıkçıya gittik. Garsona bir fıkra anlattım, o da gitti patronuna anlattı. Patron geldi, "Kardeşim biz seni gökte ararken yerde bulduk. Bir-iki fıkra da bize anlat" dedi. Bir-iki tane de patrona anlattık, yemek bedavaya geldi.

Kaç fıkra biliyorsunuz?
Beş bin. Dört saatte anlatırım.

Yarattığınız fıkralar var mı?
Var. Komik olaylar sanki hep beni buluyor. Adamın biri beni telefonla arıyor. Açıyorum telefonu, "Osman n’aber?" diyor. "Ben Osman değilim. Yanlış aradın" diyorum. Adam bana "Sen yanlış açtın lan" diyor.

Ne tür fıkralar anlatıyorsunuz?
3 bin 500′ü müstehcen fıkralar. Bende 1930 model fıkra da var 2006 model de. Geçenlerde bir dernek gecesinde sunuculuk yapıyordum. "Dikkat et. Milletvekilleri var" dediler. "Anlatmadan duramam. İsterlerse kızsınlar" dedim. Ve şunu anlattım: "Bir milletvekili Karadeniz’de konuşma yapıyor. Ceketini çıkarıp bir hemşeriye veriyor. Bu arada ‘Böyle yapacağız, şöyle edeceğiz’ diye konuşma yapıyor. Bir ara çocuğa dönüp ‘Oğlum niye elinde tutuyorsun? Assana ceketi’ diyor. Çocuk da ‘K… adamı, bu memlekete çivi mi çaktınız? Nereye asacağım ben bu ceketi?’ diyor."

"Güldüremeyeceğim insan yok benim"

Evde de fıkra anlatır mısınız?
Evde de aynıyım. Karım ne zaman ciddi olduğumu anlayamaz. Çünkü hiç ciddi olmadım. Tabii anlattığım fıkralar ibret verici olmalı. Mesela Türkiye’de bir misyonerlik çalışması yapılıyor. Buna uygun bir fıkra uydurdum: "Trabzon’a bir papaz geliyor. Meydanda 10 yaşında bir çocuğu durduruyor. ‘Oğlum Ayasofya kilisesini tarif eder misin?’ diyor. ‘Amca, tarif etmekle olmaz. Götüreyim seni’ diyor. Papazın hoşuna gidiyor. Çocuğu kandıracak ya, çantasından bir İncil çıkarıp ona veriyor ve ‘Al oğlum, bunu oku da yarın sana cennetin yolunu göstereyim’ diyor. Çocuk da diyor ki: ‘Ot kafa, sen daha kilisenin yolunu bulamıyorsun, cennetin yolunu nasıl bulacaksın?’ Adam hemen ayrılıyor oradan."

Herkesi güldürebilir misiniz?
Güldüremeyeceğim insan yok.

Evlere gidip fıkra anlatıyormuşsunuz…
Beni çağıranlar da stresten uzak kalmak isteyen kişiler. Ya işyerine ya evine çağırıyor. Personele moral vermek istediklerinde çağırıyorlar. Bu akşam boş kalmam. Biri mutlaka arayıp evine çağırır. Bazıları da telefonda istiyor. Geçenlerde Büyükçekmece Belediye başkanı Suriye sınırında geziye çıkmış. Aradı beni, "Ali bana bir fıkra anlat" dedi. Mikrofonu da açmış. "Başkanım bu korsana giriyor. 20 kişi var etrafında, onlara da dinleteceksin" dedim. Kadınların günlerine de gidiyorum. Gitmediğim yer yok. Evde adam karısıyla kavga etmiştir, kaçamak yapmıştır, karısıyla papaz olmuştur. Beni çağırıyor. Ben gidip fıkra anlatınca ev neşeleniyor.

Bu insanlar sizin samimi olduğunuz kişiler mi?
Hayır, çoğunu tanımıyorum.

"Clinton’a ‘Reisin Takası’ dedirttim"

Fıkra anlattığınız kimler var?
Daha çok siyasetçiler ve bürokratlar. Orgeneral Hurşit Tolon fıkralarımı şivemden dolayı anlamıyor. Tercüme ediyorlar. Kenan Evren’e "Bir zamanlar ismini duyunca ayaklarımız titriyordu. Şimdi bir fıkra anlatıp seni güldürüyorum. Bu kıyağımı unutma" dedim. Başbakan Erdoğan, Yılmaz Ulusoy, İbrahim Cevahir ve Mehmet Ali Yılmaz’a fıkra anlattım. İstanbul Üniversitesi Rektörü Mesut Parlak her gün arar, "Yeni bir şey var mı?" diye sorar.

"Hediye veriyorlar"
1995′te Amerika’ya gittim. "Clinton’la görüşeceğim" diye tutturdum. Clinton’ın kızının arkadaşı bir Türk vardı. Kızının torpiliyle Clinton’ın özel kalemiyle görüştük. Özel kalem "Parlamenter mi?" diye sordu. TGRT’de program yapıyordum. "’Reisin Takası’ programını yapıyor" dediler. Adam sırtını öyle bir döndü ki!
Tercümana "Bir dolar çıkar" dedim. Ben de kimliğimi çıkardım. Kimliğimde "Of" yazıyor. Doların üzerinde United States of Amerika yazıyor ya. Dedim ki "Burada da ‘of’ var burada da. Hısım oluyoruz. Niye bizi zor durumda bırakıyorsun?" Adam başladı gülmeye. 15 gün sonra sarayın bahçesinde ayakta görüştüm Clinton’la. Clinton’a "Reisin Takası" dedirttim, "Karadeniz Sahil Yolu’na yardım edeceğim" dedirttim. Temel’le Dursun’un ABD’yi keşfetmesini bize yanlış aksettirdiklerini, Kristof Kolomb’un sahtekar olduğunu anlattım. Helmut Kohl’ü gelininin halamın kızı olduğuna inandırdım.

Kaç para alıyorsunuz?
Eve çağıranlar hediye veriyor.

En komik fıkranız hangisi?
Bir uçak maceram var. Almanya’dan geliyorum. Yemek yenmiş, mayışmış herkes, uyuyor. Canım da sıkılıyor. Sağımdaki adama merhaba deyim ki sohbet başlasın diye düşündüm. "Dayı merhaba" dedim. Adam bir şey demeden cama döndü. Koridor tarafındaki adama döndüm, "Dayı merhaba" dedim. O da döndü koridora. Kaldım sap gibi. Uçakta sessizliği bozmam lazımdı. Koltukların arasından yarı belime kadar kalktım. "Hostes hanım bakar mısın!" diye bağırınca uçakta uyuyanlar "Bu salak kim, düğmeye basmıyor, hostesi ağzıyla çağırıyor" diye düşünüp baktı.
Hostes koşa koşa geldi. "Kızım, afedersin, yatsı namazı geçiyor. Uçağın rotasını kıbleye döndür, bir namaz kılayım" deyince millet başladı gülmeye. Hostes "Olmaz" diyor. Yanımızdaki hacı da karısını dürtüyor, "Ne dini bütün çocuk, uçakta namaz kılacak" diyor. Ben saf köylü gibi "Hanımefendi ne olur, 10 dakika dönün" diye yalvarıyorum. Ama nasıl yalvarmak!
En sonunda "O zaman bir seccade ver de koridorda kılayım" dedim. Millet gülmekten yerlere yatıyor. Beni ciddi zannediyorlar. Hostes, "Seccade olmaz" dedi. "Öyle mi, o zaman bana bir viski ver. Ben kıbleyi bulurum" deyince hacı başladı söylenmeye.

Cenazede para karşılığı ağlıyorlar

Cenaze Ağlama Derneği Yönetim Kurulu Başkanısınız.
1994′te Selimiye’de caminin kapısından geçerken bir baktım adamın biri tabutun başında ağlıyor. Ama ne ağlamak. Tabutu parçalayacak. "Başın sağ olsun. Ölüye yazık olur. Böyle ağlama" dedim. Demesin mi bana "Ben tanımıyorum. Parayla ağlıyorum" diye. "Yarısını ver, ben de ağlayayım" dedim. 1995′te derneği kurdum. Ekibim 300 kişilik. Hep para kazanmış, cebinde akrep olan pintiler var, servet bırakmış. Hanım da makyajı bozulmasın diye arıyor, "Ali bey, kocam evde, ağlayabilir misiniz?" diye soruyor. Ekibi yolluyorum. Camları açıyorlar. Çatıya bile çıkan oluyor. Bir saat evde, bir saat de caminin kapısında ağlıyorlar. Mahalledeki insanlar da "Ne iyi adammış, kıymetini bilemedik" diyor. Bir kişinin bir saat ağlaması 300 milyon. Toplam 16 milyar alıyoruz. Fatura da kesmiyoruz çünkü ölüye vergi iadesi yok.

GÜLER MİSİN, AĞLAR MISIN HALİMİZE…

HASTALIK ve İLACI

24 Nisan 2008 , Perşembe | Etiketler : hastalik ve İlaci

HASTALIK ve İLACI

 

 

Herkesden hep duyarız;

-Hiç huzurum yok

İslâm Alimlerinden ve evliyanın büyüklerinden "Ahmet Mekkî Efendi" hazretlerine, namazlarını aksatan ve günahlar içinde olan bir genç gelip;

- Efendim, hiç huzurum yok. İçim sıkılıyor, diye dert yandı.

Mübarek sordu:

- Neden sıkılıyorsun oğlum?

- Bilmiyorum hocam. Devamlı bir huzursuzluk var içimde.

- Evlâdım, Allahü teâlânın emir ve yasaklarına göre yaşarsan, huzurlu olursun. Huzursuzluk, "namaz kılmamak"tan ve “günah işlemek”ten ileri gelir ekseri.

Ve sordu:

- Evinizde, Ehl-i sünnet âlimleri’nin yazdığı “İlmihâl kitapları”ndan var mı evlâdım?

- Var hocam, olmaz mı.

- Pekii okumuyor musun o kitapları?

- Mâlesef efendim, okumuyorum.

- Vah vah! Güzelim kitapları raflarda hapsettin öyle mi? Çok yazık. Senin ilâcın o kitaplardır işte.

Ve sordu ona:

- Bir hasta, ilâcını bilse, ama kullanmasa, iyi olabilir mi oğlum?

- Olamaz tabii hocam.

- İşte senin hâlin de buna benziyor. İlâcın var, kullanmıyorsun. Bir ilâç kullanılmıyorsa, evde bulunmasının ne faydası olur? O kitapları okuyup tatbik edersen, kurtulursun sıkıntıdan. Huzura kavuşursun.

——————————————————————————–
(Bu uslubda her gün çok güzel 1 menkıbe almak isteyen üyelerimizin abdullatif-uyan@googlegroups.com adresine üye olmalarını tavsiye ederiz ve bunun için abdullatif.uyan@tg.com.tr adresine müracaat etmelerini istirham ederiz efendim)

İMPARATOR FATİH SULTAN TERİM HAN

24 Nisan 2008 , Perşembe | Etiketler : İmparator fatİh sultan terİm han

İMPARATOR FATİH SULTAN TERİM HAN

HATIRAMDIR:
İSTANBUL’da ADANALI OLDUĞUMU ÖĞRENEN CİMBOMLU MESLEKDAŞIM;
ADANA’NIN MEŞHUR KAHRAMANLARI KİMLERDİR?
1-KOMŞUM FATİH SULTAN TERİM HAN
deyince;
-DUR BAŞKASINA GEREK YOK,
FATİH SULTAN TERİM demen yeter!

HASTALIK ve İLACI

24 Nisan 2008 , Perşembe | Etiketler : hastalik ve İlaci

Hiç huzurum yok

İslâm Alimlerinden ve evliyanın büyüklerinden "Ahmet Mekkî Efendi" hazretlerine, namazlarını aksatan ve günahlar içinde olan bir genç gelip;

- Efendim, hiç huzurum yok. İçim sıkılıyor, diye dert yandı.

Mübarek sordu:

- Neden sıkılıyorsun oğlum?

- Bilmiyorum hocam. Devamlı bir huzursuzluk var içimde.

- Evlâdım, Allahü teâlânın emir ve yasaklarına göre yaşarsan, huzurlu olursun. Huzursuzluk, "namaz kılmamak"tan ve “günah işlemek”ten ileri gelir ekseri.

Ve sordu:

- Evinizde, Ehl-i sünnet âlimleri’nin yazdığı “İlmihâl kitapları”ndan var mı evlâdım?

- Var hocam, olmaz mı.

- Pekii okumuyor musun o kitapları?

- Mâlesef efendim, okumuyorum.

- Vah vah! Güzelim kitapları raflarda hapsettin öyle mi? Çok yazık. Senin ilâcın o kitaplardır işte.

Ve sordu ona:

- Bir hasta, ilâcını bilse, ama kullanmasa, iyi olabilir mi oğlum?

- Olamaz tabii hocam.

- İşte senin hâlin de buna benziyor. İlâcın var, kullanmıyorsun. Bir ilâç kullanılmıyorsa, evde bulunmasının ne faydası olur? O kitapları okuyup tatbik edersen, kurtulursun sıkıntıdan. Huzura kavuşursun.

GAZANFER BİLGE’NİN VEFATI

21 Nisan 2008 , Pazartesi | Etiketler : gazanfer bİlge'nİn vefati

Gazanfer Bilge vefat etti. Dünya ve olimpiyat şampiyonu güreşçi Gazanfer Bilge, hayata gözlerini yumdu. Gazanfer Bilge’nin cenazesi, yarın (Pazartesi) Kocaeli’nin Karamürsel ilçesine bağlı Dereköy Beldesi’nde defnedilecek Karaciğer rahatsızlığı nedeniyle Kadıköy Florence Nightingale Hastanesi’nde tedavi gören Bilge, 85 yaşında hayata gözlerini kapadı. Karaciğer rahatsızlığı nedeniyle bugün vefat eden Bilge’nin cenazesi, 23 Nisan Çarşamba günü Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Camii’nde kılınacak öğle namazının ardından Kocaeli’nin Karamürsel İlçesi’ne bağlı Dereköy Beldesi’ne götürülecek. Burada yapılacak törenin ardından toprağa verilecek. GAZANFER BİLGE KİMDİR - 1923 yılında Karamürsel’de dünyaya geldi. Sadece 5 dersliği bulunan Karamürsel’in tek ilkokulunda okudu. 17 yaşında güreşe başladı. 1946 yılında Stockholm-İsveç’de serbest stil 62 kiloda Avrupa şampiyonluğu ve 1948′de Londra Olimpiyatlarında Serbest stil 62 kiloda birinciliği bulunuyor. 1953 yılında güreşi bırakarak ticarete atıldı. Yaptığı hayırlar ve hizmetler nedeniyle 2. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, 6. Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk ve 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel tarafından ”Üstün Hizmet Madalyası” ile ödüllendirildi. Son olarak Olimpiyat Komitesi tarafından ”Dünya Fair Play Şeref Ödülü”ne layık görülen ilk Türk oldu. Cahilliği tuş eden şampiyon: Gazanfer Bilge 80 yaşını da deviren şampiyonumuz Bilge, yalnızca geçmişteki parlak zaferlerini yad ederek yaşamıyor. Yılların yorgunluğunu bir yana bırakıp hayır maratonunda da etap etap şampiyonluğa koşuyor. Bilge, bu ülkeden kazandığını, sağlığında avuç avuç yine bu ülke insanına dağıtıyor. Çocukluğumda Karamürsel?de yalnızca beş sınıflı bir ilkokul vardı. Öğrenimimi tamamlayamadım. Dünya ve olimpiyat şampiyonu olarak ülkeme gurur yaşattım. Türkiye?nin en büyük işadamları arasında vergi rekortmeni oldum. ?Devlet Üstün Hizmet Madalyası? ile ödüllendirildim. Dünya Fair Play Ödülü?ne layık görüldüm. Memleketimizin ufku geniş gençlere ihtiyacı var. Üniversitesi bile olan Karamürsel?de olgunlaşmak şimdi daha kolay. Beni örnek alın, milletinize faydalı olmaya çalışın. Yardımsever olun. İşte bu yol, cennetin yolu.? Bu sözler, eski olimpiyat şampiyonu (Londra 1948) Gazanfer Bilge?ye ait. 80 yaşını da deviren şampiyonumuz, yalnızca geçmişteki parlak zaferlerini yad ederek yaşamıyor. Yılların yorgunluğunu bir yana bırakıp hayır maratonunda da etap etap şampiyonluğa koşuyor. Bilge, bu ülkeden kazandığını, sağlığında avuç avuç yine bu ülke insanına dağıtıyor. 17 Ağustos depreminden ağır yaralı çıkan Karamürsel?i adeta yeniden imar ettiren Gazanfer Bilge, hizmet ve hayır halkasına, Kocaeli Üniversitesi Beden Eğitimi ve Spor Yüksek Okulu ile Meslek Yüksek Okulu?nu ekliyor. Diplomasız şampiyon Eski şampiyon, hayat okulundan yıldızlı pekiyi ile mezun olmuştu; ama ilkokul diploması dahi olmaması içinde ukde olarak kalmıştı. İşte bu ezikliğini de yaptırdığı okullarda binlerce öğrenciye diploma dağıtarak yeniyordu. Gazanfer Bilge, Karamürsel?de dünyaya gelmişti. İlkokul üçüncü sınıftayken babasını kaybetti. Annesi, henüz küçük bir çocuk olan Gazanfer?i aile bütçesine de yardımcı olsun gayesiyle, hem okuyacağı, hem de para kazanacağı Gölcük Donanması?ndaki? Çıraklık Sanat Okulu?na yazdırdı. Babası belediye reisi idi; ama hayat öyle bir değişmişti ki yetimliğin acısı tüm tazeliğini korurken Gölcük?e gitme mecburiyetinde kalmıştı. Bağları, bahçeleri, evleri vardı; ama paraları yoktu. Çıraklık Okulu?ndayken 2. Dünya Savaşı başlayınca, küçük Gazanfer bahriyeli olarak askere alındı. Bilge, bu sefer de diploma alma mutluluğu yaşayamadı. Genç Gazanfer, diplomasızlığının acısını hep içine attı. Şimdi, yaptırdığı okulların diploma törenlerine davet edildiğinde koşarak gidiyor ve gençlerle beraber o coşkuyu yürekten yaşıyor. Literatüre geçen Bilge Sarması Gazanfer Bilge, askerlik yıllarında Güreş Milli Takımı?na seçildi. Türkiye, o tarihe kadar serbest güreşte hiç madalya alamamıştı. Bilge, yağlı güreş ve karakucakta bildiği oyunlarla Avrupa (1946, Stockholm) ve olimpiyat (1948 Londra) şampiyonu olarak ülkemize büyük bir gurur yaşattı. Ayrıca, güreş literatürüne geçmeyi başardı. İsveç?te yazılan bir güreş kitabı, şampiyonumuzun kendine has sarma ve künde oyunlarına ?Bilge Sarması? ve ?Bilge Kündesi? adlarını koydu. Sonradan iş hayatına atılan Gazanfer Bilge, otobüs işletmeciliğinde de önemli başarılar sağladı. Ucuz tarifeler ile halkın gönlünde bir kez daha şampiyon olan Bilge, gazileri bedava taşımayı sürdürüyor. Darülaceze?ye sürekli yardım yapan, fakir çocukları sünnet ettiren, özürlü vatandaşları giydiren, Zeynep Kamil Hastanesi?ne küvezler alan, Karamürsel Devlet Hastanesi?ne diyaliz cihazları bağlayan Bilge, Cumhurbaşkanlığı tarafından ?Devlet Üstün Hizmet Madalyası? ile taltif edildi. 5 kez Kırkpınar ağalığı da yapan Bilge, Karamürsel?de uluslararası yağlı güreş turnuvası düzenlemeye hazırlanıyordu ki 17 Ağustos depremi oldu. Güreş sahasını da deprem evlerine tahsis etti. Fair Play Konseyi Karamürsel?de Gazanfer Bilge?nin örnek davranışları bunlarla sınırlı değil. Karamürsel Dereköy?deki deniz manzaralı 85 dönüm araziyi eğitim ve hayır kurumlarına bağışlayan şampiyon, kurulmakta olan Gazanfer Bilge Mahallesi?ne ilkokul, cami, belediye binası, spor tesisleri, kimsesizler yurdu, işitme engelliler okulu, yüksek öğrenim yurdu ve bilgisayar laboratuvarı yaptırdı. Ayrıca, mahalledeki sokak ve caddelere şampiyon sporcuların isimleri verildi. Bilge, son olarak, Kocaeli Üniversitesi?ne Spor Yüksek Okulu ve Gazanfer Bilge Meslek Yüksek Okulu inşaatı için 6 dönümlük arsasını bağışladı. Bu arsa üzerindeki tesisleri de bağış olarak inşa ettirecek. Türkiye Milli Olimpiyat Komitesi, işte bu hayırları nedeniyle 2002 Fair Play Ödülü?nü Gazanfer Bilge?ye verdi ve 2003 Dünya Fair Play Ödülü?ne aday gösterdi. Ve bu ödül de Lozan?daki Olimpiyat Müzesi Konferans Salonu?nda büyük bir merasimle Gazanfer Bilge?ye takdim edildi. Uluslararası Olimpiyat Komitesi (IOC) Başkanı Jacques Rogge, şimdiye kadar hiçbir olimpiyat şampiyonunun spor hayatı dışındaki etkinliklerde Gazanfer Bilge kadar başarılı olmadığını söyledi. IOC Fair Play Konseyi de 2004 yılındaki olağan toplantısını Karamürsel?de yapma kararı aldı Parayla, şohrete doyanlar millete ihanet ediyor Ülkemize olimpiyatlarda serbest güreşte ilk altın madalyayı kazandıran Gazanfer Bilge, Atina oyunları öncesi sporcularımıza hem öğüt verdi hem de sitem etti. Sporcularımızın yetenekli olduklarını; ancak paraya ve şöhrete doydukları için erken yorulduklarını belirten Bilge, dopingin ne demek olduğunu ise sporu bıraktıktan sonra öğrendiğini söyledi. 1948 oyunlarında arkadaşlarıyla 6 tane altın madalya alan efsane güreşçi, o yıllardaki olimpiyatların Türkiye açısından çok önemli olduğunu dile getirdi. "1950′li yıllarda Avrupalıların güreşte büyük bir üstünlüğü vardı. Üstelik olimpiyatlarda şampiyon olmayı bırakın Türk sporcusunun başarı elde etmesi hayal gibi gelirdi insanlarımıza." diyen büyük usta, şu çarpıcı açıklamalarda bulundu: "Başta olimpiyatlar olmak üzere uluslararası diğer turnuvalara hazırlanırken sık sık ‘Allah’ım eğer olimpiyatlarda başarı elde edemeyeceksem ülkemde sakatlanayım.’ diye dua ederdim.” Londra Olimpiyatları’ndaki havayı hiç unutamayacağını belirten Gazanfer Bilge, o günleri şu şözlerle dile getirdi: "Yüzlerce devletten yüz binlerce insanının bir araya geldiği bu büyük organizasyonda milletlerin birbirlerine karşı büyük bir üstünlük mücadelesi vardı. Yaşanan bu rekabet ortamında bizler, ay-yıldızlı formayla aldığımız madalyalar ile Türk bayrağını olimpiyat stadyumunda taşımaktan büyük gurur duyardık. Adeta göğsümüz bir kat daha kabarırdı." Şampiyonluk bizi kibirlendirmezdi Şampiyon olduklarında hiç gurur ve kibre kapılmadan memleketlerine döndüklerini belirten efsane güreşçi, "Bizde amatör ruhu vardı. Pırıl pırıldık. Arkamızda milletimizin dualarının olduğu bilincinde hareket eder, onlara karşı yüzümüz ak olsun şampiyon olalım derdik.” diye konuştu. 81 yaşındaki efsane güreşçi, şimdiki sporcuların ise kendilerini çok beğendiklerini bunun da kısa sürede olumsuz etkilerini gördüklerini ifade etti. Üç olimpiyat madalyası alabilecek durumda iken Burhan Felek’in kendilerini profesyonel ilan etmesi sonucu 1948′den sonraki olimpiyatlarda yer alamadığını belirten Bilge, o günleri şu sözlerle özetledi: "1952 Oyunları’na gittik. Tüm dünya bizden çekiniyordu. Hepimiz altın madalyanın en büyük favorileriydik. Fakat Burhan Felek’in yanlış tutumu bizim spordan uzaklaşmamıza sebep oldu." Başarılarının zirveye çıktığı 29 yaşında sporu bırakan Bilge’ye Amerika ve Rusya başta olmak üzere pek çok ülkeden antrenörlük teklifini gelir; ancak o, memleket sevdası yüzünden gelen tüm teklifleri geri çevirir. Olimpiyat şampiyonluğunun büyük bir gurur olduğunu dile getiren Bilge, olimpiyat madalyası ile ilgili duygularını dile getirken, "5 dünya şampiyonluğu olan sporcular bir olimpiyat madalyam olsaydı da hiç dünya şampiyonluğum olmasaydı diye sık sık bana dert yanarlardı." açıklamasını yaptı. 2004 Atina’da Türkiye’yi temsil edecek sporcularımızı değerlendiren Bilge, çoğunu yetenekli bulduğunu belirtirken, şu çarpıcı açıklamayı yaptı: "Şu an paraya pula doyan sporcu eğlence mekanlarında şampiyonluklarına yakışmayan hareketlerle yeteneklerini harcıyorlar. Her şeyden önemlisi bu millete ihanet ediyorlar. Kendilerini bir hiç uğruna heba ediyorlar.” Efsane şampiyonun şu anda en dertli olduğu branş güreş. Ülkemizin en çok altın madalya kazandığı ata sporunda seçmelerin adil bir şekilde yapılmadığını ifade eden Bilge, Yaşar Doğu, Celal Atik, Nasuh Akar gibi arkadaşıyla güreşin önünü açtıklarını lakin şimdiki sporcuların haksız şekilde himaye edildiğini vurguluyor. Ve şöyle devam ediyor: "Dünya şampiyonuymuş, şöyle iyi güreşirmiş, böyle tutarmış demeden herkesi Türkiye Şampiyonası’na sokarlardı. Kazanan yurtdışına giderdi. Şu an bunlar yapılmıyor. Adamı olan milli takıma rahatlıkla giriyor.” Süreyya Ayhan’la patlak veren dopingin adını dahi sporu bıraktıktan sonra öğrendiğini belirten büyük usta, 81 yaşını devirmesine rağmen hâlâ sağlıklı olmasını doğal bir yaşam sürmesine bağlıyor. Kendi adına güreş teknikleri bulunan efsane isim, olimpiyatlara gidecek güreşçilerin başarılı olacağına inandığını belirterek, minderdeki madalya umutlarımıza biraz da sitem ediyor: "Şimdiki sporcular yeni teknik ve taktik uygulamakta zorlanıyor. Biz yüzü koyun yatan güreşçiyi adam saymazdık." Gazanfer Bilge kimdir? 1948 olimpiyatlarında altın madalya kazanan 4 güreşçimizden tek yaşayanı. (Gazanfer Bilge, Nasuh Akar, Celâl Atik ve Yaşar Doğu) Türkiye’ye serbest güreşte ilk altın madalyayı kazandırdı. 1946 Avrupa Şampiyonası’nda ve 1948 olimpiyatlarında tüm rakiplerini tuş ederek şampiyon oldu. Güreş hayatı boyunca yenilgi yüzü görmedi. 29 yaşında güreşi bıraktı. İsveç’te son zamanlarda yazılan "Güreşte Oyunlar" adlı kitapta sarma ve künde oyunlarından Bilge Sarması ve Bilge Kündesi diye bahsediliyor. Katıldığımız olimpiyatlarda kazandığımız en fazla madalya sayısı 1948 oyunlarına ait. Nurullah KAYA-ZAMAN Gazanfer Bilge’nin hizmetleri bitmedi! Diplomasını alamadan askere gitmek zorunda kalan Dünya ve Olimpiyat Şampiyonu güreşçi Gazanfer Bilge, eğitime yaptığı katkıyla Karamürsel’in Dereköy beldesini adeta spor ve eğitim merkezi haline getirdi Tahir Turan Eroğlu - AA Beldenin belediye hizmet binasını, camisini, sağlık ocağı ve spor tesislerini yaptıran Bilge, beldeye kendi ismini taşıyan bir ilköğretim okulunun yanı sıra işitme engelliler okulu, Kocaeli Üniversitesi için Beden Eğitimi ve Spor Yüksekokulu ile Meslek Yüksekokulu, kimsesiz çocuklar yuvası, bilgisayar laboratuvarı, elsanatları kurs merkezi ve yüksek öğrenim öğrenci yurdu gibi eğitim merkezleri kazandırdı. Gazanfer Bilge yaptığı açıklamada, Dereköy beldesinin eğitim ve spor beldesi olacağını, beldede her gün bir spor aktivitesi yapılacağını belirtti. Son olarak Dereköy’deki meslek yüksek okullarında görev yapacak öğretim görevlileri için ev ve gelen misafirlerin barınma ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla konuk evi yapımı için 30 dönüm arazi bağışladığını, bu araziyle birlikte bugüne kadar eğitim için toplam 130 dönüm arazi bağışlamış olduğunu belirten Bilge, beldenin sahil düzenlemesini yaptırdığını, belediyenin de kendisi için bir müze yaptıracağını söyledi. -”ERKEN TERHİS OLAMAMAM ZORUMA GİTTİ”- Bilge, 4 yıl askerlik yaptığını, eğitimlilerin erken terhis olmasının zoruna gittiğini ve bu nedenle eğitime büyük önem verdiğini ifade ederek, şöyle konuştu: ”O dönem zoruma giden şeyler oldu. Terhis zamanı geldi, bizimle başlayanlar bizden önce terhis oldu. Niye diye sorduk? Onların orta mektepli olduğunu, memur yapacaklarını söylediler. Bu benim gücüme gitti. Okurken sanat mektebine girmiştim, diploma alamadan askere aldılar. Bir diplomam var, o da Kocaeli Üniversitesi’nin verdiği diploma (Fahri Doktor Belgesi). Türkiye’de o dönemler Avrupa, Dünya ve Olimpiyat Şampiyonu yetişmiyordu. Askerlikten sonra, Celal Atik ve Yaşar Doğu ile bu müsabakalara katıldık. Türk gücünü gittiğimiz ülkelere tanıttık, ‘Türk gibi kuvvetli’ laflarını söylettik, gittiğimiz ülkelerde İstiklal Marşı’nı okuttuk.” -12 BİN LİRAYA ALDIĞI İKİ MİNİBÜSLE TİCARET YAŞANTISI- Yaşar Doğu, Celal Atik ve kendisinin ‘Üç Silahşor’ diye anıldığını anımsatan Bilge, bu alanda da vatan görevlerini yaptıklarını, daha sonra dünya şampiyonu güreşçiler yetiştirerek görevlerine devam ettiklerini bildirdi. Bilge, daha sonra 12 bin liraya aldığı iki minibüsle ticarete atıldığını ve Karamürsel-Yalova arasında yolcu taşıdığını dile getirerek, şöyle devam etti: ”Daha sonra Gazanfer Bilge otobüs firmasını kurdum, onun da ‘imparatorluğunu’ oluşturdum. Şimdi mekteplerle uğraşıyorum. Otobüs firmasında imparatorluk kurdum, şimdi de mekteplerin imparatorluğunu kurmaya çalışıyorum. Sporcu, hoca yetiştireceğim. Akıllı insanlar, sıhhatli insanlar yetiştirmek gerekiyor. Anneye babaya hayırlı, devlete hayırlı insanlar yetiştiriyoruz. O yetmiyormuş gibi askere gittiklerinde hepsi komando oluyor. Bundan iyisini benim gibi kim yapıyor? Gençliğe tek mesajım var. Beni takip etsinler, benim yaptıklarımı yapmaya çalışsınlar.” Karaciğer kanseri olduğunu ve doktorların çalışmasını yasakladığını ifade eden Bilge, ”Doktor bana ‘çalışmayacaksın’ dedi. Ben de ‘ölünceye kadar çalışacağım, şehit olacağım’ dedim. 85 yaşındayım, 85 yaşındaki insanlar emekli olup evlerine çekiliyorlar. Ben hem karaciğer hastasıyım, hem çalışıyorum. Kendilerini bırakıyorlar, benden önce ölüp gidiyorlar” diye konuştu. -”KASIMPAŞA’DA YETİŞTİM, TÜRK BAYRAĞINI GÖNDERE ÇEKTİM”- Beldede kendi isminde bir mahalle bulunan Bilge, her sokak ve caddeye dünya ve olimpiyat şampiyonu güreşçilerin isimlerini koydurduğuna değinerek, şöyle devam etti: ”Memleketin bayrağını göndere çektiren Olimpiyat Şampiyonlarının isimlerini caddelere verdirdim. Sen de ol olimpiyat şampiyonu, seninkini de verelim. Bu kadirşinaslıktır. Yetiştiğim yer Kasımpaşa Spor Kulübü. Kasımpaşa Kulübü örnek kulüptür, Paşa kulübüdür. O kulüpte erkek, babayiğit insanlar vardı. Kötü adam yoktu, herkes kabadayıydı, kötüleri kovardı. Şimdi Kasımpaşa’nın lafını yapıyorlar. Ben Kasımpaşa’da yetiştim, Türk Bayrağını göndere çektim. Kasımpaşa, üç tane olimpiyat şampiyonu, bir tane ikinci çıkarttı. Bu namımı, bu şerefimi Kasımpaşa’ya borçluyum. Oraya da borcumu ödeyeceğim. Vatanıma borcumu ödersem, oraya da ödemiş olacağım.” -GAZANFER BİLGE KİMDİR- 1923 yılında Karamürsel’de dünyaya geldi. Sadece 5 dersliği bulunan Karamürsel’in tek ilkokulunda okudu. 17 yaşında güreşe başladı. 1946 yılında Stockholm-İsveç’de serbest stil 62 kiloda Avrupa şampiyonluğu ve 1948′de Londra Olimpiyatlarında Serbest stil 62 kiloda birinciliği bulunuyor. 1953 yılında güreşi bırakarak ticarete atıldı. Yaptığı hayırlar ve hizmetler nedeniyle 2. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, 6. Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk ve 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel tarafından ”Üstün Hizmet Madalyası” ile ödüllendirildi. Son olarak Olimpiyat Komitesi tarafından ”Dünya Fair Play Şeref Ödülü”ne layık görülen ilk Türk oldu. — ALLAHU TEALA RAHMET ETSİN, MEKAN-I CENNET-İ ALA OLSUN!

O NUR

18 Nisan 2008 , Cuma | Etiketler : o nur

O NUR

-iktibasdır-

-Doğumu ile "cihanı aydınlatan O nur"a selam olsun.

Mübarek Cumanızı tebrik eder, müstecâb dualarınızı istirhâm ederiz efendim

Dünya ve ahiretde huzur ve saadet isteyen O’nu sevmeli, O’nun sevdiklerini sevip, sevmediklerini sevmemeli,
O’na uymalı ve O’nun ve eshabının yolundan gitmelidir.

Herkim geldi cihâna ve herkim ki gelecektir,
Hepsinin üstünde Sen, serdârsın yâ Resûlallah!
Cihân bağında insan ağaçtır gayriler yaprak,
Nebîler meyvedir, özü Sen yâ Resûlallah!
Şefâ’atin olmasa, hâlimiz hârâb günahdan,
Herderdimize dermân, hep Sensin yâ Resûlallah

Ümmeti olduğumuz devlet yeter
Dünyadaki bütün insanlara peygamber olarak gönderilen, peygamberlerin sonuncusu ve en üstünü Muhammed aleyhisselâm, 571 yılı Nisan ayının 20’sine rastlayan, Rebi’ul-evvel ayının 12. Pazartesi gecesi, sabaha karşı Mekke-i Mükerreme’de dünyaya gelmiştir.
Hadis-i şerifde buyurulduki; (Bir kimse, beni çocuklarından, ana-babasından ve herkesten daha çok sevmedikçe, îmanı tamam olmaz).
Allahü teala "Sen olmasaydın, hiçbirşeyi yaratmazdım buyuruyor". O’nun hatırına var olduk, ebedi alemde kurtuluşumuz Efendimiz sayesindedir. Öyle büyük bir peygamber-i zîşan’ın ümmetiyiz ki,.. Ümmeti olduğumuz devlet yeter… Efendimiz öyle büyükki, O’ndan büyük hiç bir insan yok.. Öyle sevgiliki, O’nun şefaati ile kurtulmamak mümkün değil …
Öyle bir Peygamberki; bütün insanlardan üstün, bütün peygamberlerden üstün… Kâinatın, Onun hatırına yaratıldığı yüce peygamber. Öyle bir Peygamberki, diğer peygamberler, peygamber oldukları halde, Onun ümmetinden bir fert olmağı istemişlerdir. Öyle bir peygamberki, herkes kendisini düşünürken O ümmetini düşünür. O halde kıymet bilelim, Böyle büyük bir peygamberimiz olduğunu bilelim, Ona ümmet olmağa layık olalım.. Getirdiği din öyle bir dinki; bütün dinleri içinde toplamış. Getirdiği Kitab öyle bir Kitabki; dört kitabı içinde toplamış….
Allahü teala itibarı dîne vermiştir… dikkat edilirse dindar insanlar herzaman itibarlı insanlardır. Yani bir insanın itibarı dîne bağlı olmasındandır.
Dünya ve ahiretde huzur ve saadet isteyen O’nu sevmeli, O’nun sevdiklerini sevip, sevmediklerini sevmemeli, O’na uymalı ve O’nun ve eshabının yolundan gitmelidir.

Nasıl sevmiyeyim ki, bedenimde canımsın,
Hürmetine var oldum, sebebi hayatımsın.
Damarımda kanımsın, bana benden yakınsın,
Sen âşıklara mâ’şûk ve hep canlara cânân.

Her derde devâ sensin, her rûha şifâ sensin,
Göze sürme, başa tâç, kalblere cilâ sensin.
Habîbullahsın, fevk-i mele-i a’lâ sensin,
Başka kapı çalamaz, seni biraz tanıyan.

Seyyid Abdülhakîm efendi hazretleri buyurdu ki; Her Peygamber, kendi zamânında, kendi mekânında, kendi kavminin hepsinden, her bakımdan üstündür. Muhammed “aleyhisselâm” ise, her zemânda, her memleketde, ya’nî dünyâ yaratıldığı günden, kıyâmet kopuncaya kadar, gelmiş ve gelecek, bütün varlıkların, her bakımdan en üstünüdür. Hiç kimse, hiçbir bakımdan Onun üstünde değildir. Bu güçbirşey değildir. Dilediğini yapan, her istediğini yaratan, Onu böyle yaratmışdır. Hiçbir insanın Onu medh edecek gücü yokdur. Hiçbir insanın, Onu tenkîd edecek iktidârı yokdur.
Muhammed Masum hazretleri buyuruyorki; En büyük se’âdet, iki cihânın en üstün insanı olan Muhammed aleyhisselâma tâbi’ olmakdır. Cehennem azâbından kurtulmak için, Allahü teâlânın seçdiği, sevdiği insanların reîsine uymak lâzımdır. Cennet ni’metlerine kavuşmak, Ona tâbi’ olanlara mahsûsdur. Allahü teâlânın sevgisine kavuşmak için, Ona tâbi’ olmak şartdır. Ona uymıyanların tevbeleri, zühdleri, tevekkülleri ve düâları kabûl olmaz. Onun yolunda olmıyanların zikrleri, fikrleri, şevkleri ve zevkleri kıymetsizdir. Peygamberler, Onun hayât veren deryâsından bir kadehe kavuşmakla, o derecelere yükselmişlerdir. Evliyâ, Onun sonsuz bahrinden bir yudum içmekle murâdlarına ermişlerdir. Yer yüzündeki melekler, Onun hizmetcileri, göklerdekiler, âşıklarıdır. Herşey, Onun şerefine yaratılmış, bütün varlıklar, Onun mubârek rûhundan feyz almışlardır. Allahü teâlânın varlığını O açıklamış, herşeyin yaratanı, Onun rızâsını almak istemişdir. Ona ve Onun Âline ve Eshâbına bizden düâlar olsun. O yüce Peygamber, hepimizden râzı olsun! [Ey! Se’âdete kavuşmak istiyen akl sâhibleri! Bütün gücünüzle Ona tâbi’ olmağa çalışınız! Bu devlete, bu ni’mete mâni’ olan herşeyden kaçınız! Hârikalar gösteren bir din yobazını ve yüksek mevkı’ler, diplomalar ele geçirmiş olan bir fen yobazını, ya’nî Ona tâbi’ olmak şerefinden mahrûm olan bir câhili, bir gâfili görürseniz, bunun sözlerinin, yazılarının, radyolardaki, televizyonlardaki saçmalarının, yalanlarının, insanı felâkete sürükliyeceğini ve hiç böyle gösteriş yapmıyan, fekat çok dikkat ile ve titizlikle Ona tâbi’ olana inanmanın, Onu sevmenin, felâketlerden kurtarıcı çok kıymetli ilâc olduğunu biliniz!].

Her işin başı, din gayretidir.
Bir büyük zât oğluna nasihatında diyor ki: "Evvelâ, her şeyden önce, Ehl-i sünnet i’tikâdı üzere ol. Her şeyden çok Peygamber efendimizi sev. Peygamber efendimizi kendinden, anandan, babandan ve kardeşlerinden daha çok sevmezsen hakîkî müslimân olamazsın". Özellikle Peygamberimiz diyor.
Abdülhakim efendi hazretleri buyuruyorlar ki; "Bütün peygamberler Allaha aşıktır, Allahü teala da peygamberine aşıktır". Azrail aleyhisselam, buyuruyor ki; Kim ki Cenab-ı peygambere günde on salavat-ı şerife getirirse, onun ruhunu peygamberlerin ruhunu aldığım gibi alırım, acıtmam buyuruyor. Bizim için bu müjdedir.
Îmân ni’metinin şükrünü yapabilmek için, îmân cevherini herkese anlatmak, duyurmak lâzımdır. İnsanlar ebedî ateşde yanmasın düşüncesinde olmak lâzımdır. Emr-i ma’rûf da bu demekdir.
Herhangi bir insana bir iyilik etmek, gökten lamba olarak yere inse, bu iyilikten hasıl olan nur o kadar parlaktır ki; güneş onun yanında çok sönük kalır. Hele bu hizmet ile bir insanın hidayetine sebeb olunursa kıymeti hiç ölçülemez.
Rabbimizin karşılıksız ihsân etdiği, îmân ni’metine şükr edebilmemiz elbette lazımdır.
Îmânın temeli ve en mühim alameti, hubb-i fillah ve buğd-i fillahdır. Yani, Allahü tealanın sevdiklerini yalnız Allahü tealanın rızası için sevmek ve Allahü tealanın sevmediklerini de yalnız Allahü tealanın rızası için sevmemekdir. Çünkü Hadis-i Şerif’te, dünyada birbirini sevenler, ahirette de beraber olacaktır buyuruluyor. Allahü tealanın sevgili kullarını sevenler, son nefeste imanla ölürler. Ve mahşer yerindede sevdiklerinin yanında haşr olup, ahiret hayatındada beraber bulunurlar. Bunun için de, kimin sevilip kimin sevilmeyeceğini iyi öğrenmemiz lazımdır… Kim olduğumuz değil, kiminle olduğumuz önemlidir.

Dünya ve ahiretde huzur ve saadet isteyen Peygamber efendimizi sevmeli, O’nun sevdiklerini sevip-sevmediklerini sevmemeli, O’na uymalı ve O’nun ve eshabının yolundan gitmelidir.

Unutmazsak unutulmayız.

..
Öyle neşeliyiz seviniyoruz,

sanki bulutlarda dolaşıyoruz,

uzansak ay’ı elimizle tutarız,

eğilsek yıldızları toplarız.

Çünki, bizi muhatap aldı rabbimiz,

onun emr ve yasaklarına tâbîyiz,

ve de öyle bir nebînin ümmetiyiz,

uğruna kâinatı yarattı rabbimiz.

Herkes kendi hocasıyla övünür,

benim sahibim kâinatın en üstünüdür,

hocamın hocalarının hocasıdır o server,

onsuz olunurmu iki alemde münevver.

Bu nimet öyle büyük şereftir-saadettir,

kıymetini bilmeyeni dövmek gerektir,

bukadar nimet içinde kimki üzüntülüdür,

milyar sahibinin kuruş kaybetmesi gibidir.

Böyle şerefli bir kafileyiz, aileyiz, ümmetiz…

müjdelerolsun, kavuştuk nimetlere, dahane isteriz.

buna rağmen dünya için hala üzülürsek biz,

Rabbimizi gücendirir, büyüklerimizi incitiriz..

O NUR -KUTLU DOĞUM

18 Nisan 2008 , Cuma | Etiketler : o nur

O NUR

-iktibasdır-

-Doğumu ile "cihanı aydınlatan O nur"a selam olsun.

Dünya ve ahiretde huzur ve saadet isteyen O’nu sevmeli, O’nun sevdiklerini sevip, sevmediklerini sevmemeli, O’na uymalı ve O’nun ve eshabının yolundan gitmelidir.

Herkim geldi cihâna ve herkim ki gelecektir,

Hepsinin üstünde Sen, serdârsın yâ Resûlallah!

Cihân bağında insan ağaçtır gayriler yaprak,

Nebîler meyvedir, özü Sen yâ Resûlallah! Şefâ’atin olmasa, hâlimiz hârâb günahdan,

Herderdimize dermân, hep Sensin yâ Resûlallah Ümmeti olduğumuz devlet yeter

Dünyadaki bütün insanlara peygamber olarak gönderilen, peygamberlerin sonuncusu ve en üstünü Muhammed aleyhisselâm, 571 yılı Nisan ayının 20’sine rastlayan, Rebi’ul-evvel ayının 12. Pazartesi gecesi, sabaha karşı Mekke-i Mükerreme’de dünyaya gelmiştir. Hadis-i şerifde buyurulduki; (Bir kimse, beni çocuklarından, ana-babasından ve herkesten daha çok sevmedikçe, îmanı tamam olmaz). Allahü teala "Sen olmasaydın, hiçbirşeyi yaratmazdım buyuruyor". O’nun hatırına var olduk, ebedi alemde kurtuluşumuz Efendimiz sayesindedir. Öyle büyük bir peygamber-i zîşan’ın ümmetiyiz ki,.. Ümmeti olduğumuz devlet yeter… Efendimiz öyle büyükki, O’ndan büyük hiç bir insan yok.. Öyle sevgiliki, O’nun şefaati ile kurtulmamak mümkün değil … Öyle bir Peygamberki; bütün insanlardan üstün, bütün peygamberlerden üstün… Kâinatın, Onun hatırına yaratıldığı yüce peygamber. Öyle bir Peygamberki, diğer peygamberler, peygamber oldukları halde, Onun ümmetinden bir fert olmağı istemişlerdir. Öyle bir peygamberki, herkes kendisini düşünürken O ümmetini düşünür. O halde kıymet bilelim, Böyle büyük bir peygamberimiz olduğunu bilelim, Ona ümmet olmağa layık olalım.. Getirdiği din öyle bir dinki; bütün dinleri içinde toplamış. Getirdiği Kitab öyle bir Kitabki; dört kitabı içinde toplamış…. Allahü teala itibarı dîne vermiştir… dikkat edilirse dindar insanlar herzaman itibarlı insanlardır. Yani bir insanın itibarı dîne bağlı olmasındandır. Dünya ve ahiretde huzur ve saadet isteyen O’nu sevmeli, O’nun sevdiklerini sevip, sevmediklerini sevmemeli, O’na uymalı ve O’nun ve eshabının yolundan gitmelidir. Nasıl sevmiyeyim ki, bedenimde canımsın, Hürmetine var oldum, sebebi hayatımsın. Damarımda kanımsın, bana benden yakınsın, Sen âşıklara mâ’şûk ve hep canlara cânân. Her derde devâ sensin, her rûha şifâ sensin, Göze sürme, başa tâç, kalblere cilâ sensin. Habîbullahsın, fevk-i mele-i a’lâ sensin, Başka kapı çalamaz, seni biraz tanıyan. Seyyid Abdülhakîm efendi hazretleri buyurdu ki; Her Peygamber, kendi zamânında, kendi mekânında, kendi kavminin hepsinden, her bakımdan üstündür. Muhammed “aleyhisselâm” ise, her zemânda, her memleketde, ya’nî dünyâ yaratıldığı günden, kıyâmet kopuncaya kadar, gelmiş ve gelecek, bütün varlıkların, her bakımdan en üstünüdür. Hiç kimse, hiçbir bakımdan Onun üstünde değildir. Bu güçbirşey değildir. Dilediğini yapan, her istediğini yaratan, Onu böyle yaratmışdır. Hiçbir insanın Onu medh edecek gücü yokdur. Hiçbir insanın, Onu tenkîd edecek iktidârı yokdur. Muhammed Masum hazretleri buyuruyorki; En büyük se’âdet, iki cihânın en üstün insanı olan Muhammed aleyhisselâma tâbi’ olmakdır. Cehennem azâbından kurtulmak için, Allahü teâlânın seçdiği, sevdiği insanların reîsine uymak lâzımdır. Cennet ni’metlerine kavuşmak, Ona tâbi’ olanlara mahsûsdur. Allahü teâlânın sevgisine kavuşmak için, Ona tâbi’ olmak şartdır. Ona uymıyanların tevbeleri, zühdleri, tevekkülleri ve düâları kabûl olmaz. Onun yolunda olmıyanların zikrleri, fikrleri, şevkleri ve zevkleri kıymetsizdir. Peygamberler, Onun hayât veren deryâsından bir kadehe kavuşmakla, o derecelere yükselmişlerdir. Evliyâ, Onun sonsuz bahrinden bir yudum içmekle murâdlarına ermişlerdir. Yer yüzündeki melekler, Onun hizmetcileri, göklerdekiler, âşıklarıdır. Herşey, Onun şerefine yaratılmış, bütün varlıklar, Onun mubârek rûhundan feyz almışlardır. Allahü teâlânın varlığını O açıklamış, herşeyin yaratanı, Onun rızâsını almak istemişdir. Ona ve Onun Âline ve Eshâbına bizden düâlar olsun. O yüce Peygamber, hepimizden râzı olsun! [Ey! Se’âdete kavuşmak istiyen akl sâhibleri! Bütün gücünüzle Ona tâbi’ olmağa çalışınız! Bu devlete, bu ni’mete mâni’ olan herşeyden kaçınız! Hârikalar gösteren bir din yobazını ve yüksek mevkı’ler, diplomalar ele geçirmiş olan bir fen yobazını, ya’nî Ona tâbi’ olmak şerefinden mahrûm olan bir câhili, bir gâfili görürseniz, bunun sözlerinin, yazılarının, radyolardaki, televizyonlardaki saçmalarının, yalanlarının, insanı felâkete sürükliyeceğini ve hiç böyle gösteriş yapmıyan, fekat çok dikkat ile ve titizlikle Ona tâbi’ olana inanmanın, Onu sevmenin, felâketlerden kurtarıcı çok kıymetli ilâc olduğunu biliniz!]. Her işin başı, din gayretidir. Bir büyük zât oğluna nasihatında diyor ki: "Evvelâ, her şeyden önce, Ehl-i sünnet i’tikâdı üzere ol. Her şeyden çok Peygamber efendimizi sev. Peygamber efendimizi kendinden, anandan, babandan ve kardeşlerinden daha çok sevmezsen hakîkî müslimân olamazsın". Özellikle Peygamberimiz diyor. Abdülhakim efendi hazretleri buyuruyorlar ki; "Bütün peygamberler Allaha aşıktır, Allahü teala da peygamberine aşıktır". Azrail aleyhisselam, buyuruyor ki; Kim ki Cenab-ı peygambere günde on salavat-ı şerife getirirse, onun ruhunu peygamberlerin ruhunu aldığım gibi alırım, acıtmam buyuruyor. Bizim için bu müjdedir. Îmân ni’metinin şükrünü yapabilmek için, îmân cevherini herkese anlatmak, duyurmak lâzımdır. İnsanlar ebedî ateşde yanmasın düşüncesinde olmak lâzımdır. Emr-i ma’rûf da bu demekdir. Herhangi bir insana bir iyilik etmek, gökten lamba olarak yere inse, bu iyilikten hasıl olan nur o kadar parlaktır ki; güneş onun yanında çok sönük kalır. Hele bu hizmet ile bir insanın hidayetine sebeb olunursa kıymeti hiç ölçülemez. Rabbimizin karşılıksız ihsân etdiği, îmân ni’metine şükr edebilmemiz elbette lazımdır. Îmânın temeli ve en mühim alameti, hubb-i fillah ve buğd-i fillahdır. Yani, Allahü tealanın sevdiklerini yalnız Allahü tealanın rızası için sevmek ve Allahü tealanın sevmediklerini de yalnız Allahü tealanın rızası için sevmemekdir. Çünkü Hadis-i Şerif’te, dünyada birbirini sevenler, ahirette de beraber olacaktır buyuruluyor. Allahü tealanın sevgili kullarını sevenler, son nefeste imanla ölürler. Ve mahşer yerindede sevdiklerinin yanında haşr olup, ahiret hayatındada beraber bulunurlar. Bunun için de, kimin sevilip kimin sevilmeyeceğini iyi öğrenmemiz lazımdır… Kim olduğumuz değil, kiminle olduğumuz önemlidir. Dünya ve ahiretde huzur ve saadet isteyen Peygamber efendimizi sevmeli, O’nun sevdiklerini sevip-sevmediklerini sevmemeli, O’na uymalı ve O’nun ve eshabının yolundan gitmelidir. Unutmazsak unutulmayız. .. Öyle neşeliyiz seviniyoruz, sanki bulutlarda dolaşıyoruz, uzansak ay’ı elimizle tutarız, eğilsek yıldızları toplarız. Çünki, bizi muhatap aldı rabbimiz, onun emr ve yasaklarına tâbîyiz, ve de öyle bir nebînin ümmetiyiz, uğruna kâinatı yarattı rabbimiz. Herkes kendi hocasıyla övünür, benim sahibim kâinatın en üstünüdür, hocamın hocalarının hocasıdır o server, onsuz olunurmu iki alemde münevver. Bu nimet öyle büyük şereftir-saadettir, kıymetini bilmeyeni dövmek gerektir, bukadar nimet içinde kimki üzüntülüdür, milyar sahibinin kuruş kaybetmesi gibidir. Böyle şerefli bir kafileyiz, aileyiz, ümmetiz… müjdelerolsun, kavuştuk nimetlere, dahane isteriz. buna rağmen dünya için hala üzülürsek biz, Rabbimizi gücendirir, büyüklerimizi incitiriz..

TEVEKKÜL

14 Nisan 2008 , Pazartesi | Etiketler : tevekkÜl

TEVEKKÜL

İMAM-I HANBEL hazretleri (rahmetullahi aleyh) buyurdu ki;

"Tevekkül, bütün işlerinde Allahü teâlâya teslim olmak, başa gelen her şeyi O’ndan bilip katlanabilmektir."

"İnsana az bir mal yetişir. Çok mal ise kâfi gelmez."

"Bir kimse, sadık bir arkadaşını kaybederse, kendisi için zillettir."

"Hüsn-i zannı olanın hayatı hoş geçer."

"Yalan söylemek, emniyeti giderir."

"Meziyet, fazîlet, ilim ve irfân tamamlığı iledir."

"Ayıplardan uzak arkadaş arayanlar, arkadaşsız kalır.".

Tevekkül nedir diye suâl ettiler:

"Rızkın Allahü teâlâdan olduğuna inanmaktır." buyurdu.

"Başkalarının acılarından, geçmiş felâketlerinden ders alanlar, mutlu olurlar. Hazret-i Ali “Radıyallahü anh

Sayfalar : [1] 2

Mynet Blog WordpressMU alt yapısını kullanmaktadır.